8 Haziran 2020 Pazartesi

SA8642/SD1715: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 36

"Èze’yi hatırlattı hemen İD, güzel bir köydü; gitmeliydik. Gülümsedim ve kaldığım yerden anlatmaya devam ettim."


Şimdi yeniden kadın-erkek ilişkilerine dönme zamanının geldiğini gösteriyordu işaretler, ama bir peygamber gelmeyecekti; bu kesindi. O halde kendimizle baş başaydık ve bu kaçınılmaz, geri dönülmez kararı vermek zorundaydık; yapmamız gerekenlerden de sorumluyduk, bunu biz yapmazsak sonraki tarihte 'insan' denen 'şey'in varlığı mümkün olmayacaktı.

Bu 'şey'in varlığının mümkün oluşunu erkek ve kadının cinsel ilişkisi ile sınırlı tutmak da yetersiz olurdu, çünkü bu 'şey', her yeni başlangıçla yeniden var olmaya devam ederken de kadın ve erkek arasındaki ilişkinin bu türü bir şekilde devam ettiği için bugüne dek gelebilmişti. Kadın sadece ve sadece çocuk doğurmak için kullanılan bir makineydi o karışık dönemlerde de; insandan sayılmayan kadının o dönemlerde doğurmaktan başka çaresi de yoktu, buna karşı çıkamazdı, bunu engelleyemezdi. Ama bugün öyle değildi; bugün kadın doğurmaya karşı çıkabiliyor ve doğurmayı engelleyebiliyordu.

Yani anlayacağımız şey belliydi, tehdit büyüktü. Kadın da erkek gibi 'özgür' iradesinin sonuçlarını yaşamak istiyor, erkek gibi doğasına aykırı davranma hakkını kullanabiliyordu. Tabi konu kadının ya da erkeğin özgür iradesi değildi, kaldı ki özgür irade ne demekti, bunu tartışabilecek kalitede bir insanlık kurgusu bile yoktu; eski kurgularla avunup duran zavallılar, kadının "doğurmayacağım" dediği andaki özgürlüğünü neye bağlayacaklarını bilemiyorlarlardı çünkü.

Tabi bazıları da sperm bankaları tecrübesinin özgür irade üzerindeki baskılarını dayanılmaz bulunca erkeksiz doğurmak için, bu hususta çabalayan bilim adamlarına bel bağlamış durumdaydılar; sorun bu da değildi belki ya da işi başka açıdan konuşmamız gerekiyordu; erkek-kadın ilişkilerine geri dönmek de ne demekti?

'Kadın-Erkek İlişkisi' yerine 'Erkek-Kadın İlişkisi'nden bahsetmek bile tuhaf homurdanmalara neden oluyorsa bugünün saçma sapan eşitlik tartışmalarına boğulmuş zavallıların ruhunda, bunu bu şekilde konuşmaya gerek yoktu; Erkek ya da Kadın öncelikli bir varlıksal pozisyona bağlı değildi bugün durum, ikisi de olmadan çocuk doğamıyordu mesela. İkisi de henüz 'âşık olmak' gibi içsel bir zorlayıcı 'güdü'ye ya da 'seks yapmak' gibi bedenî bir 'zorbalığa' karşı çıkamıyordu, özgür irade tanımı nasıl yapılacaktı?

Yine buradan yola çıkmalıydık; erkeği ve kadını çağdaş teknolojilerin bulunmadığı köylere geri göndermemiz gerekiyordu. Çünkü çağdaş teknolojiler kadını ve erkeği basit bir robot ya da iş gücü olarak tanımlıyor, böyle istiyordu; onun cinsiyetini ve cinsiyetine bağlı güdülerini baskı altına alıyor, doğal ortamından koparıyor, erkeğin ve kadının doğasının ortaya çıkmasını engelliyordu; kadın ve erkek öncekine göre özgür diyebileceğimiz 'baskısız' bir doğal ortamda kendi hayatını üretme şansını bulamıyordu.

Her açıdan kuşatılmış, çıplaklığın ya da giyinmenin, boyanmanın, estetik operasyonların, arabaların, parfümlerin, paranın, mücevherlerin ve iş-kariyer kaygılarının direktifleri ile kadın kadın olmanın farkını, erkek de erkek olmanın farkını ayırt edecek bir ruhsal ve biyolojik tema alanı inşâ etmekten mahrumdu; ikisi de aynı ringde aynı anda dayak yiyen elleri kolları bağlı zavallı birer boksör gibiydi. Çağdaş hayat ikisinin de ağzını burnunu dağıtıyordu, kadın-erkek birbirine karışıyor, o arada uyanan güdüler de buldukları uygun boşluklara dalıyorlardı...

Köye geri göndermeliydik çocuklarımızı, erkeklerimizi ve kadınlarımızı, çünkü başka çaremiz yoktu. Sadece inekleri, öküzleri, eşekleri, koyunları, keçileri, tavukları, horozları, civcivleri, kedileri, köpekleri, bahçeleri, tarlaları, dereleri, nehirleri, gölleri ve dağları olan, dağlarında kurtları, ayıları, tilkileri, sincapları olan köylerimize geri dönmeliydik; iletişim yüzyılında anlamını yitiren ve yapaylaşan her kavramı, her şeyi yeniden öğrenmeli ve öğretmeliydik çocuklarımıza, ancak o zaman Erkek-Kadın ilişkilerine geri dönmemiz mümkün olabilirdi.

Èze’yi hatırlattı hemen İD, güzel bir köydü; gitmeliydik. Gülümsedim ve kaldığım yerden anlatmaya devam ettim.

Bir peygamber gelmeyecekti; o halde her şeyi yeniden düşünmek için, hangi dini seçeceğimizi kararlaştıracağımız bir yer olmalıydı; özgür irademizin üzerinde 'baskı' olamayacak olan bir yer. Kadın ve erkek olarak, hangi duyarlılıkları, hangi özeni, hangi önemi istiyorsak ve hangi din buna en mükemmel çözüm önerisinde bulunuyorsa düşünmeli ve o dine inanmalıydık ve o dinin erkek-kadın ilişkilerinin temel çerçevesini çizen emirlerini eksiksiz yerine getirmeliydik.

İD’e bu konuda ne düşündüğünü sordum. İsrâ Suresi 9 ve 10. ayetlerde, ‘Gerçekten bu Kur’an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan mü’minler için büyük bir mükâfat olduğunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler’ şeklinde ifade edildiği gibi İslam’ın bu anlamda çok boyutlu çözüm tekliflerinin benim için önemli olduğunu vurguladım; başka seçeneğimiz bence yoktu. İnsan insandan etkileniyordu ve yine insandan etkilenmeye devam edecekti.


< Önceki                      Sonraki>>


 [(20.05.2020, (1/58 (82))]


Seçkin Deniz, 08.06.2020, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı
Takip et: @Seckin_Deniz




Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı