31 Ağustos 2018 Cuma

SA6742/KY1-CÇ536: Belki de Ben Değildim

"Duramazdım. Çıktım. Hışımla. Öfkeyle."


Evin içinde bir matem havası olacağını ummuştum. Ummak değil de beklemiştim mi, desem? Ummakla beklemek ayrı şeyler mi? Sözlüksel anlamda sormuyordum. Sanki derin bir farklılık varmış gibime geliyordu. Fazla takılmanın ne anlamı ne de gereği vardı. Apaçık ummuştum. Ve göremeyince de hayal kırıklığına uğramıştım.

Sanki yıllar geçmişti de unutulmuştu. Öğle ile akşamın karanlığı arasında ne kadarlık bir süre vardır ki unutturdu ölümü. Hem de herkesin sevgilisiydi güya. Demek bir ben gerçekten sevmiştim. Bir beni yaralamıştı zavallı “Tuti”nin apansız ölümü.

Elimizde büyümüştü. Daha iki gün olmuştu yumurtadan çıkışı. Annem, kız kardeşim tutturmuşlardı;
“Bizim de bir muhabbet kuşumuz olsa!” diye.

Babam duymazlıktan geliyordu her zamanki gibi. Gerçi ben de istiyordum ama korkuyordum. Korkum nedense kuşların “çok çabuk ölen” varlıklar olduğu inancıydı. Narin şeylerdi kuşlar. İncecik boyunları vardı. Hayata pamuk ipliği ile bağlıydılar adeta. Sanki başka canlılar öyle değilmiş gibi. Bana öyle geliyordu. Yine de kıramadım annemi. Hele;

“Oğlum Suat, kız kardeşine bana yarenlik eder.. niye inat ediyorsun?” şeklinde yalvarmaklı konuşması kaygılarımı görmezden getirmeye yetmişti. Yine de bir parça direnmiştim.

“Nereden çıktı bu kuş sevgisi..ne oldu birden bire?”

Nereden çıktığı belliydi. Televizyonda görmüşlerdi. Hem karşımıza gelen yeni komşu da anlata anlata bitiremiyordu maharetlerini. 

Mini minnacık, daha yeni yumurtadan çıkmıştı. Bir baygın bakışları vardı ki.. altı ay dayandı. Altı kısa ay. Daha konuşmayı bile tam öğrenememişti. Bir “Tuti” diye biliyordu. Bir de “Cici kuş” hastalığını bile fark edemedik. Ev halkı –babam hariç- üzerine pek titrer gözüküyordu. Ama nedense yemine, suyuna dikkat etmeyi unutuyorlardı. Suyunu kaynatıp veriyordum. Vitamin katmayı savsaklamadan. Yemini her gün üflüyordum. 

Canım.. beni görünce nasılda sevinç gösterileri yapıyordu. Bu öğle üzeri eve geldim. Kapıyı kız kardeşim ağlayarak açtı ve;

“Abi Tuti öldü!” dedi. Müjde verir gibi. 

Hızla daldım içeri. Zavallı kuşu mutfaktaki çöp bidonuna atmışlardı. Aldım. Odama geçtim. Avucumda tuttum bir süre. Canlı gibiydi. Sanki açacaktı gözlerini. Sanki oyun oynuyordu. Göğsünü kulaklarıma yapıştırdım. Kıpırtı yoktu. Ama bedeni sıcaktı. Öldüğü kesindi. Donup kalmıştım. Aniden nasıl ölürdü?

Anneme, kız kardeşime nasıl olduğunu sordum. Kafesinde çırpınmış bir müddet sonra da ölmüş. Ama nasıl? Niye? Hiçbir işaret yoktu. Yani evden sabah çıkarken yine yanına gitmiş, laf atmış, yemini suyunu kontrol etmiştim. Neşesi her zamanki gibi yerindeydi. Herhangi bir hastalığa ilişkin her hangi bir işarete rastlamamıştım.

Annem ve kız kardeşim de şaşkındılar. Onların yüzünde acı ifadesi değil de suçluluk duygusu görebilseydim bir açıklama bulmuş olurdum. Yoktu. kederliydiler. Çıktım evden. Biliyordum. Kuşlar böyleydi işte. Narindiler, zariftiler. Ve hayata pamuk ipliği ile bağlıydılar. Onu korumak ne haddimizeydi bizim? Korktuğum başıma gelmişti. 

Eve gitmek bile gelmiyordu içimden. Yine de güneşin batışıyla eve vardım. Ve zavallı Tuti’me;

“Ah canım benim..tatlı kuşum..cici kuşum..” diyen insanların iki yüzlülüğünü gördüm. Ben matem bekliyordum. Kuşu gömmemi isteyenler gayet şen şakraktılar. Kız kardeşim yeni yetme birinin cd’sini neredeyse son ses açmış..annem televizyon ekranı karşısında bir dedikodu programına pür dikkat kesilmiş. Duramazdım. Çıktım. Hışımla. Öfkeyle.

Oturduğumuz evin iki üç yüz metre ötesinde harabe bir kilise vardı. Kimsenin beni bulamayacağını umduğum bu yerde gizlenirdim hep. Taa 1800’lerde yapılmış. Şarapçıların mekanı olmuştu. 
Hemen her tarafı dökülüyordu. Çan kulesi duruyordu. Tavanında yer yer delikler vardı. İçerisi tamamen mezbeleydi. Keskin insan pisliği kokusu hakimdi içerde. Hemen girişte sağda küçük bir oda vardı. Orası daha temiz oldurdu her zaman. O odadan kuleye çıkılıyordu. Kilisenin duvarlarında dinsel hiçbir tasvir yoktu. tasvirler yerine berbat resimler.. çirkin ve kaba sözler. İğrençliğin bile tahammül edemeyeceği resimler. 

İnsanlardan kaçmak için seçtiğim bu harabenin hali içler acısıydı. İç odaya geçtim. Çan kulesine uzanan merdivenlerin ilk basamağında oturdum. Sigaramı yaktım. Ağladım. Dumanlar göz yaşlarıma karışıyordu. Yağmur da başlamıştı. Sigaramı bitirdim. Yağmur şiddetlenmeden eve gitmeyi düşündüm. 

Kalktım. Ayak sesleri duyunca daha bir geriledim. Sanki suçüstü yakalanmıştım. Öyle geldi birden. Geriledim. Gerçi buradan görülmem mümkün değildi. İki adım atıp yukarı çıktım. Avlu buradan görülebiliyordu. On-on iki yaşlarında ayakkabı boyacısı bir çocuktu. Yağmurdan sığınmıştı. Girişte bekliyordu. 

Çıksam korkutur muydum? En iyisi beklemekti. Zavallıyı ürkütmenin ne alemi vardı.

Geri geri kaçıyordu sessizce. Avlunun içlerine doğru. Ve ağlıyordu. İri yarı bir gölge daha belirdi. Çocuk etrafına bakınıyor, kaçacak bir yer olup olmadığını araştırıyordu. Donup kalmıştım ben de. Bu yeni geleni tanıyordum. Kim tanımazdı böylesi bir pisliği. İri yarı tam bir azman.. insanlığın yüz karası tiplerinden biriydi gölgenin sahibi. Gulampara Muhlis. Çocuk başına gelecekleri biliyordu. Olduğu gibi çökmüştü. Ya ben! 

Muhlis denen serseri çocuğun gırtlağına sarılmıştı. Ortaya çıksam ikimizi de hallederdi. Çevreme göz gezdirdim. Bir şeyler bulup engel olmalıydım. O hayvanın dört kişiyi evire çevire dövdüğünü görmüştüm. Engel olamayacağımı biliyordum. Çan kulesinin merdivenlerini güçlükle yürüdüm. Kuleye çıktım. Avazım çıktığı kadar bağırdım. 

Boşlukta buldum kendimi.



Cemal Çalık, 31.08.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları









Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı