23 Eylül 2019 Pazartesi

SA7998/SD1488: Sıkıntı (Roman); Giriş 11

"Çatışmayı doğuran üstünlük ve kibir problemiydi; bu problemin ortadan kalkması, insanın diğer insana karşı üstün olduğunu kanıtlama çabasının ortadan kalkması anlamına geliyordu; kavga olmayacak, çatışma çıkmayacak ve birbirini öldürmek için insanlar topluca savaşmayacaklardı."


Biz darmadağınıktık. İnandığımız, savunduğumuz ve hayatımızı uydurduğumuz ideolojilerin, dinlerin, mezheplerin tarikatlerin temsilciliğini yapan liderler, filozoflar, kardinaller, hahamlar, rahipler, imamlar, şeyhler, hocalar, krallar ve devlet başkanları ve onlara tapınırcasına itaat eden ve insanın insanı sınırlamasını ahmakça bir çıkarcılıkla özgürlük olarak kabul eden, bizi yaratan Allah'ın emirlerine aynı duyarlılıkla itaat etmeyi bağnazlık, cahillik ve gericilik olarak nitelendiren biz insanlar ne diyecektik hesap sorulduğunda? 

İtaat ettiklerimizi suçlayarak kurtulabilecek miydik sorumluluktan?: '“Ey Rabbimiz! Şunlar bizi saptırdılar. Onlara bir kat daha ateş azabı ver” derler.'
 Hayır, kurtulamayacaktık: 'Allah, der ki: “Her biriniz için bir kat daha fazla azap vardır. Fakat bilmiyorsunuz.”'

'Hesap verebilirlik' diyerek bu niteliğe sahip herhangi bir sistemi öven insanların kendilerinin bütün yaptıklarından dolayı hesap verebilir olarak yaratılmasının ne kadar önemli olduğunu görememesi çok hâzindi. Şeytan elbette hepimizin diriltileceğini biliyordu, o güne dek insanı Allah'a karşı kışkırtmak için izin istemişti. Çünkü tasarıma ve yaratılışa şahit olmuştu. Kendisinden sonra ve çamurdan yaratılan insandan üstün olduğunu iddia ederek onun karşısında saygı ile eğilmesini isteyen Allah'a karşı çıkmıştı. Üstünlük ve kibir problemini üretmişti ve kendisini cehenneme sürükleyen bu problemi koruyacak ve insanların arasında da bir çatışma nedeni olarak besleyecekti; ama her şeyden önce insanın yeniden diriltileceğine inanmaması gerektiğini insana fısıldayacaktı. Yeniden diriltileceğine inanmayan insan hesap verebileceğini de düşünmezdi ve tek hareket noktası olarak üstünlük ve kibirle yoğrulmuş bir amaç edinecekti.

Bütün kıskançlıklar, kavgalar, çatışmalar ve savaşlar bu yüzden olmuyor muydu? 15 Temmuz'da Türkiye'ye hakim olmak için askerî darbe yapmak, bir üstünlük çabası değil miydi? Amerika ve Avrupa tarafından desteklenen FETÖ üyeleri kendilerini üstün seçilmişler, diğer insanları aşağılık güdülecekler olarak tanımlamamış mıydı? 

Tarih boyunca kendilerini tanrı olarak ilan eden krallar ve seçilmiş ilan eden ırklar vardı. Beyaz ırk, siyah esmer, kızıl ve sarı ırklardan kendisini üstün görüyordu. Her ırk kendi içerisinde kast sistemleri üreterek üstünlük ve kibir problemini diğer insanlarla çatışma üreterek sürdürüyordu. Batı medeniyeti üstünlük ve kibir problemini sömürgelerin temel kaldıracı olarak kullanmıştı. Bugün bütün dünyayı yine bu probleme dayanarak insanlık dışı uygulamalarla yönetmeye devam ediyorlardı.

Üstünlük ve kibir Şeytan'ın insana bulaştırdığı 'yasak' bir duyguydu, ancak öncekilerin sonrakilerden farkı yoktu: 'Öncekiler sonrakilere, “Sizin bize karşı bir üstünlüğünüz yoktur. Artık kazanmış olduğunuz şeylere karşılık, azabı tadın” derler. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve o âyetlere uymayı kibirlerine yediremeyenler var ya, onlara göklerin kapıları açılmaz. Onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete de giremezler! Biz suçluları işte böyle cezalandırırız. Onlar için cehennem ateşinden döşek, üstlerinde de cehennem ateşinden örtüler var. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.'

İnsan, Şeytan'ın, Allah'ın 'insanın karşısında saygı ile eğil' emrini reddettiğini, bu nedenle lanetlendiğini ve insandan intikam almak için izin istediğini, bu izni de Allah'tan aldığını nasıl unutabilirdi? Allah'a karşı kışkırtılmaya hazır olmak cezasız bırakılamazdı.

Erkek kadından (Allah'ın belirlediği ölçüler dışında), beyaz siyahtan, zengin fakirden, güzel çirkinden, uzun kısadan, güçlü zayıftan üstün değildi, üstünlük Allah'a itaatin ölçüsüne göreydi, anlatıyordu Allah Hucurât Suresi 13. ayette: "Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır."

Çatışmayı doğuran üstünlük ve kibir problemiydi; bu problemin ortadan kalkması, insanın diğer insana karşı üstün olduğunu kanıtlama çabasının ortadan kalkması anlamına geliyordu; kavga olmayacak, çatışma çıkmayacak ve birbirini öldürmek için insanlar topluca savaşmayacaklardı. Meleklerin bilmedikleri buydu; insan savaşacak ve diğerini öldürecek bir şekilde tasarlanmıştı, ancak bu tasarım aynı zamanda onun Allah'a itaat edip etmemesindeki tercihinin de ortaya çıkacağı bir imkan olacaktı. Herkesin kendi seçimlerinden sorumlu olabilmesi için bunun böyle olması gerekiyordu. İnsan Allah'a itaat edebilir ve bütün hayatını onun emirlerine göre düzenleyebilirdi ya da tam aksi bir şekilde davranabilirdi ya da bu iki seçim arasında gezinebilirdi.

Bugün en çok Allah'a inananlar ve itaat edenler acı çekiyordu, öldürülüyordu; en çok inananların ülkeleri bombalanıyordu. Fakat ecelleri gelen milletlerin, devletlerin tarihe gömüleceğini de biliyorduk, görmüştük, görmeye devam ediyorduk. Üstünlük başka bir şeydi ve umutsuzluk bu üstünlüğe yakışmazdı...  Âl-i İmran Suresi 139. ayet bunu bize müjdeliyordu: 'Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; eğer inanmışsanız şüphesiz en üstün olan sizsiniz.'

Herkes hak ettiği ile ödüllendirilecek veya cezalandırılacaktı. Farkındalık insanın geçmiş günahlarından af dilemesi ile seçimlerini değiştirebilmesi için zorunluydu. Bu çok ferahlatıcıydı.

A'raf Suresi Allah'a itaat etmeyenlerin geleceğini açıkladığı gibi itaat edenlerin de geleceğini açıklıyordu: 'İman edip salih ameller işleyenlere gelince -ki biz kişiye ancak gücünün yettiğini yükleriz- işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. Biz onların kalplerinde kin namına ne varsa söküp attık. Altlarından da ırmaklar akar. “Hamd, bizi buna eriştiren Allah’a mahsustur. Eğer Allah’ın bizi eriştirmesi olmasaydı, biz hidayete ermiş olamazdık. Andolsun, Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişler” derler. Onlara, “İşte yaptığınız (iyi işler) sayesinde kendisine varis kılındığınız cennet!” diye seslenilir.'

Kendisine vâris kılındığınız cennet? İşte mesele buydu? Allah'ın 'siz' diye hitap ettikleri kimdi? Biz, kendimizi müslüman olarak tanımlayanlar mı, yoksa gerçekten müslüman olanlar mı? Gerçekten müslüman olmak ne demekti? Allah'ın 'siz' dedikleri hangi işleri yaparlarsa vâris kılınanlar kendilerine vaat edilen cennete kavuşacaklardı? Cennet neydi?

Cennet'i hep dünyadaki ihtiyaç hiyerarşisinin, hırsların, insan nefsinin ve Şeytan'ın ürettiği sıkıntıların olmadığı bir yer olarak hayâl etmiştim çocukluğumdan beri... Üzüntünün, yalanın, kırgınlıkların, entrikaların, daha doğrusu insanın mutsuz ve huzursuz hissedeceği düşüncelerin, sözlerin ve fiillerin olmadığı bir yer... 

Dünya'da da bu mümkün olabilir miydi? Cennet tasavvur edemeyeceğimiz bir şeydi, ancak Dünya'da mümkün olabilecek olan şeyler istemiştim, devamında da zaten cennet bunun ödülü olarak verilmeyecek miydi? Allah'ın emirlerine itaat edersek hepimiz, neden mümkün olmasındı ki? 

Bakara Suresi 201-202. ayette, isteyebileceğimiz şeyin mümkün olduğu belliydi: "Onlardan, “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru” diyenler de vardır. İşte onlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir."


<<Önceki                              Sonraki>>



22


Seçkin Deniz, 23.09.2019, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman


Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı