3 Ağustos 2020 Pazartesi

SA8764/SD1768: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 44

Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

"Bir romanda bunları anlatmak mümkündü ve ben bunu yapmak zorunda olduğumu hissediyordum. Bir insan ölüp gittiğinde geride gerçekten değerli ne kadar çok şey bırakabilirdi ki? "


Hepimiz birinci zihinsel katmandan Bakara Suresi 177. ayette beyan edilen şu kesin gerçeği görebilir ve şeyler arasındaki iyi, doğru ve güzel olanı seçebilir, itildiğimiz karanlık kuyudan çıkabiliriz:

‘İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyene ve kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.’

Sözlerini taçlandırıyordu Bekçi: ‘Onlar ve biz birinci zihinsel katmana mahkûmuz, bizim en büyük avantajımız onlara karşı bilinçli olabilmemizdir; belirsizliğe kaybetmemek için de inanmak zorundayız.’

Nahl Suresi 89. ayette bildirilen de buydu: ‘Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün. Sana bu kitabı; her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.’

Bir romanda bunları anlatmak mümkündü ve ben bunu yapmak zorunda olduğumu hissediyordum. Bir insan ölüp gittiğinde geride gerçekten değerli ne kadar çok şey bırakabilirdi ki? Bundan daha iyi bir şey bırakma ihtimalim çok azdı. Gök Yazarı’nı anlıyor ve onun yıllarca süren araştırmalarının sonuçlarını yorumlayabiliyordum. Allah’ın anlatma gücüme destek vereceğine emindim.

Gök Yazarı’nın anlatmak istedikleri zihinsel geçmişimde yer edinmiş birçok şeye temas ediyor, sorduğum soruları daha da belirginleştiriyor ve yeni sorular sormama yardımcı oluyordu.

Birileri ölçüp biçiyor, gergef örüyor ve insanları, onlara sezdirmeden, kendi menfaat akıntılarında sürüklüyorlardı. Adem'in evlâdından çoğu, çoğunluğun dışında kalan diğer az evlâdının açık gizli hükümdârlıklarına boyun eğiyordu; aslolan bu muydu?

Her insan bilmekle mükellefti; asla aykırı olarak, insanların çoğu bilmeyi öteliyor, bilmeyi yakınlaştıranlara mahkûm olmayı tercih ediyordu; o bilenlerin, neyi bildiğini bile merak etmeden üstelik...

Zümer Suresi 8-10. ayetlerde, ‘İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman daha önce O’na yalvardığını unutur ve Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. De ki: “Küfrünle az bir süre yaşayıp geçin! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin.” (Böyle bir kimse mi Allah katında makbuldür,) yoksa gece vakitlerinde, secde hâlinde ve ayakta, ahiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak itaat ve kulluk eden mi? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar. De ki: “Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlar için (ahirette) bir iyilik vardır. Allah’ın yeryüzü geniştir. Sabredenlere mükâfatları elbette hesapsız olarak verilir.”’ diyordu Allah ve bütün anayasalardan, yasalardan, bildirgelerden, sözleşmelerden, entelektüel metinlerden daha üst bir seviyede ‘iyi ile kötü’ arasındaki temel farkı oluşturan kalın çizgileri belirliyordu.

İnsanın bütün mâzisi bu gerçeklerle doluydu. İki tür insandan bahsediyordu Allah, biz hangi türden olmayı seçecektik, bütün mesele buydu; bizim seçimimiz şimdiki zamanı ve geleceği belirliyordu. Özgürdük ve ayetler de özgür irademize hitap ediyordu.

Şimdiki zaman, yine eski zamanların tekrarını -daha farklı dizilişlerle ancak aynı akıntılardaki gidişi- yaşatıyordu, insanın evlâdına. Hâbil-Kâbil zıddîyesi devam ediyordu.

İnsanlardan azı, kimlerden müteşekkildi, Kâbil'in ırsîyeti kimlerle sürüyordu? Biz'i kimler yönetiyordu? Yerel hükümdârların zımnî hâkimiyet telâkkilerindeki silsile, kimlere uzanıyordu? Allah’ın yolundan saptırmak için O’na koşulan eşler-ortaklar değil miydi silsileyi oluşturanlar?

Bizlerin bilmediği her şey, bizlere tahakküm edilmesine sebep olan her şeyi içeriyorsa, kusur kimdeydi? Bilemediğimiz her şeyi öğrenemeyen bizlerde mi, öğrenmemize mâni olan diğer 'az' da mıydı?

Yoksa biz, bizlere dayatılan ön kabullerin esâretinde mesût ve mesrûr muyduk? İdâre edilenler belliyken, idâre edenlerin kimler olduklarını bilmek neden bu kadar zordu?

İnsan'ın insana bıraktıkları, zamanın billur çanağında yalanlardan arınıyordu oysa; göbek bağlarından daha başka yerlere bağlananların bizde bıraktıkları derin izler berraklaşıyordu. İblis'in ellerinde büyüyenlerin egemenlik safralarını tek tek görebiliyorduk. Ama herkes görüyor muydu? Herkes ne zaman görecekti?

Bilmekle mükellef olduklarını unutan insanların, boyunduruklarından kurtulmaları mümkün olacak mıydı? Bilmiş olmayı hedefleyenlerin kılavuzları kimlerdi? Gerçeğe merakla bakmaya başlayanların önlerine ilk çıkanlar nelerdi? Kimlerin yalanlarını belliyordu meraklılar?...

Hangi yalanların kimlerden türediğini bilemeyen; ancak bildikleriyle diğerlerinden ayrıldığını düşünenlerin düştüğü en büyük çukur, yanılgılarını gerçek sandıkları anda düştükleri derin çukur değil miydi?

Binlerce elçiyle sürekli uyarılan, buna karşılık gerçeği sürekli değiştirenlerin ellerinde bir oyuncağa dönüşen insan, çâresiz değildi; onu yaratan, onu yalnız bırakmamıştı. İlâhî korunma güvencesiyle kendisine gönderilmiş olan son kitap, Kur'an, gerçeği insanların kendisine bıraktığı yalanlardan seçip ayırt edebilecek tek kıstastı. Son dine bulaştırılmış olan sapkınlıkları fark edecek olan insan, işte o Kur'an'ı okuyan ve anlayan insandı. Öbek öbek toplanan insanların içinde boğulduğu esâret, okuyan ve bilen insanın asla mahkûm olmayacağı ve içinde kat'i gerçeği bulabileceği Kur'an ışığıyla sona erecekti.

İnsanların zihinlerine dayatıldığı gibi, din insana esâret verecek değildi; aksine insanın insana dayattığı sistemlerin tümü esâret içeriyordu. İnsan ilk önce bunu bellemeli değil miydi? Çokluğun cehâleti azlığın tahakkümü demekse, çokluğu kuşkusuz hürriyete ulaştıran da kesin bilgiydi.



< Önceki                      Sonraki>>


[(02.08.2020, (1/69 (93))]

Lütfen gitmek istediğiniz bölümü tıklayınız:


Seçkin Deniz, 03.08.2020, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı
Takip et: @Seckin_Deniz





Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
  4. Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.

Seçkin Deniz Twitter Akışı