22 Eylül 2017 Cuma

SA4904/KY57-AHCZD41: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 4: Bakara (151-174)

 "Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. 


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


BAKARA SURESİNDE MÜ’MİN/MÜSLÜMANLARIN VASIFLARI (151- 173. Ayetler)[1]


1- Mü’minler, Allah’ın elçisi Muhammed Mustafa (sav)’in yine Rabbimizin bir lütfu olarak getiridiği Kur’an ile zihinlerini yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerini bâtıl inanç ve günahlardan, hayatlarını her türlü kirden temizleyebilmelidir.


كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ

“Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.” (Bakara,2/151.)


Yani "Peygamberlik misyonunun sizin toplumunuza sunulması, son peygamberin sizin aranızdan seçilmesi, yüce Allah'ın size yönelik onurlandırıcı bir bağışıdır. "Buna göre o size ne okuyorsa haktır, gerçektir." Bu cümleciğin bize düşündürdüğü diğer bir incelik, yüce Allah'ın kullara kendi kelâmı ile, bu kelâmın onlara peygamberi tarafından okunması sureti ile hitap etmesinin ne büyük bir bağış olduğuna dolaylı biçimde değinilmiş olmasıdır. 


Eğer Allah'ın rahmeti olmasaydı, bu insanların bir teki bile kötülüklerden arınamaz, temizlenemez ve yücelemezdi. Fakat yüce Allah'ın gönderdiği peygamber bu insanları temizliyor. Bu peygamber onların ruhlarını Allah'a ortak koşma (müşriklik) lekesinden, cahiliye pisliğinden, insan ruhunu baskısı altında ezen, onu çürüten sakat düşüncelerin kirinden arındırıyor. Bu peygamber, insanları aşırı arzuların, doyumsuz ihtirasların ve içgüdülerin iğrençliklerinden kurtarıyor da bu sayede ruhları yaratılış mayalarını oluşturan çamura geri dönmüyor. Bugün de Müslümanlar olarak vahyin rehberliğine, Rabbimizin direktiflerini anlayıp hayata taşımaya muhtacız.


2-   Mü’minlerin  yalnızca Allah’ı anmaları (sadece Rab ve ilâh olarak Allah’ı bilmeleri ve hayata O’nun emirlerine göre yön vermeleri) ve (yalnızca) Allah’a şükredip ve nankörlük etmemeleri gerekir.


فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ


“Öyleyse yalnız beni anın (hiç hatırınızdan çıkarmayın) ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.” (Bakara,2/152.)


Aman Allah'ım, müşfik ve yüce Rabbimizin sunduğu ne büyük bir bağış bu! Düşünelim ki, yüce Allah bu kulları hatırlamasını, onların küçücük dünyalarında kendisini anmasına denk sayıyor. Kullar, Rabblerini anarken O'nu bu küçük yeryüzünde anıyorlar. Onların kendileri ise üzerinde yaşadıkları bu küçük yeryüzünden çok daha küçücük! Oysa Allah onları anarken şu kocaman evrende anıyor. 


Üstelik O, yüce ve büyük olan Allah'tır. Ne büyük bir bağış, ne büyük bir lütuf, ne engin bir cömertlik ve özveri! Öte yandan, Allah'ı zikretmek (anmak) sadece O'nun adını dile getirmek değildir. Allah'ı zikretmek; dilin zikri ile birlikte kalbin ya da tüm bedenin reaksiyona girmesidir. Allah'ı zikretmek; O'nun varlığının bilincine varmak ve bu bilincin etkisi ile muvahhid olarak, yaradan nasıl razı olacaksa O'na ortak koşmaksızın kulluk etmek, hayatı O’nun direktifleri ile tanzîm ederek lâyıkı ile kul olabilmektir.


Müslüman ümmetin, yüce Allah'ın kendisini hatırlaması, onu unutmaması için bu gerçeği hatırında tutması, aklından hiç çıkarmaması gerekir. Yüce Allah kimi unutursa, o belirsizlik sislerinin tutsağıdır, hiçtir, adı ne yeryüzünde ve ne de yüce ruhlar aleminde anılır. Kim Allah'ı anarsa Allah da kendisini anar, şu uçsuz-bucaksız evrende onun varlığını ve adını yüceltir.


Müslümanlar, bir zamanlar, Allah'ı andıkları, O'nu zikrettikleri için Allah da onları andı, adlarını yüceltti, kendilerine başarılı bir insanlık önderliği nasip etti. Sonra onlar Allah'ı unutunca Allah da onları unuttu. Bunun üzerine başıboş bir hiç, herkes tarafından hor görülen sünepe bir kuyruk oldular. Ne yazık ki bugün de Müslümanlar Arakan’dan Afrika’ya, Afganistan’dan Keşmir, Suriye, Irak,Yemen’e; Avrupa ve Amerika’da hem kendi elleri ile hem de düşmanlarının elleri ile yok edilmeye çalışılmaktadır. Her gün kardeşlerinin her türlü işkence ve ölüm yöntemleri ile katledilmesini izlemek gibi bir azaba dûçardırlar. Bu dehşet zilleti Müslümanların ne yazık ki kanıksaması, içselleştirmesi, nerdeyse bu zulümleri yapanlardan imdâd beklemesi ise ayrı bir azaptır. Ne yazık ki Müslümanlara Rabbimiz bunu haber vermişti: 


“Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz (korkuya kapılıp yılgınlık gösterirsiniz) ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl,8/46.)


Bildiğimiz gibi, son müjde, son bildiri Kur’an’dır ve değişmemiştir, değişmeyecektir.  Ellerinde insanlığa tanıma ve uyma fırsatı verilen en güzel değerlere sahip olmalarına rağmen ne yazık ki Müslümanlar ne tevhid, ahiret inancında ne ahlak (vicdan-merhamet) ta ne de muamelâtta (adalet, iktisat, yönetim) kendilerine yaradan tarafından sunulan insanlığın en güzel değerlerine göre hareket etmiyorlar ama ettiğini söyleyen yığınlar tarafından bu acı hakikat yok sayılmaya çalışılıyor.


3- Mü’minler, her türlü musibet ve zorluklara karşı sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dilerler. İman ederler ki, Allah müttakî ve sabredenlerle beraberdir.


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ


“Ey iman edenler! (Her türlü musibet ve zorluklara karşı) sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara,2/153.)


Yani, "Sabır ve namaz, sizde, verilen görevin yükünü taşımak için gerekli olan gücü yaratacaktır. Sabır, karşılaşacağınız üzüntü, zayıflık ve keder anlarında size cesaret verecek ve tehlikelerle dolu Allah yolunda gerekli olan moral gücü ve desteği sağlayacaktır. Namaz ise, disiplin ve önderlik görevinde gerekli olan diğer ahlâkî nitelikler yönünden sizi eğitecektir."


Kıblenin belirlenişinden ve böylece müslüman ümmete, başkalarınkinden ayrı olan bir düşünce sistemi ile uyumlu, kendine özgü, bağımsız bir kişilik kazandırıldıktan hemen sonra bu bağımsız kişilikli, özgün yapılı ve tüm insanlığa örnek oluşturan bu orta yol takipçisi ümmete yöneltilen ilk direktif, sabrederek ve namaz kılarak bu son derece önemli rolünün yükümlülüklerine katlanmasıdır; bu önemli rolünün gerektirdiği fedakârlıklarda bulunmaya hazır olmasıdır. 


Bu fedakârlıklar şehit verme; can, mal ve ürün kayıplarına uğrama; korku ve açlık musibetleri ile karşılaşma gibi çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilirler. Bu direktifin devamı olarak bu ümmetten yüce Allah'ın nizamını vicdanlara yerleştirmek ve yeryüzünde insanlar arasında egemen kılmak amacı ile girişeceği cihadın ürkütücü zorluklarına dayanması, kalplerini yüce Allah'a bağlaması, varlığını tümü ile O'na adaması ve her işin akıbetini O'na havale etmesi istenmektedir. Bütün bu fedakârlıklar yüce Allah'ın rızası, rahmeti ve hidayeti karşılığında yapılacaktır. Bu da bu karşılığın değerini kavrayabilecek yetenekte olan mümin kalp için başlı başına çok büyük bir mükâfattır.


Mü’min karşılığını Rabbinden bekleyerek sabredecektir… İbadetlere devam etmek için sabır... Günahlardan uzak durmak için sabır... Allah'a ulaştıran yolu kesmek isteyenlere karşı girişilecek cihadı devam ettirmek için sabır... Türlü türlü düşman tuzaklarına, komplolarına karşı sabır... Zaferin ve başarının gecikmesi karşısında sabır... Aşılması gereken mesafenin uzunluğuna sabır... Bâtılın yayılıp güçlenmesine mani olabilmek için çalışırken gösterdiği sabır. Dostun, destekçinin azlığına sabır... Gidilecek yolun uzun ve dikenli oluşuna sabır... Vicdanların kaypaklığına sabır... Kalplerin şaşkınlığına, sapmalarına karşı sabır... İnatçılığın baskısına sabır... Dönekliğin, kalleşliğin, ihanet, ahmaklık ve alçaklığın acılığına karşı sabır...


4-   Mü’minler Allah yolunda öldürülenlere "ölü" demezler; bilakis onların, keyfiyetini sadece Allah’ın bildiği bir şekilde diri olduklarına iman ederler. 


وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبيلِ اللّهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاء وَلَكِن لاَّ تَشْعُرُونَ


“Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.” (Bakara,2/154.)


وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِى سَبِيلِ اللهِ اَمْوَاتًا بَلْ اَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ فَرِحِينَ بِمَا اَتَيهُمُ اللهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ اَلاَّ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللهِ وَفَضْلٍ وَاَنَّ اللهَ لاَ يُضِيعُ اَجْرَ الْمُؤْمِنِينَ


“Allâh yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilâkis onlar diridirler! Allâh’ın lutuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir hâlde Rableri yanında rızıklara nâil olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehîd kardeşlerine de hiçbir keder ve korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allâh’tan olan bir nîmeti, bolluğu ve Allâh’ın, mü’minlerin ecrini zâyî etmeyeceğini müjdelerler.” (Âl-i İmrân, 169-171)


Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demek yasaklanmıştır. Çünkü "ölüm" kelimesi ve düşüncesi cesaret kırıcıdır ve Allah yolunda kendini feda etme ve O'nun yolunda savaşma istek ve cesaretini yok eder. Bunun yerine müslümanlara, şehitlerin ebedî hayatta mutluluk içinde yaşadıklarına inanmaları söyleniyor. Bu, cesaret ve yiğitlik ruhunu canlı tutan bir gerçektir.


Bu hakk-batıl savaşında şehid düşecek erler olacaktır. Allah yolunun şehitleri... Aziz ve sevgili ölüler... Onurlu ve tertemiz ölüler... Gerçekten Allah yolunda cihada çıkanlar; bu savaşta canlarını feda edenler en onurlu kalplilerin, en arı ruhluların ve temiz vicdanlıların oluşturduğu bir kafiledir.


«مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللهِ أَعْلَى، فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللهِ»


Allah’ın elçisi Muhammed Mustafa (sav) nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kim Allah’ın adını, hükmünü yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah yolundadır.”[2]


5- Mü’minler her şeyin sahibi olan Allah’ın kendilerini şu geçici dünya hayatında verdiği her şey ile imtihana tabi tuttuğunun farkındadırlar. Mü’minin kalite kontrolü yapılmaktadır aynı zamanda. Bu nimetler aynı zamanda asıl ebedi olan cennetin de giriş bileti mesabesindedir. Zaten Mü’min olmakla şereflendirilmiş olmamız en büyük nimettir. 

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ


“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara,2/155.)


Vicdanların mutlaka musibetler yolu ile eğitimleri, hakk mücadelesi uğrundaki kararlılık derecesinin ise korkularla, ağır belâlarla, açlıkla, mal, can ve ürün kayıplarıyla denenmeli, sınavdan geçirilmelidir. Mü'minin, inancının yükümlülüklerini yerine getirebilmesi için bu musibetler kaçınılmazdır. Çünkü müminler inançları uğrunda ne kadar yükümlülüklere katlanırlarsa, inançlarının vicdanlarında kazanacağı değer o oranda yükselir. Bağlılarının, uğrunda yükümlülüklere katlanmadıkları ucuz ve düşük maliyetli inançlar daha ilk darbe ile karşılaşılır - karşılaşılmaz kolayca feda edilebilir. 


Bunların hepsinden daha önemlisi, yahut da bunların tümünün temel dayanağı, bütün dayanakların sarsıldığı, türlü türlü saplantıların kayboluverdiği ve diğer bütün dayanaklarını yitirmiş olan kalbin sırf Allah ile başbaşa kaldığı kritik anda sırf O'na sığınmasıdır. Sadece o anda gözlerdeki perdeler düşerek basiret açılabilir ve bakışların önündeki ufuk açık-seçik hale gelebilir. O anda mümin için yüce Allah'tan başka hiçbir şey, O'nun yüzünden başka hiçbir güç, O'nun iradesi dışında hiçbir irade ve O'ndan başka sığınılacak hiçbir merci yoktur. İşte o zaman müminin ruhu, doğru düşüncenin dayanağı olan tek gerçekle, biricik realite ile bütünleşmiş olur.


Nimetlerle nimetleri anlayış kapasitemiz arasında bir uyumsuzluk var. Bu sebeple biz bugün, Ümmeti Muhammed olarak yarın Rabb’imizin huzurunda nimetlere nankörlük etmiş insan olarak hesaba çekilmemek için elimizdeki nimetleri ve o nimetlerin neresinde bulunduğumuzu bir kere daha düşünmek zorundayız. Her nimet aynı zaman da bir imtihan alanıdır ve her nimet bir dert te barındırabilir. Bize düşen nimeti bize veren Rabbimize şükretmek ve nankörlük etmemektir. Asıl mesele bizim bu nimetlerle ne yaptığımız, bunları nasıl değerlendirdiğimizdir. Belalar ve sıkıntılar imtihanın bir rengidir. 


Burada şunu anlamamız gerekir: Nasıl Allah Teâlâ, kuluna mal veriyor ve onu nerede kullanacağını görmek diliyorsa aynı şekilde düz yürüdüğü yollarda önüne kavşaklar, rampalar çıkararak, o anda ne yapacağını görmek istemektedir. Hesabı sorulmayacak bir nimet yoktur. Hesabını vereceğimiz nimetleri de bugünkü durumumuzla değil, hesabını vereceğimiz günün şartları ile takdir etmedikçe imanımızın gereğini yapmış olamayız.


6- Mü’minler   Allah’ın mahlûku, O’ nun kulları, O’nun mülkü olduklarını ve O’nun da, mülkünde dilediği gibi tasarruf ettiğine iman ederler. Biz Allah'a aitiz, başka bir şeye değil!


الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ


“Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” (Bakara,2/156.) 


“İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.” (Bakara,2/157.)


“Ayetin “Biz, Allah’a aidiz.” kısmı, bizim, Allah’ın mülkü olduğu­muzu itiraftır. “Zaten, ona döneceğiz.” kısmı ise öleceğimizi ve fâni olduğumuzu ikrardır. “Allah’a rücû etmekten maksat, insanların Allah’tan başka bir sahibi olmadığı, O’ndan başka hiç kimsenin onlara herhangi bir fayda ve zarar veremediği bir yere rucu etmektir.


Biz yalnız Allah için varız. Hepimiz, varolan her şeyimizle, bütün varlığımızla, dönüşümüz, nihaî başvurumuz sadece O'nadır. Teslimiyet... Mutlak teslimiyet... Allah’a kul olma şerefinin farkında olmak…


Tüm kalbimizle: "Biz Allah'a aitiz, başka bir şeye değil" gerçeğine inanmalıyız. O halde eğer bir şey Allah yolunda feda edilmişse, o, doğru bir şekilde harcanmış demektir. Çünkü o, gerçekte ait olduğu varlığın hizmetine girmiştir.


“De ki: «Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesâd (a uğramasın) dan korka geldiğiniz bir ticâret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’dan, Onun peygamberinden ve O’nun yolundaki bir cihâddan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah fasıklar güruhunu hidâyete erdirmez.” (Tevbe, 9/24)


Evet, "Biz Allah'a aitiz, başka bir şeye değil."  Bununla beraber bu ayette ise neredeyse insanın bütün hayat çerçevesi zikredilmiş ve insandan, bunların hiç birinin “Allah’tan, Allah’ın Rasulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili olmaması” istenmiştir.



7-   Mü’minler diğer tüm ibadetlerde olduğu gibi karşılığını Allah’tan bekleyerek hac ve umre yaparlar.

إِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِن شَعَآئِرِ اللّهِ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ أَوِ اعْتَمَرَ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِ أَن يَطَّوَّفَ بِهِمَا وَمَن تَطَوَّعَ خَيْرًا فَإِنَّ اللّهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ


“Şüphesiz Safa ile Merve, Allah’ın (dininin) nişanelerindendir. Onun için her kim hac ve umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret eder ve onları da tavaf ederse, bunda bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.” (Bakara,2/158.)


8-  Mü’minler Allah’ın ayetlerini gizlemezler, gizleyenler de izin vermezler.


إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَئِكَ يَلعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ


“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder.” (Bakara,2/159.)


Okuduğumuz ayetlerde Safa ile Merve'nin tavaf edilmelerinin meşruluğu, sakıncasızlığı açıklandıktan sonra yüce Allah'ın indirmiş olduğu belgeleri ve hidayeti gizli tutanlara hücum ediliyor. Bunlar; bu surenin başından beri olumsuz tutumlarından uzun uzun sözedilmiş olan yahudilerdir. 


Burada yahudilere tekrar hücum edilirken, aslında biz müslümanlara şu mesaj gönderiliyor: 


"Ey müminler, dikkatli olun. Kıblenin Kabe'ye döndürülmesi ve Hacc ibadetinde bu yerin ziyaret edilmesi farz kılındığında nasıl sizin zihinlerinizi bulandırıp düşmanlık kampanyası açmışlarsa, bu  ve benzer komplolar ile size düşmanlığa devam edeceklerdir. Ey müminler aynı hataya siz de düşmeyin!”


Yahudi âlimlerinin en büyük günahı, Kitab'ın öğretilerini sadece din adamları ve bilginlerinin tekeline mahsus kılmalarıdır. Bırakın Kitab'ı Yahudi olmayanlara (Gentile) tebliğ etmemelerini, onları kendi halklarına bile öğretmemişlerdir. Bunun sonucu Yahudiler cahillikleri nedeniyle dine aykırı şeyler yapmaya başlamışlardır. O zaman bile din bilginleri onları düzeltmek ve eğitmek için bir girişimde bulunmamışlardır. Bunun yerine, beğeni kazanmak için doğrudan veya dolaylı olarak dine aykırı her hareketi meşru ilân etmişlerdir. Burada diğer insanların önderleri olarak müslümanların, kendilerine verilen hidayet'i tebliğ edip yaymalar, Yahudi din adamları ve bilginleri gibi, halktan saklamamaları gerektiği bildirilmektedir.


Bunlar bile bile hakkı, gerçeği söylemezler; gerçeği anlatan sözleri, belgeleri, kesinliklerinden emin olmalarına rağmen saklı tutarlar; yüce Allah'ın kitabında yeralan kimi ayetlerden uzak dururlar, onları günyüzüne çıkarmazlar, tersine onları sessizce geçiştirirler, dikkatlerden saklarlar. Bunu, sözkonusu ayetlerin içerdiği gerçekleri saptırmak, onu insanların kulaklarından ve diğer duyu organlarının algısından gizlemek için yaparlar. Bu tutumlarının ardında mutlaka dünyalarına dönük bir menfaat yatar. Bu tutumu biz birçok durumlarda ve bu dinin birçok gerçekleriyle ilgili olarak sık sık görüyoruz. İşte, "Onlara hem Allah ve hem de bütün lânet edebilenler lânet eder."


Bu ve benzer ayetler ile bu tehlikeli sapma kendilerine haber verilmişken Müslümanlara ne olmaktadır ki aynı batağa saplanmakta bir beis görmemektedirler? Kahredici şey ise yine gazaba uğramış, lanetlenmiş Yahudilerin benzer hastalıklarının Müslümanlar arasında da nüksetmiş olmasıdır. Müslümanlarda bir şekilde güya alimleri, şeyhleri eli ile Allah’ın furkân, kurtuluş reçetesi, hidayet, rahmet ve şifa olarak gönderdiği Kur’an dan uzaklaştırılmasıdır. 


Ne yazık ki çoğunluk Allah’ın kendilerini muhatap alıp gönderdiği Kur’anla yüzleşme yerine kendi değer verdikleri, “din ancak bunların anlattığıdır” ön kabulü ve teslimiyeti ile ama bilinçli ama bilinçsiz vahiyden uzak kalmış/bırakılmıştır. Burda sapan da saptıran da, hakikati bile bile gizleyen de, buna hiç düşünmeden inananda suç ortağıdır.


9- Mü’minler, Allah’ın razı olmadığı münker işleri yaptıktan sonra pişman olup yalvarıp/yakararak tevbe ederler, bilirler ki günahları Allah’tan başkası affedemez.  Günahlarında ısrar etmeden tevbelerinde sebat ile hallerini düzeltirler.


إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ وَأَصْلَحُواْ وَبَيَّنُواْ فَأُوْلَئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ


“Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lânetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira ben tövbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim.” (Bakara,2/160.)


Kur'an-ı Kerim, bunların yüzüne bu aydınlık pencereyi, yani tevbe penceresini açarak yüreklerine umut meltemi estiriyor ve kalplerini ışık kaynağına yönlendiriyor. Demek oluyor ki, yüce Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, O'nun bağışlayıcılığını hesaptan çıkarmak yok, zaten bu Müslümanın bir vasfı değildir. İsteyen, iyi niyetli olarak bu güvenli limana sığınabilir. Tevbenin samimiliğinin göstergesi ise, yanlış davranışı düzeltmek, açık yüreklilikle konuşmayı benimsemek, gerçeği açıklamak, itiraf etmek ve bu gerçeğin gerektirdiğini yapmaktır. Bundan sonra yüce Allah'ın rahmetinden ve yapılmış tevbeyi kabul edeceğinden emin olmak gerekir. Çünkü O, bize; "Zira ben tevbeleri kabul ederim ve merhametliyim" buyuruyor ve O söz söyleyenlerin en doğru söyleyenidir. Bu arada Allah “tevbeleri ben kabul ederim” derken bazı guruplarda “tevbe almak” gibi uydurma uygulamalar ne anlama gelmektedir? Bu tevbe kabul edenler yakında hristiyan din adamları gibi cennetten arsa da  dağıtacaklar mıdır?


10- Mü’minler, inkârın ve hakîkati inkâr ederek küfür üzere ölmenin lanetlenmenin, ebedî kaybedişin yani ebedî olarak cehennemde kalmanın sebebi olduğunu bilirler.


إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ


“Fakat âyetlerimizi inkâr etmiş[3] ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üstünedir.” (Bakara,2/161-162.)


Çünkü bu kimseler yüzlerine açılan kapıyı kendi elleriyle kapatmışlar, önlerine çıkan fırsatı kaçırmışlar, kendilerine tanınan mühleti harcamışlar; gerçeği saklamayı, kâfirliği ve sapıklığı ısrarla sürdürmüşlerdir. Bu yüzden, "Allah'ın meleklerin ve insanların ortak lâneti onların üzerinedir." Bu, insanı çepeçevre kuşatma altına alan bir lânettir. Ne kurtuluşu var ve ne de sığınılacak şefkatli bir kucak!


11- Mü’minler, Rahmân ve Rahîm olan Allah’tan başka ne Rab ne de ilâh kabul etmezler.


وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ


“Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır[4]. O’ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.” (Bakara,2/163.)


Kur'an-ı Kerim'de ilâh kelimesi çoğul şekliyle birlikte 147 yerde geçmektedir. Allah'tan başka bir ilahın olmadığı, eşi, benzeri, ortağı ve çocuğunun bulunmadığı vurgulanmaktadır. Ayetlerde belirtildiğine göre ilah bizatihi var olan, başkasına ihtiyacı bulunmayan, ebedi hayatla diri olan, yaratan, öldürüp dirilten, rızık veren, ilmiyle bütün varlıkları kuşatan, esirgeyen ve bağışlayan, evrenin yegane hâkimi olup daima üstün gelen, en güzel isimlere sahip olan, peygamberleri vasıtasıyla insanlara mesaj gönderen en yüce varlıktır. Bu nitelikleri taşımayanların ilah olamayacağını bildiren Kur'an, insanların diğer bir insanı veya cansız nesneleri ilah edinmelerine dikkat çeker ve bu kişileri şiddetle eleştirir (M. F. Abdülbaki, el-Mu'cem, "ilah" md.).[19]


Lâ İlâhe İllallah -Allah'tan başka ilâh yoktur-, İslâm dininin temel rüknüdür. Yani uluhiyyeti, yaratıcılığı, Rabliği, saltanatı ve hâkimiyeti sadece Allah'a tahsis etme kaidesidir.


Kur'an-ı Kerim'in değişik pekiştirme üslupları ile son derece ağırlık vererek vurguladığı Allah'ın birliği ilkesinden, insanların kulluk ve ibadet sunacakları mabud birliği, insanların ahlâk ve davranış kurallarını dayandıracakları merci birliği, insanların hukuk sistemlerinin ve kanunlarının özlerini dayandıracakları kaynak birliği ve insanların her alandaki yaşama biçimlerini yönlendirecek sosyal düzen birliği doğar.


12- Mü’minler, inkâr edenler gibi hakikate inatla kör, sağır, dilsiz bir tavır sergilemez ve düşünen bir topluluk olarak Allah’ın görmemizi istediği delillerden ibret alarak imanın tadını, lezzetini alıp Müslümanca yaşarlar.


إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنفَعُ النَّاسَ وَمَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاء مِن مَّاء فَأَحْيَا بِهِ الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلِّ دَآبَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخِّرِ بَيْنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ


“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.” (Bakara,2/164.)


Okuduğumuz ayet, bu evreni, bizleri onu ilk kez görüyormuşuz gibi açık bir göz, keskin duyu organları ve diri bir kalp ile gözlemeye çağırıyor.  Hakikate inatla kör, sağır ve dilsiz bakmayan,  gözleri önünde gece gündüz işleyip duran büyük kâinat sistemini akıllıca bir gözleme tâbi tutan ve önyargılarla, inatçılıkla körelmemiş bir kimse hakikate işaret eden birçok ayetler görebilir. Böyle bir kimse, evrenin Mutlak Kâdir ve Mutlak Hâkim olan tek bir Varlık tarafından yönetildiğini görecektir. Bunun yanısıra, Allah'ın evrenin tek ilâhı olduğunu ve hiçbir eş ve ortağa yer bulunmadığını, çünkü hiç kimsenin nitelik, güç ve otorite bakımından ilâhlıkta ortaklık iddia etmeye gücünün yetmeyeceğini anlayacaktır.


13- Mü’minler, Allah tarafından şiddetle yasaklanmasına rağmen her çağda işlenen en popüler ve en sinsi suçlardan birisi olan, en büyük zulüm olan şirkten berîdirler.


وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَشَدُّ حُبًّا لِّلّهِ وَلَوْ يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلّهِ جَمِيعاً وَأَنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ


“İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na şirk[5]/ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi!” (Bakara,2/165.)


Şirk, tarih boyunca insanların mensup olduğu bir din türüdür. Kur’an şirki bir din olarak anmakta ve tanıtmaktadır. Hem de zorlu ve köklü bir dindir şirk… (Kâfirûn,109/6) Müşrikler dinsiz insanlar değildir, Hak dinin veya nübüvvetin tanıttığı dinin dışında bir din benimseyen insanlardır.  Şirk dininin, peygamberlerin tanıttığı dinden farkı, Allah’ın yanına-yöresine şefaatçılar, aracılar koyması ve Allah’a kulluğu bu aracı-şefaatçıların onayına bağlamasıdır. Şirk dini bu aracı şefaatçıların bir biçimde hoşnutluğunu kazanmadan gerçek kulluk olacağını, cennete gidilebileceğini kabul etmemektedir. Şirk dininin İslâm dininden farkı, cennete gidiş belgesiyle kulluk belgesinin altında Allah’ın imzası dışında imzaların gerekli görülmesidir. İslâm, bu belgelerin altında Allah dışında hiçbir varlığın imzasını istemiyor. 


Bu belgeler ya Allah tarafından imzalanır, geçerli olur; yahut da imzalanmaz, işe yaramaz hale gelir. Tevhit dini, adı, esasları, ibadetleriyle “Allah’a özgülenmiş” bir dindir (bk. Araf 29, Ğafir 14,65, Beyyine, 9); şirkin dini ise Allah ve alt-ilahlardan oluşan bir panteona (yunan ve romalıların en büyük tapınakları) özgülenmiştir.


Kişinin “imanı”nı elinden alan, yaptığı bütün iyiliklerin boşa çıkmasına sebep olan ve ebedi kurtuluş ümidini söndüren bu sapmadan korunmak insanın bir numaralı görevidir. Çünkü eğer şirkten korunmamışsa yaptığı bütün işler faydasız, ibadetler boşuna ve ebedi mutluluk kaybedilmiş olacaktır.


14- Mü’minler kendilerine ders almaları için anlatılan bu dehşet tablodan ibret alıp kendilerini aldatan, köleleştiren ve hakikati olduğundan farklı tanımlayan kim varsa uzaklaşırlar. Hakikati kişilerle değil, önce hakka göre kişileri değerlendirirler. Önlerinde Allah’ın gönderdiği Kur’an ve Allah’ın elçisi varken kimin peşinden gittiklerine dikkat ederler.


إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُواْ مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُواْ وَرَأَوُاْ الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الأَسْبَابُ


“Kendilerine uyulanlar (fıskın, şirkin, küfrün yani bâtılın temsilcisi olup, dünyada iken Allah sever gibi sevilen) o gün azabı görünce, kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklar, aralarındaki bütün bağlar kopacaktır.” (Bakara,2/166.)


15- Müslümanlar, önder ve rehber seçme konusunda uyarılmışlardır. Kılavuzunu yanlış seçenin mazeretinin kabul edilmeyeceğini bilirler.


وَقَالَ الَّذِينَ اتَّبَعُواْ لَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّأَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُواْ مِنَّا كَذَلِكَ يُرِيهِمُ اللّهُ أَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْ وَمَا هُم بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ


(Haikati gizleyen ve inkar edenlere) uyanlar şöyle derler: “Keşke dünyaya bir dönüşümüz olsaydı da onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık.” Böylece Allah, onlara işledikleri fiilleri pişmanlık kaynağı olarak gösterir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir.” (Bakara,2/167.)


Burada, sapık liderlerin Allah’ın kendilerine verdiği aklı kullanmayan, gönüllü, aldanmayı seçen bağlıları, efendilerine karşı kinlerini ve nefretlerini açığa vuruyorlar, ayrıca tatlı geçmişlerine (!) döndürülmelerini, tekrar dünyaya gönderilerek kendilerini vaktiyle aldatan, fakat şimdi azabı görünce onlarla ilişkilerini kesen, aslında zayıf ve aciz liderlere karşı bağımlılıklarından vazgeçebilmeyi özlüyorlar. Bu tablo son derece etkileyicidir. Dünyadaki bağlılar ile liderler, sevenler ile sevilenler arasında; tatlı ilişkilerin birbirinden uzaklaşma, çatışma ve birbirlerine düşman kesilme ile yer değiştirmesini canlandıran bir tablo.


Kötü önder ve rehberlerin kaçınılmaz sonları, müslümanları önder ve rehber seçme konusunda uyarmak için anılmıştır. Daha önceki topluluklar, yanlış önderlerin peşlerinden gittikleri için sapıtmışlardır. Bu nedenle müslümanlar onların akıbetinden ders almalı ve iyi önderlerle kötülerini birbirinden ayırdedip, kötülerin peşinden gitmemelidirler. Bu iyi önderler de Allah’ın koyduğu esaslara, şeriatına uydukları sürece değer göreceklerdir. Allah’a ve gönderdiği hakikate ihanet ettikleri ya da önceki kavimler gibi hakikati değiştirmeye, gizlemeye kalktıkları anda itaat terk edilip, hakka dönene kadar mücadele edilecektir. 


Ali radıyallahu anh'in haber verdiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur :

«لَا طَاعَةَ فِي مَعْصِيَةِ اللهِ، إِنَّمَا الطَّاعَةُ فِي الْمَعْرُوفِ»

"Allah'a isyan olan yerde (kula) itaat yoktur. İtaat ancak meşru olanda gerekir."[6]


"Firavn, milletini küçümsedi/ezdi ama onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti. Böylece bizi öfkelendirince onlardan öc aldık, hepsini suda boğduk."( Zuhruf, 43/ 54-55.)


Bahsedilen bu açık uyarıya rağmen kişinin kula kulluğu seçip kendisini aldatmasında “psikolojik beklenti açıktır: bir başka iradeye bağlı kalmayı öğreten ve bu bağı yücelten öğretilerin sağladığı kolaylıklar zinciri, insanı o iradenin çizdiği çerçevede rahat hissettirecektir. Bu grup psikolojisinin çekici en büyük özelliğidir. Yanılmaz olan ve her şeyi bilen liderin onayı alınmaksızın herhangi bir irâdî eylemde bulunmak yasaktır. Lider her ne kadar Kur’an’ın emirlerini temel kıstas kabul ettiğini iddia etse de, dayattığı hemen her şey kendi öğretilerini dikkate almaktadır. 


“Elleriyle Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için "Bu Allah katındandır" diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların!” (Bakara 79) Bundan dolayı kişi, Lider’e- şeyh’e, imam’a-katıksız itaatle Allah’a kul olmamakta, tam tersine lidere kul olmaktadır.”[7]


O halde meşrûiyet sınırlarına dikkat ve riâyet etmek, gerekmeyen yerde ve hak etmeyenlere karşı itaat etmek gibi bir yanlışa düşmemenin ilk adımı ve âyette belirtildiği şekilde acı bir sonla karşılaşmamanın da ön şartıdır.


Cehennemlik olma korkusu ve cennet vaadi, samimi bir inanan olma derdiyle başlayıp bir sömürü düzeninde kula kulluk ederken kendilerini buldukları bir sapmadan bahsediyoruz. Bu kadar aldanan ve aldatanın olduğu bugün, bu ayet bizlere ne çok şey söylemektedir. Ne yazık ki, bu dehşete düşüren tablodan Müslümanların gerekli dersi almadıkları ortadadır.


16- Müslümanlara, şeytana ve milislerine kulak asmadan, aldanmadan ve teslim olmadan yiyecek, içecek ve hayatın tamamı hakkında eski/yeni cahiliye geleneklerinin ve önyargıların koyduğu tüm sınırlamaları ortadan kaldırmaları emredilmiştir. Neyin helal/haram ve neyin temiz/kirli olduğunu da belirleyen Allah’tır.


يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُواْ مِمَّا فِي الأَرْضِ حَلاَلاً طَيِّباً وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ


“Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.” (Bakara,2/168.)


Kur'an-ı Kerim'in az ilerde okuyacağımız bir ayetinde tek tek sayılarak belirtilen birkaç yasak yiyecek maddesi dışındaki yeryüzünde bulunan bütün yiyeceklerden, yararlanmayı serbest ve helâl ilân eden bu emir, bu inanç sisteminin özgürlükçü karakterini, evrensel sistemin işleyişi ve insan fıtratı ile arasındaki sıkı uyumu sembolize eder. Bunu biraz daha açmak gerekirse; yüce Allah yeryüzünde bulunan bütün maddeleri insan için yarattı ve bu yüzden de bunları ona helâl kıldı. Bu yararlanma özgürlüğünü, birkaç maddeyi içeren haram listesi ile ölçü ve hakkaniyet çerçevesini aşma taşkınlığı dışında sınırlayan hiçbir kayıt yoktur. 


Ayette sözkonusu emir, genel hatları ile serbestlik ve özgürlükten yanadır. Onun insandan istediği; hayatın temiz nimetlerinden yararlanması, fıtrî istekleri zorlamadan, onları baskı altına almadan doğal bir yaşam sürdürmesidir. Bunlar da bir tek şarta bağlıdır. o şart da insanların nelerin helâl ve nelerin haram olduğunu Şeytan'ın önerilerinden değil, bu rızıkları kendilerine sunmuş olan yüce Allah'ın buyruklarından öğrenmeleridir. Çünkü Şeytan, insanların açıkça düşmanı olduğu için onlara iyi şeyler önermez; tersine onlara sadece kötülükleri, çirkin davranışları, Allah'a karşı nankörlük etmeyi, hiçbir belgeye ve hiçbir gerçeğe dayanmaksızın Allah adına asılsız şeyler uydurmayı, O'na iftira etmeyi emreder.


17- Müslümanlar ezelî düşmanları olan şeytan ve ucuz oyunlarını tanır ve ona göre mücadele ederler, şeytanın kendilerini aldatmasına izin vermezler. Şeytan şeytanlığından vazgeçmeyeceği gibi Müslümanda Allah’ın emrettiği standartlarda Müslüman olma ve mücâhededen vazgeçmeyecektir.


إِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّوءِ وَالْفَحْشَاء وَأَن تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ


“(Şeytan), size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara,2/169.)


18- Müslümanlar, Allah’ın gönderdiği ve uyulmasını emrettiği esaslar varken ne atalarını ne de başkalarını –Allah’a rağmen- takip edemezler. Ölçü Rabbimizin ne dediği ve ne emrettiğidir. Allah’ın dışında kimin ne dediğinin bir önemi yoktur. Çünkü Allah’ın fermânını bir kenara koyup başkalarının emirlerini almak, Allah’ı bırakıp o varlıkları rab ve ilâh edinme anlamına gelecektir. Bunun da İslâm ile bir alakası yoktur.


وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ شَيْئاً وَلاَ يَهْتَدُونَ


“Onlara (şeytanın izinden giden müşrik, kafir, münafık, fasık…), “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?” (Bakara,2/170.)


19- Müslümanlar insan olmaları ve imanla şereflenmeleri ile hakikate sağır, dilsiz, kör olan ve kendilerine yazık etmiş zalımlardan ayrılırlar. Hakikate karşı sağır, dilsiz, kör olma suçu hem genel olarak insanlar özel de de Müslümanların bir kısmı tarafından işlenmektedir.


وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لاَ يَسْمَعُ إِلاَّ دُعَاء وَنِدَاء صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ


“İnkâr edenleri imana çağıran (peygamber) ile inkâr edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı anlamazlar.” (Bakara,2/171.)


Bu misalin iki veçhesi vardır:


1) Bu insanlar, çobanlarının nida ve çağrısını duyan ve kelimelerin anlamını anlamaksızın onların nidasına doğru giden sığır sürüleri gibidirler.


2) Onlara nasihat etmek, sadece sesleri duyan, fakat kendilerine söylenen sözlerin anlamını ve ifade ettiklerini kavrayamayan bir sığıra nasihat etmek gibidir.


Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Her ne kadar kulakları, dilleri ve gözleri olsa da, bu Kur'an'dan istifade edıp, hidayete ermedikten sonra onlar sağırdırlar, kördürler, dilsizdirler...Hilkatinin sebebi olan vazifeleri yerine getirmeyen kötürümleşmiş uzuvlar gibidirler. Sanki ne gözleri, ne dilleri, ne de kulakları var...İnsan kalma vasfını kaybedip zalım bir yaratık haline gelmişlerdir ama bunun farkında değillerdir.


20- Mü’minler Allah’ın helal ve haram olarak belirlediği sınırları aşmazlar/yok saymazlar/değiştirmezler ve hayatın ve ölümün sahibi olan Allah’a şükrederler.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُواْ لِلّهِ إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ


“Ey iman edenler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allah’a şükredin.” (Bakara,2/172.)


Müslümanlara, rahipler, hahamlar, din bilginleri ve atalar tarafından konulan her tür gereksiz, yanlış ve gayri meşru yasağı kaldırmaları emredilmektedir. Eğer söyledikleri gibi gerçekten Allah'a inanıyorlarsa, Allah'ın yasakladığı şeyleri yemekten kaçınmalı ve O'nun helâl kıldıklarını, hiç tereddüt etmeksizin yemelidirler.


Yüce Allah burada müminlere, kendisi ile onlar arasında ilişki kuran sıfatları (Ey iman edenler!) ile seslenmekte; böylece onlara yasalarının kaynağı olarak sadece kendisini bilmelerini, neyin helâl ve neyin haram olduğunu sırf O'ndan öğrenmelerini dolaylı biçimde telkin etmekte; tek rızık verici sıfatı ile kendilerine bağışlamış olduğu rızıkları hatırlatmakta; bu rızıkların temiz olanlarından yararlanmalarını serbest tuttuğunu belirtmekte; böylece hiçbir temiz şeyi onlara yasaklamadığını, eğer onlara herhangi bir maddeyi yasakladı ise bunu onları bu maddenin yararından mahrum etmek ya da baskı altında tutmak istediği için değil, sözkonusu madde temiz olmadığı için yaptığını, çünkü başlangıçta rızıkları yararlarına sunanın kendisi olduğunu dolaylı yoldan anlatmakta; eğer Allah'a ortak koşmaksızın sırf O'na kulluk etmeyi istiyorlarsa Allah'a şükretmeleri gerektiğini telkin etmekte; böylece de şükretmenin kullara yüce Allah'ın rızasını kazandırıcı bir ibadet olduğunu ima etmektedir.


21- Mü’minler Allah’ın çizdiği sınırları kabul eden ve yaradan Rablerine karşı mutlak itaat eden insanlardır. Helal dairesinde kalır, harama yönelmezler.


إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنزِيرِ وَمَا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللّهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلاَ عَادٍ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ


“Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Bakara,2/173.)


Bu, hem Allah'tan başkası adına kesilen hayvanın eti, hem de Allah'tan başkasına sunulan yiyeceği ihtiva eder. Gerçekte her şey Allah'ındır ve her şeyi veren O'dur; bu nedenle O'na şükrün bir nişanesi olarak her şey Allah'ın adı anılarak yapılmalıdır. Eğer Allah'tan başkasının adı anılarak yapılırsa, bu, o kişi veya şeyin, en azından bu niteliklerle Allah'a ortak olarak kabul edilmesi anlamına gelir, bu da kabul edilemezdir.


22- Mü’minler Allah'ın ayetlerini gizlemez, onlara ihanet etmez ve herhangi bir bedel karşılığında satma alçaklığına düşemezler.


إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً أُولَئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلاَّ النَّارَ وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ


“Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla ne konuşacak, ne de onları arıtacaktır. Onlar için elem dolu bir azap vardır.” (Bakara,2/174.)


وَإِذَ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاء ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

“Allah kendilerine kitap verilenlerden onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler. Onu az bir dünyalık karşılığında değiştirdiler. Yaptıkları alış veriş ne kadar kötüdür.” (Ali İmran 3/187)


Evet burada Rabbimizin indirmiş olduğu kitapta yer alan bazı açıklamaları gizli tutma eylemine yöneltilen kınama, öncelikle yahudiler ile hıristiyanları hedef almıştır. Fakat ayetin genel karakterli hükmü, bildikleri gerçeği gizleyerek bu eylemleri karşılığında birkaç para alan bütün dinlerin bağlıları için geçerlidir. Sözkonusu "birkaç para" ister gerçeği gizlemek karşılığında elde etmeyi umdukları şahsî bir menfaat olsun, ister gerçeği gizleme karşılığında kondukları ve eğer doğruyu söylerlerse kaybedeceklerinden korktukları çeşitli kişisel yararlar olsun, isterse dünyanın tümü olsun, farketmez. Çünkü bu adamların kaybetmiş oldukları Allah rızası ve Ahiret sevabı ile karşılaştırıldığı zaman dünyanın tümü de "bir kaç para"dır. Ne yazık ki Müslüman dünyası da bu berbat, sefil tüccarlar ile doludur.


Bu simsar ve din bezirganları, ilâhî kitapları bildikleri halde onları halktan gizleyen ve aralarında yaygın olan tüm bâtıl inanç, kötü gelenek ve gereksiz kısıtlamalardan sorumlu, yeni yeni kurallar uyduran bilginlerdi. Ayrıca onların bir suçu daha vardı. Halk arasında kasten yaygınlaştırılan cahillik nedeniyle ortaya çıkan kötü davranış ve geleneklere karşı bir tek kelime bile söylememişlerdi. Sadece bununla da kalmamış, çoğunluğun bu üzücü durumunu kendileri için avantajlı bulmuş ve bu nedenle Allah'ın emirlerini halktan gizli tutmaya devam etmişlerdi. 


Burada şeytanın bir milisi gibi hareket ederek adetâ kendilerini bir Rab olarak görme eğiliminde olan "ruhani önderler" ve "azizler" denilen kişiler hakkındaki yanlış inanç ve iddialar reddedilmektedir. Bu kimseler kendilerini halka çok dindar ve kutsal olarak göstermeye çalışmışlar ve halk da onlara her zaman inanmıştı. Onlar, Allah katında, hak adına şefaat edip onların bağışlanmasını sağlayabileceklerini sanıyor, halk da bunlara inanıyordu. Allah burada bu "ruhani önderler"e değil şefaat yetkisi vermek, onlarla konuşmayacağını onları dindar ve kutsal olarak kabul etmeyeceğini bildirmektedir.


Kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değiştirmeye yeltenmenin sonucunda İnsan’ın Kur’an ile ilişkisine mâni olmak, Kur’an’ın insan için çizdiği saadet resminin eksik ve yetersiz kalmasına neden olacaktır. Bu hakikati, tahrif edilen diğer Kutsal Kitaplar’ın tahrif gerekçelerini gördüğümüzde daha kolay idrâk edebiliriz.“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder.” (Bakara,2/ 159)[8] 


Hakkın yok edilemeyeceğini anladıktan sonra batıl  sinsice ölümcül şeytani planını devreye koymuştur. Hakka batılın bulaştırılmaya çalışılarak hakkın değersizleştirildiği, hakkın terör ve kötülükle birlikte anılır hale getirildiği, alçakça batılın hak ambalajında sunulduğu, gerçeklerin üzerinin örtüldüğü, yüce değerlerin az bir pahaya satıldığı, yalan ve iftiranın meşruiyet kazandığı, İnsanların şehvet, şöhret ve servet için kurmadıkları oyun, çevirmedikleri entrikanın kalmadığı, hakkı savunması gerekenlerin batıla dalanlarla birlikte dalıp gittiği garip bir dünyada yaşama şahitlik ediyoruz.





<<Önceki                     Sonraki>>


 Ahmet Hocazâde, 22.09.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları





[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir. Ayrıca Rabbine kavuşmuş iki güzel insanın tefsir çalışmalarından istifade edilmiştir. Rabbim kendilerine rahmeti ile muamele etsin.

[2] Buhârî, İlim 45, 1/42, Cihad 15, 4/24; Müslim, İmâre 149-150, hadis no: 1904, 3/1512.
[3] Bkz. SA4360/KY57-AHCZD6: İslâm'ın Kavramları: Küfür
http://www.sonsuzark.com/2017/05/sa4360ky57-ahczd6-islamn-kavramlar-kufur.html
[4] Bkz. SA4318/KY57-AHCZD3: İslâm'ın Kavramları: Kelime-i Tevhid
http://www.sonsuzark.com/2017/05/sa4318ky57-ahczd3-islamn-kavramlar.html
 [5] Bkz. SA4360/KY57-AHCZD6: İslâm'ın Kavramları: Şirk
http://www.sonsuzark.com/2017/05/sa4348ky57-ahczd5-islamn-kavramlar-sirk.html
[6] Buhârî, âhâd 1; Müslim, imâre 39-40, H.No:1840.; Ebû Davud, cihad 87; Nesaî, bey'at 34; ibn Mace, cihad 40; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1, 94, 400, IV, 426, 427, 432, 436; V, 66, 67, 70, 325, 329.
[7] Seçkin Deniz, SA108/SD17: Tarikat-Cemaat Cenderesinde Kul Psikolojisi
http://www.sonsuzark.com/2012/11/sa108sd17-tarikat-cemaat-cenderesinde.html?spref=tw
 [8] Seçkin Deniz, SA108/SD17: Tarikat-Cemaat Cenderesinde Kul Psikolojisi
http://www.sonsuzark.com/2012/11/sa108sd17-tarikat-cemaat-cenderesinde.html?spref=tw



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı