23 Şubat 2018 Cuma

SA5690/KY1-CÇ468: Sıradan Bir Gün

"Gün sıradan bir gün değilmiş meğer!"


Sıradan bir gün. Günlerin sıradanlaşması yaşlılıkla başlıyor demek ki. Ne ne demek? Basbayağı yaşlılıkla başlıyor. Sadece günler mi sıradanlaşıyor? Değil! Bedende beliren, daha doğrusu yerleşen acılar, sızılar, yetersizlikler de yaşlılıkta epey bir sıradanlaşıyor. 

Eh kuşkusuz, yaşlılık son kullanma tarihine yaklaşan ürünlere döndürüyor insanı. Ölümün nimet oluşu bu yüzden pek de yersiz değil. Hoş yersiz olmamasına yersiz değil de.. ne yalan söyleyeyim.. neyse! Ölüm karşısında susmaktan öte elden gelen bir şey yok. Nimet olsa da ölmeye can atana bu yaşıma kadar rastlamış değilim. İki eli, iki ayağı, iki gözünü kaybetse de insan öyle yaşamak istiyor. İtiraf edilmese de bu böyle. Yatağa düşüp yatağı saksıya dönen nicesine tanık olmuşumdur ki, yaşama dört elle sarılır. Hayır, yani yüz daha yaşasan ne olacak. Yatakta bir bitkisin işte. Yatağın saksı olmuş, sen de saksıda ayrık otusun..

Dizlerim epey ağrıdı. Biraz ilerdeki parkta bir bankta durup dinlenmek farz oldu. Neredeyse bu seyrek kaldırımda düşüp kalacağım. Hoş sadece dizlerimdeki ağrı değil beni böyle mecalsiz bırakan. Hani kendimi biraz daha tutmasam.. vallahi olduğum yere boş bir çuval gibi çökeceğim. Boş bir çuval gibi. boş bir çuvaldan farkım varmış gibi. 

Bugün niye böyleyim bilmiyorum. Sürekli kendime saldırıyorum. Sürekli kendimi iğneliyorum. Yok, mezarlık dönüşümden ötürü böyle olmuş değilim. İlk kez mezarlığa gitmiş, ilk kez O’nun kabrini ziyaret etmiş değilim ki. O öldüğü günden beri her hafta ama her hafta Cuma günleri gider kabrinin başında oturur, birlikte yaşadıklarımızı gözlerimin önüne getirmeye çalışırım. Kavgalarımızı, sevişmelerimizi, gülüşmelerimizi, küslüklerimizi.. ne bileyim işte.. birlikte olduğumuz anları bir bir gözlerimin önüne getirmeye çalışırım. 

O yaşıyor olsa hatırladığımı söylediğim birçok şeye itiraz eder, uydurduğumu, yanlış hatırladığımı kâh kızarak, kâh gülerek, kâh somurtarak söyler, bağırır, çağırır, hatta çimdik atmaya bile kalkardı sanırım. ne yalan söyleyeyim özlüyorum O’nu! Öyle böyle değil ha! Dört yıl oldu öleli. Alışamadım. 

Bak bu da yalan! Gerçekten yalan bir söz! Hadi yalan olmasın da yanlış bir söz diyelim. Alışmak ne? Basbayağı alıştım. Hani dirilip mezarından kalkıp gelse her hafta Cuma günü kabir ziyaretime halel getirdiği için kızıp bozulmaz mıyım? Neye alışamamışım? İnsan neye alışamıyor? Yalan! Hadi dediğim gibi yalan olmasın da yanlış olsun.

Park bu kadar uzak mıydı? Dizlerim kıvrıldı kıvrılacak. Ulu orta yere düşüp kalmak istemem. Şimdiye parkı görmem gerekirdi. Sanırım her zamanki yürüyüş hızımla yürümedim. Öyle olmalı. Evet, bu kesin. Yaşlı ayaklarım bu yaşlı bedeni bugün güç bela taşıyor. O yüzden park belirmedi daha. Hani başka bir yol olsa yanlış yola saptım diyeceğim de yok ki. Henüz sapağı geçemedim ki. Ama az kalmış. Belki beş yüz metre. 

Sapağı dönmeden parkı görmemin imkânsız olduğunu bile bile ‘Şimdiye kadar parkı görmem gerekirdi!’ yargısında bulunuşumun yersizliği hakkında kendime bir iki fırça atmak istesem de o gücü bulamıyorum. Gücüm tükendi. Hem idrak gücüm hem beden gücüm yetersiz. Ha gayret Davut! Ha gayret az kaldı. Beş on adım sonra sapağı döneceksin ve park görünecek. Dişini sıkacaksın birkaç yüz adım daha attın mı parkın içindesin.. bir banka oturacak, tütün tabağını çıkaracak, özenle sigaranı saracak ve nemli gözlerle, huzuru kalp ile sigaranı tellendireceksin. Biraz daha sık dişini aslanım! Sen ne yollar yürümüş, ne dağlar ne tepeler aşmışsın.. bu düz yol mu seni engelleyecek? 

İyi gaz veriyorum ha! Bazen gerekiyor. Eh insan bu! Övgüye, hatta sövgüye bile ihtiyaç duyar. Övecek kimsemiz kalmadı. Sövecek birilerini bulmak da zor! Zorluğu şurada yaşlı bedenim çekişmelerden pek korkar oldu. Hoş gençliğimde de çekişmelerden elimden geldiğince uzak dururdum ya.. şimdi hepten uzak duruyorum. Kimseyle iddialaşmam, kimseyle dilbazlık yapamam. Bir çok yaşlı –yani benden daha yaşlı olanlar bile- tanırım ki öyle lambur lumbur lafa dalarlar, öyle şeyler söylerler ki.. hayır neyine güveniyorsun? Yaşlısın diye mi? Valla dünya o dünya değil, senin bildiğin dünya eskide kaldı, hiç mi otobüse, toplu taşıma araçlarına binmiyorsun? 

Sen ayakta güç bela dururken on yedisinde, bilemedin, yirmisinde tek ayak üstü durup nice cambazlıklar yapacak kişiler görürsün, sana yer verirler mi? Yok! Bir de yüzüne bakıp pis pis sırıtmazlar mı? “ Madem ayakta duracak mecalin yok ne diye sokak sokak geziyorsun topal it gibi?” der gibidir bakışları.. şimdi sen yaşlılığına güvenip ona mı çatacaksın? Lafın en son söyleneni en başta söyler, baktı olmuyor iki yumruk indirir böğrüne, bir de tekmeyi kor.. kıç üstü oturursun! Otur oturduğun yerde.. dünya senin bildiğin o dünya değil!

Oh işte park! Hele şükür göründü. Ayaklarım biraz daha dirildi. Gönlüm bir hoş oldu. O’nu görsem bu kadar sevinmezdim herhalde. Ama dur şimdi. Oldu mu yani? Aman Allahım! Kahretsin! Bu kalabalık da neyin nesi? Bir tek boş bank yok! Her zaman ıssızlığıyla canımı sıkan park bugün de kalabalığıyla yakıyor canımı! Yahu hepiniz bugünü mü buldu? 

Boş bir bank lazım! Vallahi ayakta duracak gücüm yok! Terslik bu ya! Hep böyle olmaz mı zaten! Felaketler, olumsuzluklar gelmeye görsün.. biri biter biri başlar. Bu yaşa kadar gördüğüm, yaşadığım bu! Tam düzlüğe çıktım dersin karşında Toroslar, Palandökenler dikilir! Himalayalar çıkar karşına! Çıkar oğlu çıkar. Yok! Bir tek boş bank yok! Şu ilerde tek başına oturan lise mektepli kız.. yapacak bir şey yok. Bankın bir ucuna da ben yerleşeceğim! Vallahi ayakta duracak mecalim kalmadı.

Ürküyorum. Oturdum oturmasına ya.. ürküyorum! Hani çıkıp biri ‘Koskoca parkta başka bank bulup da oturamadın mı? Kart sapık?’ dese verecek yanıtım yok. Evet, bu bankın dışında oturacak bir tek bank yok. Koca parkı iki kez mecalsiz ayaklarımla dolaştım. Belki kalkıp gidenler olur otururum, diye kurdum. Ama olmadı. Kimse yerinden kıpırdamadı. Bir bu bank!

Eskiden böyle miydi? Sevmem bu sözü! Yani ‘Bizim zamanımız!’ diye başlanan cümleleri sevmem. Ve elimden geldiğince söylemekten uzak dururum. Ama bazen de hakikaten denk düşüyor. La arkadaş bizim zamanımızda ‘pedofili’ diye bir ad yoktu. Mahallenin tüm sakinleri birbirini tanır, selamlaşır, ayaküstü dertleşir, büyüklerin ellerindeki paketler onlar söylemeden alınıp bir koşu evlerine bırakılır, büyükler ceplerinde her zaman biz çocuklar için bir şeyler bulundurur –ciklet, çikolata, leblebi tozu falan filan- çıkarıp verirlerdi. Şimdi ‘Kimseden bir şey alma!’ deniyor çocuklara. Doğru da diyorlar! 

Yahu iki gözüm önüme aksın ki ayakta duracak mecalim yoktu. Yoksa dünyada bu bebenin oturduğu banka ilişmezdim. Hayır yani dün yağmur yağmamış ve yerler, çimler ıslak olmamış olsa bir ağacın dibine bile çökerdim. Vallahi! Yeminle bak! Ama bu yaşta ıslak yere otursam altı bilemedin yedi ayda karın ağrısından kurtulamam! Hani bile isteye kasten oturmuş değilim. Hem hep burada oturacak da değilim! Gözüm diğer banklarda. 

Bankın köşesine öyle büzülmüşüm ki.. önümüzden geçip gidenler tuhaf tuhaf bakıyorlar. Ama büzülmeyip de ne yapayım? Bankın öteki köşesinde oturan bebenin elinde telefon. Şu ekranı kayan telefonlardan. Akıllı dedikleri. Kulağında kulaklık. Dünyadan geçmiş. Müzik dinliyor olmalı ki, kafasını, ellerini aheste aheste sallıyor. Hayır yani ne diye burada oturmuş müzik dinliyorsun ki? Tek başına mektepten mi kaçtın? Tek başına mektepten kaçılmaz ki! Hayır, tadı çıkmaz. İnsan sıkıntıdan patlar! Ama tabi bunun canı niye sıkılsın ki? Dünya avucunun içinde!

Bizim zamanımızda çocukların canı sıkılmasın da ne halt etsin! Bir sinema vardı. Onun da filmleri iki yahut üç haftada bir ya değişir ya değişmezdi. Oyuncak mı? Ne gezer.. çocukların maharetli ellerinden çıkardı oyuncakları. Top bile! 

Neyse! Bu kadar gevezelik yeter! Şırfıntının, bulaşığın biri tepemde bitip ‘sapık pedofili!’ suçlaması yapmadan kalkıp gitmeli. Ayaklarım yeterince dinlendi. Dinlenmiş olsun! Göğsümdeki ağrı da kayboldu. Tüh! Bir sigara tellendiremedik. E şimdi yani bebenin yanında tutup tütün tablasını çıkarıp saracak değildim! Yakışık almaz! Bakarsın heveslenir, o da bir..

- Babalık.. bir Poççikliye ne dersin?

- Babalık mı.. Poççikli mi?

Bebe filtreli yarım paket sigarayı gözümün içine sokar gibi tutuyor. Usulca kalktım. 

- Teşekkür ederim kızım.. ben sigara kullanmıyorum, yalanını söyledim.

Arkama bakmadan, ağır adımlarla parkın çıkışına doğru yürüyorum. Parkı çıkınca gücüm yettiğince eve kadar koşacağım! Gün sıradan bir gün değilmiş meğer!



Cemal Çalık, 23.02.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü
Cemal Çalık Yazıları






Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı