5 Temmuz 2019 Cuma

SA7806/KY1-CÇ646: Tutuklu

"Beni buraya getirenler beni arıyorlar mı yoksa bilerek mi getirdiler hiçbir düşüncem yok. Bilerek getirdiklerine dair bir kuşku ağır basıyor. İyi ama neden?"


Ölüler kendi ayaklarını yıkayamazlar. Tırnaklarını kesemezler. Tıraş olamazlar. Dişlerini fırçalayamazlar. Ellerini çıtırdatamazlar. Sağa sola dönemezler. Ayakta duramaz, oturamazlar da. Yalnızca bu sayılanlardan ibaret değildir kuşkusuz bir ölünün yapamadıkları. Yellenemezler. Tuvalet ihtiyaçlarını göremezler. Tuvalet ihtiyaçları olamaz, çünkü bir şey yiyip içemezler. Gülemezler, ağlayamazlar, bir gülü koklayamaz, temiz dağ havasıyla ciğerlerini dolduramazlar. Koşup zıplayamadıkları gibi çevresinde var olanları, olup-biten şeyleri göremezler. Tanık olamazlar her hangi bir şeye.
Ölüler ağlayamaz da. Günü-geceyi ayrımsayamadıkları gibi geçmişe yönelik yazıklanmaları, geleceğe dönük umutları olmaz. Ölüler sesleri de duyamazlar. Ne bir yardım çığlığını ne hilekâr bir daveti algılayamazlar. Ölülerin bu kadar çok şeyi yapamayışlarına karşın yapabildikleri hiçbir şey yoktur. 

Bunca gevezeliği ölü olmadığımı kendime kanıtlamak için yapıyor oluşum ne kadar anlamsız. Bir ölü olmayışımın ne anlamı var ki? Bir ölüden beni ayıran ne? Soluk aldığım bu küçücük hücreden başka küçücük bir hücreye gidip çişimi yapmam, sonra oradan çıkıp başka bir küçük hücreye geçmem, elimi yüzümü, ayaklarımı yıkayabilmem, gündüzün bir anında – gündüz mü gece mi belirsiz- tırnaklarımı kesiyor olmam ve kurmam beni yaşayan yapmaya yeter mi? İşte en basit bir iki şeyi bile bilmiyorum. 

Yattığımda gündüz mü gece mi? Kimseyi gördüğüm yok ki sorayım. Sadece duvarlar. Bembeyaz duvarlar. Ve başka duvarlara açılan otomatik kapılar. Tutamaçları olmayan kapılar. Duvardan içeri akan kapılar. Duvardan dışarı akıp gelen kapılar. Her kapının solunda, başımın hizasında, iki karış uzunluğunda, bir karış genişliğinde çukurumsu bir yer var. Ve o çukurumsu yerin ortasında kırmızı bir tutamaç oturtulmuş. Onu aşağı çekince kapı duvara akıyor böylece ya açılmış ya da kapanmış oluyor. Ona kadar saydınız mı – o da ne çok hızlı ne çok yavaş, normal bir sayım yaparsanız- kendiliğinden kapanıyor. Yemeğimi bir hücreden alıyorum. Bembeyaz bir hücreden. Yine bembeyaz bir hücrede bembeyaz masamsı bir şey üzerine koyuyorum yemeğin bulunduğu tepsiyi. Orda oturup yiyorum. Yemeğim bittikten sonra ne kadar oturursam oturayım gelen giden olmuyor. Beklemekten yorulup kalkıp gidiyorum. Kalkıp gidiyor değilim. Önce bulaşıkları temizliyorum. Bulaşıkları yıkadıktan sonra tepsiyi aldığım hücreye götürüyorum. Onları bırakıp ellerimi yıkadığım hücreye geçiyorum. 

Kuşkusuz biri gözetliyor olmalı ki yemekten önce ve sonra temizliğimi yapmadan bir hücreden ötekine geçemiyorum. Kırmızı tutamacı ne kadar zorlarsam zorlayayım aşağı inmiyor. Ve ben belirlenen düzene göre işlerimi görüyorum. Bir tek insana rastlamadım geldiğim andan bu ana kadar. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Kaç gün oldu? Yatıp kalkmalarımı saymadığım için günden/ günlerden haberim yok. Öyle apansız yakalandım ki. Öyle ani oldu ki her şey. Çıldırmış olup-olmadığım konusunda da bir bilgim yok. Karşılaştırabileceğim biri yok. 

Başımı duvarlara vurmak istedim yumuşacık çıktılar. Canımı acıtamadım. Yumrukladım, tekmeledim sanki hiçbir devinimde bulunmamış gibiydim. Bağırdım. Sövdüm. Yalvardım. Kahkahalar savurdum. Kendi sesimin yankısını bile duyamadım. Peltemsi maddeden yapılan bu hücreler sanki sesimi emiyorlardı. Vazgeçtim. 

Yattığım, oturduğum, yemek yediğim, yıkandığım hücrelerin hiç birinde bildiğim bir aydınlatma aracı da yok. Sanki duvarlardan, tüm tavan ve tabandan yansıyor ışık. Belli bir zaman sonra her taraf zifiri karanlık oluyor ve ben yatmak zorunda kalıyorum. Uykum olmasa da yatıyorum beyaz yatağımda. Üzerimdeki giysiler de beyaz. Giysi dediğim önlük türü bir şey. Oysa üzerimde lüks bir lokantada akşam yemeği için kuşanılmış giysiler vardı. Hatta bir bastonum bile vardı gibime geliyor. Ve krem renginde eldivenlerim olduğunu sanıyorum.

Epey bir süre süzmüştüm kendimi boy aynasında. Pek bir fiyakalı görünmüştüm gözüme. Göz kırpmıştım. Evet, pek bir şık olmuştum. Utanmasam, biri görüp kınar diye çekinmesem ıslık bile çalabilirdim. İtiraf etmeliyim ki ıslık için gereken pozisyonu almış sonra vazgeçmiştim boyun büküp. 
Bir gören olabilirdi. Ve bu da kuşkusuz utanç verici bir şey olurdu. Bastonu koltuğumun arasında sıkıştırıp beni bekleyenlerin yanına inmiştim. Burası bir alış veriş mağazası olmalıydı. Etrafta bir sürü giysi vardı. Ve koşuşturup duran görevliler. Müşteriler. Sunulanları bir baş sallamasıyla geri çevirenler. Gördüklerine iç çekenler üzerlerine olmadığı için. Görmezden gelenler. Bir başkasının üzerinde gördükleri için göz ucuyla bile bakmayanlar.

Beni birilerine – ki onlar pek bir saygıyla eğilip “baş üstüne!” demişlerdi- baştan ayağa giyindirmelerini söyleyen birini hayal-meyal anımsıyorum. Etrafa emir yağdıran kişi üstümdeki paçavraları – bu onun deyimiydi, doğrusu şu an onun kimliğine ilişkin hiçbir şey anımsamıyorum- çöpe atmalarını sıkı sıkıya tembih etmişti. Çöpe atma eylemini biz çıkıp gittikten sonra yapmalarını fısıldayarak söylemişti. Benim duymamı istemediği her halinden belli oluyordu. Ve ben duymuştum. Duymam istenmeyen şeyi duyduğum için de doğrusu utanmıştım o an.

Kimseyle alıp veremediğim bir şey yok. Olmadığını sanıyorum. Sanıyordum. Birilerinin takıntısı olduğumu ortaya çıkarıyor içinde bulunduğum bu durum. İçinde bulunduğum bu uzam birilerinin canını fazlaca yakmış olmamın karşılığı olmalı. Bir şaka değilse elbet. Şakaysa eğer pek can yakıcı bir şaka bu. Ve biraz tadı kaçmış bir şaka. Bu kadar uzun olmasına gerek yok ki. Hem yeterince gülmüş olmalılar. Şimdi de sıkıntıdan patlayacak duruma gelmişlerdir. Belki de itiraf edemiyorlardır kendilerine. Ve oyunu uzattıkça uzatıyorlardır. Belki de unutmuşlardır. Olur! Bir anlık bir dalgınlıkla neler unutmuyor ki insan? Elini cebinde unutup arayanlar biliyorum. Belki de benim başıma gelmiştir böyle bir şey. O kadar açık anımsadığıma göre benim başımdan geçmiş olmalı.

Peşinen söylemeliyim ki buraya kendi isteğimle gelmedim. Fakat zorla da getirilmedim. Aldatıldım. Tanıdığım, yakını olduğumu sandığım birileri –şu an ne sayılarını, ne kimliklerini ne de cinsiyetlerini anımsayabiliyorum- akşam yemeğine bir dağ lokantasına gitmemizin ilginç olacağını tartışmışlardı. Biri burun kıvırır gibi olmuştu. Bu tür yerlerin hep birbirlerine benzedikleri için pek de ilginç olmayacağı savını öne sürmüştü. Başka biri ilginç olacağı savını ileri süreni desteklemiş, yeni açılan lokantanın alışılmadık bir havası olduğunu giden tanıdıklarından duyduğunu vurgulamıştı. Benzerlik savını öne süren yalnız kalmıştı. Bakışı pek bir yalvarmaklıydı. Yine de katılmıştı. Pek çabuk pes etmişti. Keşke biraz daha direnseydi. Biraz dirense ben de ona katılırdım.

Aslında her kes hem hevesli gibiydi hem değil. Birbirlerine destek olmaya çalıştıkları her hallerinden belli oluyordu. Yine de epey tartıştılar. Sanki tartışmaları bir alışkanlık gibi gelmişti bana. Açıkçası yapmacık bir tartışmaydı. Adet yerini bulsun türünden. Ben susuyordum. Hem düşüncemi soran da yoktu. Böyle olacağını bilsem susar mıydım? En ufacık kuşku duymuş olsaydım.. bir de sezgilerime güvendiğim cakasıyla gezer dururum insanlar arasında. Hani sezgi? Hangi sezgi?

Evet, evet beni tartışmalarına almadıklarını çok iyi anımsıyorum. Sanki ben yanlarında yokmuşum gibi davranmışlardı. Onlar tartışırken ben bir onu, bir ötekini giyip çıkarıyordum giysilerin. Giysileri giyinip çıkaran ben olsam da eylemime karar veren ben değildim. Yemek yenilecek yer konusunda tartışanların burun kıvırmaları, yakışmadı türünden bakışları giyindirenleri başka bir giysi sunmaya itiyordu. 'Çıkarın!' Diyorlardı ben de çıkarıyordum. Aslında hangi şeyi giyinsem hoşuma gidiyordu. Çıkar dediklerinde biraz biraz üzülür gibi oluyordum. Hem böyle ulu orta iç çamaşırlarımla onca insanın içinde duruşum da ayrı bir utanç ve üzüntü kaynağıydı. Hani kim olsa utanır, üzülür. 

Yarı çıplak bir durumda onca gözün önünde.. hafızamı ne kadar zorlarsam zorlayayım bir tek surat bile belirleyemiyorum hem tartışanlara, hem giysileri getirenlere ait. Mutlaka yakınım olmalıydılar. Yoksa ne diye öyle lüks bir mağazaya soksunlar ki.. salt iyilik olsun diye değildir. Hem ne için iyilik? Kimseden bir şey istememiştim. Öyle anımsıyorum. Birer fincan kahve içmiştik hep beraber, bir evdi orası. 

“Hadi kahveni soğutma!” dediklerini anımsıyorum. “Hep böyle yapıyorsun!” tümcesini de eklemişlerdi “Soğutma!” buyruğunun arkasına. 

Bir anımsayabilsem kaç kişi olduğumuzu? En azından bensiz kaç kişiydiler? İki otomobille yola çıkmıştık yeni açılan ve kendi ekseninde çok, ama çok yavaş dönen lokantaya. Kendi aralarında öyle konuşuyorlardı. Döne döne gidiyorduk. Arayı fazla açmamasını söylüyordu aracı kullananın hemen arkasında oturan. Ben şoförün yanında oturuyordum. Arkada kaç kişi vardı bilemiyorum. Belki üç belki dört. Arkadaki araçta da bir o kadar var mıydı acaba?

Niye kuşkulanmadığımı, niye onlara itirazsız boyun eğdiğimi hala anlamış değilim. Kahve içtikten sonra oldu sanırım. Öyle olmalı. Gerçi kahve içmeden önceye ait bir şey de anımsadığım yok ya.. lüks yerleri, lüks şeyleri sevmediğimi biliyorum. Hatta kaçtığıma yemin bile edebilirim. Sıkılırım. Boğar beni lüks şeyler. Böyleyken yeni açılmış dağ başında lüks bir lokantada işim ne benim? Diyemedim. Ağzımı açıp bir tek sözcük bile edemedim. Bir terslik olduğu her şeyden belli oluyordu. Ama işte kurbanlık bir koç gibi her söylenene, her buyruğa itaat ediyordum. Kurbanlık bir koç bile azıcık ayak direr oysa. Ben de o da olmadı. Görünmez bir ip bağlıydı boynumda ve evin şımarık tek kız çocuğunun elindeydi sanki o ip. En akıl almaz, en hoşuma gitmeyen şeyleri yaptırıyordu. Ayak diremişimdir belki de. Ama işte sertçe bir çekiş direnişimi tuzla buz etmeye yetiyordu, yetmişti. 

Somurtuyor olmalıydım ki arkada oturanlardan biri omzumdan dürtükleyerek “Biraz yüzün gülsün!” demişti. Omzum acımıştı. Belki ağlar gibi bile olmuştum. Yutkunmuştum. Evet, bak yutkunduğum an gözümün önünde beliriyor. Pişkinliğe vurma gayreti göstermiştim. Sırıtmıştım. Şoför sigara uzatmıştı. Sessiz sedasız almış ve fakat yakmama izin verilmemişti. Sigara içmiyormuşum. Omzumu dürten şoföre çıkışmıştı. O da pusmuştu özür dileyerek. Sigara parmaklarımın arasında dönenip duruyordu. Otomatik cam aralandı sigarayı dışarı attım. Camı ben mi aralamıştım aracı kullanan mı, omzumu dürtükleyen mi bilemiyorum. Hem bir önemi de yoktu.

Yemekler yenildi. Herkes birer ikişer masadan kalktı. Oturduğumuz masa hala kalabalıktı. Biri benden –omzumu dürten olabilir- su getirmemi istedi. Bu istek tam da beni bu kâbustan uyandıracak bir nitelikteydi. Azıcık dikkatli olsaydım bütün terslikleri bir çözüme kavuşturabilir ve burada olmazdım. 

Şaşkın, şaşkın baktığımı anımsıyorum. Öyle ki su isteyen “Ne bön bön bakıyorsun.. baksana buranın servisi pek baştan savma.. boğazım kurudu.. hemen alt katta.. bir alt kata inip su getirmeye mi üşeniyorsun? Çabuk fırla!” diye çıkışmıştı. Korkuyla ve dikkatsizce fırlamıştım masadan bir iki bir şey düşürdüm kalkarken, sanırım peçetelik ya da tuzluk falan olmalı.. belki de çatal kaşık, “Hay sakar!” söylenişlerini arkamda bırakarak salonu bir baştan bir başa geçtim alt kata inen merdivenleri bir solukta indim. Beyaz önlüklü birine su nereden bulabileceğimi sordum. Biraz ilerde sola sapınca suyla ilgilenen yetkiliyi görebileceğim karşılığını verdi. Dediği gibi yaptım ‘su ile ilgilenen yetkili’ sözüne rağmen. Karşıma şu an bulunduğum yerdeki gibi bir kapı çıktı. Ki kapı olduğunu sonradan ayrımsadım. Kırmızı tutamaca asıldım aşağı çektim. Duvara akan kapıdan içeri adımı mı attım. Sağıma soluma bakındım. Kimseleri göremedim.

Biraz elimi çabuk tutsaydım kapı kapanmadan çıkabilirdim. Olmadı. Bağırdım. Tekmeler savurdum. Ayağım acımadı. Duvarlar peltemsiydi. Yumuşacık. Beni buraya getirenler beni arıyorlar mı yoksa bilerek mi getirdiler hiçbir düşüncem yok. Bilerek getirdiklerine dair bir kuşku ağır basıyor. İyi ama neden? 


Cemal Çalık, 05.07.2019,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları











Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı