22 Eylül 2017 Cuma

SA4905/KY1-CÇ422: Lâyetenâhi Yalnızlık

"Acaba belirttiği düşünce üzerine mi böyle demişti, Behçet başka bir şeyden mi söz ediyordu da kendisi başka türlü anlamıştı?"


- Yalnızım! dedi kederli bir sesle Behçet boğazını sıkan papyonunu gevşetmeye uğraşırken..

- Daha neler? diye karşılık verdi karşısında tahta sandalyede oturan ve Behçet’i her zamanki gibi pür dikkat dinleyen arkadaşı Faruk ve, 

- Senin tanıdıkların, ahbapların en ünlü takımın taraftarlarından bile kalabalıktır.. diye sürdürdü konuşmasını..

- Fiziksel bir yalnızlıktan söz etmiyorum.. zihinsel yalnızlık! diye yanıtladı arkadaşını Behçet içli bir sesle..

Faruk "Yine bir muamma ile karşı karşıyayız ya hayırlısı?” diye geçirdi içinden. Kuşlar üzerine yürütülen düşüncelerden birden bire yalnızlığa, zihinsel yalnızlığa nasıl ne sebepten nereden gelmişlerdi? En ufak bir kanaati yoktu. Behçet’le yaptıkları her sohbetin sonu hep böyle olmaz mıydı? 

Bir tür alışkanlık haline gelen her cumaları öğleden sonra 'Artos’un Yeri'nde buluştuklarında yaptıkları ve yaklaşık iki-üç saat süren sohbetleri hep böyle bir sonuca varmaz mıydı? Varırdı. İstisnasız hem de! Altı yıl önce emekliler kahvesinde tanışmışlardı. Behçet’in giyim kuşamı pek bir etkilemişti Faruk’u. Romanlarda bulunabilecek ender tiplerden bir tip olarak görünmüştü gözüne. 

“Adamın başında bir de fes olsa on sekizinci yüzyıl da payitaht sokaklarında kendini kaybetmiş biri olarak tesmiye etmek hiç de zor olmaz!” demişti bir süre sezdirmeden süzerken adamı. 

Oldukça şık siyah bir yelekli takım elbise vardı üzerinde Behçet’in. Papyon kravat, köstekli saat. Elinde gümüş işlemeli bir baston. Ayaklarında siyah sivri burunlu ruganlar ve ince bir bıyık. Sinekkaydı traşlı ince bir yüz. Pırıl pırıl bakan ela gözler. 

“Tipik bir erkek güzeli. Genç olsa değme artistlere, mankenlere taş çıkartır..” diye değerlendirmişti Faruk. “İşin tuhafı adamda hiçbir şey sırıtmıyor!” diye düşünmüştü. Ve derken birkaç karşılaşma sonunda uzaktan selamlaşmalar şifahen tanışmaya evrilmişti. 

Bir süre sonra Behçet Faruk’u kentin eski merkezinde tarihin sayfalarından fırlamış bir mekân olan Artos’un Yeri'ne götürdü. Ve her Cuma öğleden sonra burada buluşmaya başladılar. Ahşap bir kahvehaneydi ve müşterileri de kendi yaşlarında –elli altmış- insanlardı. 

Kahvehanenin duvarlarında ancak erbabının –ekspertiz- reprodüksiyon mu değil mi yargısını verebilecek yağlı boya tablolar vardı. Muşamba kaplı masaların sandalyeleri tahtadandı. Hiç susmayan bir gramofonda taş plaklardan duyulamayacak bir sesle klasik müzik çalar, nargile içenler için ayrılmış küçük açık bir alandan yayılan hoş kokuyla sarmaş dolaş olan müşteriler vecd içinde birbirlerini dinler, biri diğerinin sözünü bitirmeden söze asla girmez, adeta centilmenler topluluğuna ait bir mekândı burası. 

“Ben olsam Artos’un Yeri yerine Centilmenler Mekânı kordum adını!” derdi Faruk sık sık. Gel gör ki elinde böyle bir olanağı yoktu. Bu ad işini biraz düşününce saçma bile bulmuştu. 1800’lü yıllardan kalma bir yerin adını ne diye değiştirmek gereksindi ki? Düpedüz tarihe hakaret olurdu. Behçet ile tanışmaları üzerinden tam altı yıl geçmişti, bu altı yıl içinde Behçet’te en ufacık bir değişme görülmemişti.

Zevklerinde, titizliğinde, sohbet için seçtikleri konular üzerinde yürüttüğü fikirlerin derinliğinde – Faruk nedense Behçet’in pek derinlikli bilgilere sahip olduğuna çoktan inanmıştı, bu inancın kökeninde belki adamın sefaretlerde ateşelik yapmış olması vardı, belki de giyim kuşamından kaynaklanıyordu ve fakat Faruk bu ikisinden hangisini seçmesi gerektiğine bir türlü karar verememişti, belki bir üçüncü.. dördüncü.. ilaahir..- ve birden bire sohbetin seyriyle hiç mi hiç uygun olmayan bir konuya bir anda sapışında.. bu hep böyleydi ve böyle de gidecekti.. Öyle görünüyordu. İşte kuşların özellikle şahinlerin kendisi gibi kuş olan türlere karşı acımasızlığı üzerine ilgi çekici bir sohbet yaparlarken birden bire konu yalnızlığa sapıvermişti.

“Eminim ki şahinlerin saldırısına uğrayan serçesinden güvercinine kadar hepsi şaşkın ve kızgındırlar. Azizim Faruk bey inan kedilere, kanatsız başka avcı hayvanlara içerlediklerini, kızdıklarını, öfkelendiklerini sanmam. Belki onları gayet tabii buluyorlardır ve kendi kendilerine ‘hayret arkadaş.. Bizim gibi yumurtadan çıkan, kanatları olan bu vahşinin bizden alıp veremediği nedir? Niçin bizi kendilerinden görmez de saldırır bizi tarumar ederler?’ diyordur her biri.. serçesi, güvercini..”

“Belki!” demişti Faruk sonra da gülerek, “Hani yavrusunu yemeyi aklına koyan kedi onu fareye benzetirmiş ya.. belki böyle bir benzeti kurmuştur şahin.. kuruyordur!” diye düşüncesini belirtmişti. 

Ve birden Behçet elinde tuttuğu bardağı ağzına götürmüş küçük bir yudum almış sonra da;

- Yalnızım! demişti. 

Acaba belirttiği düşünce üzerine mi böyle demişti, Behçet başka bir şeyden mi söz ediyordu da kendisi başka türlü anlamıştı? Böyle bir olasılık vardı var olmasına ama Faruk yakıştıramadı bu olasılığı kendine.

- Zihinsel yalnızlık.. bence abartıyorsun, dedi Faruk çekinerek.

- Hayır abartmıyorum, dedi Behçet.

- Abartıyorsun, dedi ısrarla Faruk. Abarttığın şuradan belli ki bir tek müşahhas bir numune veremiyorsun durumunla ilgili.

- Abartmıyorum, dedi inatla Behçet. Ama örnek konusunda haklısın.. zihinsel yalnızlığın bir örneğini veremiyorum çünkü daha önce uzaktan, yakından bir benzerini görmüşlüğüm, sezmişliğim yok. Hani ecnebilerin ‘entelektüel yalnızlık’ dedikleri türden bir şey olsa işim kolay olacak.. fakat değil!

- Bence bütün bunlar yersiz kuruntu, birer vehimden öte anlamı yok, diye düşüncesini belirtti Faruk. Papyon sıkıyor mu, masaya oturduğumuzdan beri oynayıp duruyorsun? dedi papyonunu ara ara çekiştirip duran arkadaşına.

- Evet.. haklısın.. sanırım sıkıyor. hayır, hayır.. yanılıyorsun.. aslında sıkıyor gibi ama sıkmıyor.. her neyse.. bugün her bir şey, üzerimdeki çevremdeki her bir nesne ve özellikle –papyonunu iyice çekip gözlerini papyona dikmişti- de bu rahatsız ediyor.. dedi Behçet, usulca bıraktı papyonunu.

- Sanırım renginden ötürü.. geçen haftaki mavi  papyonunu niye değiştirdin ki? 

- Aslında değiştirmeyi hiç düşünmemiştim.. ama dün eve giderken bizim sokağın başındaki büfeden kibrit almak için büfeye uğradım. Bazen asansör çalışmıyor, merdiven lambaları da pek nane molla.. birkaç kere başıma geldi.. karanlıkta merdivenleri tırmanmak zor oluyor.. bu yüzden kibrit almak istedim. Fakat nedense adamdan küçük bir su istedim. Susadığım falan da yok.. neyse büfeci pet su şişesini uzatırken uzunca bir süre dik dik yüzüme baktı. Meğer benim kravata bakıyormuş.. yüzünü buruşturup, dudaklarını büktü sonra da içten, dostça bir sesle ‘Behçet Bey mavi papyon size hiç yakışmamış.. sizi hiç açmamış.. bence kiremit renkli papyonu takmalısınız!’ dedi. ben de bu sabah gayr-i ihtiyari bu kiremit rengi kravatı geçirdim boynuma..

- Büfeci ne anlarmış, diye belirtti düşüncesini Faruk.

- Öyle deme, dedi Behçet. Büfeciler, eski otel resepyionerleri, berberler, lostracılar tam bir psikologdurlar, kendileri farkında olmasa bile böyledir..

- Özür dilerim Behçet Bey, dedi Faruk. Doğrusunu isterseniz papyon-psikolog arasında bir bağıntı, bir bağlantı kuramadım.

Behçet için çekti. Yüzü aydınlandı. Gözlerini pusarak –Behçet sevindiği yahut bir sorunu, problemi çözdüğünde hep böyle bakardı- baktı Faruk’a.

- İşte sözünü ettiğim zihinsel yalnızlığa senin deyiminle müşahhas bir numune. dedi.

- Anlamadım! diye karşılık verdi Faruk. Kaşlarını çatmıştı, söylenilenleri anlamaya çalışır gözükmek için yapmış değildi, gerçekten anlamaya çalışıyordu.

- Yakışmaz şeyler ruhumuza sıkıntı verir ve bunu biz fark etmeyiz, ancak bu durumu deneyimli –ben psikolog diyeyim, sen insan sarrafı de- biri hemen fark eder.. sıkıntımız dışımıza yansımıştır. Bilincinde olmasak da böyledir. Yakışmaz şeyler ruhumuz için yine senin deyiminle muazzep şeylerdir. Buna müdahaleye –şansımız varsa eğer- insan sarrafları müdahale eder.. ve bizi kurtarır.

- Yani bir bana, sana siyah iskarpin yakışmamış derse sıkıntımızı mı ihtar ediyor? Hem öyle olsa bile senin büfeci hiç de insan sarrafı değilmiş.. zira mavi papyondan bir rahatsızlığınız yok idi, yok idi diyorum çünkü geçen hafta hiç mi hiç elinizi sürmemiştiniz.. ya şimdi? Dolayısıyla büfeciyi dinlememeniz iktiza ediyor..

- Aynen öyle.. dedi Behçet suratını asarak.

- Hakikaten zihinsel bir yalnızlık hem de lâyetenâhi bir yalnızlık yaşıyorsun.. şimdi inandım buna! dedi Faruk sesini biraz yükselterek.

- Sen benden de yalnızmışsın azizim! dedi Behçet içini çekerek.

- O da nereden çıktı? dedi meraklı bir ses tonuyla Faruk.

- Kullandığın sözcükler, tümceler.. ihtar ediyor ne demek ya? Ya iktiza.. hangi birini sayayım? Hele lâyetenAhi yalnızlık.. aman tanrım! Dünde yaşadığının ayrımında mısın Farukcum? Nasıl katlanıyorsun kendine.. 

Faruk dik dik baktı arkadaşına. Behçet haddini aşmamış mıydı? 

- Sen papyona, ayaklarındaki ruganlara, köstekli saate nasıl katlanıyorsan ben de öyle katlanıyorum! dedi Faruk.

- Aynı şeyler mi? diye karşılık verdi Behçet.

- Farklı şeyler mi? şimdi buradan çıkıp tüm kenti baştan aşağı dolaşsak senin üzerindeki giysilerden bir tekini başkasının üzerinde görme ihtimalimiz sence nedir? dedi Faruk.

- Azizim, dedi Behçet. Çıkıp biraz sahilde mi dolaşsak.. sanki burası biraz bunaltıcı gibi ne dersin? 

- Haklısın! dedi Faruk.

İki arkadaş Artos’un Yeri'nden çıkıp kol kola sahile doğru sessiz adımlarla yürüdüler.




Cemal Çalık, 22.09.2016,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü
Cemal Çalık Yazıları






Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı