23 Aralık 2019 Pazartesi

SA8231/SD1572: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 12

"Çözüm denince derin, uzun bir sessizlik çöküyordu herkesin üstüne. Çözüm için enerji tüketenlerin çaresizliği, bıkkınlığı doluyordu çözümün bıraktığı boşluğa. Ankara’nın gözlerindeki umutsuzluğun sebebi buydu galiba."


Ankara’nın benim için anlamı farklıydı. Gök yazarı için de Ankara’nın farklı olduğunu görmüştüm; yazdığı uzun metin Ankara’yı kapsayan büyük ve derin, çok boyutlu bir karmaşanın sadece bir kısmını, ama önemli bir kısmını resmetmişti. Ankara İstanbul’dan devralmıştı bu karmaşayı. 

Herhangi bir başkent, haklı veya haksız, doğru veya yanlış, samimi veya düzenbaz bir şekilde göğün yetkilerini kuşanmış veya göğe başkaldırmış ve kendisini tanrısal yetkilerle donatmış ya da donatmaya çalışan hırslı insanların sessizce konuştuğu istisnaî bir sosyolojik merkezdi. Antik çağdaki şehir devletleri gibi değildi şimdiki zamanda başkentler, etki alanlarının sınırlarını genişleterek ülke sınırlarına ve mümkünse oradan da dünyanın her yerine hatta göğe doğru genişletmek istiyorlardı.

Londra, Paris, Roma, Viyana, Berlin, Moskova ve Washington’un genişleme stratejilerine direnerek henüz kendine gelen Ankara, başka bir ruha sahipti. ‘Başkent Ruhu’ diyordum ben buna. O ruha İstanbul’un derinliklerinde de rastlayabilirdiniz. Londra, Paris, Roma, Viyana, Berlin ve Washington’ da da bu ruh vardı; ancak Moskova’nın ruhu kadar benzemiyordu Ankara’ya. Atina’dan alıyordu köklerini. Tanrılara yakın olmakla ilişkili bir şeydi bu. Pagan kültürlerin panteonlara yakın hizmetkârlarının ruhuydu bu ruhu şekillendiren ruh; bütün başkentler gibi sinsiydi, hissettirmeden bütün dinî referansları içten içe çökertebilirdi. Sırf bu yüzden iyi incelenmeliydi.

Ankara’ya İstanbul’dan bütün ihtişamıyla transfer edilen ve gökten inmeyen ilkelerle desteklenerek daha da güçlenen bu tanrısal ruh, Ankara’nın bütün ara sokaklarına kadar incelerek, katmanlaşarak yayılmış durumdaydı. Bir ara sokakta, büyükelçilerin makam araçlarına rastlayabilirdiniz mesela. Bir strateji enstitüsündeki beyin fırtınasına katılmak için gelmişlerdir ve şehrin sokaklarında bu kimsenin umursamadığı sıradan bir olaydır.

Herkes bir şekilde iktidarın eklemlerine ilişkilenmiştir ve bu eklemlerde gezinen parmakları çıplak gözle görmektedir; hangi stratejinin, hangi söylemin, hangi eylemin nelere yol açacağını bilmektedir; sokaklar bu yüzden tehlikesizdir.

Büyük bir otokontrol baskısı vardır bu şehrin sakinlerinde, çünkü herhangi bir zaaf, herhangi bir fısıltı kariyer basamaklarının aleyhinde patlayan bir bombaya dönüşebilir. Herkes birilerini tanımaktadır ve herkes birileri ile akrabadır, ülkenin geri kalan şehirlerinde büyük birer sır olan her şey Ankara’nın oturma odalarında gündelik bilgidir. Ankara’da sıradan bir bürokratı tanıdığını söyleyerek çevre üreten Anadolu insanına, Ankara’nın tanrısal ruhu bu yüzden cazip geliyordu.

Çevre üreten ayrıcalık, devletin, basit bir bürokrat tarafından çözülebilecek, ancak asla çözülmeyen sıradan kurumsal görevlerinden birinin çözümünden besleniyor ve iktidar böylece Anadolu’ya sorun çözen tanrısal gücün devredilmesi ile yayılıyordu. Zaten seçimler de yerelden başkente uzanan bu alışılageldikliğin değiştirilmesini sağlıyordu. Başkaca bir şey değişmiyor; ruh ve yöntem asla rahatsız edilmiyor, kişiler değişiyordu. Geride bir devrin tanrı katında bulunanların bitmek tükenmek bilmeyen hatıraları ve avuntuları kalıyordu.

Ankara doygun ve tecrübeli, ama cazibesini yitirmemiş yaşlı Atina fahişelerine benziyordu yaşlandıkça. İstanbul’un iki bin yıllık ustalığına çok kısa bir sürede yaklaşmış gibi; toy delikanlıları baştan çıkarmasını çok iyi biliyordu. Deneyimsiz iktidar partilerinin idealist kabuğunu tırnaklıyordu önce, uzun boyalı tırnaklarıyla. Sonra apış arasına uzatıyordu usta dokunuşlarını. Bütün direniş noktalarını tek tek ele geçirdikten sonra, arabaların, son model ve en lüks evlerin altın kaplama olabileceğinden bahsediyor, ‘Yapabilirsin!’ diyordu, ‘Emredince her şeyi yapabilirsin.’

İdeoloji, seks, para ve hırs araçlarıyla soyulduktan sonra zaten geriye kalan şey ne ise o da en yakın seçimde çöp kutularına atılıyordu. Başkent ruhu çöpe atılmış cesetten hızla uzaklaşıp yeni iktidarların taze bedenine doğru usul usul yaklaşıyor ve her zamanki yöntemlerle yerleşiyor; tanrısal katta olan biten her şey dinî referansların ve ideolojilerin kabukları kırılıp masumiyetleri zedelenene kadar döngü sürüyordu.

İnsan, tanrılaşma güdülerine kurban oluyordu her zaman, bu hiç değişmiyordu. 2002 Kasım ayında yapılan genel seçimlerden sonra İstanbul’dan Ankara’ya gelen ve Ağustos 2014'te Başbakanlık’tan Cumhurbaşkanlığına geçen Recep Tayyip Erdoğan, bu çürümüş ruhu değiştirmek için çabalıyordu. 15 Temmuz bunu engellemek için yapılan son saldırıydı.

Ankara caddelerinde ilerlerken birbirine uzak ve birbirine yakın olmanın dayanılmaz baskısını hissediyordunuz her şeyin. Şehirlerarası yolculuk yapar gibi okullarına giden çocuklar ve gençler dolduruyor sabahların soğuk nefeslerini. Asık suratlar, devinimsiz duygular birikiyordu önceki dünlerden. Ritmik işler, ilişkiler ve gecelerin karanlıklarında evlerine koşuşturanlarla, evlerinden kaçanların gündüze bıraktıkları kokuları duyuyordunuz. Birkaç iyi insanın ellerinde bir avunma aracı olarak masumiyet yorgun, bıkkın ve tarihe karışmış kadar antikti.

Herkes herkesi tanıyordu, hiç tanışmasa bile. Çünkü neyin nasıl işlediğini çok biliyordu. Sıradan bir kişiye dokunduğunuzda onun hangi küresel ağlarla ilişkide olabileceğinden emin olamıyordunuz. Gerçeğin sizi ilgilendiren kısmını fısıldıyorlardı kulaklarınıza, hepsi o kadar; daha fazlası daha başkalarının bilgisi dâhilindeydi çünkü.

Anadolu, Ankara’nın Ruhu’nu ancak kendi çıkarları zedelenince merak ediyordu. Eğer iktidar gücünü elinde bulunduran kişiler, Başbakan, Cumhurbaşkanı, bakan, milletvekilleri ya da bürokratlar yaşlı fahişenin ustaca hamlelerinden bunalmışlarsa, tıkanmışsa bütün damarlar, patlayıveriyorlar, Ankara’nın sınırlarını zorluyorlar, Anadolu’ya şikâyet ediyorlardı her şeyi; ya da Anadolu’ya kaçıyorlardı. Yeterince kirlenmemiş, ideolojisinden ve dinî referanslarından tam olarak sıyrılmamış olanlar yeniden Anadolu’nun fikrine muhtaç oluyorlardı. Denetim ve onay istiyorlardı.

Ankara’da iki tür insan vardı her zaman; iktidara yakın olanlar ve iktidara yakın olamayanlar. Fikrin, dinîn, ideolojinin çok zaman önemi yoktu. Çünkü seksin, paranın ve hırsın her insan için yaşanabilir gerçek ve hazır özellikleri vardı. Ütopik merasimlere ise yer ve zaman kalmıyordu.

Ritüeller şehriydi Ankara. Ve fısıltılar ve dedikodular şehri. Geçmiş iktidarların yorgun hikâyecileri gelecek iktidarların fal bakıcıları olarak hiç susmaksızın konuşuyorlardı. Haklılardı veya değillerdi; onları umursayan yoktu. Bir şey vardı öyle, değiştirilemeyeceğine toptan inanılmış bir şey; seks, para ve hırs tuzağına herkes her an kapılabilirdi.

Gerçek iktidara yakın olana ait ise, gerçeğin kırık kollarını iktidara uzak olanlar görebiliyorlardı ve söylüyorlardı, ama sadece iktidara olan uzaklıkları sabitken böyleydi bu. Yakınlaştıkça sessizlik artıyordu. Gerçeğin sağlam kalan diğer kemiklerini de onlar kırıyorlardı. Tanrısal gücünü kaybetmek istemeyenler, susmayı seçiyorlardı, herkes hep birlikte kirlenene ve kapkaranlık olana kadar.

Sırlar işte o zaman birer tehdit aracına dönüşüyordu; herkesin bildiği sırlardı bunlar. Anadolu bu sırlarla aydınlatılmak isteniyordu güya. Tuzaklar sırlara sarılıyordu, sırlar da çıkarlara. Vatan ve ihanet kavramları gelişigüzel cümlelere sokuşturuluyordu. Oysa asıl vatana ihanet, vatanı çözümsüzlük doğuran sırlarla tehdit etmek ve bu sırları üretmekti.

Çözüm denince derin, uzun bir sessizlik çöküyordu herkesin üstüne. Çözüm için enerji tüketenlerin çaresizliği, bıkkınlığı doluyordu çözümün bıraktığı boşluğa. Ankara’nın gözlerindeki umutsuzluğun sebebi buydu galiba. Asık suratların üreteçleri de bu derin ve uzun sessizlikte saklıydı. Çocuktan ebeveyne, oradan iktidarın tepelerine kadar uzanan yol ‘Ne yaparsan yap bir gün bozulacak’ diye düşünen umutsuzlarla doluydu. Oysa Allah Nahl Suresi 97. Ayette umudu tarif ediyordu: ‘Erkek veya kadın, kim mü’min olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.’

Gerçeğe yakın olmak için başkentlerden uzak kalmak gerekiyordu ya da başkentleri her on yılda bir baştan sona değiştirmek. Başka türlü gerçek temalı şarkılar söylemek mümkün değildi.
Ertesi gün sabahın ilk ışıklarıyla Adana’dan kalkan uçak Ankara’ya doğru gökte süzülürken zihnim karmaşıktı. Zamansız düşünceler cirit atıyordu bu karmaşanın içinde. Gök, berrak mavi ve kısmen bulutluydu. Kuruluşundan beri uzun süredir sözleşme imzaladığımız bir başka şirketin üç aylık periyodik toplantılarından birine gidiyordum.

Bu şirket yaptığı teknoloji üretimiyle uluslararası bir üne kavuşmuştu. Son günlerde yaşadığı sistematik bir kriz yüzünden şirkette işler tersine gidiyordu. Her şey durdurulan 15 Temmuz 2016 FETÖ-NATO darbesinin ertesi günü, yani cumartesi günü başlamıştı. Şirketin yönetimine sızan etki ajanının bağlantılı olduğu illegal yapılar ve devletler, aradan üç yıl geçmesine ve etki ajanlarının deşifre edilerek tutuklanmasına rağmen şirketten vazgeçmemişlerdi.

Şirketin tasarım, üretim, pazarlama ve ihracat departmanları işlevsiz hale getirilmeye çalışılmış, vatansever olan şirket üst yönetimi kıskaca alınmıştı. Çünkü etki ajanının kurduğu ilişkiler şirketin iş sınırlarını çevreliyordu. Şirket benden de bir çözüm yolu bulmamı istiyordu. Onlara herhangi bir yol vaat etmemiş olmama rağmen, konu üç yıl boyunca tüm toplantılarımızın ana konusu olmuştu. Şirket batmak üzereydi ve bu kez artık ya son toplantıyı yapacaktık ya da bir çıkış yolu bulacaktık. Gök yazarının yazdığı şeyler de birçok şeyi daha net görmemi sağlamıştı. Belki bu karmaşadan iyi bir çıkış yolu bulabilirdim. 



<<Önceki                              Sonraki>>



[(23.12.2019, (1/24 (48))]


Seçkin Deniz, 23.12.2019, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı