23 Nisan 2016 Cumartesi

SA2792/KY26-CA52: Yazarlığın Uzamı

"Uzam burada, yaptığımız işin sonuçlarından olmasa bile onunla yolculuktan razı eden –fiziksel olmakla kalmayan- mekânın adı. Bize işimizi/amacımızı sevdirmekle kalmayan, bir adım öteye de gittiğimizi duyuran, böylelikle manevi bir güç kazanan mekândır, uzam."


Türkiye 1. Genç Yazarlar Kurultayı için Kızılcahamam’da gerçekleşen dört günlük bir programa katıldım geçen hafta. Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın Türkiye Yazarlar Birliği ile birlikte hazırladığı proje, Türkiye’nin her tarafından eser vermeye başlamış genç yazarları tecrübeli yazarlarla bir araya getirmeyi amaçlıyor. Davet edildiğim için çok mutlu oldum. Popüler başarı fırsatlarının arayışına düşmek yerine yazarlığın sabrı ve çilesine talip olan gençlerle birkaç gün geçirmek kuşkusuz öğretici bir tecrübe olacaktı. Kendi gençlik ideallerimle de yüzleşme fırsatı bulacağımı umuyordum.

Genç bir yazar ne demektir, Kurultay günlerinde bu soru da sıklıkla tartışıldı. Benim için genç yazar olmak, metnime güven duysam bile üzerine düşünme sorumluluğunu unutmama izin vermeyen sürekli bir tedirginlikti. Hakka yükselecek güzel sözlerin gelişmesini teşvik eden bir gruba dahil olmak, çok sevdiğim yazarlar ailesine ucundan kıyısından ilişmek adına gece gündüz çalışmaya hazırdım. Bir ortam, bir bağlam, bir cemaat arayışı içinde geziniyordum Cağaloğlu’nda. Yanlış anlamaları ortadan kaldıracak bir söyleşinin arayışı içindeydim.

Lise yıllarımda, Beşikdüzü’nde yatılı öğrenciyken başlayan bir süreç bu. İlk kez Türk Edebiyat dergisine ziyaretimi ve Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ile sohbetimizi hatırlıyorum. Sessizce dinlerdim konuşulanları, samimiyetlerine güvendiğim metinlerimin yazmaya teşvik sebebi olmasını ümit ediyordum herhalde. İç seslerinize ne kadar güvenirseniz güvenin, şöyle bir cümle duymak istiyorsunuz: “Yazmaktan sakın vazgeçme!” 

Metinlerimde altını çizdiği kişisel tonlara tutunarak arayışımı sürdüreceğime inandırmıştı beni Gençosmanoğlu. Kadir Tanır’la da galiba aynı ziyaretim sırasında tanışmıştım. Mustafa Kutlu’yu ilk olarak 1983’te ziyaret ettim, Dergah’ın Cağaloğlu’ndaki merkezinde. İsmail Kara ile de o zaman tanıştım. Kutlu 1986’da kendisine götürdüğüm roman taslağını yayımlamamamı tavsiye etmekle birlikte “sende yazarlık kumaşı var, yazmayı sürdürmelisin” demişti.

Ne var ki Müslüman kadının yazar olarak önce yazma hakkını savunması gerekirmiş. Bir yazar Müslüman kadın olarak hangi cümleleri kurar, hangi konulara eğilirdi… Yalnızdım, Mine Alpay Gün vardı ya, yalnızdım, Sevinç Çokum ve Sevgi Soysal okurdum, yalnızdım, bir de baktım ki aslında yalnız olmayabilirmişim. Kuşkusuz öyleydi, yazar metiniyle konuşma hakkını ve kendi anlamlı mekânının/uzamının yapıtaşlarını üretmeye devam ederdi. 

Aradan neredeyse yirmi yıl geçtikten sonra, ikinci romanımın yayımının ardından verdiğim bir röportajda, “Roman yazma hakkımı kazandım” diye bir cümle kurmuştum. Suya Düşen Dantel öyküsünün sürekli notlar alıp duran yazar kahramanı da “Israr, sürekli ısrar, öykü de başka türlü yazılmıyor ki…” dememiş miydi?

Kurultay’da genç yazarlar mekân sıkıntısını dile getirdiler. Anadolu’nun çeşitli şehir ve kasabalarında edebiyat alanında teşvik edici ortam bulmak kolay değil her zaman. Gerçi dijital teknolojinin getirdiği imkânlar gençlere geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar merkeze uzanma fırsatı veriyor. Ancak yazarın uzamını oluşturması her zamankinden daha çok kendini sınırlamasını gerektiriyor, hayatı ekranlarla kuşatan faaliyet ve bağlar nedeniyle.

Mekânlar bazen yazarı boğan bir etki uyandırabilir, uzam ise sürekli gelişmelidir. Üslubu geliştiren tecrübe uzamı var ederken, uzam da süreç içinde üslubu güçlendiren bir etki uyandırmaya başlamaz mı?.

Uzam burada, yaptığımız işin sonuçlarından olmasa bile onunla yolculuktan razı eden –fiziksel olmakla kalmayan- mekânın adı. Bize işimizi/amacımızı sevdirmekle kalmayan, bir adım öteye de gittiğimizi duyuran, böylelikle manevi bir güç kazanan mekândır, uzam.

Bir yazar her şeyden önce kendi iç seslerine güvenmeli, o seslere sadakatini korumalı. Mekânı uzama dönüştüren de bu sadakat. Osman Özbahçe kurultayın değerlendirme oturumunda buna değindi: Faulkner “Döşeğimde Ölürken”i bir marangozhanede yazmış.

Yazarlığın uzamı zihnimiz aslında ve elbet muhayyilemiz de… Bırak hikayeyi, demişlerdir bize gerçekçi insanlar. Romanın karın doyurmadığı da hatırlatılır hep. Seneler süren bir kurgu konusundaki ısrarı ayakta tutan nasıl bir kaygıdır? Mehmet Doğan’ın kurultayın açılış konuşmasında dile getirdiği “Her yazma hamlesi sonsuzluğa doğru bir atılıştır” şeklindeki cümle, uzamın zaman boyutunu açıyor. Cümlelerle esneklik kazanan, böylelikle yazarı olgunlaştıran bir yolculuktur, bir bakıma “rıza arayışı” diye adlandırabileceğimiz macera. Engelleri aşmanın sınırı yoktur. Burak Çelik geçirdiği trafik kazasının ardından koltuk değnekleriyle yürümeye mecbur kaldığı halde, yazar eşi Hülya Çelik’le gelmişti Trabzon’dan.

Kızılcahamam’ın 300 metre kadar yukarısında bulunan Çam otelinde işte bu konuları hem salonda konuştuk hem de serbest toplantılarda. Genç yazarlar haklı: İç seslerimize ne kadar güvensek de sevdiğimiz yazarın metnimize ilişkin görüşlerini bilmek isteriz.

Üstelik yazarlık makbul bir uğraşı olarak görülmüyor toplumuzda hâlâ ve genç yazarlar da bunun tedirginliğini yaşıyorlar. Sait Faik pasaport almak için başvurduğunda meslek hanesine “işsiz” diye yazılmıştı ve 1950’lerden bu yana bu konuda şartlar pek değişmedi. Necip Tosun şu soruya cevap aradı: Başka bir mesleğin yanı sıra sürdürülebilir bir uğraşı olabilir mi yazarlık? Veya yazarlığı meslek olarak görmüyorsak, ona ayırmamız gereken zamanla ilgili mesaiyi nasıl açıklamamız gerekecek? Yazdıklarımızı kim okuyacak peki, bu soru üzerine kaygı duymadan yazmanın imkânı var mıdır? Kısa söyleşilerde bu tür sorulara cevap aradık, her yaşta yazar.

Yazmayı sürdürmek için gerçekten çok sevmek, yazma sebeplerine inancını korumak lazım. Eserin içinde yol almak, olgunlaştırıcı bir tecrübe. Çalışarak kendi üslubumuzu oluşturduğumuz gibi, yazma sebeplerimizi de daha açık bir dille tarif edebiliyoruz. Çalışarak kendi yazmak istediğimiz metne doğru keşif kazıları yaparken de kendimizi daha iyi tanıyoruz.

Ve kuşkusuz bu tanımanın da sonu yok, çünkü her kurgu yazma sebepleri üzerine başka bir açıdan düşünmektir. Mehmet Aycı’nın konuşmasında açmaya çalıştığı üzere bir yazar bütün ömrü boyunca aynı cümleyi farklı açılardan söylemeye çalışır zaten. Birçok büyük yazar ve şair en önemli eserlerini yirmili yaşlarda yazdı. Selim İleri’nin Sibel Oral söyleşisinde dillendirdiği “güzel acemilik” hali, yazarın uzamının en önemli yapı taşlarından biri.

Yazar hiçbir zaman emin olamaz metninden, olmamalı. İşte böyle bir noktada genç yazarların kaygısını pek çok yeni başlangıç tecrübesi zaviyesinden anlamakla mükellefim. Onlardan ise güzel acemiliğin sırlarını keşfetme konusunda yardım almalıyım; almaya çalışıyorum. Çünkü başlangıç heyecanını, yani yazma sebeplerimle bağlarımı koruduğum sürece geliştirebilirim yazarlığımın uzamını. Her sahici iyi duygu gibi yazarlığın heyecanı da ancak kendi ilkelerine sadakatle bu uzama yapı taşı olabilir.

Bir yazar meşruiyetini görünme ortamı sağlayan bağlantılardan değil, ilmik ilmik kurduğu metinlerinden alır. Ve evet, elbette, yazarın uzamının kilidi ve şifresi, bir marangozhanede işin inceliklerini öğreniyormuş gibi ter dökerek çalışırken, her eserde yeniden yazılır, bilinir.



Cihan Aktaş, 23.04.2016, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Perspektif Yazıları, 







Sonsuz Ark'ın Notu: Cihan Aktaş Hanımefendi'den yazıları için yayın onayı alınmıştır.  Seçkin Deniz, 09.05.2015

Yazının ilk yayınlandığı yer: Dünya Bülteni:
http://www.dunyabulteni.net/yazar/cihan-aktas/20642/yazarligin-uzami

Seçkin Deniz Twitter Akışı