31 Temmuz 2013 Çarşamba

SA327/KY1-CÇ26: Parçalanmış Bilinç

 Deve kuşu karakterli bir ideoloji sizi olduğunuz yerde bırakır.”


-Dünya Görüşü ve Hınç Bağlamında Başkaldırı ve Antikapitalist Müslümanlar-

Dünya görüşü ve başkaldırı kavramlarının hem insanal hem toplumsal eylemlerin çözümlenmesinde başat rol oynadıkları açıktır. İnsanal ve toplumsal eylemlerin bu iki kavramla çözümlenmesi bizi eylemlerin nesnesiyle örtüşüp örtüşmediği vargısına götürür ki, bu da çevremizde olup bitenlerin sağlıklı bir biçimde neliğini anlamamıza yardım eder. Ve bizlerin de tavrını belirler.

Bu çalışmada kavramların işlevsel tanımının yapılması zorunluluğu kendini hissettirmekte. İşlevsel tanımlar yapılmaz ise yaptığımız iş havanda su dövmek olacaktır. Her kafadan bir sesin itirazları haklılık kazanacaktır. Bu demek değil ki işlevsel tanım yapma amacımız itirazların önünü kesmektir. Aklımızın ucundan dahi böyle bir şey geçmemiştir. Geçmeyecektir. Amacımız yapılacak itirazların, çalışmadaki vargılara, kendi düşünsel dünyasındaki kavramlarla değil burada tanımlanan kavramlardan hareket ederek yapması gerektiğidir.

Bunu somut bir örnekleme üzerinden belirtirsek meramımız daha iyi anlaşılır umuyorum. Diyelim bir çalışmada “solunan hava değersizdir” vargısı olsun. Kuşkusuz her bir canlı ve hatta belki cansız varlıklar için önemli olan bir şeyin değersizliğinden söz etmek aklın kârı değildir elbet. Ve bu yargıda bulunanın yeri mutlak anlamda tımarhanedir.

Gelin görün ki, siz bu kavramı ekonomide tanımlanan kavram doğrultusunda kullanıyorsanız işin rengi değişmiştir. Çünkü ekonomi değer kavramının işlevsel tanımını yapmış ve değeri “malların kıtlığı” ölçüsüyle sınırlandırmıştır. İşte bize düşen burada varılmış vargıların yapılan tanıma uygun olup olmadığının çözümlenmesidir.

Burada değer kavramına yüklenen anlamın yanlışlığından söz edilebilir mi? Kuşkusuz edilebilir. Ancak burada kullanılan değer, bizim yüklediğimiz anlamlardan çoktan sıyrılmış olduğu ve yepyeni bir kimlik bulduğu için anlamsız bir karşı çıkış olur. Dolayısıyla ekonomiye ilişkin bir çalışmada kullanılan değer kavramı çizilen sınırları içinde değerlendirilmek zorundadır.

İmdi biz dünya görüşü, hınç ve başkaldırı kavramlarının işlevsel tanımını yapalım. Böylece hem tanımımızla kendimizi hem de itirazları sınırlandırmış olalım. Böylece kavramlarımızı terimleştirebilelim.

Kavramları terimleştirmek toplumsal bilimlerin en büyük handikapıdır. Fizik bilimlerin kısmen mutlak anlamda çözdüğü –örneğin fizik bilimlerinden olmamakla birlikte matematik, matematik tam bir terim diline sahiptir ve bu yüzden de matematik yüzünden yeryüzünde her hangi bir savaşa tanık olunmamıştır.- bu sorun, kavramların işlevsel tanımı yapılarak kendine özgü bir dili oluşturma sorunu, toplumbilimlerinde çözülmüş değildir, çözülecek gibi de görünmüyor. Bu nedenle toplum bilimlerinin kullandığı kavramlar üzerinde kavgalar, tartışmalar bütün hızıyla hararetiyle hem bilimsel çalışmalarda sürmektedir, hem de bilimsel ortam dışında toplumsal düzlemde toplumsal gruplar arasında ve bireyler bir birinin gırtlağına sarılacak gerekçeler üretebilmektedir.

Toplumsal bilimlerin dilinin yetkinleştirilmesi -kullandığı kavramları terimleştirmesi- zorunluluğu bir başka çalışmanın, çalışmaların konusu açık olduğundan burada nokta koyup konumuza dönelim.

İnsanların olumsuzluklar karşısında sergiledikleri tavra başkaldırı diyoruz. Başkaldırının dayanağı da ya bir dünya görüşünden çıkarsanmış ideolojik paradigmadır ya da temeli duygusal tepkiler olan hınca. 

İdeolojik eylemler, dayandıkları dünya görüşünün “gerekirler”inden çıkarılmış ve bu gerekirleri gerçekleştirmek ve gerçekleşeni sürdürmek için devam ettirilen karakterdedir. Buna karşın duygusal tepkilerin dayanağı olan hınçta gerekir ve gerekmez ölçütü mutlak olmadığından tepkisini koyduğu “şey” ortadan kalktığında kendisi de ortadan kalkar bir karaktere sahiptir.

İdeolojinin temeli olan dünya görüşü düşünseldir. Hınç duygusal. Dünya görüşünün temelinde düşünsel mantık yatar. Hınç ta ise duygusal mantık. Düşünsel mantıktan kastımız bir ideal etrafında, dünya görüşü bağlamında öncüllerini kurup o öncüllerin doğrultusunda bir sonuca varıştır. Varılan bu sonuçla yepyeni bir dünya kurmaktır.

Düşünsel mantığın argümanlarında hakaret, tezyif,  küfür yoktur. Çözümlemelerini duygusal dünyanın kavramlarıyla oluşturmaz. Çözümlemelerinde kişiler de yoktur. Kişilerin olmayışı olan bitenin kişilerin varlığıyla ilgisi olmadığının bilinmesinden kaynaklanmaktadır. Bu hem kurmayı düşündüğü dünyanın bilincinde olmaktır. Hem karşı olduğu dünyanın bilincinde olmaktır.

Dünya görüşünde çözümlemeler vargılar saltık anlamda nesnesiyle uyumludur. Uyumlu olmak zorundadır. Düşünsel mantık onu buna zorlar. Diyelim toplumda eşitsizliği gözlemlediğinizi savlıyorsunuz. Ve bunun kökeninde de –sosyalizmde olduğu gibi- mülkiyeti görüyorsunuz. Eğer bu vargı, bu çözümleme nesnesiyle uygun ise hemen her eşitsizlik gözlemlenen toplumda bulgunuzu göz önüne koyabilmelisiniz.

Yine belirli bir dünya görüşüne sahip ideolojiler, oluşturmayı kurdukları dünyaya ilişkin kavramları ve karşı olduğu dünyayı tanımlayan kavramları da kendine özgü kılmak zorundadırlar. Bir başka dünyanın kavramları kullanmak zorunda kalındığında da o kavramlara yeni anlamlar yükleyip öyle kullanmak zorundadırlar.

Yoksa özgünlüğü, kendine aitliği laftan öteye gitmez. Özgünlük zorunludur eğer kendisine varıncaya kadar kimsenin ayrımında olmadığı vargısıyla yeni bir “gerekir-gerekmez” skalası oluşturduğu savındaysa. Bu savın ayaklarının yere basması için özgünlük vazgeçilmez bir koşuldur. Değilse zaten var olan bir gerekirler-gerekmezler skalasıyla insanların karşısına çıkıyor demektir ki, bu bizim burada üzerinde çalıştığımız konuyla ilintisizdir.

Özgün bir ideolojinin kavramları da kendine özgüdür. Özgün kavramlardır. Özgün kavramlar oluşturamayan sadece yamalı bir bohça oluşturmuştur. Ve o bohçayla insanlığın karşısına çıkmıştır. Bu da kişinin başkaldırısının daha baştan insanlar tarafından kaale alınmamasına neden olur. Kaybedilir.  Deve kuşu karakterli bir ideoloji sizi olduğu yerde bırakır. Deve kuşuna uç dediğinizde ben deveyim! der. Yüklen dediğinizde ise ben kuşum yanıtını hiç çekinmeden söyleyiverir.

Yine ideolojinin “gerekir”leri “gerekmez”leri çıkarsadığı dünya görüşü temelinde varlığı ve varoluşu açıklayan düşünsel postulatlara sahip olmak zorundadır. Varlığı ve var oluşu ya kendiliğinden olmuş olan olarak bilir, bunu temel alır ya da bir var edenin varlığını kabul ederek postulatlar oluşturur, böylece insanların karşısına çıkar.

Başkaldırınızın kökeninde düşünsel mantık var ise insanların karşısına ya oluşun kendiliğinden oluştuğu savıyla temellerini kuran bir dünya görüşünden hareketle “gerekir-gerekmez”lerinizi oluşturarak çıkarsınız ya da temelinde oluşu, evreni var eden birinin varlığı olan bir dünya görüşüne dayanarak oluşturduğunuz “gerekir-gerekmez”lerle çıkarsınız.

Başkaldırınızın temelinde duygusal mantık var ise sizinle aynı “kişi”ye, “şey”e olumsuz duygular besleyenlerle birlikte arz-ı endam edersiniz ve bu başkaldırının sizin duygularınızla sınırlı olduğunu görürsünüz. Ortak duyguların sevk ettiği hınçla ayağa kalkarsınız. Her biriniz farklı nedenlerden ötürü karşı olsanız da aynı potada erimenize bir engel yoktur. Çünkü duyguların zorunlu bir sonucudur.

Duygusal mantığın egemen olduğu başkaldırının temelinde olan hınçla beslenen kişi veya gruplar ilineksel olan farklı “gerekir-gerekmez”leri dile getirmekte de bir sakınca görmezler. Yeter ki karşı olunan “kişi” ya da “şey” ortadan kalksın. Yerine konulacak şey hakkında aralarında bir anlaşma olmasına gerek yoktur.

Bu yüzden farklı ideolojilerin gerekirlerini gerekmezlerini dillendirmede sakınca görmezler. Böylesi bir ayrımın olması gerektiğinin farkında bile değillerdir. Çünkü düşünsellikten uzaktır. Hınca dayalı başkaldırının temel duygusu “elinde olmayanı çekemez”liktir. İnsan elinde olmayanın acısıyla kıvranır. Hınçla öfkeyle dolar. Ve ya olduğu şeyi savunur ya da elinde olmayanı elde etmek için savaşıma başlar. Çekemezlik duygusunun itkisiyle alçalır ve kibrine sığınır. Çekemezlik ve kibir de kişiyi hepten kör eder.

Körlük, duygusal mantığın zorunlu bir sonucudur. Ne yamalı bir bohça ile gezindiğinin ayrımındadır hıncın burgacındaki kişiler ne de birbirini yanlışlayan vargıların dillerine pelesenk ettiklerinin ayrımındadır. Bu durumda olan kişi ya da kişiler, diyelim kendisini sosyalist diye tanımlasın.

Bu tanımın zorunlu sonucu mülkiyete dayalı sistemin kendisi olan sermayedar karşısında onunla savaşım vermesi gerekirken bir de görülür ki hiç düşünmeden sermayenin yanında güçlünün yanında yer almıştır. Çünkü başkaldırısının temelinde –sosyalizmin değil, kendini sosyalist diyen tanımlayanın başkaldırısında- düşünsel mantıktan uzakta duygusal mantık yatmaktadır.

Aynı kişi hiç ayrımında olmadan aynı dünya görüşünden beslenen faşizmin gerekirlerine sarılmakta bir sakınca görmez. Ya da diyelim kişinin gerekir ve gerekmezleri dini dünya görüşüne dayanmaktadır; ama kullandığı kavramlar dinin oluş savını yadsıyan dünya görüşünden çıkarsanmış ideolojinin, ideolojilerin kavramlarını hem de yeni bir anlam yüklemeden kullanır. Kullanmaktan çekinmez. Çünkü yapıp ettiğinin ayrımında değildir. Çünkü duygusal mantık egemendir eyleminde. Eyleminde hınç vardır. Salt hıncı tanımıştır.

Günümüzde kendilerini “antikapitalistmüslümanlar" diye tesmiye edenler, yalnızca bir mantığı tanımışlardır; o da duygusal mantıktır. Böyle olduğunun kanıtı sosyalist kavramlara yeni bir anlam yükleyip kullanmayışlarından çıkarsanıyor. Hali hazırdaki başkaldırılarının temelinde düşünsel mantık yatıyor olsa dünya görüşlerinin kullandıkları sosyalist kavramlarla örtüşmediklerini göreceklerdir.

Kendilerini müslüman diye tanımlarken evrenin, oluşun bir var edeni olduğunu baştan ilan etmişlerdir. Yani içinde bulundukları evren kendiliğinden olmuş değildir. Bir Tanrı vardır oluşta. Oysa sosyalizm bunu yadsıyarak çıkar yola. Yadsıyarak yola çıkmak zorundadır. Çünkü mülkiyetin temelinde Tanrı inancının yattığı önermesi ideolojilerinin temelidir.

Durum böyleyken kendilerini antikapitalistmüslüman diye tanımlayanlar sosyalizmin bir paylaşım sorununu önceleyen ve çözmeye çalışan gerekirler-gerekmezler paradigması sanmaktadırlar. Bu yanılgıyı ayrımsayamayışlarının kökeninde varolan baştan beri vurguladığımız gibi duygusal mantığın cenderesinde oluşlarıdır.

Sosyalizmin neliğini çözümlemeden kavramlarını kullanmak, o kavramlarla insanların karşısına çıkmak grubun taleplerinin anlamsızlığını ve inandırıcılıktan uzak oluşlarını ortaya koymaktadır. Kendileri bilmese de evreni bir var edene inanan insanlar sosyalizmin kendisini nasıl tanımladığını bilmektedir. Yani sosyalizmi bizzat kendisinden dinlemiş ve sosyalizmin “yalnızca bir paylaşım sorunu olmadığı, her şeyden önce Tanrısızlığın cisimlendirilmesi” sorunu olduğunu görmüşlerdir.

“Tanrısız bir durumda yeryüzünden göklere ulaşmak değil, gökleri yeryüzüne indirmek için kurulmuş bir Babil kulesi” sorunu olduğunu fark etmişlerdir. Antikapitalistmüslümanlar bu bilişi fark edemiyor. Fark edemezler çünkü duygusal mantığın cenderesinde olduklarının ayrımında değiller. Hınçla yüklü olduklarının ayrımında değiller.

Sosyalizm mülkiyetin temelinde Tanrı anlayışının olduğuna inandığı için mücadele alanını bunun üzerine temellendirir. Ve bu da dünya görüşüyle uyumludur. Oluşturacağı dünya savlarıyla örtüşecektir. Demek ki sosyalist kavramların egemen olduğu bir toplumsal düzende tanrı ve tanrıya inananlara yer yoktur. Olamaz. Olduğu zaman temel kuram çöker. Paradigma iflas eder.

Bu durumda kendisine yaşam hakkı tanımayan bir ideolojinin kavramlarıyla insanlara seslenen kişinin seslenişinin yersizliği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Yeniden bir daha yineleyelim ki, kendine özgü kavramlarıyla değil de sosyalist kavramlarla insanlara seslenişin insanlarda bir karşılığı olmayacaktır. Hem sosyalistler dahi bunun ayrımında olarak itirazlarını dillendirmişlerdir.




 Cemal Çalık, 31.07.2013, Konuk Yazarlar, Sonsuz Ark


Not: Bu çalışma kendilerini antikapitalistmüslümanlar diye tanımlayan grubun “gezi olayları” bağlamında sergiledikleri tavırdan hareketle hazırlanmıştır.


Seçkin Deniz Twitter Akışı