3 Mart 2020 Salı

SA8403/SD1631: Distopya'dan Çıkış; Türkiye'nin 'Hard Power' Dış Politikası, Yankıları ve Bahar Kalkanı Harekâtı

"ABD, Avrupa Birliği ve Rusya, 'Bağımsız Politikalar' uygulamamızı ve Türkiye'nin çıkarlarını korumamızı istemiyorlar."




Rusya, hiç ara vermediği ancak Şubat 2020 sonlarına doğru arttırdığı vahşi saldırılarda katil Esat rejimine destek vererek İdlib'de sivilleri katletti ve yüz binlerce insanı Türkiye'ye doğru sürdü. Türkiye, ısrarla Astana-Soçi süreçlerini ve varılan mutabakatları hatırlatarak bu katliamın durdurulmasını istedi. Putin ve Hamaney Türkiye'nin uyarılarını umursamadı. 

İşgal edilen köylerde ve kasabalarda katliamlar yapan, mezarları tahrip eden, hastaneleri ve alışveriş mekanlarını, pazar yerlerini vurarak sünni halkı ülkeyi terk etmeye zorlayan Rus-İran-Esat-Hizbullah (Lübnan) çetesinin yaptıkları dayanılmaz hale geldi. Türkiye'nin Astana-Soçi süreçleri gereği İdlib'de kurduğu gözlem noktaları kuşatıldı.

Putin, Erdoğan'ın bütün uyarılarına, teknik heyetlerin karşılıklı ziyaretlerine ve diplomatik müzakerelere rağmen, saldırılarını yoğunlaştırdığı günlerde 'Esat'ın bütün ülkede hakimiyet sağlayana kadar durmayacağını' ilan ederek meydan okudu.

Rusya-İran ile imzaladığı Astana-Soçi anlaşmaları çerçevesinde İdlib'de bulunan TSK unsurlarına yönelik Putin-Esat saldırısı sonucu 34 askerinin şehit edilmesi üzerine Türkiye bir süredir askerî yığınak yaptığı İdlib'de Bahar Kalkanı harekatını başlattı. 27-28 Şubat 2020'de başlattığı Bahar Kalkanı Harekâtı'nda katil Rus ve İran destekli Esat rejiminin bütün savunma sistemlerini, uçaklarını, helikopterlerini, tanklarını, zırhlı araçlarını ve katil teröristlerini obüs atışları, F-16 desteği ve İHA-SİHA ile yok etti. 

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, 2 Mart 2020'de: "Harekat şu ana kadar planlandığı şekilde başarıyla devam etmektedir. TSK tarafından tüm saldırılara misliyle, en şiddetli şekilde ve tereddütsüzce karşılık verilmiş, verilmektedir. Şehitlerimizin kanlarını yerde bırakmamak için başlattığımız Bahar Kalkanı Harekatı kapsamında bugüne kadar; rejime ait 2 savaş uçağı, 2 İHA, 8 helikopter, 135 tank, 5 hava savunma sistemi, 86 top/obüs/ÇNRA, 16 tanksavar/havan, 77 zırhlı araç, 9 mühimmat deposu, 2 bin 557 rejim unsuru ve askeri etkisiz hale getirilmiştir." şeklinde açıklama yaptı.


Bir gün sonra, 3 Mart 2020'de Milli Savunma Bakanlığı'ndan (MSB) yapılan açıklamada "Bahar Kalkanı Harekatı'nda son 24 saatte 1 uçak, 1 İHA, 6 tank, 5 obüs/ÇNRA, 2 hava savunma sistemi, 327 rejim askeri etkisiz hale getirildi'' denildi. Öte yandan, harekat kapsamında Suriye rejimine ait bir L-39 tipi savaş uçağının düşürüldüğü duyuruldu.

Türkiye'nin ABD-Rusya tarafından sıkıştırıldığı İdlib'de, Halep'te ve Esat rejiminin operasyon gücü olan her unsuruna yönelik saldırılarında elde ettiği başarılı sonuçlar  Türkiye'ye düşman politikalar üreten ülkelerin hepsinde büyük yankı uyandırdı.

TRT Haber'in bu konuda yaptığı 2 Mart 2020 tarihli haber şöyleydi:

"Türk ordusunun kullandığı silahlı insansız hava araçlarının Esat rejimi güçlerini yerle bir etmesi dünya gündemindeydi. İdlib'de yerli ve milli SİHA'ların rejime ağır kayıp vermesi dünya medyasında da geniş yankı buldu. 

Rejime ağır darbe vuran Türk SİHA'larının nokta atışlarını yayınlayan yabancı basın, "Ankara teknolojik gücünü gösterdi" dedi. ABD'li merkezli medya kuruluşu Bloomberg, Türk SİHA'ların başarısını "Ankara teknolojik gücünü gösterdi" sözleriyle yansıttı. Haberde benzeri görülmemiş sayıda uçağın eşgüdüm içinde hareket ettiğine dikkat çekildi. Sürü halinde ilerleyen SİHA'lar, rejim hedeflerini tek tek imha etti İlk kez bir ülkenin geniş bir hava sahasını drone sürüsü kullanarak yönettiği aktarıldı: "Düzinelerce uzaktan kontrol edilen uçak, Suriye üslerini, kimyasal savaş depoları ve iki Su-24 savaş uçağını vurdu" 

Voice of America da Türk SİHA'larının yaptığı nokta atışların görüntülerini yayınladı. İngiliz The Guardian gazetesi ve France 24’te yer alan haberlerde de rejim unsurlarının Türk dronlarıyla etkisiz hale getirildiği duyuruldu. Türk SİHA'ların rejime vurduğu darbeyi İngiliz devlet televizyonu BBC'de gündemine taşıdı. BBC, Guardian'ın "Türkiye'nin harekatı rejime ivme kaybettirdi " haberine de geniş yer verdi.

Türk İHA ve SİHA'ların büyük başarısıyla ilgili yabancı politikacılardan da çarpıcı yorumlar geldi. Portekizli siyaset bilimci ve Amerikan Hudson Enstitüsü Araştırmacısı Bruno Maçaes, Türkiye'nin Suriye'deki büyük askeri başarısından övgüyle söz etti. Bruno Maçaes, sosyal medya hesabından "Türkiye, nasıl silahlı drone süper gücü haline geldi?" diye sordu ve dronları üreten Baykar Savunma Teknik Müdürü Selçuk Bayraktar için ''Ortadoğu'nun kaderini değiştiren adam'' nitelemesinde bulundu."

Türkiye'nin Esat rejimine verdiği savunma sistemlerini yok etmesini ve verdirdiği ağır kayıpları, onlarca paralı Rus askerinin yanı sıra rütbeli subaylarını da kaybetmeyi hazmedemeyen Putin propaganda savaşlarının bir parçası olarak kullandığı Sputnik'te, Türkiye aleyhine yayınlarını zıvanadan çıkardı ve Hatay ilimizi 'Çalınan Şehir' diyerek tanımladı. 

Oysa Putin Kırım'ı Ukrayna'dan iç savaş çıkararak çalmıştı; 2014 yılında Kırım, Kremlin tarafından demir yumruk politikaları ile ilhak edilmiş ve baskı altına alınmıştı. Hatay ise referandumla Türkiye'ye bağlanmayı seçmişti. Yapılan karşılaştırma açık bir saldırıdan başka bir şey değildi. Türkiye, Sputnik genel yayın yönetmenini çalışanlarını sorguladıktan sonra serbest bıraktı.

Peki Türkiye-Rusya ilişkileri nasıl bu hale geldi? 

Türkiye, 15 Temmuz 2016 ABD-NATO-FETÖ-Suud-BAE askerî darbesi sonrası Batı ile ilişkilerini yeniden tanımladı. Rusya Devlet Başkanı Putin'in sıcak yaklaşımları ile 2015 sonunda yine Suriye'de  sınır ihlali yaparak Hatay üzerinde  sivilleri bombalamak için manevra yaparken düşürülen Rus uçağı sonrası bozulan Türkiye-Rusya ilişkileri düzeldi. 

Putin, darbeyi bir fırsat olarak kullanmış ve kendisine yaptırım uygulayan ABD-AB'ye karşı Türkiye ile bir eksen oluşturmak istemişti. Elbette bu eksen, Rusya'yı baskın güç olarak, Türkiye'yi de Batı'ya karşı kullanılacak bir ülke olarak tasvir eden bir zihnin ürünüydü. 

Türkiye ise Kasım 2015'ten sonra yeniden tanımladığı Türkiye-Rusya ilişkileri sonrası, Batı'nın NATO üyesi olmasına rağmen kendisine vermemekte direndiği Hava Savunma Sistemi'ni Rusya'dan alarak, Türkiye-ABD, Türkiye-AB ilişkilerini yeniden tanımlamak ve dizayn etmek istiyordu. Rusya'nın Akdeniz ve İstanbul hayallerinin de farkındaydı. Ancak denge politikası gütmek gerekiyordu. 

ABD-Rusya-Avrupa Birliği'nin ortak operasyonu olarak güneyden kuşatılan ve bütünlüğü tehdit altında olan Türkiye, 15 Temmuz Darbesi'ne tepki olarak, ABD'nin kurduğu ve proxy savaş gücü olarak kullandığı terör örgütü DAEŞ'e karşı 24 Ağustos 2016'da Fırat Kalkanı Harekatı'nı, yine ABD'nin kurduğu ve proxy savaş gücü olarak kullandığı terör örgütü PKK/YPG'ye karşı 20 Ocak 2018'de Zeytin Dalı Harekatı'nı ve en son 9 Ekim 2019'da Barış Pınarı Harekatı'nı yaparken ABD Başkanı Trump ve Rusya Devlet Başkanı Putin ile bağlarını hiçbir zaman koparmadı.

Putin'in Libya'da, ABD'nin bir casusu olarak tanınan eski general Hafter'i paralı teröristlerle ve Rus askerleriyle destekleyerek Suriye'deki gibi bir insansızlaştırma ve sindirme operasyonuna girişmiş olması, Türkiye'nin bütün girişimlerine yönelik bir tehdit olarak uzun süredir masadaydı. Türkiye ile Rusya'nın çıkarları çatışıyordu. Oysa buralar bizim topraklarımızdı; coğrafyamızdı ve Rusya'nın hiçbir şekilde buralara müdahil olma hakkı yoktu.

Bu akışın bütününde temel bir sorun vardı ve bu sorun sürüyordu: Türkiye'nin bağımsız Dış Politikası hem ABD-Avrupa setini hem de Rusya'yı rahatsız ediyordu. Türkiye her zaman bu 'Haçlı İttifakı'nın ortak düşmanı olarak tanımlanıyordu. Ancak bu kez 'Satanist Haçlı İttifakı' masonik bir şemsiye olarak neredeyse bütün müslüman ülkeleri, Hinduları, Budistleri içerecek şekilde genişlemişti.

7 Ağustos 2018 Salı günü yayınladığım 'SA6622/SD1089: Bir Siyaset-Diplomasi Felsefesi Değişikliği; Türkiye-ABD İlişkileri mi, ABD-Türkiye İlişkileri mi?' başlıklı analizde şunları yazmıştım;

"Satanist/Masonik/Siyonist Küresel Sistemin en büyük temsilcisi ABD ise, dış politika hastalıklarından en önemlisini sürdürmeye kararlıydı. Türkiye-ABD ilişkilerini kabul etmiyor, ABD-Türkiye ilişkilerinin eskiden olduğu gibi ABD'nin çıkarlarına hizmet edecek şekilde sürmesini istiyordu. Her biri bir savaş nedeni sayılabilecek olan, 15 Temmuz, PKK-FETÖ-DAEŞ gibi Türkiye'ye karşı olduğu net darbe ve terörle ilişkisi kesin bir şekilde kanıtlanmasına rağmen ABD'nin bu ısrarı Türkiye'nin 2002'de başlayan bağımsız bir devlet olma stratejisini ete kemiğe büründürme zamanının geldiğini de gösterdi.

Rusya'nın ve Avrupa Birliğinin ve birlik üyesi diğer ülkelerin öğrendiği gibi ABD'nin de Türkiye-ABD ilişkilerini öğrenmesi gerekiyordu, vize krizi ile başlayan şimdi de ajan-papaz Brunson'la devam eden yaptırıma karşı yaptırımla ABD bunu öğreniyordu.

Türkiye asla ABD'nin Stratejik Ortak, Model Ortaklık gibi ilişki biçimini tanımlama girişimlerini ciddi olarak algılamadı. Çünkü ABD'nin tarihinde böyle bir ortaklık mevcut değildi. Şu anda da net olarak görülen şey ABD'nin 'Stratejik Ortak, Model Ortaklık' şemsiyelerinin altında istediği şey sömürgeci düzenin sürmesiydi, ancak artık bu imkansızdı.

Türkiye-ABD ilişkileri inşâ edilirken ABD'nin elinde çok fazla tehdit aracı yoktu; Dolar değer kazandıkça ABD'nin Dış Ticaret açığı artacak, aşırı değerli dolar ABD için ticarî bir dezavantaja dönüşecek, ABD orijinli ihracat malları dünya pazarında rekabet edemeyecek ve zaten batık durumda olan ABD ekonomisi Trump'ın istediği şekilde ihracata odaklanma kapasitesini tamamen kaybedecekti. Bu riskle birlikte Dolar'ın küresel hegemonyası da sarsılacak ve alternatif para birimleri ya da yerel para birimleri ile ticaret yaygınlaşacaktı.

Bugün Avrupa Birliği, İngiltere, Fransa ve Almanya, ABD'nin İran'a uyguladığı yaptırımlara karşı şirketlerini koruyacaklarını ilan ederek de ABD'nin yaptırım gücünü zayıflattılar, Buna karşılık Putin petrol şirketini İran'dan çekerek küresel oyunda ABD'nin bir partneri olduğunu, Türkiye açısından da çok güvenilir bir ortak olarak değerlendirilemeyeceğini bir kez daha gösterdi.

Türkiye'nin ABD'ye karşı stratejisi, ABD'ye eşit bir devlet olarak davranma kararlılığını sürdürmesini sağlayacak davranış setini içermelidir. Geriye atılacak herhangi bir adım Türkiye'nin itibarını sarsacak ve sağlıklı adımlar atmasını engelleyecektir. ABD çökmüştür, çöken ekonomisi, psikolojik olarak yok olan ordusu, eskiyen askerî teknolojisi ile bütün heybetini kaybetmiştir; ancak bütün dünya için nükleer bir tehdit olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir; bunu her an göz önünde tutarak ilerlemeye devam etmeliyiz."

ABD İdlib'de, terör örgütü olarak tanımladığı ve desteklediği HTŞ'yi kullanarak Rus-Rejim unsurlarını 'kasten' tahrik ediyor ve Rus-Rejim uçakları hemen her gün sivil yerleşimlerini bombalamasını sağlıyordu; amacı Türk-Rus ilişkilerini koparmak olarak görünse de, Putin-Trump ortaklığında Türkiye'nin durdurulmasını amaçlayan bir stratejik planın işlediği açıktı. 

19 Şubat 2020'de, 34 askerimizin şehit edilmesinden bir hafta önce yayınlanan ABD destekli Alman Marshall Fonu'nda ABD-Türkiye ilişkileri ile ilgili çalışmalar yapan Nick Danforth (*)'e ait olan Center For Global Policy (CGP) yayınlanan 'Türkiye'nin Yeni Sert Güç (Hard Power) Dış Politikası -Turkey’s New Hard Power Foreign Policy' başlıklı analizinde, Türkiye'nin İdlib'de nasıl sıkıştırılmaya çalışıldığını anlamamızı sağlamaktadır. 


"Suriye, Kıbrıs ve Libya'nın yanı sıra ABD ve hatta Rusya'ya yaklaşımında Ankara, çeşitli çıkarları somut yollarla ilerletmek için iddialı politikalar üzerinde kumar oynamıştır. Şimdiye kadar, bu strateji bazı önemli kısa vadeli sonuçlar elde etti, ancak ciddi uzun vadeli riskler taşıyor. Özellikle, Türkiye'nin algıladığı düşmanlara ve tehditlere karşı agresif tepkisi onları gerçeğe dönüştüren kendini gerçekleştiren bir kehanet olma riskiyle karşı karşıyadır. Washington için zorluk, Türkiye'yi bu yörüngeden atma fırsatlarına karşı uyanık kalırken Türk baskısına boyun eğmekten kaçınmaktır.

2016'dan bu yana, Türk politikacılar ve hükümet yanlısı analistler Türkiye'nin yeni dış politika doktrinini dinleyecek herkese açıklamak istiyorlar. Tutarlı bir şekilde, Türkiye'nin dünyada daha fazla bağımsızlık ve eski Batı müttefiklerine daha az güvenme arzusunu vurguluyorlar. Ayrıca Türkiye'nin sert güce ve denizaşırı askeri müdahalelere dayanarak çıkarlarını güvence altına almak için daha iddialı hale geleceğini açıklıyorlar. Son olarak, bu yaklaşımın ardındaki mantığı açıklayarak, Türkiye'nin şu anda ABD, Suriye Kürt ortakları (PKK/YPG terör örgütü kastediliyor) ve Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve  ve İsrail'den oluşan bölgesel bir eksen de dahil olmak üzere bir dizi düşmandan varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduğunu savunuyorlar.

Türkiye'nin 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin yabancı güçler tarafından düzenlenen bir saldırı olduğuna ikna olmuşlar, şimdi Türkiye'nin en iyi savunmasının iyi bir saldırı olduğuna ve savaşı düşmanlarına taşımak gerektiğine inanıyorlar. Bu doktrinin değerinin dikkate alınması mevcut Türk dış politikasını anlamada şaşırtıcı derecede iyi bir rehber sunmaktadır. Son yıllarda bu doktrinin Türk düşüncesini gerçekten yönlendirdiği ve yönlendirmeye devam edeceği sonucuna varmak için Ankara'nın tehdit algısının geçerliliğini kabul etmek gerekmez.


Türkiye ABD'yi Hedefliyor


Ankara'nın yeni dış politika yaklaşımı, Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinde en açık şekilde görülebilir. Ankara, on yıllardır ABD-Türkiye ilişkisinin eşit olmayan şartlarında, diğer örneklerin yanı sıra Washington'un Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesine sürekli olarak karşı çıktığını da ileri sürüyor. Buna rağmen Ankara'da birçok insanın ABD tarafından düzenlendiğine inandığı 2016 darbe girişiminin ardından Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ilişkinin koşullarını yeniden tanımlamaya yönelik açıklamalarda bulunuyor.


Örneğin, Erdoğan Rus S-400 hava savunma füzeleri satın alırken, Türkiye'nin Washington'dan bağımsızlığını ilan etti. Birçok Amerikalı analistin Ankara'nın geçmişte olduğu gibi nihayetinde ABD'nin baskısı altında geri dönmesini beklediği yerde Erdoğan direndi ve Türkiye ekonomisini kötüleştiren yaptırımları göze aldı. Türkiye'nin Washington için aşırı derecede sert cezai yaptırımlar uygulamak için çok önemli olduğunu (en azından şimdiye kadar doğru) hesapladı.


Ankara, Suriye'nin kuzeydoğusunda da benzer şekilde güçlü bir yaklaşım izledi. Ankara, defalarca askeri eylemlerle tehdit ederek ve hatta ABD birlikleriyle yüzleşme riski altında bile olsa bazı askeri eylemlere karışarak, sonunda Başkan Donald Trump'ı Türkiye'nin YPG'ye (ana Suriye Kürt milis grubu ve Türk hükümeti ile 1984'ten beri savaşta olan PKK'nin bir parçası) karşı saldırısına izin vermeye ve Kürtlerin Suriye'nin Kuzeyin'deki toprak taleplerini reddetmeye ikna etti. Tüm bunların yanı sıra, Türk hükümeti, ABD Dışişleri Bakanlığı yerel çalışanlarını tutuklayarak ve Amerikalı papaz Andrew Brunson'u serbest bırakılması için tekrarlanan yüksek profilli çağrılara rağmen iki yıldan fazla bir süre hapishanede tutarak Washington'a da meydan okudu.


Bu politikalar sonucunda, Türkiye gerçek sonuçlarla karşı karşıya kalmıştır. Türkiye'nin S-400'leri satın alması, Ankara'ya nihai satışlarda potansiyel olarak 10 milyar dolardan fazlaya mal olan F-35 savaş uçağının ortak yapımcısı rolünün ortadan kaldırılmasına yol açtı. Türkiye, Ekim 2019'da YPG'ye saldırdıktan sonra, Pentagon Ankara ile gizli bir istihbarat paylaşım operasyonunu askıya alırken, Kongre hala uygulayabileceği bir dizi yaptırımı düşünüyor. Dahası, Türkiye'nin para birimi, Trump'ın 2018 yazında Türk ekonomisini “yok etmek”le tehdit ettiği, Rahip Brunson'un serbest bırakılmasını sağlamak için maruz kaldığı dramatik kayıptan henüz tam olarak kurtulamadı. Bunlara rağmen Ankara'nın bakış açısından, bunlar geçici gerilemeler gibi görünebilir.  Türkiye, bu ve diğer sonuçlara katlanarak düşüncelerinde ısrar ederse, sonunda Washington'a ABD baskısına yatkın olmadığını kanıtlayacak ve böylece daha eşitlikçi bir ilişki biçiminde uzun vadeli faydalar sağlayacaktır.


Ankara, çeşitli bölgesel meselelerde de benzer bir iddialı yaklaşım benimsemiştir. Ne zaman Kıbrıs Rum kesimi, İsrail ve Yunanistan ile koordineli olarak, onun güneydoğu kıyıları yeni keşfedilen hidrokarbon kaynaklarını istismar taşındı Ankara bölgede kendi denizcilik çıkarları kabul edilene kadar bu çabalarını baltalamaya edeceğini söyledi. Türkiye daha sonra Kıbrıs sularında keşif sondajı yapan yabancı şirketleri tehdit etmek için savaş gemileri gönderdi, sonra kendi iddialarını iddia etmek için matkap gemileri gönderdi.


Ankara, çeşitli bölgesel meselelerde de benzer şekilde iddialı bir yaklaşım benimsemiştir. Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti, İsrail ve Yunanistan ile koordineli olarak yeni keşfedilen hidrokarbon kaynaklarını adanın güneydoğu kıyısından sömürmeye başladığında, Ankara, bölgedeki kendi deniz çıkarları kabul edilinceye kadar bu çabaları engelleyeceğini açıkladı. Türkiye daha sonra Kıbrıs sularında keşif sondajı yapan yabancı şirketleri tehdit etmek üzere savaş gemileri gönderdi, ardından kendi iddialarını sürdürmek için sondaj gemileri gönderdi.


Ankara Diğer Alanlarda Kendini Gösteriyor


Ankara, Doğu Akdeniz'deki bu çabaları Libya'daki politikası ile tamamladı. 2019 sonbaharında Türkiye, Mısır, Suudiler, Birleşik Arap Emirlikleri ve Rusya'nın desteklediği Libya Ulusal Ordusuna karşı çatışmasında Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti'ne (UMH) desteğini artırdı. 


Erdoğan, insansız hava araçları, askeri danışmanlar ve 2.000 Suriyeli savaşçı göndermenin yanı sıra kuşatma altındaki Büyük Millet Meclisi'ni (Grand National Assembly.-GNA) savunmak için Türk birliklerini konuşlandırmaya istekli olduğunu açıkladı. Aynı zamanda Türkiye, iki ülkenin Akdeniz'deki Münhasır Ekonomik Bölgesini sınırlayan Trablus hükümeti ile bir anlaşma imzaladı. Yunanistan'ın, en azından BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne göre Girit adasının etrafında hak sahibi olacağı ekonomik bölgeyi kesen bu anlaşma Türkiye'nin Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail'i birbirine bağlayan gaz boru hattı için geçici planları engellemesini sağlayacaktır.


Şimdi Türkiye'nin iddialı sert güç yaklaşımı kuzeybatı Suriye'de daha ciddi bir sınavla karşı karşıya kalacak. Suriyeli isyancıları Esad rejimine karşı mücadelelerinde destekledikten ve milyonlarca Suriyeli mülteciyi kabul ettikten sonra, Esad’ın kuvvetleri isyancı İdlib'e doğru ilerlerken Türkiye Suriye politikasının çöküşüyle ve yeni bir mülteci dalgası ile karşı karşıya.


Türkiye başlangıçta Moskova'nın desteklediği bir dizi müzakere şartının Esad'ın ilerlemesini durdurabileceğini umuyordu.Bu yaklaşım görünüşte karmakarışıkken,Erdoğan, Türkiye'nin gerekirse rejimi kontrol etmek ve İdlib'i savunmak için doğrudan askeri güç kullanma tehdidinde bulundu.


Türkiye Sınırlarını Buldu


Önümüzdeki aylarda Türkiye, dengeleyici bir eylemle karşı karşıya. Ankara, Libya ve Suriye'deki Rus destekli güçlerle yüzleşmenin eşiğinde. Aynı zamanda Türkiye, Nisan ayında S-400 füzelerinin planlanan aktivasyonuna devam ederse, ABD Kongresi'nden daha ciddi yaptırımlar uygulanmasına karşı çıkıyor.


Bu durumu yönetmeye çalışırken Ankara'nın Washington'la bazılarının umduğu gibi Batı ile ilişkilerini yeniden kalibre etmesi pek olası değildir. Rusya, İdlib'de Türkiye'yi tırmandırma yeteneğini sürdürdüğü sürece (ve Washington bunu değiştirecek duruma bir tür kaynak ayırmak istemiyorsa), Ankara'nın sonunda Rus kaynaklı yeni bir ateşkesi kabul etmesi muhtemeldir. Bu, rejimin bazı kazanımlarını, en azından geçici olarak, küçülen bir Türk etki alanını tanıyarak koruyacaktır. Başka bir deyişle, Ankara'nın bu çatışmada Rusya ile kalıcı olarak kopması, hatta Washington'la gerçek bir yakınlaşmaya izin verebilecek S-400 alımını terk etmesi gibi adımlar atması pek olası değildir.


Bununla birlikte, Washington hala Türk-Rus gerginliklerinden ve Türkiye'nin tek başına sert güç politikasının yeni görünen sınırlarından faydalanabilir. ABD Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon yetkilileri, Türk meslektaşlarına Rusya ile gelecekteki krizlerde Amerikan desteğini sağlama olasılığını korumak için Ankara'nın en muhalif politikalarından vazgeçmesi gerektiğini aktarmalılar. Özellikle, bu, yeni Rus silah sistemleri satın almamayı, Doğu Akdeniz'de gerginliği artırmamayı ve NATO'daki veto gücünü kullanmamayı gerektirecektir.


Türkiye'nin ABD hakkındaki şüpheleri ve çıkarlarını agresif bir şekilde öne sürmeye yönelik yeni söylemleri ortadan kalkmış değil. Yine de İdlib'deki durum, Ankara'nın ısrar ettiği gibi, gerçekten bağımsız bir dış politika izlemek istiyorsa, Washington'u nezaketsizce yabancılaştırmadan bunu daha etkili bir şekilde yapabileceği hatırlatılmalıdır."


Erdoğan 27 Şubat 2020 gecesi topladığı Güvenlik Kurulu sonrası iki adım attı: Biri Bahar Kalkanı Harekatı'nın başlatılması diğeri Avrupa Birliği ile Türkiye arasında 2015'te imzalanan, ancak Türkiye'nin tüm uyarılarına rağmen Avrupa Birliği'nin sorumluluklarını yerine getirmemekte direndiği mültecilerle ilgili Geri Kabul Anlaşması'nı askıya alacak bir 'açık kapı' yaklaşımı ile sınırlarda göçmenlerin geçişinin önündeki engellerin kaldırılması.


Bahar Kalkanı Harekatı'nın 6. gününde (3 Mart 2020) ABD Başkanı Trump özel temsilcisi James Jeffrey'i ve ABD'nin BM daimi temsilcisi Kelly Craft'ı İdlib sınırındaki Hatay'a gönderdi.  


Türkiye’nin BM Daimi Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu ile ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield da eşlik ettiği iki isimden biri olan  Craft, burada yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump’ın yerinden edilmiş kişilerin durumunu görmek ve endişelerini ifade etmek üzere kendisini Türkiye’ye gönderdiğin, İnsani dramın sorumlusunun Esed rejimi olduğunu söyledi: "Bu Esed rejiminin planladığı bir durum. Bu çok acımasız ve vahşi. Rusya ve Esat rejimine bir an önce ateşkes ilan etmelerini istemeliyiz." 

Peki bu iki isim Rusya ve Esat'ı suçlamak için mi buradaydılar? ABD-Rus ortaklığının hiç mi delili yoktu.


Yukarıdaki analiz bize ABD'nin Türkiye'den ne istediğini anlatmıyor mu?


"Washington hala Türk-Rus gerginliklerinden ve Türkiye'nin tek başına sert güç politikasının yeni görünen sınırlarından faydalanabilir. ABD Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon yetkilileri, Türk meslektaşlarına Rusya ile gelecekteki krizlerde Amerikan desteğini sağlama olasılığını korumak için Ankara'nın en muhalif politikalarından vazgeçmesi gerektiğini aktarmalılar. Özellikle, bu, yeni Rus silah sistemleri satın almamayı, Doğu Akdeniz'de gerginliği artırmamayı ve NATO'daki veto gücünü kullanmamayı gerektirecektir."


Sonuç olarak söyleyebileceğimiz şey nettir:


ABD, Avrupa Birliği ve Rusya, 'Bağımsız Politikalar' uygulamamızı ve Türkiye'nin çıkarlarını korumamızı istemiyorlar.


Erdoğan 29 Şubat 2020'de her şeyin farkında olduğunu açıklamıştı:


"Suriye sahasında verdiğimiz mücadelede bölgede etkinlik gösteren güçlerle diplomasiyi ve diyaloğu sürdürmeye özel ehemmiyet verdik. Ne kadar bize verilen sözlerin çoğu tutulmamış olsa da bu yolu açık tutmak için özel gayret gösterdik. İdlib meselesi ise ülkemizi farklı bir şekilde köşeye sıkıştırmak ve diğer kazanımlarımızı elimizden almak için özellikle kurgulanan, kışkırtılan bir konu olarak önümüze geldi.


Meseleyi sadece İdlib parantezinde değerlendirmek bizi yanıltabilir. Burada asıl bakılması gereken Türkiye'nin bütünüyle bir Suriye politikasıdır. Yani bunu etraflıca ele almamız lazım. Şayet biz bugün Suriye sınırlarımızı terör örgütlerinden arındırmaz isek, yarın karşılaşacağımız manzara açıkça ortadadır. 


Bugün Kamışlı'da, Resulayn'da, Tel Abyad'da, Aynularab'da, Cerablus'ta, Münbiç'te, El Bab'da, İdlib'de vermediğimiz savaşı, Allah göstermesin yarın Şırnak'ta, Mardin'de, Şanlıurfa'da, Gaziantep'te, Hatay'da vermek zorunda kalırız. Çünkü karşımızdaki senaryonun asıl hedefi Suriye değil, Türkiye'dir. Suriye'de istediklerini alanlar namluları hemen Türkiye'ye çevirecektir. Bugün Suriye'yi fiilen üçe bölenlerin, Türkiye'nin bütünlüğüne saygı göstereceğini düşünmek gafletten öte bir durumdur. 


PKK'nın 1984 yılında gerçekleştirdiği ilk eyleminden itibaren kendi topraklarımızda 7 bin 500'e yakın güvenlik görevlimiz ile 6 bin 800'e yakın sivil vatandaşımızı kaybettiğimizi unutmayalım. Bugün sadece Suriye'de eğitilmiş ve donatılmış bölücü terörist sayısı 40 ile 60 bin arasında ifade ediliyor. Şayet Suriye'de verdiğimiz mücadeleyi başarıyla sonuçlandıramazsak bu teröristlerin çoğu ülkemize yönelecektir. Aynı şekilde Suriye'de ülkemize düşmanlığı temel misyon edinmiş, topraklarımızda gözü olduğunu da asla inkar etmeyen bir rejim varken biz burada nasıl huzurla yaşayabiliriz? Öyleyse Suriye'de verilen mücadelenin hepimizin geleceğiyle ilgili olduğunu herkesin görmesi ve kabul etmesi gerekiyor.


Barış Pınarı Harekatı bölgesinin sağındaki ve solundaki bölgelerde bize verilen sözlerin tutulmadığını, terör örgütünün serbestçe faaliyet gösterdiğini biliyoruz. Dün Sayın Putin'e de söyledim, Sayın Trump'a da ve diğerlerine de... Bize verilen söz neydi? YPG'yi, PYD'yi bunlar bu bölgelerden çıkaracaklardı. Ne Rusya verdiği sözü tutabildi, ne Amerika... Çıkaramadılar. Şu anda PYD de YPG de buralarda yine terör estiriyorlar. Bunları her iki liderle de paylaştım. Kalkıp şunu diyemiyorlar: 'Hayır çıkardık.' diyemiyorlar. Ama biz yazılı sözleşmemizde onlardan bunun sözünü aldık. Altında imzaları var. Bu sözleri yerine getiremediler. Ne Rusya, ne Amerika... Şimdi kalkıp bize 'Yok şöyle, yok böyle.' diyorlar. Biz gereğini yapıyoruz ama onlar gereğini yapamıyorlar. Teröristler her fırsatta harekat bölgelerimize saldırıyor veya sızmaya çalışıyor."


Türkiye'nin İHA-SİHA teknolojisi ve Bahar Kalkanı Harekatı'ndaki başarısı 'Bağımsız Dış Politikası'nın en büyük destek araçlarından biri olarak tarihe geçecektir. Eğer Türkiye, kısa zamanda Putin-Esat gibi iki katili, ABD ve NATO'nun yardımı olmadan durdurabilmişse bu gerçek bir zaferdir ve Türkiye'nin diplomasi ile birlikte yüksek savaş kabiliyetinin bir arada çalışması gerektiğinin de kanıtlarından biridir.


<<SA8318/SD1598: Distopya'dan Çıkış; ABD'nin Zihin Kontrolü Projeleri ve Yeni Dünya Düzeni


Sonsuz Ark: SA8444/SD1646: Distopya'dan Çıkış; Coronavirus-Covid-19'la Mücadele Politikaları'nda Gereksizler ve Gerekliler ->>


Seçkin Deniz, 03.03.2020, Sonsuz Ark, Ağacın Çürümüş Yaprakları-51, Sorgulamalar

(*) Nick Danforth, Alman Marshall Fonu için ABD-Türkiye ilişkilerine odaklanan kıdemli bir misafir çalışandır. Daha önce, İki Taraflı Politika Merkezi'nin ulusal güvenlik programı için kıdemli politika analisti olarak çalışıyordu. Danforth yüksek lisansını Doğu ve Afrika Araştırmaları Okulu'ndan, lisans derecesini Yale'den aldı. Doktorasını tamamladı. 2015 yılında Atlantik, Dışişleri, Dış Politika, New York Times ve Washington Post gibi yayınlar için Türkiye, ABD dış politikası ve Orta Doğu hakkında geniş çaplı yazılar yazmıştır.



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı