18 Eylül 2017 Pazartesi

SA4886/KY1-CÇ421: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman I-6

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak, bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.


Birinci Bölüm

AFRİKALILARIN SAVAŞ HAZIRLIĞI


-6-
Rvenzori Odun Yığını- Belçika Kongo’su- İlk Katliam- Nezige- Fransız Kongo’su- Mösyö Dö Birazza’nın Benzersiz Buluşu- Fanlar- Massay’ların Göğsü- Sihirbaz Bula- Uganda Ordusu Ve Mütemehdi Taraftarları- Özel Zenci Birliği- Kötü Bir Ceza- Zencilerin Ağrı Ve Acılara Karşı Gösterdikleri Hissizlik- Emir Abdulkadir’in Talimnamesi- Korumalar- Ömer’in Anıları- Pusu- Güzel Bir Sabah- İstila Ordusu Hareket Ediyor

O gece tepeden tepeye küçük  ışıklar cihat Arabiyeye yayıldılar ve sabah olunca, bütün Afrika Müslümanlarını savaşa çağıran işaret: yerli halk tarafından “Yağmur Yapıcı” yahut “Bulutlar Kralı” diye adlandırılan ve İstanley tarafından ölçülen Afrika’nın en büyük tepesi olan Rvenzori dağının hakim olduğu Ünivero memleketine ulaştı.

İstanley tarafından (keşfedildi) değil (ölçüldü) diyoruz; çünkü deniz seviyesinden 990 metre yüksekliğindeki Alber gölünden 5500 metre yüksek olduğundan Munbalan dağından pek yüksek bulunan bu silsile (Kamer Dağları)den başka bir silsile değildir.

1154 tarihinde ölen İdrisi’nin haritasında dağ silsilesi vardır.

Fakat, 1888 de Emin Paşanın imdadına gönderilen İstanley ilk defa bunu aşmayı başardı, Beyaz Nil’in iki büyük havuzu olan Alber Advar ve Yakturya gölleri vasıtasıyla Alber gölünden kıyıya kadar uzandığını anladı.

Adam, bu silsilenin yamaçlarını örten ve devamlı kara kıtasının başladığı yüksekliğe kadar devam eden parlak meşe, büyük okaliptüs, servi ve çam ormanlarını tam bir şaşkınlıkla gördü.

Dağın eteğinde bekleyen nöbetçiler, Semikli su yatağına doğu yönünden egemen olan Evzak yaylaları da, hayli zamandan beri bekledikleri ateşi görünce tüfek attılar ve bu memleketi metin bir korunaklı hale getiren sık muz ağaçlarının arasından ellerinde meşaleler olduğu halde binlerce zenci dağı tırmanmaya başladılar.

Birkaç saat sonra, alev ve dumandan oluşan bir çevre dağı sararak güney yönünü istila etti ve rüzgarla büyüdü. Ve bunu izleyen günler aynı zamanda yüz yerden yana ateşler Kordovanbine sivri tepesine ve Makinun dağını istila ederek ormanın 200 kilometrelik bir bölümü yandı. Bu adi bir ateş değil, Afrika’nın merkezinde bütün Büyük Göller yöresinden görülen ve elli gün süren bir yangındı. En uzak yerlere kadar (savaş hazırlığı) emrini bildiriyordu.

Rvenzorinin asırlık ormanları yandığı sırada yamaçlarından dökülen dereler, zirvedeki karların erimesinden dolayı büyüdüler ve Alber gölünü Advar Gölüne bağlayan Semikli nehrinin sakin yatağını delicesine akan sele çevirdiler.

***

İlk önce Kongo sömürge hükümetindeki Müslümanlar hazırlandılar ve birkaç hafta içinde büyük nehir havzasını Avrupalıların birliklerinden ve ticaret şirketlerinden kurtaracak ilk darbeyi gerçekleştirdiler.

Bu yöre, 1876 tarihine kadar bilinmiyordu; o devirde, Tanqanika Gölü civarından gelen İstanley büyük Afrika nehir yatağını izleyerek kaynağına kadar inmişti.

1700 kilometrelik bir nehir seyahati yapıp yol açmak için 32  çatışma  yürüttü.

O vakit, harita üzerinde beyaz bir leke şeklinde gösterilen Afrika merkezinin dünyaın en kalabalık bir yeri olduğunu anlamıştı. Burada zenciler karınca gibiydi.

Bu yörede, 30 bin savaşçı ve 2000 bin  teçhizatlı sandallara sahip kabile arasında çatışmalar oluyordu. Bu: gerçek ve büyük bir keşifti.

Bunu takiben, Massari isminde bir İtalyan Kuanqu’yi keşfetti. Teğmen Molissman, Kongo’nun sol kıyı başlangıcından en büyük olan Kassay’i izlemeye, Doktor Volf Sankur’iyi ve Teğmen Fon Fransuva Çupa’yı kaynağına kadar çıkmayı başardı.

1885 yılı 26 şubatında Berlin konferansında imzalanan antlaşmayla İstanley2in keşfettiği bütün topraklar üzerinde Belçika’nın egemenliği ve Belçika kralının gücü altında olarak yeni Kongo hükümetinin bağımsızlığı ve bu şekilde nehirde gemilerin serbestçe dolaşımı onaylandı.

1886’daki Berlin konferansı, önceki konferansın kararlarını geçerli saymış Haniş, Valke, Devinton, Vanjel, Urban, Kukilhat, Kerhoven gibi birçok Belçika subayı her tarafta karakollar kurarak yeni hükümetin sınırını genişletmişlerdi.

Fakat, o ana kadar bilinmeyen ve bu yöreyi medenileştirmek isteyen Avrupalıların gücü ile beraber dehşet üzerine kurulu ve sonucu köleliğe dayalı diğer bir güç de oluşturmuştu.

Sudan Arapları, Kongo havzasındaki bu büyük nüfusa bir köle madeni gibi bakarak İngilizlerin sattıkları barut ve tüfeklerin yardımıyla amaçlarını gerçekleştirmeye başladılar ve İstanley 1888’de üçüncü kez zenci ülkesinden geçtiği zaman bunların Tiputib adlı reislerine rastaldı.

Bu, pek güçlü anlaşmaydı; İstanley, medeniyet noktasında bundan yararlanmayı düşündü. Ve bunun teklifiyle gerçek yola yönlendirerek Belçika hükümetinin bir memuru oldu.

Fakat, bu büyük köle taciri uzun zaman bu önemsiz görevle yetinmedi için 1889’da İstanley’e verdiği sözden dönerek bu şekilde Binbaşı Barke’nin ölümüne neden olduktan sonra Belçikalılar aleyhine döndü.

O zaman yukarı Kongo, Tulbalk ve Mişel adlı teğmenlerin komutasındaki keşif birliğinin katliamıyla kana boyandı.

Kardinal Laviçar tarafından oluşturulan ve başarısızlıklara uğramış “Köle Ticaretini Engelleme” gibi kuruluşlar olmayacağından ötürü 1893’de Yüzbaşı Jakujeber Katunqa’da Üsteğmen Danislövi Labe’de öldürülen Avrupa askerlerinin intikamını aldılar.

Bu sırada Tiputib öldü ve babasının yerine geçen oğlu Nezige yeni bir birlik kurma vaktinin geldiğini anladı.

Esir tacirliğinden derviş ve dervişlikten fatihliğe geçti.

Kongo’da, 1895 yılından itibaren, putperest ve yamyam olan milyonlarca zenciyi islamla şereflendirdi.

Nezige on beş sene içinde Kongo havzasındaki halkı müthiş bir birlik haline getirdi; Belçika’nın istila hareketini durdurdu; işte cihat için, hepsi de taassup duygusuyla galeyana gelen 800 bin savaşçı kendisini izlemeye hazır bulunuyordu.

Kumaşları, incileri, silahları, gemileri az zaman içinde memleketlerine getiren bu güzel şeyleri yapan Avrupa çantada keklik kabilinden kendilerin vaat edilmişti; özetle “Dünyanın İşgali” düşüncesi her yere yayılmıştı.

İşaret görününce on iki grup oluşturuldu; bunlardan yedisi Arrumi yoluyla Alber Niyanza Gölüne ulaşmak için izleyecekleri nehir kenarında ve beşi de Tanqanika’nın batı kıyısında birleşmek üzere nehrin sol yanında Tevvabi yakınında..

Diğer bir grup da Nezige’den ayrı olarak nehrin sağ kıyısındaki kişilerden oluşturup Vadelay yönünde Beyaz Nil’e çıkacaktı.

Tüfekle silahlı 100 bin savaşçıdan ibaret olacak bu kol Kusis kabilesi reisi olup ihtiyarlığına karşın son derece çabuk ve dinç olan ve yaşamı boyunca binde fazla kafir öldürdüğünü gururla söyleyen Makua tarafından komuta edilecekti. Bundan dolayı kendisine “Hunriz- kan dökücü” adı verilmişti.

Kongo ordusu Vadelay’den kalkıp Messila’de toplandıktan sonra nil vadisiyle doğuya doğru yürüyecekti.

Bu orduyu diğerlerinden ayıran şey: Düzen ve teşkilatıydı; Nezige tarafından belirlenen ve başlıca kavimlerin reislerinden seçilen komutanları “emir” adını almışlardı.

Bunlardan bazıları 80 binden fazla savaşçıya komuta etmekle beraber, yasal güce, dini yetkiye, askeri hukuka sahiptiler.

Özellikle gerçek ordular olan bu kıtalar, Liva’lara, alaylara, taburlara karşılık gelen bölümlere ayrılmışlardı.

Bu kıtaların levazım hizmeti ve yiyecek temini gerçi ilkel idiyse de medeni kıtalara oranla bir kuralları var ise de arkalarında; küçük ağırlıklar seyyar hastaneler, büyük ağırlıklar, kafileler sürüklemeleri bir Avrupa kol ordusunu binlerce araba izlediği halde zenci kıtaları, bir çok zamandan beri yığılmış zahireyi taşıyan ve akşamları savaşçıların yiyeceklerini hazırlayan binlerce kadın izliyordu.

Bu ordulardan üç tanesinin de filleri vardı; Kassunqu’nun komuta ettiği orduda 15 bin fil olduğu tahmin ediliyordu. Bunlar dişleriyle kıyıdaki fil dişi ticaretini zenginletecek yerde; fen gücüyle savaşan beyaz ırka, sayılarına güvenerek savaşan siyah ırkın bir biriyle olan bu büyük savaşta Afrikalılara hizmet edecekti.

Üç hafta içinde Kongo nehri ile Tevvabi kenarında bulunan karakollar yerle bir edildi.
Kongoluların reisi parola türünde yalnız: “Merhamet Yok!” emrini vermişti.

Emirler harfiyen yerine getirildi.

Yukarı Kongo’nun önemli birliği Niyanqui’den İstanley Fallare (İstanley Çağlayanlarına) kadar: Evputi, Veiqatur, Veyldun, Binqau ve Leipuldiyle kadar bütün Belçika ticaret haneleri yok edildi.
Büyük önemi olan Vivu mevkii iki ay kadar kendini savunabilmişti.

Nehrin kaynağına pek yakın bir liman olan Buma birkaç saat içinde zapt edilerek hiçbir Avrupalı katliamdan kurtulamadı.

***

Kongo nehrinin sağ kıyısında Savurqan Döbraza tarafından silah atılmadan teslim alınıp istila edilen Fransız Kongosu bulunur.

Orada dahi yerliler kıyıdaki yerleri yakıp yıktılar. Ve içteki; Librvil, Fransvil, Brazavil şehirleri birbiri ardınca alınarak yakıldılar. Sonuç; 1848’da Amiral Büivillovme tarafından Qabun nehri yakınında bir şehir kurularak Fransa’nın idaresine geçen Ve Braza marifetiyle genişletilen ölçülmüş alanı Fransa’dan büyük bu sömürgeden de Fransız bayrağı indirildi.

Amiral Büivillovme’nin kurduğu bu sömürge Marş Vikumpeye’ni tarafından gerçekleştirilen keşifleri takiben yavaş yavaş büyüdü. Fakat ilk defa olarak 1875’de Mösyö Braza Aqui suyolunu izleyip bu sömürgeyi oldukça büyütmüştü.

Bu zat, 1880’de ikinci bir keşif gerçekleştirerek Aqui üzerinde Frasnvil’i kurdu ve Kongo’ya bağladı. İstanley Pul üzerinde Brazavil istasyonunu yaptı. Aynı zamanda Kral Makuku ile Fransa’nın himayesini kabul eden bir antlaşma imzalayıp Senegal avcılarından Çavuş Melamin’i, iş bu anlaşmanın her noktasının gerçekleşmesini sağlamak için onun yanında bıraktı. Melamin bu görevi güzel bir biçimde yapmış ve Fransa bayrağını korumuştu.

İstanley, dönüş zamanında büyük nehrin sol kıyısının “ Beynelmilel Kongo Şirketi”ne aidiyetini kabul ettirmek istediyse de Melamin; kral Makuku’yi anlaşmayı ihlal etmesine engel olarak Fransız bayrağının Belçika bayrağı karşısında küçülmesinin önünü aldı.

Belçikalılar, bu kıyıda Kabinda arazisine sahip Portekizlilerle nehir işletmesinde ortak ve kullanım hakkına sahiptiler. Fakat Aşağı Kongo, Yelale Şelalerinin kayalık bir yer olmasından dolayı gemi yolculuğuna müsait olmadığından bu kullanım hakkının o kadar önemi yoktu.

Özelikle, büyük nehre kadar pek güzel bir giriş yolu olan Niyari Kuilo’nun terki, diğer yönden olan zararı gidermişti. 1894’de kadar bu yoldan yararlanılmıştı; fakat bu tarihte Fransa-Rus ittifakı Fransız’ların güvenli bir biçimde sömürge politikalarına devam etmelerini sağlamakla Afrika Fransvi Komitesi, Brazavil’i denize bağlamak için gereken sermayeyi bulmuşlardı. 

Doğuda, Krampel, Çad arazisi yöresine kadar genişletmek isterken büyük göle ulaşamadan öldürüldü; Dobroviski, Krampel’in intikamını alarak Çad gölünün en büyük bir kolu olan Şari’ye ulaşmış ve fakat sonuna kadar bu nehre inmeyi başaramamıştı; Forinveş ile Saneqa’nın kaynağına kadar çıkmışlar ve Braza dahi Mizun ile Adamau’ya kadar gitmişler ve bu şekilde sömürgeyi büyütmüşlerdi. İki deniz teğmeni bu şekilde Almanya’nın Doğu Afrika’daki sömürgesini Kamerun sömürgesinden ayırmışlar ve imparator kaşiflerinin Çad gölüne kadar çıkmalarını engellemişlerdir.

Fakat o sırada Çad’a yakın büyük hükümetler dahilinde müthiş savaşlar olmuştu.. işte eski bir kölenin oğlu olan Mağribi Rebab isminde bir zorbanın yüzünden çıkan bu tür olaylar yüzünden bir çok yıllar doğu kısmının keşfi ertelenmişti.

Dört yıl Fransızlar, bu bozguncunun yardakçıları tarafından yakılan Kuka’ya doğru bir yol açmaktan vazgeçmek zorunda kalmışlardı.

1890’da albay Müntehi, Kongo’dan nile kadar gerçekleştirdiği meşhur gezinin başlangıcında Krampel’in amacını gerçekleştirerek Fransız Kongo’sunu anılan devletin akdenizdeki sömürgesine bağladı.

Fakat iş işten geçmişti; Buruno ve Bagirmi Müslümanları güneye doğru yayılarak Pahuvin’leri, Babeke’leri, Apfuru’leri ve Fransız’ların yönetiminde bulunan Mayumbe’leri islam ile şereflendirmişlerdi. 

Bunları aydınlatan Hacı Beşir ismindeki derviş az bir zaman içinde bu kavimler arasında büyük bir güç kazanmıştı. Bu Senusi tarikatındandı.

Oluşturduğu ordu personelinden olan kavimlerin içinde Pahuvinler birinci sınıftılar.

On dokuzuncu asrın ortalarından itibaren bunların sayısı, gerek sürekli göçler ve gerek aşırı doğumlar yüzünden üç katına çıkmıştı. Bu sayede 1,5 milyon nüfusa sahip olarak, Afrika’nın bu bölümünün en ünlü savaşçılarından oluşmuş 120 bin kişilik bir ordu meydana getirilmişti.

Bu yörenin asıl yerlisi bunlara (Fan’lar) adını vermişlerdi; bu da: (İnsanlar) anlamındadır. Nedeni: Onların gözünde bunlar cesaretleri, kuvvetleri ve ustalıklarıyla yeni insanlığın en seçkinleri olmalarıydı.

Aninat’e göre bunlar, 18. yüzyılda Kongo havzasını yağma eden Caqaqa’ların sülalesinden imişler; fakat antropologlar bunların yamyam soyundan olduklarını iddia ediyorlar.

Yamyamlardan 1500 kilometrelik bir mesafe uzakta bulundukları halde sosyal yapıları ve fiziksel görünüşleri onlara benzerlik gösteriyordu. Yamyamlar gibi dişlerini sivriltiyorlar, saçlarını örüyorlar, vücutlarını boyuyorlardı; özetle onların silahlarını kullanıyorlar, onlar gibi süsleniyorlar ve insan eti yiyorlardı.

Her ne kadar islam dinini kabul ettilerse de kısmen adetlerini terk etmemişlerdi.

Bunların reisi Pamui adında mağrur, bakışları delici, kabarık alınlı, cesur bir savaşçıydı. Arkasında komutanlığının işareti olmak üzere kendisi tarafından öldürülen bir pars postu bulunup yerde süründürüyordu; gerçekten Hacı İbrahim’e son derece bağlılık göstererek onun bir işareti üzerine 500 kişinin başının kesmeğe hazırdı.

***

Kamemler, Qumpalar, Palakalar, Mayumbalar Fanlardan oluşmuş bu ordu altı bölüme ayrılarak Ubanqi yöresi nehirlerini birkaç gün aralıkla indiler ve Bahr el Gazzel’e, Beyaz Nil’e ulaştılar.

Bunların arkasından, altmış bin kişilik bir kitle oluşturan Apfuriler ve Batekiler, kral Makuku’nun temsilcisi Kral Ukana komutasında olarak Saneqa ordusunu izlediler.

Büyük ölçekli bu işgal sırasında, savaşçı kavimler, az nüfuslu kabileleri de beraber sürüklemişlerdi. Fakat orduların esası asil kabilelerden oluştuğu için nispeten soylu olmayan kabileler, kendilerine uygun bulunanlara tabi oluyorlardı.

Bu şekilde Afrikanın güney doğusunda, “Dünyayı İşgal Ordusu”nun en güçlü bir bölümünü oluşturdu.

Bunların esası Massay’lerin ve Vakuaklar’ın kralları tarafından toplanmıştı.

Yakın kavimlerin (Eyl Udakub) yani (Kahramanlar) adını verdikleri Massay’liler, Klimanjaro dağının üstündeki bulutların üzerinde oturan bir mabudun soyundan olduklarını sanıyorlardı.

Bunlar uzuna boylu, iri yapılı, geniş alınlı, düzgün burunlu olup üst dişleri ileriye çıkık olduğundan dudaklarının birleşmelerine engel, elmacık kemikleri pek çıkıntılı ve göz kapakları da Moğolların ki gibi çekikti. Kulaklarında demir ve bakırdan küpeler takılıydı.

İşgal ve bastırmaları yerinde, saldırılarda, gösterilerde, çevirme eylemlerinde pek usta oluşlarından dolayı korkusuzca savaşıyorlar ve şayet biri kaçarsa arkadaşları tarafından parçalanıyordu.

Vücutları kırmızıya boyanmış, sırtlarından sarı çizgili bir beyaz pamuk bezi sarkmış, çehreleri yukarıdan aşağı bir meşin kayışla sıkılmış ve bu da yaban katırı yelesi, ipek püsküller veya deve kuşunun siyah tüyleriyle süslenmişti.

Kollarına boynuzdan, tunçtan yapılmış helezoni halkalar takılıydı. Topuklarında çıngırdayan çıngıraklar uzaktan yaklaştıklarını duyuruyordu.

Her ne kadar İslam olmuşlarsa da eski dinlerinin bazı yönlerini de, örneğin güneşe, yıldırıma, sihirbazlara inanmayı korumuşlardı. Habeşistan’a doğru akın eden ordu da, Bula adında insanlığın kaderini çizdiği iddiasında bulunan bir (Mubatyan) sihirbaz vardı. Büyücü zenci pek fazla şişman olup kendisini taşıyan beyaz eşek onu taşımakta zorlanıyordu.

Şimdi Uganda ordusunu oluşturan eski Hatt-ı Estva kenti yani Büyük Nil halkının özelliklerini anlatalım.

Hatt-ı Estva kenti eski Sudan Mesri’den ayrılan ve Emin Paşa tarafından idare edilen eyaletin adı olup Büyük Nil havzasıdır. Burada oluşturulan ordunun reisi Emin Paşanın Ahmet Bin Emin adındaki yirmi altı yaşlarında olan oğluydu.

Bu zat, Kahire’de iyi bir eğitim görmüş olmakla maiyetine eski Mısır tabur komutanlarının oğullarını almıştı.

Esasını bu yöre yerli halkı oluşturan bu ordu Uganda ordusu adını alarak Ladud’de toplanmak üzereydi.

Bunun kuzeyinde Mütemehdi’nin ordusu toplanmış olup komutanlığını Salih Bin Mehdi adında olan oğlu üstlenmişti. Bu kişiye de Mavi Nil’den, nehrin Bahr-el Cebel adını aldığı yere kadar yaşayan halk itaat ediyordu. Bu nokta, hayli zamandan beri Avrupalılarca meçhul kalmıştı.

Birçok kimseler, 1892 de, merkezi Kordufan olmak üzere etkin olduğu Çad yöresinden Kızıl Denize kadar uzanan bu geniş alanda büyük bir anarşi sürdüğünü sanıyorlardı.

En bilgili diplomatların: Binbaşı Vinkatro tarafından yazılan (Mütemehdi Ordusunda On Yıllık Tutsaklık) (1892: 1882) adlı yapıtı okumaları ve buna göre gözlerini açmalarını gerektirdi.

Mısır ordusunda, İngiliz işgal ordusunda görevli olan Binbaşı Vinkat; Mütemehdi tarafından tutsak edilen ve on yıl süren tutsaklıktan sonra kaçan Övrolder adında bir Avusturyalının anlattıklarını, yaşadıklarını çeviriyordu.

Bu kitabın incelenmesinde, büyük bir zenci Müslüman devletinin bütün Nil yöresine dağıldığı ve İngilizlere güney yolunu kapadığı anlaşılıyordu. Bu devletin reisi, altın ve gümüş para basıyor ve 150 bin nüfusa sahip, Nil nehrinin solunda ve eski Hartum şehrinin karşısında bulunan Amdermand’de oturuyordu.

Bu reisin, remington tüfeğiyle silahlı 80 bin kişilik bir ordu beslediği ve barut, fulminat fabrikalarına sahip olduğu, çelik sanayini geliştirdiği, Elibadd’a silah atölyeleri kurduğu ve Akdeniz’de küçük gemilerden oluşmuş bir filosu bulunduğu öğrenildi.

Her yere gönderdiği emirnameler ve tebliğler, bilgi toplayanları dedikodulardan öte epey gerçek bilgilere ulaşmalarını sağladı. Bunlardan birinde, Mehdi Zade: dünya da İngilizlerden başka bir düşman tanımadığını ilan ediyordu.

İşte Mısır sömürgecileri olan İngilizlere karşı büyük bir düşmanlık besleyen Ebu Muhammed Afrika’nın bu bölümünde her şeye hazır bir dost, her yönden gerekli malzemelere sahip bir yardımcı buldu.

Bahr-el Gazzal’de altı yıllık kalışının ardından bölük-pörçük yaşayan İslamları tek bir topluluğa dönüştürmek için işe başladığı zaman ilk önce Mütemehdi buna itaat etti.

Gerçekten Mütemehdi, Ebu Muhammed’in her yönden kendisine uygun olduğunu takdir ederek hiçbir tereddüt göstermemişti.

Yıllardan beri İngilizler savaştıklarından dolayı artık son derecede bilinen bu savaşçılar ilk önce silahlanacakları ve ilk önce hazır bulunacakları için sultan bunlara pek çok art arda ateş edebilen silahlar ayırmıştı.

Sultanın emri Elabid’e ulaştı. Üç katına çıkan düzenli ordu Mısır üzerine yürümek için hazırlandı. Fakat, bütün bu kişilere bir buluşma noktası gerekti. Sultanın da bu büyük grup içinde bağımsız değil seçkin bir kıtaya komuta etmesi gerekiyordu.

Bu kıta, Ömer’in dediği gibi 120 bin kişilik bir zenci özel ordusuydu.

Bu orduyu oluşturan bütün kıtalar için buluşma noktası Munbututu’ların ordusu tarafından on aydan beri  gerekli erzakın yığıldığı Atuqa’ydı.

Silah başına emrinin işareti verildiği günden beri her hafta kışlaya bir kıta ulaşmaya başladı.
Bu ordunun yerleşimi Ömer tarafından belirlenmişti.

Kıtalar geldikçe, kendilerine sayılarına uygun birer konut ayarlanarak erzakları teslim ediliyordu.

“Dünyayı İşgal Ordusu”nun muazzam çekirdeği, esası olan bu ordunun teşkilatı genç prensi en fazla uğraştıran bir sorundu.

Aqadese’den döndüğünden beri düşündüğü amaç: çeşitli soylardan oluşmuş bu kıtalarda  şiddetli bir emir komuta oluşturmak, düzen esaslarını vermekti.

Sürekli altın çıkarmak için çalışan Munbutu kralının 15 bin kişilik zencisi zaten kısımlara ayrılmış olduğundan bunlardan bölükler ve taburlar oluşturmak pek kolay oldu.

Kral Tibu’nun getirdiği sekiz bin yamyam ile Mütemehdi tarafından Kordufan’dan gönderilen on bin kişi için de bu yöntem kolaylıkla uygulandı.

Fakat 6000 bin Darfur’lu, 9000 bin Vaday’lı, 8000 bin Burunu zencisi, 3000 bin Adamaua atlısı için bu uygulama o kadar kolay olmadı.

Hala Nezige’nin gönderdiği Banqala ve Bakutu’laradn oluşmuş 22 bin Kongo’lu; Tanqanika yöresinin kralı Mesiri tarafından gönderilen 8 bin vahşi ve beş bin Pahuin ve özellikle İngilizlere kaşı kin ve nefretleriyle meşhur Qalla’lıları düzene sokmak pek zordu.

Bu orduyu toplamak yedi ay sürdü. En uzak yerdeki kişilerin kat edeceği mesafe göz önüne alınırsa bu süre o kadar çok değildir.

Bunların ağzından, sultanın dediği:

“Avrupa yok olacaktır. Bu kaderde yazılıdır.” Sözlerinden başka bir şey çıkmıyordu.

Bunlar yanında ne kadar adamlar vardı ki bir beyaz yüzü görmemişti! Bir çokları da, hiçbir kaşifin, gezginin varlığından bihaber oldukları kavimlere, yerlere aitti.

Bir haftadan beri son gruplar da  Atuqa’ya  ulaşmışlardı. Bir gün Meluel bunların içinde dolaşırken, diğerlerinden daha yüksek bir çadırın etrafında bir sürü zencinin toplanmış olduğunu gördü.

Yanından hiç ayrılmaya Hilaryon’a:

“-Haydi gidip bakalım bu neymiş? Dedi ve arkasındaki giysinin eteğiyle yüzünü kapadı. Bunlar Aqadese’den döndüklerinden beri her yerde serbestçe geziyorlardı; yalnız Buma’ya girmeleri yasaktı.

Ömer’in koruyuculuğu sayesinde pek rahat ettikleri gibi Arap elbiseleriyle bu kalabalık içinde kimsenin dikkatini çekmemişlerdi.

Hilaryon da:

“- Haydi görelim yüzbaşım! Cevabını vermekle her ikisi de bu yarım dairenin içine girerek pehlivan vücutlu bir zencinin beline kadar çıplak bir yamyamı sopa ile dövdüğünü gördüler.

Bu adam elindeki süpürge otu dikeniyle kaplı sopayla sırtına ve omuzlarına vuruyor ve adam da bu darbelere sızlanmaksızın dayanmaya çalışıyordu.

Yalnız ara sıra bir dua okumak için dudaklarını yar açıyordu. Değnekçi, artık vurmaktan vazgeçtiğinde zavallı adamın vücudu kan içinde kalmıştı.

Bir kadın gelerek bunun arkasına koyu renkli bir bornoz attı. Ve beraberinde götürdü. Bu sırada bir Arap tellal halka birkaç söz söyledi.

Meluel dayak yiyen adamın bir manga reisi olduğunu ve kıtasının silahlarına dikkat etmediğinden dolayı bu şekilde cezalandırıldığını ve bundan başka, fişek kaybettiği için de rütbesinin indirildiğini anladı.

Sultanın oğlunun da çadırının önünde yayılan bir örtüye oturmuş olduğu halde cezayı izlediğini gördü. Ömer de O’nu görmüş işaret ederek yanında yer göstermişti.

Fransızca olarak;

“- Eğer merak ediyorsan şimdi de dayak cezasından daha önemli bir şey göreceksin.. dedi.

“- O da ne?

“- Bir ceza!

“- Vay canına! Suçlu ne yaptı?

“- Tüfeğini sattı.

“- Sen de onu idama mahkum ettirdin öyle mi?

“- Hayır, idama değil; bir organının kesilmesine.. tüzüğümüzde öyle yazıyor.

“-  Mi? Hangi ?

“- Babamın ordusu için kaleme aldığı bir . Şimdi görürsün bak nasıl uygulanıyor.. zira bugün ki mahkum Benen yerlilerinden olup memleketinin adetlerine göre cezasını kendi eliyle gerçekleştirmesi için istirham etti; ben de onayladım.

“- Cezasını kendi eliyle mi uygulayacak.

“- Evet, kesilmesine karar verilen organı kendisi kesecek.

“- Hangi organı?

“- Ayağını.. silahı terk eden bir savaşçı orduyu izlemeye izinli olmadığından yalnız ayağı kesilecek.

“- Demek şimdi bu adam ayağını kendi eliyle kesecek öyle mi?

“- İşte şimdi görürsün!

“- Onu affedemez misin?

“- Mümkün değil; bu hareket zencilerin gözünde bir zayıflığa işaret eder; sen bu adamları bilmezsin.. bunlar, bu manzarayı görmekten uzaklaştırılamazlar.

“- Adam sen de!”

“- Ah! Azizim, burada, vahşi bir memleketteyiz; hiçbir şeye hayret edilmemelidir. Daha çok şeyler göreceksin!

Bu sırada, izleyicilerin oluşturduğu daire genişledi. Siyah renkli, kıvırcık saçlı, sarıgözlü, ezik burunlu olan suçlu yalnız karısı ve muhafızları olan iki Sudanlı ile birlikte geldi.

Arkasında taşıdığı büyük bir odun yükünü yere bıraktı. Sonra oturarak sükunet içinde ve umursamaz bir tavırla sigara içmeğe başladı; Qabunlu bir zenci olan karısı büyük bir ateş yakıyordu.

Kadın elinde tuttuğu geniş bir bakır levhayı çevirerek kocasının yanına oturdu.

Odun, tamamıyla yanıp kor olduktan sonra kadın barkı levhayı soktu ve önündeki peştamaldan çeşitli bitkilerden oluşmuş bir ot demeti çıkarıp bunu hurma yağıyla bir kabın içinde ezdi.

Bu hazırlık son bulunca, sürekli umursamaz duran mahkum karısını bir işaretle yanına çağırdı.

Kadın, kocasının ayağını tuttu ve adam da gayet keskin bir bıçakla iki vuruşta ayağı kesti. Ayak kan içinde yere düştü.

Kadın, çok hızlı bir biçimde kızarmış bakır levhayı bir maşa ile tutup kesilen yere yapıştırdı ve kan da kesildi.

Sonra, vakit yitirmeksizin, hazırladığı ot ve yağlı ilacı koyup bir bezle sardı.

Bu sırada mahkum çökerek ve gözlerini sultanın oğluna dikerek bu bakışıyla; “ Suçumun cezasını çektim; sen beni beceriksiz ve korkak bulacağını sanıyordun!” demek istiyordu. 

Hilaryon:

“- Vay!... hala korkudan titriyordu. İşte dünyada hiçbir şeyden korkmayan bir adama..

Meluel de bu garip manzarayı görünce titremişti. Siyah ırkta, asabiye gücü beyaz ırka oranla o kadar mükemmel olmadığından zencilerin zorlanmadan, bir beyazı bayıltacak işlere dayanacaklarını geçmiş deneyimleriyle biliyordu; gerçekten, savaşmaya yetenekleri olmadığı sanılan bu askerin kanıtladığı soğukkanlılık ve direniş karşısında donup kalmaktan kendini alamamıştı. Böyle adamlardan oluşmuş bir ordunun pek büyük iş görebileceğini söylüyordu.

Bunu üzerine, İlk kez olarak vatanının, Avrupanın karşı karşıya kalacağı tehlikeyi düşündü.

Son derecede gelişmiş silahları, en son ölüm makineleri, olağanüstü savaşçı kıtaları, acının ne olduğunu bilmeyen ve ölümü bir manevi mükâfat olarak değerlendiren böyle milyonlarca kahramanlardan oluşmuş bir ordunun hakkından gelinebilecek miydi?

Mahkum, karısının omzuna dayanarak seke seke gitti. İzleyiciler de dağıldılar.

Avcı yüzbaşısı da, Ömer’in: Esraleddin tarafından hediye edilen yaban eşeği derisinden yapılmış yuvarlak ve yüksek çadırına girdi.

“- Demin sözünü ettiğin tüzüğü görmeyi çok isterdim. Tellalların (bir manga reisinin) ceza göreceğini duyurduklarını işittim; demek siz de krallardan ve kabile reislerinden başka rütbeler de var öyle mi?

“-Pek tuhaf konuşuyorsun! Diğer ordulara örnek olacak ve sonradan onların kadrolarını tamamlayacak böyle bir ordu yapılanmasını ilkel halde bırakacağımı mı sandın?

“- Bana bak koyla görünmeyen bir şey varsa o da bu...

“- Vahşilere meram anlatmak.. değil mi? Haydi söyle gücenmem..

“- Evet, ben de bunu söyleyecektim; emir komutanın gereği nasıl anlatılacak?

“- Biraz önce gördüğün mutlak itaat örneği üzerine nasıl oluyor da bana böyle bir soru soruyorsun? Şunu da söyleyeyim ki (emir-komuta) kelimesini pek yersiz olarak söylüyorsun; çünkü bunlar onu bilmezler. Onların anladıkları bir şey varsa babamın ve benim arzumuza, emirlerimize kesin kez itaat etmektir. İşte bunların disiplini budur. Bunu yorumlayan yönetmelik de kutsal bir kitap gibi kabul edildi.

“- Onu sen mi yazdın?

“- Hayır, yapılmış buldu; yalnız “Ceza” bölümüne birkaç ceza eklemekle yetindim. Elli sayfalık küçük bir kitaptan ibaret bir tüzüğün içeriğini, Fransız olduğun için herkes ten iyi bilmen gereken geçmiş tarihten alıntıladım.

“- Hangi tarihi söylüyorsun?

“- Afrika Savaşları Tarihi

“- Anlayamıyorum.

“- Öyle ise söyleyeyim; İslam tarihinde yüksek bir yer işgal eden ve on beş sene sürekli Fransızları yenilgiden yenilgiye uğratan bir büyük dahiyi rehber seçtim.

“- Abdulkadir’i değil mi?

“- Ta kendisi. Hacı pek düzenli bir ordu kurarak, para basıp, top döküp tüfek yaptırmamış mıydı Tabyayı, kumu, seçkin Arabın yeti ve yeteneklerine uygun bir biçimde kullandırtabilecek onun kadar başka bir zat var mı? Bundan daha iyi bir rehber mi olur?

Yüzbaşı Meluel, genç prensin uzattığı kitapçığı aldı. Bu, Emir Abdulkadir’in yazdığı tüzüğün Fransızca çevirisiydi.

“ Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

“ Cenabı hak pek şerefli peygamberimizi yüceltsin. Cenabı hakka bize verdikleri için hamd ve sena olsun.

Ordular için özel kurallar, kuruma özgü ceza ve önlemler ve öneriler ki müminlerin emiri Seyydina Abdulkadir bunların hepsinde değişiklikler yapma gücüne ve hakkına sahip yüce bir zattır.”
Genç prens:

“- Yalnız isim değişecek; emirin 1839’da anladığı ve yazdığı her şeyin 80 yıl sonra sultanın ağzından çıkmış gibi olduğunu göreceksin.” dedi.

Meluel devam etti:

“Bu maddeleri, bu esasları açıkladıktan sonra şanlı İslam ordusunun rütbe sırasını belirleyen ve arzulanan şan ve şerefi getiren bir yönetmelik ile düzenledi.. Bu kitabın ismi: Süvarilerin Saldırıları ve Muzaffer İslam Ordusunun Süsü olup Kuralları ve Ceza Yasalarını içerir.”

Yüzbaşı gülerek:

“ Bir teorik kitap için ne tuhaf bir isim. Bu “Tabur Okulu” yahut “İkinci Bab” yahut “Ekim 83 Kararnamesi” gibi unvanlara göre pek şairanedir. Fakat, Sensir’de bizi “Süvarilerin Saldırıları”na ilişkin sözlü edeydiler sağlam düşünürdük değil mi?”

“- Sen istediğin kadar gül; fakat emir ne yaptığını biliyor. Araplara, böyle süslü ve benzetili sözler söylemek onların dikkatini çeker. Bu üslup ile Fransız yönetmeliğinin yazılış tarzı arasında pek büyük bir fark vardır. Gerçekten, sen de; bizim soyumuzda şairliğe büyük bir eğilim olduğunu fark ettin. Örneğin, emir Abdulkadir’in ordusunda piyadeleri süvari ve topçudan ayıran büyük işaretleri kıyasla.

“- Bir bakışta, süvarinin bindiği at bunu piyadeden ayırmaya yeteceği gibi ve sekiz kilogramlık bir top mermisini koyan bir topçu dahi bir mızraklı süvariden ayırır.”

“- Ciddi olarak tartışmak istemiyorsun..”

“- Elbise, subayların çeşitli sınıfları bir birinden ayırmalarına yetmez mi?

“-Bu basit olmakla beraber sizinki gibi soğuk kanlı doğu halkı için uygun olabilir. Emirin, çeşitli sınıflara ait işaretleri elbiselerine işlettiği pek doğru ve isabetli olan güzel sözleri ne kadar takdir ediyorum; piyade subaylarının elbisesinde “Sebat ve metanet zaferin anahtarıdır.” Özdeyişi işlenmişti. Gerçekten Emirin başarıları hep düzenli piyadelerin direnci sayesindeydi. Süvari subaylarının elbisesinde: “Şan ve şeref kıyamet gününe kadar atların perçemlerine bağlıdır.” İbaresi okunuyordu.

Meluel kitapçığın yapraklarını çevirerek:

“- İşte pek doğru bir söz; fakat burada diğer bir hikmet var ki o da bu süvari komutanına ait olsa gerek!..”

Ömer de gülerek:

“- Doğrudur; fakat hiç olmazsa topçu subayının omzundaki: “Sen atıyorsun, Cenabı hak hedefe isabet ettiriyor!” ibaresini takdir et.. dedi.

“- Gerçekten iyi; ancak ben senin yerinde olsaydım pek korkardım; çünkü Arap topçusu merminin sevkini Allah’a havale ederek nişangahı ve mesafeyi düşünmeyecek.. demek, ordu üç sınıftan oluşacak öyle mi?

“-Evet. “Yan taraf” süvariler; “Muhammedin askerleri” piyade, “Süngü Topçusu” topçu subay ve askeridir. Bu sınıflardan her birinin kollarının her birinde birer komutan vardır. “Atlı Reisi” “Büyük Reis” “Baş Topçu” bunların altında piyade de: “Bölük Yüzbaşısı” demek olan “Siyaf”, “Üsteğmen” karşılığı “Reis elsaf” ve bir de “Halife” vardır ki bu da en küçük subay olup siz de karşılığı yoktur.
Süvaride yalnız bir subay vardır ki o da, elli atlıdan oluşan bir kıtanın komutanı olup “Atlı Bölük Yüzbaşısı”dır. Görüyorsun ya? Biz rütbeleri o kadar kötüye kullanarak ucuz kullananlardan değiliz.”

“- Pek doğru; bunları belirlediniz mi?”

“- Hareketli her birlikte belirleniyor; katipler yönetmeliği kopya ettiler ve özel görevliler de sorumlu reislere götürdüler. En güçlüleri, en sözü geçenleri, en layık olanları arasından seçerek sultan adına belirlemek reislerin işidir.”

“- Anlıyorum: fakat kışkırttığın bu büyük kitle ile bölük komutanlarının üstünde diğer yöneticiler de gerek. 92 bölükten oluşmuş bir kol ordu, bu yapılanma içinde güzel bir şekilde kullanılamaz. “Büyük Reis”ler 10 bölükten oluşan tabur komutanları olacaktır. İstanbul’a kadar bukadarcıkla yetineceğiz. Hali hazırda ve harekette bulunan bu büyük topluluk, küçük bölümlere ayrılarak bu şekilde harekete alıştıktan sonra, müminlerin halifesi olan Osmanlı Padişahımızın şanlı ordusundan bir çok amir ve subay alarak bu eksikliği gidermek kolaydır. Her iş vaktinde olur.”

“-Evet, görmeye başladım.”

“-İtiraf et, söyle; bu milyonlarca dinine bağlı halkı harekete geçirmek, bunları belirlenen yönlere götürmek, istenilen yerde toplamak, özetle birlikte hareketi başarmak noktasından düzenlediğim planları tamamıyla uygulayabileceğime inanmıyordun değil mi?”

“-Evet!”

“- Şimdi bu gördüğün şeyler, altı ay sonra göreceğin şeylere oranla hiç derecesindedir. Hayli zamandan beri Afrika, bütün Avrupalıların elinde bir avdı; şimdi sıra onun tutsağı olacağınız; dünyanın yüzü değişecek; siz yüzyıllardan beri sürdürdüğünüz zulmün cezasını çekeceksiniz.”

Meluel başını kaldırarak:

“- Zulüm mü? Hangi zulümden bahsediyorsun?”

“- Avrupa sömürgesinden kaynaklanan zulümden, medeniyetinizden kaynaklanan ahlaksızlıktan, manevi düşkünlükten; bütün eylem ve davranışlarınızdan, zevklerinizden..”

“- Ay, ay Ömer, aziz kardeşim.. bu gün nefret ettiğin bu medeniyet hakkında önceleri pek güzle şeyler söylüyordun, tutkundun.. biliyorsun ya..”

Genç prens bir titreme geçirdi, parmaklarını bükerek sert bir tavırla:

“- Sus! Sus!’ eğer istemezsen.." dedi.

“- Bozuşmamızı değil mi? Hayır sen bunu arzu etmezsin; çünkü Sensir’in havasını soludun, o muhitte bulunduğun süre aşkın ve dostluğun ne kadar büyük olduğunu öğrendin.. söyle bakayım, seni üzecek ve kıracak ne söyledim? Biliyorsun ki o zamanki ilgin hepimizce biliniyordu..”

Genç prens, bakışlarını bir noktaya dikerek sessiz kalmıştı.

“-Vallahi Ömer, şu halinden, hala o sevimli çocuğu düşündüğün anlaşılıyor.”

“- Bir kez daha yineliyorum Meluel, sus!” diyerek gündüzleri arkasında bulundurduğu kırmızı bornozunun kıvrımlarını omzuna atarak üzüntülü bir tavırla çıktı.

Meluel, Emir Abdulkadir’in yönetmeliğini karıştırarak bir süre daha çadırda kaldı. Yönetmeliğin geri kalan bölümlerini gözden geçirdi; subayların maaşını, kişilerin elbiselerini okudu; piyade, uzaktan görülmemek için boz elbise, süvariye heybetli görünmek için erguvani renkte bornoz seçilmişti.
Daha aşağıda yiyecek konusundan söz ediliyordu. Her askere günlük 540 gram ekmek, kışın 3 kg tereyağlı pirinç unu, yazın zeytinyağlı pirinç unu verilecekti. “Siyaf”lara her Perşembe günü bir koyunun dörtte biri; Reis el Ekber’lere her hafta bir koyun verilecekti.

Sonra rütbe yükselmesine geliyordu. Bir kişi rütbeli olarak bulunduğu savaşta gösterdiği yeterlilik ve cesaretle bir üst rütbeye yükseliyordu. Ceza konusunda ise bir takın cezalar vardı ki bununla kitap son buluyordu.

Kitabı kapadı. Ömer’le olan konuşmalarını düşünmeğe başladı.

Acaba, bir topluluğun yok edilmesini, yıkılmasını düşleyen bu prensin zihninden neler geçiyordu? Avrupa uygarlığı ile büyüyen ve orada geçirdiği bir mutlu zamanların anılarıyla dolu olan bu genç prens amansız ve duygusuz bir fatihe mi dönüşecekti!

Fakat bunun arkasında sultan vardı; hareketin reisi oydu; işte fatih ve afet bu olacaktı.

Avrupa işte, milyonlarca müslümanı dev bit kitle halinde saldırtan bu zatın büyük direnci, çelik gibi güçlü iradesiyle yok edip yıkılacaktı. Deminden beri hiç olarak gördüğü ve Avrupa orduları karşısında perişan olacağına inandığı bu iradeyi şimdi pek büyük görmeye başladı. Eski düşüncesinin ışığı söndü. Bu din ordusunun Avrupa’yı işgal ederek Paris’i kuşattığını gördü! Paris!

Bu uygarlık merkezi bir savaş darbesi ile dünya haritasından silinecek miydi? Belki! Sonsuza kadar ayrı düştüğü vatandaşlarını, ailesini, akraba ve yakınlarını, nişanlısını düşündü. Acaba ölüm haberini alan bunlar ne düşüneceklerdi, ne diyeceklerdi? Çünkü artık onlar için kuşku ve kararsızlığa yer yoktu.

Ya Kristiyan!

Bu isim aklına gelir gelmez titredi; sonra üzerinde bulunan resmi anımsadık. Nemci gibi bir melek, kanıyla kendisini ölümden kurtaran bir perinin bütün vücudunu, duygularını işgal ettiği andan beri bu resme bir kere bile bakmamıştı.

Buna bakmak istedi; fakat Necmi’nin hayali aralarına girdi; öncekini unuttu; bilinci dumanlandı, O’na doğru koşmak istedi. Çadırdan çıktı. Köye doğru yöneldi.

Aralarında sarı meyveler sarkan yüksek muz ağaçlarından oluşan geniş doğal bir gölgelik tutsakların köşkünü kuşatmıştı. Çahner’in “Avcılar Yazlığı” dediği ev Meluel için garip, büyüleyici bir etkiye sahipti.

Bu konağın üç odasından birinde yalnız başına oturan Necmi incir ağacı kabuğundan sepet yaparak veya Mupa ağacı liflerinden Baba’nın akşamları ırmağa attığı ağları örerek düşünüyordu.

Meluel içeri girince kızı göremedi; yerinde, hazinedar Mata’nın karısı Halime oturuyordu. Bu zenci Necmi’yeyi pek seviyordu. Hele kızın seçkin bir soydan olduğunu öğrenince bütün vaktini buna ayırmıştı. Mata, hazinede nöbet beklerken Halime de gündüzleri genç kızın yanında kalıyordu.

Necmi’nin yalnız başına ve kendisinden başka kimse ile dışarı çıkmadığını bildiği için bu yokluktan şaşırarak Halime’ye sordu:

- Necmi nerede?

- Şimdi çıktı.

- Nereye gitti?

- Sultan tarafından bir adam gelip çağırdı.

- Sultan mı?

- Evet!

- Gelen kimdi?

- İki kişi.. biri beyaz, diğeri siyah; her ikisini de tanımıyorum. Necmi önce seni bekleyeceğini söyledi; fakat beyaz senin de Bumada, sultanın yanında bulunduğunu ve kendisini orada beklediğini söyleyince kız da çıktı.

- Ben sultanın yanında değildim. Kışladan geliyorum. 

- Bumadan gelmiyor musun?

- Hayır!.. anladım, O’nu kaçırmak için bu yalanı uydurdular, diyerek kapıya doğru atıldı.

Kendinden geçerek zencinin bileklerini tutup:

- Nereye kaçırdılar? Hangi yöne gittiğini biliyor musun? diye bağırdı.

Zenci orman tarafına dönerek:

- Bu tarafa!. dedi.

- Fakat bu Bumanın yönü değil..

Zenci işin içinde bir felaket olduğunu sezerek titredi:

- Niçin bu yoldan gittiklerini ben de anlayamamıştım.. yanıtını verdi.

Ansızın Meluel bir nara attı: muz ağaçlarının arasından ormana giden bir yolun sonunda üç insan gölgesi gördü.

- Lanet olsun! dedi.

Çahner ile beraber işgal ettiği odaya koşarak revolverini aldı.

Hilaryon ile Baba’nın yattığı yan odanın bölmesine vardı:

- Baba, bıçağını al ve benimle beraber gel, çabuk, çabuk! diye bağırarak ve Arabın gelip-gelmediğine önem vermeksizin dışarıya fırladı.

Güneş batıyordu; üç gölgenin izlediği yolda yaklaşık 500 metre kadar giderek durup etrafı dinledi; fakat kalbinin atışından başka bir şey işitmedi. Sağında otların ezildiğini, dallarının kırıldığını gördü. Bir delik vardı; etraf kararmaya başlamıştı ki o da bu deliğe saptı.

Yeniden durarak son derece acılar içinde olduğu halde boğuk bir sesle:

- Necmi! Necmi! diye bağırdı.

Yakınında bir inilti işitir gibi oldu; atıldı.. tam izi bulmuştu. Önünde, yürünüldüğünü, kaçıldığını duydu; gerçi bir şey görmüyorduysa da şiddetle ayrılan dalların çatırtısını duyuyordu. Koşa koşa bir ağaçsız yere ulaştı. Birden bire, 20 metre açığından beyaz ve kımıltısız bir yükü götüren iki kişi geçti.
Bu Necmi’ydi. Aldanmıyordu.. hemen sıçradı.. bunlara on adım kalınca canilerden birine nişan alarak ateş etti, zenci olduğu yere yuvarlandı.

Diğerine ateş etmek üzere iken o ana kadar görmediği bir gölge ormana doğru kaçarak geçti.
Bu bir zenci değildi; arkasında arap elbisesi vardı. Meluel, asıl fesat başının bu olduğunu anladı; iki el ateş etti; her halde kurşunlar isabet etmişti. Fakat şiddetle arkadan çekildiği için sırt üstü yere düştü.

Ateş etmediği ikinci zenci, yanına kadar gelerek ayağını çelmiş ve vücudunu arkaya çekip yere düşürmüştü. 

Meluel boğuk bir çığlık kopardı.

Zenci bir dizini göğsüne dayamış ve sol eliyle de tabanca bulunan elini yere basmıştı.

Sağ eliyle bir hançer çekerek vurmağa hazırlanıyordu. Meluel kızı birkaç adım yakınında gördü:

- Necmi! diye seslendi.

Hançerin ağzı parladı; Meluel artık mahvolduğunu sandı, gözlerini kapadı…sonra göğsünü ezen ağırlık şiddetle devrildi. Ve boğuk bir haykırma işitti.

Gözlerini açtı: bir adım ötede biraz önce göğsüne basan zencinin yere serilmiş olduğunu gördü. Üzerine çıkan diğer bir zenci bir eliyle onu boğmuştu.

Subay bir sıçrayışta ayağa kalktı. Bu Mata’ydı. 

Sadık gardiyan:

-Ah! Seydi, bu köpek sana bir kötülük yapmadı ya! Bana Halime haber verdi.. dedi.

Meluel, kurtarıcısının elini sıkarak hemen yerde yatan kızın yanına koştu. Bıçağını çekti. İpleri kesti ve başına sarılan bornozu açtı.. zavallı kız az kalsın boğulacakmış.. Mata, avucunun içinde su getirdi, kızın alnını ıslattı. Necmi derin bir nefes alarak gözlerini açtı…

Meluel, sevincinden çıldırma derecesine gelerek eğildi:

- Necmi, benim küçük Necmiciğim! dedi.

Mata:

- Seydi, bu iki köpek Munza’nın adamları olan Munbututulardır. Kendilerini tanıyorum; her halde bunların cesetlerini kimse bulmamalıdır; hemen atayım. İster misiniz?

- Evet, lütufkâr Mata..

Sonra Mata iki cesedi bacaklarından sürükleyerek ağaçların arasında gözden kayboldu.

Bu sırada genç kız sıkıca sarılmış olduğu bornozun içinde kımıldıyordu. Subay hemen bornozu açtı.
Nemci titrek ve yavaş bir sesle:

- Oh! Livneciğim, küçük yıldızını ışıltan sensin.. teşekkür ederim. Seni seviyorum Livne! Dedi.
Bu anda, genç subayın kalbi sarsıldı; geçmiş anıları uyandı. Gözleri önünde bir hayal, Kristiyanın hayali dikilerek “Seni bekliyorum!” diyordu.

Genç kızın gözyaşlarıyla ıslanmış yüzünü görerek ismini andı.

***

İnsanın aşk ve sevgi kadar tuhaf bir şeyi olamaz. 

Nemci ile birlikte bulunduğu günden beri her an onun şirinliğine, alımlı çekiciliğine tutkun ve köle olarak mutlu olurken, bu düşkünlüğünü haklı göstermek için kendi kendine arkadaşları, dostları hatta Kristiyan için bile ölmüş olduğunu, Cezayir’de kendisini her halde ölmüş sandıklarını ve dolayısıyla az çok bir süre devam edecek bir üzüntülü dönemden sonra hepsi tarafından unutulmuş olacağını söylüyordu. Göz yaşları ve vaatlerle tamamıyla kalbine hak edilmeyen Kristiyanın aşkı bu andan itibaren güzel bir hayal hükmünde değil miydi?

Bu akşam da Kristiyanın anıları onu uçurumun kenarında tutmuştu. Necmi’yi yatırdıktan sonra, bilincini sarmaya başlayan üzüntüden kurtulmak için kaçtı.

***

Ertesi gün, yüzbaşı kışlaya giden Ömer’e rastlayınca O’nun gözlerinde bir gülücük kıvılcımı gördü.

- Dünkü gevezeliğimden dolayı bana gücenmedin değil mi?

- Oh! Hayır.. artık fit olduk.. her şeyden haberim var.

- Amacını anlayamadım.

- Mata bana her şeyi anlattı.

- Ya! Bunlara inandın mı?

- Kesinlikle.. seni kutluyorum. Bu küçük Necmi pek güzeldir; gözlerinden başka şeyler anlıyorum.. yalnız kendini kollamanı öneririm..

- Kimden? Söyle de gelecek için gerekli önlemleri alayım..

- Önce Munza’dan.. dünkü girişimi boşa çıktığı için yine yeniden başlayacaktır; zira, bu başarısızlığı haber alınca sinirinden çıldırmak derecelerine gelmiştir.

- Bunun pençesine düşmemem için yardımına güvenemez miyim?

- Buna kuşku mu var? Babam da söz verdi; fakat dünkü gibi gizli girişimden korkman gerek.

- Artık bir dakika bile Necmi’nin yanından ayrılmayacağım..

- Şimdi sıra sana geldi.. söyle bakalım, nasıl, bu kıza aşık mısın? Ben öyle anlıyorum. Artık dünkü gibi beni üzemezsin.. ben nasıl kalbimin bir parçasını bir Hıristiyan’a ayırmışsam sen de aynı haldesin..

- O halde bu savaşa gerek yok; Hıristiyanlarla Müslümanlar uzlaşabilirler.

- Evet, hepsi de Din-i mübin Ahmed ile amel ederlerse daha iyi uzlaşabilirler.

- Ne demek istediğini anlamıyorum.

- İlerde anlarsın.

Bu sırada yanlarından bir arap geçti; kolu sarılı olarak boynuna asılan adamın bakışları subayınki ile karşılaştı.

Bu bakışta öyle kindar bir anlatım vardı ki yüzbaşı başını çevirme zorunda kaldı.

- İşte bencilin biri daha.. bu da beni sevmiyor; acaba benden ne istiyor?

- Ondan kork.. bu bizim mühendisimiz, barut yapımı müdür Zervak adında biridir. Pek soğuk ve güçsüz bir adam olmakla beraber yine de tehlikelidir.

- Barut mühendisi mi? Bu değerli ve gerekli şey için fabrikalar mı kurmak istiyorsun?

- Buna gerek yok; elimizde bizi Avrupaya kadar idare edecek barutumuz var.. oraya gidince kolaylıkla elde edebiliriz.

- O halde?

- Senden bir şey saklamaya hiç gerek görmüyorum; zira burada herkes Atuqa kayası yıkılışını gördü. İş barut değil, patlayıcı maddedir. Adam, dağ gibi bir kayayı kökünden koparttı. Pek etkili bir patlayıcı maddeye sahip.

- Bu ne imiş?

- Ne dersen de.. henüz bir isim vermedik.

- Demek duyulmamış bir şey öyle mi?

- Evet, bunun bileşimin yalnız Zervak biliyor.. Arabistana geçmek için kısmen bunun ustalığına, bu gücüne güveniyoruz.

- Kendisini hiç görmemiştim.

- Hidro getirmek için adam gönderdiğimiz deniz tuzunun getirilişini sağlamak için pek az dışarı çıkarı, çünkü Kızıl Deniz kıyısında bu patlayıcı madden çokça yapılması gerek..

- Nereden geçeceksiniz, kuzeyden mi, güneyden mi?

- Güneyden.. Pirim adasının karşısından.. Babul Mendab (Kızıl Denizle Hind Denizi arasında bir boğaz) boğazından geçmek için özel zenci ordusuyla oraya yükleneceğiz; diğer ordular da bizi izleyecekler.

- Boğazın genişliği ne kadardır?

- Pirim ile Afrika arası 20 diğer tarafta 3 kilometredir.

- Milyonlarca adamı bu boğazdan nasıl geçireceksin? Niçin Süveyş’e kadar çıkmak istemiyorsun?

- Süveyş, kuzey doğu ordusunun geçeceği yerdir. Gerekirse oraya kadar da çıkabiliriz; fakat, İslam kuvvetleri Mekke-i Mükerreme’de hac görevini yerine getireceğinden orada toplanacağız. Bak! 12 derece enleminde olan Obuk’tan 30 derece enleminde olan Süveyş’e çıkarak oradan tekrar 22 derece enleminde olan Mekke-i Mükerreme’ye ineydik ne kadar uzun bir yol izlemiş olacaktık.. hesap ettim; işte bu adamın yardımıyla 3000 kilometrede fazla bir yol kazanacağız.

- Vay canına!

- Yani üç dört aylık bir zaman kazanıyoruz; bilirsin ki bu kadar bir süre bizim için pek değerlidir. Hele erzak sorunu açısından.. gerçi çok miktarda erzakımız varsa da yedek üzere bulunmak gerekmez mi?

- İlk eyleminiz Avrupaya yansıyınca İngiliz, Fransız, İtalyan donanmaları, Aden’i, Messui, Obuk ve Tacure’yi savunmak için çabucak gelecekler; bu halde nasıl Pirim adasının karşısından geçeceksiniz?

- Evet, bunun zor olacağını biliyorum; fakat bu donanma Zervak’ın torpilleri aracılığıyla yok edilince, geçmek için gereken zamanı kanacağız; zira kuzeydeki Senusiler Süveyş kanalını kapayacaklar ve Avrupanın bu yoldan yardım göndermesini imkansız kılacaklar. Avrupalılar, Kab yoluyla gelinceye kadar biz de geçiş işlemini tamamlamış oluruz.

- Bütün bu planlar o kadar büyük ve o kadar akıl dışı ki rüya gördüğümü sanıyorum Zervak’ın torpillerinin etkisine güveniyor musun?

- Bunlara nasıl bir şekil vereceğini ve nerelere koyacağını henüz bilmiyorum; fakat başarırsa etkisi kesindir. Daha dün, başarılı olacağını söylüyordu; birkaç güne kadar büyük bir muhafız kıtası ve bir kafile tuz ile Abuk’un kuzeyindeki Rahate’ye gidecek ve orada yapımına başlayacaktır. Biz de oraya ulaştığımız zaman o hazır bulunmuş olacak.

- Munza’yı da onunla beraber gönderemez misin?

- Bunu aklına getirme; bir çakal gibi mağribi kızının etrafında dolaşıyor. Sana bir daha söylüyorum: O’ndan kendini sakın!

***

Şimdi Afrika toprağı, taarruz halinde bulunan kavimlerin ağırlığı altında eziliyordu.

İla-i Kelimetullah için Mekke-i Mükerreme’de toplanarak hac görevini yerine getirmek kutsal arzusu bütün Arap kabilelerini  sevinçle doldurup taşırıyordu. 

Her gün yeni kıtalar Nil’e ulaşarak coşkun bir sel gibi akıp gidiyordu. Kongo’nun geniş ormanları, Sudan’ın bereketli toprakları Doğu çöllerinin hareketli kumları, Göller havzasının yeşil vadileri savaşçılarını Süveyş ve Abuk yönlerine döküyorlardı.

Kendilerine belirlenen yolları izleyerek büyük İslam kitleleri, zorlu yürüyüşlerle Nil Nehri ile Kızıl Deniz arasında kendilerine ayrılan mevkilere ulaştılar ve oralarda, keşif kolunu oluşturan özel zenci askeri birliğinin Arabistan yolunu açmasını beklediler.

“Dünyayı İşgal Ordusu” harekete başlamıştı.


<< Önceki                   Sonraki>>





Cemal Çalık, 18.09.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman
İstilâ-i Cihan-Kara Öfke

Cemal Çalık Yazıları








Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı