11 Eylül 2017 Pazartesi

SA4854/KY1-CÇ419: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman I-5

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak, bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

Birinci Bölüm
AFRİKALILARIN SAVAŞ HAZIRLIĞI
-5-
İki Siyam Memuriyet Arkadaşı- Tutsak Edilme Korkusu- Sultanın Arzusu- Bir Düşkünlük Anı- Haremden Kurtuluş- İki Tehlikeli Düşman- Hilaryon’un Perendesi- Bin İmame- Savaş Kurulu- Tuareqlerin Büyük Şeyhi Ve Mağribîlerin Şerifi- Fas’ın Durumu- Müslüman Uygarlığı- İşaret

Birkaç saniye sonra beş kaçak, sultanın kaldığı sarayın geniş bir odasına kapatılmıştı. Baba ile Hilaryon bir köşede boğulmaktan kurtuldukları için bir birlerini kutladıkları sırada yüzbaşı ile yalnız kalan Çahner:

“- İşte eğlenceli bir rastlantı.." dedi

“- Ben de çok hayret ediyorum.. bizim maceramız adeta bir romandır. Okulda alay ettiğim zamanlar bir gün olup ta kendisini bu şekilde bulacağımı aklıma bile getirmiyordum. Okul hapishanesinde tırmandığı zaman onunla ne kadar alay ederdik."

Çahner;

“- Evet; bütün bu esmer benizli adamların kendisine ettikleri saygı ve yüceltmeye bakılırsa her halde bizi on beş günden beri eşya denkine çeviren asilerin reislerinden bir olduğuna kuşkum kalmadı.. " dedi

Bu anda kapı açılarak Ömer içeri girdi. Kapı kapanıp da oda da yalnız kaldıkları zaman genç prensin yüzü birden bire değişti. Sert iken güler yüzlü oldu; Meluel’e sarıldı;

“- Sen buradasın ha! Fakat on kez ölmeden nasıl oldu da buraya gelebildin?" dedi.

Yüzbaşı birkaç sözcük ile durumu anlattı.

O vakit, gizlice çekilmiş olduğu odanın köşesinde heykel gibi kımıldamadan duran genç kızı gördü;

“- Küçük cariye mi? Yoksa küçük metres mi?" diye sordu.

“- İkisi de değil."

Sonra Meluel kıza ilişkin gerekli ayrıntıları verdi.

“- Öyle ise inan ki kız uzun zaman yanınızda kalmayacak."

“- Niçin?"

“- Çünkü, pek güzeldir! Burada adettir! Bir gün bir reis gelip onu babamdan isteyecektir."

“-Vay canına!"

“- Ne o, canın mı sıkıldı? Söylediğine göre senin metresin değil; ne zararı var?"

“- Görüyorsun ya, henüz çocuktur; işte bunun için, onun zencilerden hatta emir sülalesinden olsa bile birinin yanında bulunacağını düşünmek bile sinirlerimi alt-üst ediyor."

“- Doğru ama ben olacağını söyledim."

“- Babana söyleyemez misin?"

“-Babama mı? Önce sizi kurtaralım bakalım; biliyor musun? Verdiği emir kesindir; Avrupalı olanların kafası kesilecektir."

“- Bizim burada olduğumuzu biliyor mu?"

“- Evet biliyor, ben söyledim. Düşüneyim cevabını verdi."

“- İnşallah Hz. Muhammed kalbine ilham eder."

“- Hz. Muhammed’den yardım diliyorsun. Biliyor musun? Bu sizin kurtulmanız için en büyük çaredir."

“- Anlamıyorum."

“- Niçin Müslüman olmuyorsun?"

“- Bunu yapamam; çünkü dönmeliği sevmem."

“- Anlıyorum; gerçekten, eğer dini akidemizi iyice incelemiş olaydın görecektin ki.."

“- Olabilir.. fakat beni dinle ve başka bir şey ara!"

“- Her halde bu andan itibaren Arapların yaşam biçimini, giysilerini, adetlerini kabul etmeniz gerekir."

“- İş ona kalsın."

“- Babamın henüz neye karar vereceğini bilmiyorum. Fakat böyle yarı Arap yarı Fransız giysiyle bulunmanız tehlikeyi arttırır."

“- Bizi güvenilir bir kılavuz ve bir yol geçiş izniyle Alqul’aya veya Tuqurt’e gönderemez misin?"

“- Zavallı dostum seni pek dalgın görüyorum.. galiba etrafında olup-biten şeylerden haberin yok?"

“- Oldukça önemli bir isyan ki geçici bir süre için bizim şimendifer inşaatını sekteye uğrattı. Fakat ümit ederim ki üç ay içinde asayiş yeniden kurulacaktır."

“- Meluel böyle hayallerden vazgeç; isyan yalnız Cezayir’de değil bütün Afrika’da, Hindistan’da da vardır. Bütün islam alemi Hıristiyanlar aleyhine ayaklanıyor."

Bunun üzerine genç prens, babasının ve kendisinin muhteşem projesini arkadaşlarının gözleri önüne serdi. Verilen işaret üzerine Afrika toprağından fırlayacak derhal Avrupayı istila edecek otuz orduyu anlattı.

İki subay hayret ediyorlardı.

Birkaç zamandan beri İslam alemindeki gelişmelerden endişeye düşülmüştü; fakat işin böyle olacağını zaten, Afrikayı gezen bir çok seyyahlar söylemişlerdi. Çünkü onlar: köle ticaretinin kaldırıldığını görmüşlerdi. Büyük Avrupa devletleri bunu hayli zamandan beri düşünüyorlardı ki, bu isteği, karışmalarına gerek kalmadan gerçekleşmişti.

Keza, Afrikanın merkezinde birden bire meydana gelen hareketle de uğraşılmaya başlanmıştı; gezginler ve keşif birlikleri artık içeri giremiyorlardı. Son yıllarda katliamlar dikkat çekmişse de bunların bir adamın yüzünden ileri geldiği kimsenin aklına gelmemişti.

Çünkü zenciler beyazlardan fazla sır saklamayı biliyorlardı. Dolayısıyla Müslüman kavimler arasında hainler pek azdır.

Aynı zamanda zihnine bir çok şeyler dolan Meluel sordu;

“- Demek ki hedefiniz Avrupa öyle mi?"

“- Evet; fakat daha fazla sorma, cevap veremem. Zaten yetkimden fazla söyledim. Şu öğrendiğin şeylerden artık senin için memleketine dönmen imkanı olmadığını anlarsın. Gidip babamı göreyim bakayım bir karar verdi mi? İş bir kere ortaya çıksın, sonra görüşürüz. Burada sözü geçen O’dur."

“ -Onun ne karar vereceğini az-çok tahmin edemez misin?"

“- Canınızı bağışlayacağından eminim; fakat sizi ne yapacak? Bunu bilmiyorum belki savaş süresinde Afrika’nın ortasında size bir yer belirler orada oturursunuz."

“- Vay canına! Demek tutsak olacağız."

“- Evet; fakat bu tutsaklık öyle zor değildir; size ev, tarla verirler; rahatça bir hayat sürersiniz; ancak kaçma girişiminde bulunmamak şartıyla."

“- Sana doğrusunu söyleyeyim mi? Bu düşüncen hoşuma gitmedi."

“- Eğer arzu ederseniz size kadın da verdirebilirim. Her ikiniz de bekarsınız sanırım?"

Bu söz üzerine daldığı uğursuz hayalden uyanan Çahner;

“- Hayır.. "dedi.

“- O halde.."

Meluel:

“- Şimdi şakanın sırası mı ya! Sen gidecek benim Burgonya’daki malikâneme saldıracaksın, ben de Afrikanın ortasında çiftçilikle vakit geçireceğim öyle mi?"

Bu konuşmadan biraz sonra tutsaklar sultan Ebu Muhammed’in huzuruna çıkarıldılar.  Afrika İslam reisi Arap adetince bir hasır üzerine oturmuştu. Sırtındaki savaş giysisini çıkarmış bir maşlah (altı üstü bir olan ve kol yerine yarıkları bulunan giyecek) ve başına beyaz bir kefiyye ( Araplar tarafından kullanılan ve omuzları da örten püsküllü erkek başörtüsü) ve bunun üzerine bir sarık sarmıştı. Sağ elinde zeytin ağacı tespihi bulunuyordu ve bunu hızlı hızlı çekiyordu. Dinlerken bile Kur’andan ayetler okuyordu.

Avluda Meluel’in bakışları başka bir Arabın bakışlarıyla karşılaştı. Bu, sultanın arkasında ayakta duruyor ve diğerlerine asla benzemiyordu. İşte bu kişi Zervak’tı.

Aynı zamanda bu da Fransız subayını süzdükten sonra gözlerini Necmi’ye çevirmişti; çünkü genç kızın asil tavırları dikkatini çekmişti.

Fakat, bir gün önce altın kafilesiyle Aqades’e gelen ve sultanın sağında bir hasır üzerine oturan Hakim Munza’nın kalbinde oluşan etki ile bu İngilizin duyduğu şey arasında büyük bir fark vardı.

Genç kızı görünce Munza’nın tuhaf yüzü birden bire parladı. Donuk ve kanlı küçük gözleri dönmüş ve ani bir şehvet ışığı parlamıştı.

Yüzbaşı, sultanın sorularına sadece başlarına gelenleri anlatmakla cevap verdi.

“- Sen oğlumun dostu, arkadaşı ve misafiri olduğun için benim için de saygınsın; gerek kendi hayatından ve gerekse arkadaşlarından emin olabilirsin; fakat ülkeni bir daha göremeyeceksin; bizim maksadımıza tanık oldun; bu hareketi kimin başlattığını öğrendin. Avrupa’ya gidip ortalığı velveleye vermene elbet meydan veremem."

“- Sen güç sahibi ve büyük bir sultansın; ben de elinde bulunuyorum. İstediğini yapabilirsin."

“- Ben senin memleketine karşı kin beslemiyorum. Fransızlar, pek sevdiğim ve saydığım Osmanlı devletinin en samimi dostlarıdır. Her iki devletin ilişkileri pek eskidir. Milletiniz, Avrupa milletlerinin sahip olmadıkları yüceliklere sahip oldukları gibi sözlerine sadıktırlar. Eğer savaş zamanında düşünceli davranırlarsa elbet diğerlerine oranla saldırı şiddetli olmayacaktır. Gerçekten İslam'la şereflenip Müslüman olacaklarını ümit ediyorum."

Subay başını sallayarak:

“- Aldanıyorsun; milletimin sözlerine, namuslarına sadık ve bağlı olduklarını bildiğin halde din değiştireceklerini nasıl düşünebilirsin? Gerçi dinle başları hoş olmasa da yine de bağlıdırlar ve bir diğerini kabul edemezler."

Bir an sessizlik oldu. Sultan Zervak’a döndü; o sararmıştı.

“- Öyle ise onları da yok edeceğim!" dedi.

“- Kendilerini savunacaklardır."

“- Boşuna! Askerlerimin her yeri istila ettiklerini görünce bu sözümün doğru olduğunu sen de onayacaksın; zira önceden vermiş olduğum karar gereğince benim kasabamda kapanıp kalacağın yerde bizimle beraber geleceksin."

“- Sizinle beraber gelmek mi?"

“- Evet, fakat ne sen ne de arkadaşların kaçmayacağınıza dair bana namusunuz üzerine söz vereceksiniz."

“- Söz veriyorum.. ancak bir şartla.."

“- Neymiş?"

“- Fransa sınırını aşar aşmaz beni serbest bırakacaksınız."

“- Soydaşlarının yanına dönüp benimle savaşmak için öyle mi?"

“- Silah arkadaşlarımla beraber ölmek için! Muzaffer olacağından eminsin, o halde benim gibi bir fazla düşmanın ne önemi var?"

“- Açık sözlülüğün hoşuma gidiyor; teklifini kabul ediyorum."

Bu anda Hakim Munza ayağa kalktı ve sultana doğru eğildi. Aralarında yavaş sesle bir konuşma geçti. Bakışlarından sorunun Necmi’ye yönelik olduğu anlaşıldı. 

Sultan;

“- Munbutu’tuların hakimi bu kızı kendisi için istiyor; benim dostum olduğu için kızı O’na verdim." dedi.

Eğer genç mağribi kızı Necmi’nin ayakucuna yıldırım düşmüş olaydı bu kadar müthiş bir korku meydana gelmezdi. Umutsuz bir çığlık atarak subayın ayaklarının yanına düştü.

Munza kıza doğru bir adım atmıştı. Fakat Meluel elini uzattı:

“- Dur orada! Burada kimse bu çocuğa ilişemez!" dedi.

Sultan kaşlarını çattı:

“- Bizim dinimizden olan bir kızın hiç kimseye köle olmayacağını bilmiyor musun? Bundan başka O soylu bir kabileye mensuptur; bu nedenle yeri bir Hakimin haremidir."

Meluel metin bir sesle;

“- O’nun yeri benim yanımdır." dedi.

Munbututu’ların Hakimi, yüzü pek korkunç bir şekil aldı ve sordu:

“- Ne hakla?"

“- Bir koca hakkıyla! Necmi benim karımdır! Bu hususta her ikimizin de rızası gerçekleşmiştir."

Herkes hayrete düşmüştü. Ömer, babasına eğilerek birkaç söz söyledi:

Sultan:

“- Munza, bunları bırak; birkaç ay sonra, Avrupa’nın en güzel kızlarını alırsın.." sözlerini söyledi.

***

Hakim Munza sultanın tutsakları kabul ettiği salonu terk ettiği sırada müthiş bir öfke içinde bulunuyordu.

Daha ilk bakışta bu kıza karşı kalbinde büyük bir aşk duymuştu.

Büyük nilde bulunan Munbututular deniz kıyısından 3500 kilometrelik bir çöl ile ayrı bulunduklarından orada yaşayan Mağribileri bilmiyorlardı.

Hakimin kanı kaynıyordu. Birden bire Zervak karşısına çıktı. O da genç kızı sevmişti; fakat Fransız’ın söyledikleri sözler son derece öfkelendirdiğinden bu aşkı unutmuştu. Birden bire sordu:

“- Bu kızı istiyor musun?"

“- Evet, istiyorum!"

“- Sen işi bana bırak."

“- Ne yapacaksın? Sultan bir kere karar verdi."

“- Atuqa kayasının nasıl yok ettiğimi hatırlamıyor musun?"

“- Evet, hatırlıyorum; öyle ise, bu Fransız’ı da yok et, kızı bana ver, karşılığında sana yirmi kadın veririm."

“- Şimdilik hiçbir şey istemem."

“- Ne istersen yaparım."

“- Bu vaadini daha ilerde unutmazsın değil mi?"

“- Al; eğer unutursam bu tılsımı bana göstererek hatırlatırsın. Bununla her yerden sağ ve salim geçersin; zira Hakim Munza’yı tanımayan bir Müslüman yoktur. Bunu gösterince kimse saçının bir kılına bile dokunamaz."

Bunun üzerine hakim boynundan bir muska çıkarıp dönmeye verdi.

Zervak:

“- Sabırlı ol, bu muskayı nasıl boynuma takıyorsam kızı da öylece kollarının arasına atacağım.." dedi.

“- Beklemek isterim, fakat uzun zaman bekleyemem. Sana, onu istiyorum diyorum, ölü ya da diri.."

“- Arzuna ulaşacaksın."

***

Çahner dışarı çıkınca sevincinden zıplayarak:

“- Kurtulduk! Kurtulduk!" diye bağırdı.

Arapça geçen konuşmadan bir şey anlamayan Hilaryon;

“- Gerçek mi Teğmenim, boynumuzu kesmeyecekler mi?" dedi.

Askerin iki elini tutarak koparırcasına sarsan teğmen:

“- Korkma kurtulduk.." diye yeniden bağırdı.

“- Öyle ise buradan hemen gidelim.. bunların hepsini aileme anlatmak istiyorum."

“- Ailene mi? Deli mi oldun! Gerçi kurtulduk; fakat bir yere gitmemek şartıyla.. zira buradan çıkmak istersek hemen şişe geçirilmiş bir serçe gibi Tuareqler’in biri tarafından mızrağa takılırsın."

“- Adam sen de! İyi bir değişiklikle, teğmenim iddiaya girerim ki.."

“- Sus, yüzbaşı hepimiz için söz verdi. Anlıyor musun? Söz üzerine tutsağız."

“- Vay canına! Yüzbaşı söz verdi diye mi kurtulmayı düşünmeyeceğiz?"

“- Tabii değil mi ya! Dört elli sıvışacak kadar memnun olmadık mı?"

“- Evet memnun oldum; teğmenim, bir domates gibisin deyiniz.."

Bunun üzerine, etrafında bulunan yerlileri unutarak, dördünü taburun üçüncü bölüğü eski jimnastik yardımcısı tehlikeli bir sıçramanın ardından bir perende attı.

Bunu gören Araplar hayrete düştüler; hatta sultanın özel birliğinden olan Sudanlılar bu ustalığı gördükten sonra, ona oldukça saygılı davrandılar. 

Ömer tarafından gönderilen özel birlik subaylarından bir teğmen; hemen gelip bir Arap elbisesi giymelerini ve arkalarındaki giysi ile burada dolaşmanın tehlikeli olacağını bildirdi.

***

Ertesi günü, Qan’dan gelen Bin İmame yüz kadar atlı ile Aqades’e ulaştı.

Şehrin büyük caddesinden dörtnala geçti. Fizan’ın güneyinde ve Qadames’den Çad gölüne giden yol üzerinde yaşayan Qatden Cezayir, Tunus ve Fas’a kadar propagandada bulunmuştu.

Şeyh Senusi tarafından kendisine gönderilen dervişler buradan hareket ederek önce Tambukut’dan Qurari’ye kadar olan Arapları aydınlatmak ve sonra Sudanla Akdeniz sahili arasındaki bağı ve ilişkileri kesmek görevini vermişti.

Bunlar, görevlerinin birinci bölümünü her tahminin üstünde olarak başarıyla yerine getirdiler. İlk defa olarak, Cezayir avcı askerlerinin toptan kaçtıkları görüldü. Subaylarını öldürmüşlerdi; fakat maiyetlerinde az ayıda bulunan Fransız düşük rütbeli subayıyla beraber onları Sahra-i Kebir gibi ıssız bir çölün ortasında terk etmişlerdi. Meluel ve Çahner’in, Tuareq’lerin mızraklarından kurtulması olağanüstü bir şey olup diğerleri Laquat’e ulaşamadan ölmüşlerdi.

Laquat, avcı asker kontrolünde olduğu için Sahra-i Kebirin ortasında yalnız bir Fransız birliği olarak kalmıştı.

Figigten Aluvade’ye ve Aynsalah’dan Mezab’a kadar asiler az sayıda olan Fransız askerlerinin öldürmüş ve kovmuşlardı.

Tuqurt da, Aqa: kendilerine itaat etmeye yemin ettiği kimselerin kanını dökmek istemediğinden dindaşları tarafından boğulmuştu.,asilerin reisi olan şeyhe:

“- Peygamberimiz ahde vefa etmeyi emretmiştir.." dedi.

“- Doğru ama, peygamberin amacı, kafir ile yapılan antlaşma idi; bunları fethedecek güç elde edilince hüküm düşer."

***

Bin İmame, Cezayir’i Sudan’dan ayıran isyanın ruhuydu. Büyük Afrika isyanının önsözüydü. Sultanın bunu bu şekilde hareket ettirmesindeki hikmet; Avrupa’yı, isyanın yalnız Fransaya karşı olduğunu düşündürterek vakit kazanmaktı.

Üç aydan beri sultan tarafından Avrupa devletlerine gönderilen delegeler çeşitli kuruluşlarda bu fikri yerleştirmek üzereydiler.

Bin İmame, Huqar yaylasının merkezindeki Eydeles’ten, ilk çöl baskınına katılmış ve taraftarlarına Tuat vahasını buluşma noktası olarak göstermişti.

Aynsalah, Temeniti, Timimun ve Adqar’ı: saldırıya geçmek için güç ve zaman kazanmak amacıyla, hücum edecek Fransızlara karşılık vermek üzere savunma haline koydurdu.

Taraftarları toplandıkları sırada o da sultandan son talimatları ve aynı zamanda kendisine verilecek silahları almak için Aqadese gelmişti. 

Araplara ve özellikle Cezayir kabilelerine göndermiş olduğu mürşitlere: Fransız askerlerinin karşısında ayaklanmak için dönüşünü beklemelerini tembih etmişti.

Sultan gece, Aqadese’de toplanana reisleri bir araya getirerek bir savaş meclisi oluşturmak istediği zaman, Cezayir yöresinde eylemlerle görevli islam güçlerinin reisi Bin İmame işte bu şekilde durumu ve kazandıkları başarıyı sunmuştu.

Beraberinde: Tuareqlerin şeyhi Azmi Esraleddin ve Adrar şerifi Hacı İbrahim de bulunuyordu ki bu, Fas ile Senegal arasındaki geniş araziden toplanacak insanlarla oluşturulacak Moritanya ordusunun komutanıydı.

Ömer:

“- Özetle, Senin başlıca iki hedefin var: Cezayir ve Tunus; bizzat sen Cezayir üzerine ve Evlad-ı Yakubun yedeği olup kuvvetlerini şimdi Qadames’de bekleten Bin Osman da Tunus üzerine yürüyeceksiniz." dedi.

Bin İmame:

“- Bu şekilde hareket pek uygun.." cevabını verdi.

Kendisinden sonra, Esraleddin söz aldı. Bu, Sahra-i Kebirde dolaşan Arapların en hayret olunan bir örneğiydi. Her ne kadar ihtiyar ise de yine çevik, dev, kuru vücutlu, sağlam bünyeli bir adam olup günde yalnız bir defa yemek yediğini, hurma, hububat, incir ve otlarla beslenerek, kuşa ve balığa el sürmediğini gururla söylüyordu.

Cömertliği ve vahşilikteki şöhreti dolayısıyla bütün kabileler üzerinde büyük bir etkiye ve güce sahipti.

“- Tuareqler birleşme gereğini anladılar; çok zamandan beri biri diğerine düşman olan dört kabile arasındaki birleşmeye ait yapılan anlaşmayı buraya sana getiriyorum; sayıları ve servetleriyle diğerlerine üstün olan Acer’ler;  savaşçıları herkese korku salan Huqars’lar, Keliuviler; önce Sudanı zapt eden güney Avvelimid’inler aralarındaki ayrılığı bırakıp bir tek kabile olarak emir altındadırlar.
Bunlara, Taqanya Berberileri de katıldılar. Onların reisleri İmam Abdulkerim’in Havsa müşriklerini Müslüman ettiği ve Sahra-i Kebir yerlilerinin en kutsal bir bölgesi olan Mesid’de toplandılar.
Atlıları hazır olduğu gibi malzemeleri de tamamlanmıştır. Gerçi, kıyı boyundaki kardeşlerine oranla sayıca az iseler de şimdiye kadar Avrupalıların boyunduruklarına girmeyen birer kahramandırlar.
Kuzeydeki Tuareqler elli bin ve güneydekiler de bir az daha fazla kişi vereceklerdir. Size gelmeme sebep: bunların, ne zaman ve nereye yürüyeceklerini sormaktır."

Sultan cevap verdi:

“- Daha üç ay bekle; bunları Aynsalah’da topla. Bin İmame, bu zaman süresinde Aynsalah’dan çıkarak kuzeye doğru yürüyecektir; sen de oradan önce Evlafigig ve sonra Kıraevran üzerine yöneleceksin. Bütün Afrika kıyılarını tutmak için elde edilecek Tanca’dan başka bir şey kalmıyor."

Şerif Hacı İbrahim metin bir sesle:

“- Tanca benimdir…" dedi.

Hacı İbrahim, kibirli Arabın tam bir örneğiydi. Uzun boylu, asil davranışlı bir zat olup rengi donuk, alnı geniş, burnu ve dudakları ince ve az rastlanan yüzü siyah sakal ile çevriliydi. İki kaşının arasındaki bir dövme alnının temizliğini meydana çıkarıyordu. Bu, Afrikanın bu bölümünde en fazla okumuş ilim sahibi mükemmel biriydi.

“- Biliyorsun ki, Fas’taki kardeşlerimizin “Mevali” adını verdikleri Vazan şerifi, Cezayir’de Fransız tebaası adını dilenmek rezaletinden çekinmeyen selefi gibi alçak, rezil değildir; bugün, kurulmuş hükümeti olan Molla Tibin adını haksızca taşıyan bu zat, Fas emirine tabi olmaktan vazgeçerek onun gücüne büyük bir darbe vurdu. Dolayısıyla, kendisi de intikam dairemize girmiş oldu, bize gönderdiği haberi işte sunuyorum: İmazeqenler (Kuzey Berberileri) emrine tabidir; Riyyate’ler de emirlerini bekliyorlar. Kadınları da savaş sırasında kaçacak savaşçıların yüzlerine sürdükleri boyayı tulumlar içinde hazırlıyorlar.  Dervişler kıyı kabilelerini İslam'la şereflendirdiler. Benigil’ler, bütün mağribin en güzel atlarına sahip olan bu cesur süvariler silahlarını süslüyorlar."

Sultan:

“- Bütün bu haberler beni fazlasıyla sevindiriyor.. devam et muhterem reis.." dedi.

“- Fas halkı da, kuzey Afrika’nın en kutsal camileri olan Mevali Aderis ve Kirvan camiinde, yüce hedefinize başarıyla ulaşmanız için cenabı hakka dualar ediyorlar. Mekines ahalisi de kalplerinde sakladıkları Hıristiyanlar aleyhindeki kin ve garezlerini ispatlamaya hazırdırlar.. Ribat’ta, İspanya da sürülen kardeşlerimizin getirdikleri, canları pahasına korudukları Kurtuba’nın kutsal anahtarları gibi eşyaları yeniden Endülüs’e götürmek için bir dini dernek kuruldu. Özetle hepsi, Cemt el Malah’a kadar, bir miktar tuz karşılığında satın alınan bu eski siyah köleler sana adeta tapıyorlar. Yalnız Fas emiri Metalembizi katılmadı."

Sultan:

“- Budala!" dedi.

Ömer:

“- Durumundan, mevkisinden nasıl hoşnut olmaz? İngiltere, Fransa, İspanya ve hatta Almanya, Afrika’nın kuzeyinde varlığını gösteren ve payidar kılan bu Arap hükümetini iradeleri altına almak istiyorlar. İşte bu devletlerin arasındaki rekabet ve düşmanlık adı geçen hükümetin varlığını sürdürmesine neden oluyorlar. Bütün vergiler kendisinin, bu paranın yarısını bile ordusu için harcamadığı gibi memleketinin mutluluğu için de beş kuruş harcamıyor; bu paraları sarayındaki hazinesine atıyor. Bu hazine, korkunç bodrumlarda, ebedi geceler geçirmeğe mahkum zavallı, sefil üç yüz zenci tarafından korunuyor. Bu adama Müslüman denilmesi uygun değildir. Fas dahi gerçekten kurtarılmaya ve ıslaha muhtaç bir memlekettir.." sözlerini söyledi.

Babası:

“- Hakkın var; Avrupa’dan dönünce orasını ıslah ve imar ederek halkı mutlu kılarız. Demek ki şerif, Mevali Tibin hazır olduğunu söylüyorsun öyle mi?"

“- Evet; malumunuzdur ki Vazan, Evnin İmareti, Dardumandar, Avrasi, bizzat Fas sultanının askerleri tarafından bile zorla girilemeyecek bir sığınaktır. Bundan yararlanarak O, kararlaştırdığı günde bütün taraftarlarını davet ederek büyük bir ordu toplayabileceğini ümit ediyor ki bunun karşısında Fas hükümdarı sessiz kalacaktır."

“- Bu muhterem şerife söyle, bu hükümdarın başını kendisinden isterim."

“- Hay hay! Onu alacaksın. Bana gelince, ben de bütün mağribi halkını sus çölünde ve Evlad-ı Dar’a yakınında toplayacağım. Dindaşlarımızın kanlarıyla her toprak zerresinin süslendiği İspanya sahiline ilk önce ben ayak basmak isterim."

“- İşte orada büyük zorlukla karşılaşacaksın. Oldukça iyi korunan Cebel-i Tarık karşısında nasıl denizden geçeceksin?"

“- Ben bu yöreyi gezdim; Cebel-i Tarık ve toplarını bırakarak boğazı Tarife karşısından geçeceğiz; boğaz burada 14 kilometre genişliğindedir."

“- Fakat İngiliz gemileri boğazı tamamen kapatacaklar."

“- Boğazı geçmek için yaptıracağım binlerce kayıkları asla engelleyemeyeceklerdir."

Ömer;

“- Onlar için artık gece yoktur; çünkü elektrik projektörleri boğazı gündüz gibi aydınlatıyorlar.." dedi.

“- O halde biz de başka yerden geçeriz. Kim bilir, belki İspanyol’ların Tanca’yı Avrupa’ya bağlamak için son zamanda yaptıkları Taht-el Bahr geçidinden geçeriz. Baskınla her şey mümkündür. Her halde, seni temin ederim ki iki aydan az bir zaman içinde İspanya’yı istila edeceğim."

“- Geçmen gerekiyor; zira yolu açmak sana ait. Sen İspanya’ya ayak basınca bütün kuzey ordusu arkadan gelecektir. Ben, doğu yönünden Fransa’ya ulaştığım sırada sen de pirene yoluyla orayı istila etmelisin; birlikte hareket etmemiz bunları da altüst edebilir. İspanya’dan geçtiğin zaman askerlerine emret, atalarımızın hatıralarıyla kaplı Kurtuba, Sevil, Gırnata kentlerini yağma ve talan etmesinler. İyi bil ki, Elhamra, yeni bir islam devletinin sarayı olacaktır."

Sultan biraz susarak tekrar söze başladı:

“- Ne tatlı bir rüya! İslam medeniyeti gelişerek geçmişte olduğu gibi dünyaya hakim olacak! Maddiyat, dinsizlik, Allah’ın kanunlarını inkar üzerine kurulu Avrupa medeniyetinin ortadan kalkmasının ne hükmü var? Avrupa’nın top gücüyle zorla kabul ettirmek istediği budur; Zalim kaşif İstanliye’nin binlerce zenciyi kurşuna dizdirerek Kongo’ya kadar sokmak istediği buydu. İngilizler'in istila ettikleri bütün ülkeler: aynı cinsten olan kabileleri bir birine düşürerek gerçekleştirmek istedikleri arzu buydu. Almanlar da büyük göllerin mazlum yerlilerini top gülleleriyle ezerek bu medeniyeti zorla kabul ettirmek istemişlerdi. Fransızlar da, Cezayir’in sakin Arapları yerine erkekleri “Mösyö”den ibaret bir halk oluşturarak bu düşünceyi izliyorlar. Böyle bir medeniyet ortalıktan kalkmalıdır. Bunu için de fen ilminin yok olması gerekmez; bunlar, Emevi ve Abbasi zamanındaki gelişmeyi asla gösterememişlerdir. Barut, kağıt, saat, pusula Müslümanların icadı değil midir? İslam ordularının fethettikleri yerlerde muhteşem mabetler, konaklar yapılmadı mı? Bu gün Kurtuba’daki cami, Sevil’deki Köşk, Kudüs’teki Mescid-i Aksa, Bağdat Harabeleri, İsfahan camii, Aqrade Şah Cihanın yaptırdığı Taç Mahal türbesi gibi bu gün böyle muhteşem mabetler görülüyor mu? İspanya’da Avrupa’yı eğiten atalarımızdır; onun o andan itibaren gelişmesi şükran borçlu oldukları Müslümanlardan aldıkları dersler sayesindedir. İbn-i El Reşad, bir çok asırlar Avrupa okullarının baş tacı oldu; İbn-i Yunus ilk astronomi yasalarını açıkladı. İbn-i Sina tıbbı geliştirdi. Attik yunan eserleri Arapçaya çevrildikten sonra Avrupa’da yayınlanabildi; tam beş yüz yıl, papalar ilim ve teknolojiye ait şeyleri bizden alıp kullandılar. İslamın marifet ışığı, etrafında bulunan bu rezil ülkeleri aydınlattıktan sonra niçin söndü? Niçin hakimler esir, esirler hakim oldu? Çünkü Allah’ın muradı böyleydi! Fakat bu gün Cenabı hak yeniden bize kudret elini uzatıyor; uyku gaflete dalan İslam alemi uyanıyor; yeni bir yükseliş ve yüceliş devresi açılacak ve esaslı bir dünya medeniyetinin ışığı dünyanın dört bir yanında bütün zamanlarda parlayacak. Ben bu medeniyeti kutsuyorum. Ömer, eğer bu kutsal emirin gerçekleşeceği sırada ölürsem bu ağır görev bütünüyle güzel bir sona erdirmeni sana vasiyet ediyorum. Cenabı hakkın, beni bu büyük amaca ulaştırıp-ulaştırmayacağını bilemem. Fakat sizler ki arzu ve niyetime tamamen vakıfsınız, Timurleng’in hak ettiği “kan dökücü” lakabını bana vermek isteyenlere; benim kan dökücü değil, adil olduğumu söyleyiniz. Şimdi, ilk hareket başladığından, merkez, güney ve batı büyük zenci ordularını harekete geçirecek işareti verelim. Ömer işaret postaları düzenlendi mi?"

“- Evet baba; yolumuzun üzerinde, her yerde aralıklı olarak tepelerin üstlerinde düzenledim. Ayer yaylalarından ve Damarqu setlerinden Mutan, Nezige Mai dağlarına kadar odun yığınları kademeli olarak hazırdı. Verilecek işaret bütün bu araziyi bir gecede dolaşacaktır. Reislerin hepsi de bu durumdan haberdardırlar."

“- Elimle yakacağım birinci yığın nerededir."

“- Yakında Elmeydan Kum Tepesinde."

“- Oraya gidelim, bu gece yakmak isterim."

Birkaç saniye sonra, karanlık gecede ihtiyar, oğlu ve doğu ordusunun üç komutanıyla beraber Aqadese hakim kırmızı kum tepesine çıkıyordu.

Sultan bir odun yığınının yanına ulaştı ki bu, deri çadırları altında yaşayan bir Tuareq müfrezesi tarafından korunuyordu. Bunlardan biri bir meşale getirdi; ihtiyar aldı ve doğuya dönerek bir ayet okudu: 

“Allah her şeye kadirdir!”

Kavimleri, insanı yaratan cenabı hak bunların hayatlarına bir süre belirledi. O süre gelince bir hiçbir kimsenin arzusu, ricası ölümü erteleyemez1 diye bağırdı. Ve gecenin karanlığında keskin ışık saçan meşaleyi havada sallayarak:

“- Ey kadir-i mutlak! Emrini yerine getiriyorum. Din hakkı ile amel olup hidayet yolundan ayrılmayan islam aleminin kalbine savaş sevgisi ve güzel ölüm nasip et.. düşmanların şehirleri bu reçineli ağaç gibi kül olsun!"

Işık karanlık içinde yükseldi. Savaşçılarla dolu olan şehirden çalgıcıların şarkıları, darbukaların sesleri, damlarda haykıran kadınların vaveylaları yankılanıyordu.



<< Önceki                   Sonraki>>





Cemal Çalık, 11.09.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman
İstilâ-i Cihan-Kara Öfke

Cemal Çalık Yazıları






Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı