31 Ağustos 2018 Cuma

SA6741/KY27-ŞT78: Nobelli Yazar V. S. Naipaul'ün Eserlerinde Konuşan Kimdi: Hintli mi, Efendisi mi?

"Bilinen gerçektir; pasif direnişçi Büyük Hindî/Ghandi’nin sofrasına, mecbur olsun da yesin diye, Tanrısını kesip koyanlar da yine bu bilgiyi marabadan kıskanan efendilerden başkası değildir."


Son 25 yılın edebiyat yıldızlarından H. Kureishi ve Z. Smith gibi ‘öte yerler’den gelerek İngiliz edebiyatına eklenmiş ‘kırma/melez’ Hint asıllı yazar ve 2001 Nobel ödüllü alan Vidiadhar Surajprasad Naipaul geçtiğimiz hafta öldü. V. S. Naipaul de tıpkı kendinden sonrakiler gibi düpedüz İngiliz edebiyatına mensup bir yazardı. Hem de Nobelli...

Batı edebiyatı neredeyse 40 yıldır, efendilerinden öğrendikleri dili -çağın ‘lingua franca’sı / evrensel dil’ hükmündeki İngilizceyi- efendiden daha beceriyle kullanan bu melez evlatlarını nereye koyacağını bilemedi. Naipaul’ü de bir yere koyamayınca kendi içine almıştı.

Bu da tıpkı şuna benziyordu: İngiliz kumaşları Hint diyarında pazarlanmaya başlandığında yerel valinin emriyle bir gecede kolları kesilen Hintli kumaş ustaları gibi asıl dilleri kesilen ve yerine ‘takılan’ bir dille konuşarak birbirine eklemlenen bir yazar kuşağı söz konusuydu ve bu kuşağın bir yere eklenmesi gerekiyordu.



Bazı çevrelere bakacak olursak; bu edebiyata sömürge edebiyatı dememek lazımmış. Zira her çağın bir ‘lingua franca’sı varmış ve bundan mütevellit iki dillilik gibi yeni bir edebi gerçek ya da sorunsal da söz konusu edilebilmeliymiş. Nitekim, G. Spivak da, E. Said de, S. Rushdie de böyle diyormuş. Hatta işte ne alakası varsa, bu yola çıkan O. Pamuk ve E. Şafak da aynı şeyi yapıyorlarmış, mış, mış…

Yine de söylemek gerekiyor; düpedüz İngilizler tarafından özendirilen ve desteklenen ama bir yerde artık dizginlenemeyen ve büyük Batı edebiyatının bittiği yerden çıkagelip de, emperyal edebiyat kanonunun elinde patlayan bir edebiyattır bu. Hem kendi istediğini hem de kendinden isteneni yapan bir sömürge kuşağının edebiyatı olarak da ayrıca okunabilir ve incelenebilir.

Naipaul’den The Newyork Times’a İslam demeci

Bakınız, İngiltere kraliçesinin onurlandırdığı unvanıyla, Sir Vidiadhar; 2001’de ne söylemiş The Newyork Times’a; 

“Bence (köktendinci olmayan İslam fikri) bir çelişki. Boğmak ve ezmek yönünde her an harekete geçirilebilir. İslam düşüncesinde en mühim şey cennet. Bir kimse Cennete girmek istediğinde ılımlı olamaz. Ilımlı devlet fikri, oradan buradan biraz daha kredi koparmaya çalışan siyasetçilerin uydurması… İslam’ın kâfirler ve kâfirlik hakkındaki düşüncesi aslında bir öteki kişilik olarak kâfir(lik) değil; daha ziyade bir kişinin kâfir geçmişinden kalma örf, adet ve zihniyetinden söz ediyoruz… O geçmişi, geçmişteki o kâfiri, o kadim ruhu yok etmek arzusundan söz ediyoruz. Din değiştirenlerin derin nevrozu budur işte…”

Bu sözleriyle güya Müslümanların, İslam olmadan önceki kâfir halleriyle nevrotik bir ilişki içerisinde sürünen, gerilen, patlamaya hazır bir tipi oluşturduklarından bahsediyor Naipaul… Sözün üstündeki cennete odaklanmış Müslüman’ın ‘ılımlı’ halleriyle ilgili sözlerini açıklamaya da hiç gerek yok sanırım. Zira görünen o ki, Naipaul’ün İslam’la ve Müslümanlarla derdi çok derin köklere dayanıyor… Daha da ötesi görülüyor ki, cennet ve özellikle de Müslümanların cennetiyle epeyce derin ve çelişkili bir ilişkisi varmış. Ona göre bu cenneti isteyen Müslüman sürekli biçimde ‘boğmaya’ ve ‘kesmeye’ ayarlı bir ‘coşku’nun sahibiymiş çünkü...

İşte idraki iğdiş edilmiş sömürge aydınının en içler acısı hali de bu algıda ortaya çıkıyor bir bakıma. Zira bunu derken Naipaul’ün, sanki iğdiş edilmeye oldukça teşne ve hatta bunun ötesine geçmeye arzulu, epeyce tiritlenmiş bir marabanın kulağından tutulup yükseltildiği yerde tıpkı sürekli kendisini tarif eden efendi gibi, artık kendi tarifini oluşturmaya dönük bir arayış içine girdiği görülüyor. Heyhat ki, yapılan tarif, efendiden öğrenilen tariflerin efendiyi bile şaşırtacak kadar gerilip geliştirilmesinden başka bir içerik taşımıyor...

Sömürgeciliğin yaraladığı bilinç

Elbette cennet için bile olsa, adam kesmek, boğmak gibi fiiller kesinlikle ‘yararsız’ bir coşkunun eylemleridir. Peki, bunu bir davranış biçimi olarak kanunlarına koyanlarla, bütün tarihlerini böyle eylemlerle dolduranlar kimlerdir? İşte bu bilgiler, efendinin marabaya asla ‘öğretmediğidir’… 

Bilinen gerçektir; pasif direnişçi Büyük Hindî/Ghandi’nin sofrasına, mecbur olsun da yesin diye, Tanrısını kesip koyanlar da yine bu bilgiyi marabadan kıskanan efendilerden başkası değildir.

Naipaul ve benzerleri hakkında iyi, kötü yazılar yazıldı. Bu yazıları okurken D. Shayegan’ın, önemli ölçüde kendisinin de içine yuvarlanmaktan kurtulamadığı bir ‘yaralı bilinç’ hali hiç kimsenin aklına gelmedi sanki.

Sir Widiarhar, 1932’de Trinidad’da doğmuş. Britanya İmparatorluğu sömürgeciliğini irdeleyen romanlarıyla tanınmış ve 1950’de burslu olarak İngiltere’ye göçerek Oxford’da okumuş. Hayatı boyunca yazı hemen her şeyi, başlıca uğraşı olmuş. Kitaplarının hemen hepsinde hayatı uzaklarda, gönüllü ya da gönülsüz bir sürgünde geçen yalnız bireylerin hikâyelerini yazmış. Batılı okur gözünde yerel motifleri ustaca işleyen bir yazar olarak konumlanmış hep. Lakin bu motifleri kullanırken de nedense sürekli biçimde ele aldığı tüm yerel değerleri, motifleri, imge ve simgeleri bir geri kalmışlık ve ilkellikle suçlamıştır.

Okunası kitapları şöyledir: Mistik Masör, Nehrin Dönemeci, Taklitçiler, Yarım Hayat, Karanlık Alan, El Dorado’nun Yitimi, Hindistan: Yaralı Bir Uygarlık...



Şahin Torun, 31.08.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Eleştiri, Kitap Notları, Kitapların Ruhu

Şahin Torun Yazıları





Sonsuz Ark'ın Notu:  Şahin Torun Beyefendi'nin çalışmalarının yayınlanması için onayı alınmıştır.  Seçkin Deniz, 18.06.2016

İlk yayınlandığı yer: Dünya Bizim





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı