18 Eylül 2017 Pazartesi

SA4887/KY57-AHCZD40: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 3: Bakara (100-150)

 "Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. 


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


BAKARA SURESİNDE MÜ’MİN/MÜSLÜMANLARIN VASIFLARI (100- 150. Ayetler)[1]


1- Mü’minler, Allah’ın kitabı olan Kur’an’ı terk etmezler, yok saymazlar, hayatlarından çıkarmazlar.

وَلَمَّا جَاءهُمْ رَسُولٌ مِّنْ عِندِ اللّهِ مُصَدِّقٌ لِّمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَرِيقٌ مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ كِتَابَ اللّهِ وَرَاء ظُهُورِهِمْ كَأَنَّهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ

“Onlara, Allah katından ellerinde bulunan Kitab’ı (Tevrat’ı) doğrulayıcı bir peygamber gelince, kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitab’ını (Tevrat’ı) arkalarına attılar.” (Bakara,2/101)

Bu ayetteki Yahudilerin "Allah'ın kitabını arkaya atma" eylemi hem Peygamberimizin geleceğini müjdeleyen Tevrat'ın bu yoldaki açıklamalarını reddetmiş olmalarını ve hem de yeni peygamberin getirmiş olduğu yeni kitabı reddetmiş olmalarını bir arada ifade eder. Bu ifadeden maksat onların bu kitabı inkâr etmeleri, onunla amel etmeye yanaşmamaları, onu gerek düşünce ve gerekse pratik hayat alanlarından uzak tutmuş olmalarıdır.

Ayette haber verilen “Sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitab’ını arkalarına atma” eylemi Müslümanlar açısından da muazzam bir tehlikedir. Bu tehlikeden kurtulabilmek için ise Müslümanın Allah’ın kitabına sımsıkı sarılıp, ahkâmı ile amel etmekten başka çaresi yoktur.

2- Mü’minler, Allah’ın haram kıldığı sihir ve büyü ile meşgul olmazlar, sihri caiz görmezler.

 "Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların (ve şeytan tıynetli insanların) uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre girmedi. Fakat şeytanlar, insanlara sihri ve (özellikle de) Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe ilham edilen (sihr)i öğretmek suretiyle küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek, “Biz ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz. (Sihri caiz görüp de) sakın küfre girme” demedikçe, kimseye (sihir) öğretmiyorlardı. Böylece (insanlar) onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi. (Onlar böyle yaparak) kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!” (Bakara,2/102)

Bir kere daha görülüyor ki, Kur'an-ı Kerim büyücülüğü, bunun öğretilmesini ve kullanılmasını kâfirlik sebebi sayıyor ve bu hükmü Harut ve Marut adlı meleklerin ağzından dile getiriyor.

3- Mü’minler, iman etmiş ve takvâ sahipleri olarak sihir, büyü ve diğer Allah’ın yasakladığı şeylerden uzaklaşırlar.

وَلَوْ أَنَّهُمْ آمَنُواْ واتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِّنْ عِندِ اللَّه خَيْرٌ لَّوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ

“Eğer onlar iman edip Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakınmış olsalardı, Allah katında kazanacakları sevap kendileri için daha hayırlı olacaktı. Keşke bilselerdi!” (Bakara,2/103)

4-   Mü’minler, kin ve kıskançlık duyguları ile münafık, kafir ve müşriklerin Müslümanlara Allah’ın bir hayır indirmesinden hiç hoşlanmadıklarını bilirler.

مَّا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَلاَ الْمُشْرِكِينَ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْكُم مِّنْ خَيْرٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَاللّهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

“Ne Kitab ehlinden inkâr edenler ve ne de Allah’a ortak koşanlar, Rabbinizden size bir iyilik gelmesini isterler. Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir”. (Bakara,2/105)

Kur'an-ı Kerim, burada Ehl-i Kitap ile putperestleri (müşrikleri) kâfirlik açısından bir sayıyor. Bu grupların her ikisi de son peygambere gelen ilâhi mesajı inkâr ediyor. Bu bakımdan her ikisinin tutumu da aynıdır. Ayrıca bu grupların her ikisi de müminlere karşı kin ve çekememezlik duyguları beslemekte, onların iyiliğini istememektedirler. Bunların müminlerde en çok kıskandıkları şey, bu dinin kendisidir. Yani yüce Allah'ın onları bu iyilik için seçmiş olması, onlara Kur'an'ı Kerim'i indirmiş olması, bu nimeti onlara bağışlamış olması, evrenin en büyük emaneti olan "inanç emaneti"ni onların omuzlarına yüklemiş olmasıdır.

5- Mü’minlere velî[2] olarak ta yardımcı olarak ta Allah yeter!

أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ

“Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir velî/dost, ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara,2/107)

Buradaki müminlere yönelik hitap,uyarıcı ve hatırlatıcı niteliktedir. Çünkü onlara yegane dostlarının ve destekçilerinin yüce Allah olduğunu, O'ndan başka hiçbir dostlarının ve destekçilerinin bulunmadığını hatırlatıyor. 

Bakara sûresindeki “Allah iman edenlerin velîsidir” meâlindeki âyetin devamında (Bakara,2/257) inkâr edenlerin dostlarının Allah değil şeytan ve tâgut olduğu ifade edilmiştir (Nisâ,4/76). 

إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ ﴿٥٥﴾

“Sizin veliniz (dost, yardımcı ve destekçiniz) ancak Allah, O’nun Rasulü, rukü ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü’minlerdir.” (Mâide, 5/55)

6-   Mü’minler, kendilerinden isteneni yapmalı ve yasaklanandan kaçınmalıdırlar. Güç ve enerjilerini gereksiz çabalarla harcamamalı, aksine önemli meselelere dikkat etmelidirler. Bu ayet günümüz Müslümanları olarak bizlere çok şeyler anlatmaktadır.

أَمْ تُرِيدُونَ أَن تَسْأَلُواْ رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسَى مِن قَبْلُ وَمَن يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالإِيمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السَّبِيلِ

“Yoksa daha önce Mûsâ’nın sorguya çekildiği gibi, siz de peygamberinizi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Her kim imanı küfre değişirse, o artık doğru yoldan sapmış olur.” (Bakara,2/108)

7-   Mü’minler, bâtıl cephesinin kıskançlık ve nefretlerinden dolayı kendilerini küfre döndürme, haktan uzaklaştırma çabalarının süreceğinin farkındadırlar. Kafir kafirliğini yapacak, Müslümanda Müslümanlığını. Bugün sıkıntı ise kafir kafirliğini yapıyor da, Müslüman Müslümanlığını sergileyemiyor.

وَدَّ كَثِيرٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُم مِّن بَعْدِ إِيمَانِكُمْ كُفَّاراً حَسَدًا مِّنْ عِندِ أَنفُسِهِم مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ فَاعْفُواْ وَاصْفَحُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

“Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine belirdikten sonra dahi, içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoşgörün. Şüphesiz Allah, gücü her şeye hakkıyla yetendir.” (Bakara,2/109)

Bu; iğrenç kindarlığın vicdanlarda körüklediği bir eğilimdir. Yani başkalarının elde ettikleri iyiliği onların elinden alma arzusu. Niçin? Bu durum söz konusu şirret vicdanların gerçeği bilmemelerinden ötürü değil, tam tersine bilmelerinden ve çaresizliklerinden ötürüdür! Onun için bugün “İslamfobia-Antiİslam” ile İslam’a ve Müslümanlara alenî düşmanlık sergilenmekte, İslam terörle anılarak ötekileştirilmeye/şeytanlaştırılmaya çalışılmaktadır. Batıl cephesinin kahpece saldırılarına verilecek en iyi cevap, Müslümanların onurlu davranmaya devam etmeleri, Rabbimizin razı olduğu bir şekilde daha iyi bir Müslümanlığı hayatımızda sergilemeleridir. İslam farkını korumak, Ya da "İslam'da sebat etmek" müslümanlar için zorlu ve fakat soylu bir tavırdır.

8-  Mü’minler,   Allah'ın kendileri için seçmiş olduğu yolda ilerlemeye devam ederler, Rabblerine ibadet eder ve O'nun katında sâlih amel biriktirirler. Her ne iyilik işlerlerse, Allah katında onu bulacaklarına iman ederler.

وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ وَمَا تُقَدِّمُواْ لأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللّهِ إِنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür.” (Bakara,2/110)

Kur'an-ı Kerim, bu ayeti ile müslüman cemaatin bilincini uyandırıyor, onun dikkatini tehlikenin kaynağı ve hilenin tuzak yeri üzerinde yoğunlaştırıyor, müslümanların duygularını kötü niyetlere, kahpece tuzaklara ve iğrenç kıskançlığa karşı koymaya hazırlıyor. Sonra onları, bu hazırlanmış ve yüklü enerji birikimini kaybetmeden kulluğa yönlendirip yüce Allah'ın katına yöneltiyor.

9- Mü’minler iman edeler ki kimin cennete kimin cehenneme gireceğinin kararını Allah verecektir. Hüküm Allah’ındır. Allah, cenneti tekeline alma kuruntusundan vazgeçilmesini emretmektedir.

وَقَالُواْ لَن يَدْخُلَ الْجَنَّةَ إِلاَّ مَن كَانَ هُوداً أَوْ نَصَارَى تِلْكَ أَمَانِيُّهُمْ قُلْ هَاتُواْ بُرْهَانَكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

“Bir de; “Yahudi ve Hıristiyanlardan başkası Cennet’e girmeyecek” dediler. Bu, onların kuruntuları! De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz (iddianızı ispat edecek) delilinizi getirin.” (Bakara,2/111)

Burada hiçbir millete, hiçbir zümreye ve hiçbir ferde imtiyaz tanımaksızın amele (davranışa) ceza (karşılık) biçme konusu ile ilgili İslâm düşünce sisteminin kuralı belirleniyor. Bu kurala göre, önemli olan İslâm ve ihsan-sâlih amel-dir, yoksa isim ve ünvan değil. Muhammed Mustafa (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Ameli kendisini geri bırakan kimseyi nesebi ilerletmez." (Müslim, Zikr, H. No:38) "Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arab'a takva dışında bir üstünlüğünün yoktur."  (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/411). “Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır (müttakî).” (Hucurat Suresi,49/13)

Allah Müminlere başka bir ölümcül aldanışı haber veriyor. Bu ciddiyetsizlik, dini hafife alma, kibir ve adeta “Allah bizi kıramaz, biz O’na ne istersek yaptırırız, biz torpilliyiz” demektedirler. Helak edilen ve lanetlenen Yahudiler ve Hristiyanların bu akılmaz tavırları günümüz Müslüman dünyasındaki hele de batînî, mistik sûfîlerin “bizim şeyh sırattan bizi kurtaracak, biz kesin cennetliğiz, cennete bir grup girecekse o bizim cemaat olacaktır, azap melekleri gelse bile falanca tarikattan olduğumuzu söylersek bizi bırakacak” gibi sefih cehaletin vıcık vıcık alaycı tavırlarında da müşahede edilmektedir. Yahudilere sorulan kendi uydurdukları din anlayışına tabi olan batînî, mistik anlayıştakilere de sorulmalıdır: “Allah'tan bir söz mü aldınız?” Siz ne dediğinizin farkında mısınız? Yahudilerle aynı suçu aynı cehalet ve sefâhetle işlemektesiniz!

10- Mü’minler, Allah’a manevi plânda "boyun eğer" ve ameli (uygulama) plânında "teslim olur." İslâm'ın karakteristik özelliği bilinç ile davranış, inanç ile amel, kalpdeki imanla pratiğe yansıyan iyi hareket arasındaki birliktir.

بَلَى مَنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُ أَجْرُهُ عِندَ رَبِّهِ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ 

“Hayır, öyle değil! Kim “ihsan” derecesine yükselerek (musin olarak) özünü Allah’a teslim ederse (Allah’a adar,  tüm duygularını Allah'a yöneltir, başkasının günaha sarılmasının karşıtı olarak yüce Allah'a sımsıkı bağlanırsa), onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara,2/112)

11- Allah Mü’minlere, ehl-i kitabın yakalandığı bir hastalık olan “tekfir” ve “cennete dilediğini koyma, dilediğini koymama/cenneti tekeline alma, Allah yerine hüküm verme” gibi hadleri olamayan muazzam bir aldanış ve sapmadan kendilerini korumayı emreder. Hükmü Allah verecektir bu hususta hiç kimsenin bir selâhiyeti ve gücü yoktur. Kendisi himmete muhtaç olanların, kendilerinin nereye gideceğini bilmeyenlerin diğerlerine tahakkümü adeta Rablik iddiaları asla kabul edilemez. Bu, büyük bir sömürü ve zulümdür.

وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارَى عَلَىَ شَيْءٍ وَقَالَتِ النَّصَارَى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلَى شَيْءٍ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَ كَذَلِكَ قَالَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْ فَاللّهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ

“Yahudiler, “Hıristiyanlar bir temel üzerinde değiller” dediler. Hıristiyanlar da, “Yahudiler bir temel üzerinde değiller” dediler. Oysa hepsi Kitab’ı okuyorlar. (Kitab'ı) bilmeyenler de tıpkı bunların söyledikleri gibi demişti. Artık onların aralarında uyuşamadıkları davada, kıyamet gününde hükmü Allah verecektir.” (Bakara,2/113)

Kur'an-ı Kerim, yahudiler ile hıristiyanların "Cennet'in sırf kendilerine ait olduğu" şeklindeki iddialarını çürüttükten sonra, bu grupların birbirleri aleyhindeki sözlerini her ikisinin de siciline geçiriyor ve arkasından aralarındaki anlaş nazlığın çözümünü yüce Allah'a havale ediyor: "Kıyamet günü Allah, anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hüküm verir."

Adil hüküm O'nundur ve bütün meseleler O'nun huzuruna gelir. Yapılacak şey hiçbir mantık kuralına bağlı olmayan ve hiçbir delile dayanmayan bu kavmin, grubun, fırkanın, cemaatin "tek başına 'Cennetlik olduğu' ve yine "yalnız başına doğru yolda olduğu" şeklindeki basmakalıp iddialarını çürüttükten sonra tek çıkar yol onları yüce Allah'ın -c.c- hükmüne havale etmektir.

12- Mü’minler, Allah’ın zikredildiği mescitlerin konumunu güçlendirirler. Mescid ve Cami İslam toplumunu ilgilendiren meselelerin müzakere edildiği İslam kültür ve medeniyetinin en merkezi kurumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Cami, Müslümanları aynı amaç etrafında bir araya getirmeli ve onları birleştirip bütünleştirebilmelidir. Nasıl Allah’ın mescitlerinde O’nun adının yasaklanması büyük bir suçsa mescitlerin işlevsiz/ruhsuz hale getirilmesi de büyük bir suçtur. Bununla beraber ayetin asıl ifadesine uygun olarak Siyonist Yahudilerin, Müslümanları Mescidi Aksa’ya girmelerini yasaklamaları tescilli zalim olduklarının da bir göstergesidir.

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا أُوْلَئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ لهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ

“Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir. Böyleleri oralara (eğer girerlerse) ancak korka korka girebilmelidirler. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.” (Bakara,2/114)

13-  Mü’minler iman ederler ki Allah tüm noksanlardan ve küfür ehlinin bâtıl iddia ve yakıştırmalarından münezzehtir. Şirkin her türlüsünden uzak dururlar. Sadece Allah’a ait olan sıfatları yaratılmış hiçbir mahlûka/yaradılmışa vermezler.

وَقَالُواْ اتَّخَذَ اللّهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ بَل لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ كُلٌّ لَّهُ قَانِتُونَ

“(Yahudiler ve Hıristiyanlar  “Allah, çocuk edindi” dediler. O, bundan uzaktır. Hayır! Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ındır. Hepsi O’na boyun eğmiştir.” (Bakara,2/116)

Bu, "Allah oğul edindi" şeklindeki sakat iddia, sadece hıristiyanların Hz. İsa (selâm üzerine olsun) ile ilgili iddiaları değildir, yahudiler de Hz. Üzeyir için aynı şeyi söylüyorlardı. Tıpkı bunlar gibi müşrikler (putperestler) de melekler hakkında aynı iddiayı ileri sürüyorlardı. Bu ayet sözkonusu grupların iddialarını ayrı ayrı anlatmıyor. Çünkü konunun akışı o günün Arap yarımadasında İslâm'a karşı çıkan bu üç grubu ana hatları ile tanıtmak amacını taşıyor. 

Ne tuhaftır ki, bu üç grup uluslararası Siyonizm, masonluk, dünya Hristiyanlığı, evrensel Komünizm şemsiyeleri altında günümüzde de İslâm'a kıyasıya karşı çıkan akımları oluşturuyorlar.

14- Mü’min iman eder ki, kâinat, üstün ve mutlak iradenin "Kün feyekün (ol der ve oluverir)" ilkesi uyarınca yaratıcısından sadır olur. Bu iradenin herhangi bir varlığı yaratmaya yönelmesi, aracı bir gücün ya da maddenin bulunmasına gerek duyulmaksızın söz konusu varlığın önceden belirlenen biçimde var olmasını tek başına sağlayıcı niteliktedir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. "Göklerdeki ve yerdeki varlıkların tümü O'nundur, hepsi O'na boyun eğmişlerdir."

بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَإِذَا قَضَى أَمْراً فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ

“O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.” (Bakara,2/117)

15- Mü’min, iman edenler olarak kendilerine Kur’an’ın ayetlerinin açıklandığını bilirler.

قَدْ بَيَّنَّا الآيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ

“Biz âyetleri, kesin olarak inanacak bir toplum için açıkladık.” (Bakara,2/118)

Oysa Allah, (kalbleri ve kulakları mühürlü, gözleri perdeli olmayan, dolayısıyla sürekli düşünüp araştırarak ve gereğince aklederek) gerçeği tam manâsıyla kavrayıp, ona şüphe duymadan inanacak bir topluluk için (Allah’ı tanıtan, Kur’ân’ın ve Rasûlüllah’ın hak olduğunu ortaya koyan) işaret ve delilleri, Kitabın âyetlerini apaçık ortaya koymuştur. Kalplerinde kesin iman bulunanlar, yüce Allah'ın  ayetlerinde bu kesin imanlarını doğrulayan ve vicdanlarını tatmin eden gerekçeleri bulurlar. Yani kesin imanı bu ayetler meydana getirmez. Tersine bu ayetlerin anlamlarını kavramayı, içerdikleri gerçeklerle tatmin olmayı, doğruyu ve Allah'a ulaştırıcı olanı algılamaya kalpleri hazırlayan faktör, kesin imandır.

16- Mü’minler, hak ile; müjdeleyici, uyarıcı ve en güzel örnek olarak gönderilen Muhammed Mustafa (sav)’e iman ve ittibâ ederler.

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلاَ تُسْأَلُ عَنْ أَصْحَابِ الْجَحِيمِ

“ Şüphesiz biz seni hak ile; müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemlik olanlardan sorumlu tutulacak değilsin.” (Bakara,2/119)

(Ey Rasûlüm! Onların söyledikleri kalbini sıkıp seni üzmesin.) Şüphesiz Biz seni hak ve hakikat üzerinde ve hak bir kitapla, kendi tercihleri ile iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla müjdeleyici, yine kendi tercihleri ile seçtikleri her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı uyarıcı bir rasûl olarak gönderdik. Yani "senin görevin tebliğ etmekten, aldığın emri yerine getirmekten ibarettir. Bunu yapınca senin fonksiyonun sona erer. "Sen Cehennemliklerden sorumlu değilsin." Yani "işledikleri günahlar ve nefislerinin arzularına uymaları sebebiyle Cehenneme girenlerden sen sorumlu değilsin."

17- Mü’minler bilirler ki, kendi dinlerine uymadıkça ne yahudiler ve ne de hıristiyanlar kendilerinden asla hoşlanmayacaklardır. Allah’ın razı olduğu, tâbi olunmasını emrettiği hak ve son din İslam’dır. İslam, Yahudilik ve Hristiyanlığı tedavülden kaldırmıştır.  Doğru yol, sadece Allah'ın gösterdiği yoldur.

وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ

“Dinlerine uymadıkça/tabi olmadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara,2/120)

Yani, "Bu insanların Sen'den hoşlanmamalarının nedeni, Hakk'ı arayan samimi kimseler olmaları ve Sen'in Hakk'ı, gereği gibi açıkça anlatmayı becerememen değildir. Aksine, onların sana karşı çıkmaların nedeni, senin Hakk'ı o denli açıkça ortaya koyup onlara, dini kendi arzu ve isteklerine göre değiştirebilecekleri bir boşluk bırakmamandır. Bu nedenle onları bırak ve uzlaşmaya çalışma; çünkü, sen dine karşı onların takındığı tavrı takınmadıkça, onlar senden razı olmazlar. Eğer sen de onlar gibi iki yüzlülük yapsan- ki bu mümkün değildir- ve Allah'a ibadeti nefse tapınma için bir kılıf olarak kullansan, o zaman senden hoşnut olurlardı. İnanç ve kötü amellerinde onlara uymadıkça, onları hoşnut edemezsin."

Siyonist Yahudi, Hıristiyan, mason vb. İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık ve nefretlerinin asıl sebebi budur. Yahudilerin ve hıristiyanların müslüman cemaate karşı verdikleri amansız savaşın gerçek mahiyeti budur. Bu mücadele, her ne kadar zaman zaman birbirleri ile çatıştıkları görülüyorsa da bu iki kamp ile İslam arasında kıyasıya devam etmektedir. Bazan aynı inanç kampının alt grupları arasında da sürtüşme olur. 

Bu mücadele, temelde ve gerçek mahiyeti ile bir inanç savaşıdır. Fakat İslâm'ın ve müslümanların bu iki koyu düşman kampı, bu savaşa değişik renkler yakıştırırlar; olanca hilekârlıklarını, kurnazlıklarını, ikiyüzlülüklerini kullanarak bu savaş için çeşitli kılıflar uydururlar. Fakat bu alt gruplar İslâm'a ve müslümanlara karşı her zaman birlikte hareket etmektedirler. Onların eksiği delil değildir, onların eksiği senin haklı olduğuna, Rabbin tarafından sana gelen mesajın gerçek olduğuna inanmamak ta değildir. Onlara olanca delillerini sunsan, olanca sevgini önlerine sersen bunların hiçbiri ile hoşnutluklarını kazanamazsın. Ancak dinlerine uymakla ve yanındaki gerçeğe sırt dönmekle onların hoşnutluğunu kazanabilirsin.

18- Mü’minler, Allah’ın gönderdiği kitabı gereğince (Kur’an’ı nasıl okumak, anlamak ve uygulamak gerekiyorsa öyle okuyor, anlıyor ve uyguluyorlar.) okuyanlardır. Onu inkâr edenler ise hüsrana uğrayanlardır.

الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلاَوَتِهِ أُوْلَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمن يَكْفُرْ بِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ 

“Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu gereği gibi okurlar. İşte bunlar ona inanırlar. Onu inkâr edenlere gelince, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Bakara,2/121)

“Allah şu Kur’an’la bazı kavimleri yükseltir; bazılarını da alçaltır.” (Müslim, Müsâfirîn 269; Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 16)

Burada ehl-i kitaptan Kur'an'ı samimiyetle inceleyen ve O'nu doğru buldukları için kabul eden dindar bir grup kastediliyor. Müslümanların konumu ve ahvâli de Kur’an ile olan ilişkileri ile orantılıdır.

19- Mü’minler, müttekî olarak asıl hayat olan Ahiret gününe hazırlık yaparlar.

وَاتَّقُواْ يَوْماً لاَّ تَجْزِي نَفْسٌ عَن نَّفْسٍ شَيْئاً وَلاَ يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلاَ تَنفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلاَ هُمْ يُنصَرُونَ

“Kimsenin kimse namına bir şey ödemeyeceği (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunu günahını yüklenemez), hiç kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatin (aracılığın) yarar sağlamayacağı ve hiç kimsenin hiçbir taraftan yardım göremeyeceği günden sakının.” (Bakara,2/123)

Tam da burada uydurdukları bâtinî yorumlarla kendilerini şeyhlerinin ya da cemaatlerinin o hesap gününde kurtaracağını vehm eden ve kendilerine yazık eden insanları hatırlamak gerekir.

20- Mü’minler kendilerine zalim bir lider ve önder edinmezler. Müslüman coğrafya ne yazık ki bunun örnekleri ile doludur.

وَإِذِ ابْتَلَى إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَأَتَمَّهُنَّ قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا قَالَ وَمِن ذُرِّيَّتِي قَالَ لاَ يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ

 “Bir zaman Rabbi İbrahim’i birtakım emirlerle sınamış, İbrahim onların hepsini yerine getirmiş de Rabbi şöyle buyurmuştu: “Ben seni insanlara önder yapacağım (Allah'a götüren yolda kendilerine rehberlik edecek, onları hayra erdirecek, kendisine bağlı olacakları ve kendisinin de başlarında lider. olacağı bir imam yani.).” İbrahim de, “Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)” demişti. Bunun üzerine Rabbi, “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demişti.” (Bakara,2/124)

Zulüm çeşit çeşit ve renk renktir. Allah'a ortak koşmak insanın kendi kendine zulmetmesi, başkalarının hakkını çiğnemek ise insanlara zulmetmesidir. Zalimlere yasaklanan imamlık (önderlik); peygamberlik, halifelik ve namaz imamlığı da dahil olmak üzere imamlığın bütün anlamlarını, liderliğin her türlüsünü kapsamına alır. Buna göre bütün anlamları ile adalet, hangi biçimi ile olursa olsun imamlığın (önderliğin) temel şartını oluşturur. Kim zulmederse -yaptığı zulmün türü ne olursa olsun- kendini her anlamı ile imam olma yeterliliğinden uzaklaştırmış, bu hakkını kendi eli ile kaybetmiş olur.

21- Mü’minler için Kâbe ibadet, toplantı ve güven yeridir. Kabe’nin şubeleri olan mescitlerde ibadet, toplantı ve güven yeri olmalıdır. Müslümanların mescitlerde bile bir araya gelememeleri, tefrikanın artması, vahdetin zedelenmesi, gücün dağılması anlamındadır.

وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِّلنَّاسِ وَأَمْناً وَاتَّخِذُواْ مِن مَّقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى وَعَهِدْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَن طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

“Hani, biz Kâbe’yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: “Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun.” (Bakara,2/125)

22- Mü’minler bilir ki önderlik sadece gerçek müminleredir. İnkar edenler ise dünya da faydalanır ama kendilerini kıyamette cehennem beklemektedir.

وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هََذَا بَلَدًا آمِنًا وَارْزُقْ أَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ آمَنَ مِنْهُم بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ قَالَ وَمَن كَفَرَ فَأُمَتِّعُهُ قَلِيلاً ثُمَّ أَضْطَرُّهُ إِلَى عَذَابِ النَّارِ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

“Hani İbrahim, “Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir kıl. Halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır” demişti. Allah da, “İnkâr edeni bile az bir süre, (bu geçici kısa hayatta) rızıklandırır; sonra onu cehennem azabına girmek zorunda bırakırım. Ne kötü varılacak yerdir orası!” demişti.” (Bakara,2/126)

Hz. İbrahim (a.s.), soyundan gelenler için Allah'tan bol nimet diledi. İlerde ortaya çıkacak zalimleri bu dileğinin dışında tuttu. Bunun nedeni Allah'ın da onları önderlik vaadinden hariç tutmasıydı. Fakat Allah, onun bu yanlış anlamasını düzeltti ve şöyle dedi: "Bu iki şey arasında çok büyük bir fark var. Önderlik sadece gerçek müminlere; fakat, dünya nimetleri hem müminlere, hem de kâfirlere verilecektir." Ahirette asıl kazanç ve âkibet müttakilerindir.

23- Mü’minlerin duası atası İbrahim (as) duasıdır. Yaptığımız her şeyi senin rızana uygun yapabilmeyi bize nasip et.  Bizden kabul buyur! Senin için yapılmayan ve Senin tarafından kabul görmeyen işte hayır yoktur. Burada dile gelen, kabul edilme isteğidir. Asıl amaç budur.

وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ 

“Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı.” (Bakara,2/127)

24- Mü’minler, atası İbrahim (as) gibi Allaha yalvarırlar: Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Sadece sana kulluk edebilmemiz için bize yardım et.  Tövbemizi kabul et.

رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِن ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُّسْلِمَةً لَّكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَآ إِنَّكَ أَنتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

“Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.” (Bakara,2/128)

25- Mü’minlere, Allah’ın âyetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten ve onları her kötülükten arındıran Muhammed Mustafa (sav) gelmiştir. Mesele getirdiği Kur’ana ve elçinin rehberliğine tâbî olabilmektir.

رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ إِنَّكَ أَنتَ العَزِيزُ الحَكِيمُ

“Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.” (Bakara,2/129)

"Onların temizlenmesi", inançların, amellerin, fikirlerin, alışkanlıkların, âdetlerin, kültürün, siyasetin, kısacası hayatın her yönünün temizlenmesi demektir. Ayrıca Allah büyük bir kudrete ve hikmete sahip olduğu için Hz. İbrahim'in (a.s.) duasını kabul etmiş ve Hz. Muhammed'i (s.a.) peygamber tayin etmiştir. Ama bugün Müslümanların inançları, amelleri, fikirleri, alışkanlıkları, âdetleri, kültür, ahlak ve siyasetlerinde ciddi problemleri vardır. Dine teslim olmak yerine, dini teslim almak; istediğimiz hale dönüştürmek gibi aldanışlar içindeyiz.

26- Mü’minler, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim olmuş kimselerdir.

إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

“Rabbi ona “Teslim ol” dediğinde, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demişti.” (Bakara,2/131)

Metinde kullanılan Arapça kelime, "Müslüman ol" veya "İslâm'ı kabul et" (Allah'ın isteğine boyun eğ) anlamlarına gelen "eslim"dir. O halde müslüman, kendisini tamamen Allah'a teslim eden ve O'na itaat eden, Rab, Mâlik, Hâkim, Yönetici, Kanun koyucu ve Mâbud olarak yalnız Allah'ı kabul eden O'nun koyduğu hayat düzenini yaşayan kimsedir. İslâm, bu inanç ve tutum üzerine kurulan bir dinî sistemdir. Farklı ülke ve milletlere gelen bütün peygamberlerin dini de buydu. Maalesef bugün bugün Müslümanlar câhilâne bir şekilde tam anlamıyla kavrayamadıkları dinleri ile teslîm olmak yerine mücadele etmektedirler. Müslümanlar, ellerinde insanlığın tanıyabileceği en güzel değerleri barındıran Kur’an ve bu Kur’anın ilk muallimi, yaşayarak bize rehberlik eden Muhammed Mustafa (sav) varken nasıl bu iki değerden fersah fersah uzak hale gelmişlerdir?

27-  Mü’minler için asıl mesele, Allah’ın razı olduğu bir şekilde yaşamak ve Müslüman olarak ölebilmektir.

وَوَصَّى بِهَا إِبْرَاهِيمُ بَنِيهِ وَيَعْقُوبُ يَا بَنِيَّ إِنَّ اللّهَ اصْطَفَى لَكُمُ الدِّينَ فَلاَ تَمُوتُنَّ إَلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ

İbrahim, bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakub da öyle: “Oğullarım! Allah, sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. Siz de ancak müslümanlar olarak ölün” dedi. (Bakara,2/132)

28- Mü’minler iman eder ki, İslâm, bütün nebilerin (peygamberlerin) dînidir. Hepsi tevhîd ehlidir. Tevhîde ihanet eden kaybetmiştir.

أمْ كُنتُمْ شُهَدَاء إِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ إِذْ قَالَ لِبَنِيهِ مَا تَعْبُدُونَ مِن بَعْدِي قَالُواْ نَعْبُدُ إِلَهَكَ وَإِلَهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ إِلَهًا وَاحِدًا وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

“Yoksa siz Yakub’un, ölüm döşeğinde iken çocuklarına, “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” dediği, onların da, “Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz; bizler O’na boyun eğmiş müslümanlarız.” dedikleri zaman orada hazır mı bulunuyordunuz?” (Bakara,2/133. Bkz. 134-135)

 Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

(( وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ...)) [ سورة آل عمران من الآية: 144 ]

"Muhammed, yalnızca bir elçidir. Ondan önce de nice elçiler gelip geçmiştir." (Âl-i İmrân Sûresi: 144)

Allah Teâlâ yine şöyle buyurmaktadır:

((إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللهِ الإِسْلاَمُ...)) [ سورة آل عمران من الآية :19 ]

"Allah katında gerçek dîn, İslâm'dır." (Âl-i İmrân, 3/19)

قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعاً مِنَ الرُّسُلِ وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ وَمَا أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُّبِينٌ 

"(Ey elçi! Kavmine) De ki: Ben elçilerden bir türedi (insanlara gönderilen Allah'ın ilk elçisi) değilim, bana ve size (Allah tarafından dünyada) ne yapılacağını da bilemiyorum. Ben, yalnızca bana vahyedilene uyarim ve ben, sadece apaçık bir uyarıcıyım." (Ahkâf, 46/9)

((وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ )) [ سورة الأنبياء الآية: 25 ]

"(Ey Nebi!) Senden önce hiçbir elçi göndermedik ki ona;­ ‘Benden başka hak ilâh yoktur.O halde yalnızca bana ibâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım." (Enbiyâ,21/25)

 أَنَا أَوْلَى النَّاسِ بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَالْأَنْبِيَاءُ إِخْوَةٌ لِعَلاَّتٍ، أُمَّهَاتُهُمْ شَتَّى، وَدِينُهُمْ وَاحِدٌ 

 "Ben, dünya ve âhirette, insanlar içerisinde Meryem oğlu İsa'ya en hak sahibi olanım kimseyim. Nebiler, farklı annelerden olan kardeşler gibidirler, fakat dînleri birdir." (Buhârî; hadis no: 3443. Müslim, hadis no: 2365)

Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

(( شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ ...)) [ سورة الشورى من الآية: 13 ]

"(Ey insanlar! Allah’ı birlemek ve O’na itaat etmek sûretiyle) ‘Dîni ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin’ diye Nûh’a (tebliğ etmesini) tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi, Allah size dîn kıldı..." (Şûrâ, 42/ 13)

29- Mü’minler, Allah’ın gönderdiği bütün Peygamberlere ve o Peygamberlere verilen kitaplara iman ederler.

قُولُواْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَمَا أُوتِيَ النَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ 

“Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik.” Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.” (Bakara,2/136.)

30- Mü’minler O'nun yolundan gidip, O'nun kanunlarına uyarak Allah'ın rengine boyanmalıdır.

صِبْغَةَ اللّهِ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ صِبْغَةً وَنَحْنُ لَهُ عَابِدونَ

“Biz, Allah’ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz ona ibadet edenleriz” (deyin).” (Bakara,2/138.)

Bu din, yüce Allah'ın insanlığa son mesajı olmasını dilediği bir ilâhi renktir. "Bu din, Allah'ın verdiği bir renktir; kim Allah'tan daha iyi bir renk verebilir?" cümlelerinden ilki yüce Allah'ın belirleyici karakterli bir buyruğu, geriye kalan kısmı ise müminlerin sözüdür. Ayet, müminlerin sözünü, aralık vermeksizin yüce Allah'ın sözü ile birleştiriyor. Her iki bölüm de yüce Allah tarafından indirilmiş bir Kur'an parçasıdır, ama ilk bölüm Allah'ın sözünü, ikinci bölüm ise müminlerin sözünü naklediyor. Bu üslup, yani aynı ayetin akışı içinde müminlerin sözünün yüce Allah'ın sözünün arkasına eklenmesi, müminlere büyük bir şeref bağışlamaktadır.

31- Mü’minler yaptıklarının hesabını verecek, inkar edenlerde yaptıklarının yükünü taşıyacaktır. Mü’minler, bütün samimiyetleriyle Allah'a bağlıdır, O'na hiçbir şeyi ortak koşmazlar.

قُلْ أَتُحَآجُّونَنَا فِي اللّهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ وَلَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَ

Onlara de ki: “Allah hakkında mı bizimle tartışıp duruyorsunuz? Hâlbuki O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz size aittir. Biz O’na gönülden bağlanmış kimseleriz.” (Bakara,2/139.)

Yani "Siz kendi işlediklerinizden sorumlusunuz, biz de kendi işlediklerimizden. Eğer ilâhlıkta Allah'a ortak koştuysanız ve onlara ibadet ve itaat ettiyseniz, böyle yapmakta serbestsiniz. Fakat bu davranışınızın sonuçlarına da siz katlanacaksınız. Bizimle yaptığınız tartışmaya gelince, bizim size verdiğimiz ibadet özgürlüğünü siz de bize verseniz, bu tartışma kolayca çözülebilir. Biz, sizin Allah'a eşler koşmanıza –kesinlikle tasvip etmememize rağmen- karşı çıkmadığımıza göre, siz de en azından, ibadet ve teslimiyette tek olarak seçtiğimiz Allah'a hiçbir ortak koşmadan ibadet etme hakkımıza ses çıkarmamalısınız."Sizin bâtıl dininiz sizedir.

وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا

De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Biz zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki, onun alevden duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” (Kehf,18/29)

32-  Allah her şeyin doğrusunu yegâne bilendir. Mü’min için “hakk” Rabbinin bildirdiğidir.

أَمْ تَقُولُونَ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأسْبَاطَ كَانُواْ هُودًا أَوْ نَصَارَى قُلْ أَأَنتُمْ أَعْلَمُ أَمِ اللّهُ وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَتَمَ شَهَادَةً عِندَهُ مِنَ اللّهِ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

Yoksa siz, “İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakub ile Yakuboğulları da yahudi, ya da hıristiyan idiler” mi diyorsunuz? De ki: “Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” Allah tarafından kendisine ulaşan bir gerçeği gizleyen kimseden daha zalim kimdir? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Bakara,2/140.)

"De ki; 'Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?". Bu sorunun cevabı yoktur. Çünkü bu karakteri itibarı ile cevabın önünü kesecek derecede ağır bir kınama anlamı içeriyor.

“Allah'tan kendisinde olan bir şehadeti gizleyenden daha zalim olan kimdir?”  Bu soru, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin daha sonraki bir çağda kurulu ibadet şekilleri ile ortaya çıktığını bilen bilgin ve din adamlarına yöneltilmektedir. Buna rağmen onlar Hakk'ın kendi mezheplerinin tekelinde olduğu yanlış inancı içindeydiler. Bunun yanısıra cahil halkı da, ebedî kurtuluşun, peygamberlerden çok sonra din adamları, rahipler, yorumcular ve tefsirciler tarafından icat edilen bu inanç, düzenleme ve ayinlere bağlı olduğu konusunda aldatıyorlardı. 

Ne zaman "İbrahim, İshak, Yakub ve diğer peygamberler sizin mezheplerinizden hangisine dahildirler?" şeklinde bir soru ile karşılaşsalar, buna asla direkt bir cevap veremiyorlardı. Çünkü peygamberlerin kendi mezheplerine dahil oldukları gibi tarihin yalanlayacağı saçma bir iddiada bulunamazlardı. Fakat bu gerçeğe rağmen, açıkça, peygamberlerin ne Yahudi, ne de Hıristiyan olmadıklarını söyleyemezlerdi; çünkü bu da, otomatik olarak kendi iddialarını çürütürdü.

Bu mesele bugün de “hakkı” tekeline alan, kendinden başka Müslüman tanımayan günümüz cahilleri için de önemli bir hatırlatmadır.

33-  Mü’minler iman eder ki Allah dilediği kimseyi hidayete ulaştırır.

قُل لِّلّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

De ki: “Doğu da, Batı da Allah’ındır. Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir.” (Bakara,2/142.)

Kıble'nin belli bir yönde olması, Allah'ın sadece o yönde olduğu anlamına gelmez.  Evet, Doğu da Batı da Allah'a aittir. Buna göre ne tarafa dönülmüş olursa olsun, gerçekte O'na dönülüyor. Aslında yönlerin ve mekânların kendileri hiçbir üstünlük taşımazlar. Onları üstün yapan, onlara özellik kazandıran faktör, yüce Allah'ın onları seçmesi ve insanları onlara doğru yöneltmesidir. Allah dilediğini doğru yola iletir. Kişi hidayette olmayı ister, bunun için gayret gösterir, bedelini öderse Allah’ta onun hidayet talebine cevap verir.

34- Allah Mü’minleri imtihan eder ve Mü’minler de  yaşadıkları zamanın şahidi olduklarını bilir, yeri geldiğinde ise şâhit oldukları gibi şehîd de olabilirler.

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنتَ عَلَيْهَا إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَن يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَى عَقِبَيْهِ وَإِن كَانَتْ لَكَبِيرَةً إِلاَّ عَلَى الَّذِينَ هَدَى اللّهُ وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ إِنَّ اللّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ

“Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta/mu’tedil/dengeli bir ümmet yaptık. Her ne kadar Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına ağır gelse de biz, yönelmekte olduğun ciheti ancak; Resûl’e tabi olanlarla, gerisingeriye dönecekleri ayırd edelim diye kıble yaptık. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.” (Bakara,2/143.)

Bu ümmet, bütün insanlığa örnek olan orta yolu benimsemiş bir ümmettir. Buna göre, insanlar arasında adaleti ve hakkaniyeti egemen kılar, onların benimseyecekleri kriterleri ve değer hükümlerini ortaya koyar. Bu ümmet böylece bütün insanlığa örnek olurken kendi örneği de “en güzel örnek” olan Allah Resulü olacaktır. Buna göre Peygamber, onun kriterlerini, değer yargılarını belirleyecek, davranışlarını ve geleneklerini hükme bağlayacak, yaptığı her işi tartıya vurarak onun hakkında son sözü söyleyecektir.

Bu ümmetin, kendisine yüce Allah tarafından bağışlanmış olan bu konumunu günümüzde de sürdürmesinin önüne dikilen tek engel, yüce Allah'ın kendisi için seçmiş olduğu hayat tarzını bir yana bırakarak, yüce Allah'ın seçtiği ile hiç ilgisi olmayan çeşitli yaşama biçimlerini benimsemiş olması; yüce Allah, onun sırf kendi rengine boyanmasını istemesine rağmen, aralarında ilâhi rengin daha işin başında dışlandığı birçok renklerle boyanmış olmasıdır. Hak ile batılın karıştırılıp bu melez inancın hakk zannedilmesi büyük problemdir.

35-  Âlemlerin Rabbi olan Allah Mü’minleri ilâhında, peygamberinde, dininde ve kıblesinde birleştirdi. Müslümanlar bu birliği/tevhîdi koruyamamalarının ve bozmalarının ceremesini çekmektedirler.

قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ

“(Ey Muhammed!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. (Bundan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.” (Bakara,2/144.)

İşte yüce Allah bu ümmeti bu şekildeki bağlarla birleştirdi. Onu İlâhında, peygamberinde, dininde ve kıblesinde birleştirdi. Yurt, ırk, deri rengi ve dil farklılıklarına rağmen bu birliği meydana getirdi. O, bu ümmetin birliğini, son olarak saydığımız bu sosyal etmenlerden hiçbiri üzerine oturtmadı; tersine bu birliği inanç sistemi ve kıble ortaklığı üzerine oturttu; yurt, ırk, deri rengi ve dil farklılığını bu birliğe engel saymadı. İnsanoğluna yaraşan birlik budur. İnsanlar kalplerindeki inancın ürünü olan ibadetleri sırasında yöneldikleri kıble üzerinde birleşirler. Oysa hayvanlar merada, çayırda ağıllarda ve ahırda bir araya gelirler!

36- Hak’tan sonra delâletten/sapıklıktan başka bir şey olmadığından Allah Mü’minlere İslam’dan ayrılmamalarını emretmektedir.

وَلَئِنْ أَتَيْتَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ بِكُلِّ آيَةٍ مَّا تَبِعُواْ قِبْلَتَكَ وَمَا أَنتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ وَمَا بَعْضُهُم بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم مِّن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّكَ إِذَاً لَّمِنَ الظَّالِمِينَ

“Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü mucizeyi (her türden âyet, her türden başka delil) getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.” (Bakara,2/145.)

Yani onlar, nefsin arzularının yönlendirdiği, menfaatlerinin körüklediği ve kinlerinin bilediği kör bir inatçılığın tutsağıdırlar. Buna göre bu ümmet, yüce Allah tarafından sevgili Peygamberi için seçilen, O'nu hoşnut etmek için beğenilen kıbleden başka bir kıbleye asla yönelmeyecektir; kendisini yüce Allah'a bağlayan sancağı dışında başka hiçbir bayrak taşımayacak, dalgalandırmayacaktır; Allah tarafından belirlenen bu kıblesinin sembolize ettiği ilâhi düzenden başka hiçbir düzenin peşinden gitmeyecektir. Müslüman kaldıkça takınabileceği tutum budur. Burada sözkonusu olan şey; 'yüce Allah'ın hidayetine ve yönlendirmesine bağlı kalmak, başkalarından farklı olmak, Allah'a itaatten ve O'nun önerdiği yaşama düzeninden başka her şeyden sıyrılmak, uzak kalmaktır. İlâhî hitabın bu kadar kesin, sert, açık-seçik ve uyarıcı olması bundan dolayıdır.

37- Allah Mü’minlere bâtılın konumunu çok açık bir şekilde anlatmaktadır. Bâtıl, hakkı yok edemeyeceğini bilmesine rağmen çaresizce hakkı gizlemeye çalışır.

الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمْ وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

“Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden birtakımı bile bile gerçeği gizlerler.” (Bakara,2/146.)

İnsanların evlâtlarını tanımaları, tanıma kavramının doruğunu, son noktasını oluşturur. Bu söz, Arap dilinde hiç kuşku kaldırmayan kesinlikleri ifade etmek için kullanılan bir deyimdir. Yahudiler ile hıristiyanlar, Peygamberimizin getirdiği mesajların kesinlikle doğru olduğunu, kıble değişimi ile ilgili mesajının da bu nitelikte olduğunu bildiklerine, fakat onlardan bir grubun kesinlikle bildikleri bu gerçeği saklı tuttuklarına göre, bu durum karşısında müslümanların tutacağı yol, yahudiler ile hıristiyanların yaydıkları asılsız söylentilerin ve yalanların etkisi altında kalmamaktır. 

Yine müslümanlar sadık ve güvenilir Peygamberleri tarafından kendilerine tebliğ edilen dinlerinin herhangi bir meselesinde ağızlarına bakacakları kişiler kesin olduğunu bildikleri gerçeği gizleyen hıristiyan ve yahudiler olamaz!..

Hakikati inkar eden kimsenin durumunda, tohumun üstünü örten çiftçi ile hakikati örtmeye ve yok etmeye çalışan kafirin benzeşmesi vardır. Hakikati yok edemeyeceğini anlayınca bu sefer hakkı gizlemeye, değiştirmeye ve olduğundan farklı hale dönüştürmeye çalışır. Bilmediği ise ne yapsa kaybedeceğidir.

38-  Mü’minlere düşen bâtılı bâtıl bilip hakka sımsıkı sarılmak ve bâtılın kendilerini şüpheye düşürmesine fırsat vermemektir. Bâtıl, koftur, boştur,zayıftır ve kaybetmeye mahkumdur.

الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ

“Hak (ancak) Rabbindendir. Artık, sakın şüpheye düşenlerden olma!” (Bakara,2/147.)

Hakk, Rabbimizin bildirdiğidir. Bu Kur'an, bizim Kur'an'ımızdır... İslâm ümmetinin Kur'anı! Yüce Allah bu kitapta, bu ümmetin yapacağı ve sakınacağı şeyleri açıklıyor. Ehl-i Kitap; aynı Ehl-i Kitap, kâfirler; aynı kâfir ve din de aynı dindir! Bugün Müslümanların da Allah’ın razı olduğu Müslümanlar olması gerekmektedir.

Tekrar ayetlerin akışına dönüyor ve şunları görüyoruz: Kur'an-ı Kerim, müslümanları, yahudiler ile hıristiyanların sözlerine kulak asmamaya, onların yönlendirme girişimleri ile oyalanmamaya çağırıyor; onlara kendilerine özgü yolda sebatla ilerlemeyi ve yöneldikleri kendilerine has yoldan geriye dönmemeyi, her zümrenin seçtiği bir yön olduğuna göre hiç kimsenin oyalama taktiklerine aldırmaksızın hayırlı işlerde birbirleriyle yarışmayı telkin ediyor. Zira sonunda hepsi kendilerini biraraya toplayıp davranışlarının karşılığını vermeye kadir olan yüce Allah'ın huzuruna varacaklardır. Unutulmamalıdır ki, Hak daima üstün gelir; hakka galebe edilmez.

Hakk, Rabbimizden gelmiş ve apaçık olandır peki Müslümanlar niçin bu kadar yollarını şaşırmış ve bocalamaktadırlar. Varlık içinde yokluk çekip, saf hidayete sahip olmak varken batılla soslanmış bir hidayet algısına niçin prim verirler? Hakka ve hidayete tekrar dönebilmek için Müslümanlar ne yapmaktadırlar?

39- Mü’min imtihanda olduğunun bilincinde olarak, her ne pahasına olursa olsun hak’tan ayrılmayan ve hayırda yarışan ve yardımlaşandır. Mü’min iyiliğin, hak ve hakikatin son temsilcisidir -daha doğrusu- olmalıdır.

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلِّيهَا فَاسْتَبِقُواْ الْخَيْرَاتِ أَيْنَ مَا تَكُونُواْ يَأْتِ بِكُمُ اللّهُ جَمِيعًا إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

“Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter” (Bakara,2/148.)

Her topluluğun (hakk ve bâtıl) yöneldiği bir kıblesi, tuttuğu bir yol, takip ettiği bir hedef vardır. Siz, (kıbleniz, hedefiniz, yolunuz belli ve tam birlik halinde bir ümmet olarak) hayırlarda yarışın ve öne geçmeğe çalışın. Her nerede bulunursanız bulunun Allah, hepinizi (aynı yolda, aynı kıblede birleştirdiği gibi, bir gün) bir araya getirecektir. Yaptıklarınızın hesabını Allah’a vereceksiniz.

40- Mü’min hayatını nasıl Rabbinin istediği ve râzı olduğu şekilde yaşamaya çalışırsa, namazını da  Allah’ın emrettiği yön olan Mescid-i Haram’a dönüp ikâme eder. Allah’ın emrettiği namazı terk etmedikleri gibi zâyi de etmezler. Kıldıkları namaza da ihanet etmezler.

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَإِنَّهُ لَلْحَقُّ مِن رَّبِّكَ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

“(Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) Mescid-i Haram’a doğru dön. Bu, elbette Rabbinden gelen gerçek bir emirdir. Allah, sizin işlediklerinizden asla habersiz değildir.” (Bakara,2/149.)

41- Mü’min sadece yaradan Rabbinden korkar ve  sadece Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı razı etmeye çalışır.

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ إِلاَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنْهُمْ فَلاَ تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِي وَلأُتِمَّ نِعْمَتِي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

“(Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. (Ey mü’minler!) Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin ki, zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın. Zalimlerden korkmayın, benden korkun. Böylece size nimetlerimi tamamlayayım ve doğru yolu bulasınız.” (Bakara,2/150.)

"Onlardan korkmayınız, benden korkunuz." Onları razı etmeye çalışmayın, Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı razı etmeye çalışın!

Yani "Ey müslümanlar, böylelerinin üzerinizde hiçbir egemenlikleri yoktur; size hiç bir şey yapamazlar. Buna göre onların sözlerini kafanıza takarak benim size gönderdiğim talimatlardan sapmaya kalkışmamalısınız; çünkü dünya ve Ahiretinize yön vermek benim elimde olduğu için benden korkmanız gerekir, başkalarından değil."


<<Önceki                     Sonraki>>


 Ahmet Hocazâde, 18.09.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları




[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir. Ayrıca Rabbine kavuşmuş iki güzel insanın tefsir çalışmalarından istifade edilmiştir. Rabbim kendilerine rahmeti ile muamele etsin.
[2] SA4507/KY57-AHCZD20: Veli, Velâyet, Velâ ve Berâ Kavramlarının Değerlendirilmesi
http://www.sonsuzark.com/2017/06/sa4507ky57-ahczd20-veli-velayet-vela-ve.html


Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.



Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı