19 Haziran 2020 Cuma

SA8664/TG297: Globalistler ve İslamcılar: Yeni Bir Dünya Düzeni İçin 'Medeniyetler Çatışması'nı Kışkırtmak-I

Sonsuz Ark'ın Notu:
Aşağıda çevirisini yayınladığımız metin, Red Moon Rising - The Rapture and the Timeline of the Apocalypse Paperback'in yazarı Peter D. Goodgame'ın 'The Globalists and the Islamists' adlı kitabına aittir. "Geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca dinin etkisi, dünyanın Batı kesiminde ve Doğu'nun çoğu kesiminde azaldı. Maneviyat, yaşam standartları yükseldikçe ve popüler kültür de neredeyse tamamen laik hale geldiğinden materyalizmle yer değiştirdi. Orta Doğu'da durum neden farklıydı? Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı? Bu çalışma, bu durumun tesadüfen meydana gelen bir şey olmadığını ve militan İslam'ın, uzun vadede bir dünya hükümeti kurulması hedefine ulaşmak için baskın Anglo-Amerikan kurumların küresel seçkinleri tarafından oynanan bir kart olduğunu açıklamaya çalışacaktır." şeklindeki sunumuyla geçmiş yüzyılların resmi tarih söylemlerinin arkasına sarkan ve günümüzdeki kaosun, yaygınlaşan dinsizliğin ve ahlaksızlığın temel nedenlerini, Globalistlerin  'Militan İslam' kavramını üreterek ve müslümanları satanist küresel bir devlet kurmak amacıyla kullanarak Yahudi-Hristiyan Etiğinin aleyhine İslam Etiği'nin lehine bir canlanma yaşayıp yaşamadığını sorgulamaktadır. Eylül 2013'te planladığım ve üzerinde çalıştığım ve 7 Ekim 2018 Pazar günü yayınladığım  'SA6940/SD1156: İslamcılık; Zehirli Maya (Aşı) ya da Masonik Kara Büyü' başlıklı çalışmamda 'İslamcılık' maskesi ve 'Masonluk' aracılığı ile Osmanlı İmparatorluğunun müslüman topluluklarının nasıl ayrıştırıldığını ve kurulan yapay ulus-devletlerin kukla yönetimler tarafından nasıl Satanizmin hizmetine sunulduğunu ve Satanist Masonların İslam'ın içini nasıl boşaltmaya çalıştığını incelemiş ve mason olduğu kesin olarak açığa çıkan câni Fetullah Gülen liderliğindeki dinî cemaat-nurculuk  maskeli FETÖ üyesi generallerce, 15 Temmuz 2016'da, ahlakı ve dinî değerleri önceleyen politikalara sahip Erdoğan liderliğindeki Türkiye'ye askerî darbe yapmaya çalışan ve halk tarafından durdurulan Masonik İslamcılığı şöyle tanımlamıştım: "İslamcılık, 1789'la Fransa'da egemen hâle gelen masonların, yer küredeki bütün imparatorlukları yıkma girişimlerini içeren bütüncül bir organizasyonun Osmanlı İmparatorluğuna yönelik olan hamlesinin adıdır ve Sultan III. Selim’den itibaren güçlenerek II. Mahmut, Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdülhamid liderliğindeki Osmanlı İmparatorluğu'nu, İstanbul, İzmir, Selanik, Manastır, Mısır, Şam, Beyrut gibi merkezlerde kurulan gizli mason localarında olgunlaştırılarak parçalayan ve yıkan bir hançerdir. Günümüz tartışmalarının amacı da yeniden güçlenen, bölgesel ve küresel bütünleşik bir strateji izleyerek masonların hakimiyet alanlarını daraltan Türkiye Cumhuriyeti'nin Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki yönetimini hedef hâline getirerek yeniden parçalamak ve etkisiz hâle getirmekti", 06.09.2008 tarihli 'SA24/SD5: İslamcılık: Kara Büyü' başlıklı çalışmamda da Peter D. Goodgame'un "Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı?" şeklindeki sorusunu o sormadan (2014) 6 yıl önce (2008) cevap vermiştim: "İslamcılık anaforu, Müslüman zihinlerden sürekli yeni kurbanlar devşirmektedir. Geleneksel diye, dışlanan ve aşağılanan bozunmaya uğramış 17,18,19 ve 20. yüzyıl İslam algısına alternatif olarak ortaya konan ve  terakkîyi hedefler görünen İslamcılık kara büyüsü, daha fazla tahrif ve tahribe aracılık etmeden Müslümanların  düşüncelerinden uzaklaştırılmak zorundadır."  Satanistler, önce kendi topluluklarını, Yahudileri -Siyonist-Laik-Fanatik-Ortodoks diyerek parçaladılar ve Yahudi etiğini, tahrif edip etkisizleştirdiler, eş zamanlı olarak Katolik-Ortodoks-Protestan etiğini ve İslam Etiğini yetiştirdikleri profesyoneller aracılığı ile yok ettiler; bugün diktatör Arap liderleri, aynı satanist gücün birer piyonu olarak elde ettikleri dokunulmazlıkla hem İslam'a hem de Müslümanlara yönelik soykırım politikalarını acımasızca uygulamaktadırlar. Yayınladığımız bu çeviri seti, eksik bilinenlerle örtülmek istenen gerçeğin açığa çıkması için faydalı olacaktır diye düşünüyoruz.
Seçkin Deniz, 19.06.2020

The Globalists and the Islamists:
Fomenting the "Clash of Civilizations" for a New World Order

Birinci Bölüm: İngilizler, Orta Doğu ve Radikal İslam

Giriş
Bush Yönetimi tarafından yönetilen Amerikan hükümeti, Irak'ı işgal etme ve hükümeti devirme planları ile "Teröre Karşı Savaş" adı verilen operasyonunu sürdürdüğü sırada İngiliz Tony Blair hükümeti, Amerika’nın kararlı bir müttefiki olmaya devam ediyor. Aşağıdaki çalışmada, Amerika'nın sıkışıp kaldığı, daha önceden ve şu anda da neredeyse tamamen İngiltere tarafından kontrol edilen bir bölgenin tarihine kısaca göz atacağız. Şu anki "Teröre Karşı Savaş" gerçekten bölgeye özgürlük getirmek ve geleneksel Amerikan ideallerini teşvik etmek için yürütülen bir savaş mı, yoksa küresel Amerikan hegemonyasını sağlamlaştırmak için gerçekleşen bir güç oyunu mu? Ve Britanya’nın bundan elde edeceği menfaat nedir?

İngiltere bizim en büyük müttefikimiz gibi görünüyor, ancak İngiliz jeo-stratejistlerinin siyasi manipülasyon ve yıkımın ustaları olduğu anlaşılmalıdır. Fiziksel anlamda İngiliz sömürge imparatorluğu bu yüzyılın ilk yarısında gücünü kaybederken bile, New York ve Londra'nın süper kapitalistlerinin ve finansörlerinin kaynaklarını kullanarak, Cecil Rhodes mirasına dayanan tamamen küresel bir imparatorluğun altyapısını inşa ediyorlardı.

Bu elitler, milliyet olarak çoğunlukla İngiliz ve Amerikan olsalar da; demokrasiyi ve Amerikan Anayasasını reddediyor ve İngiliz, Amerikan ve uluslararası vatandaşların çıkarlarının aleyhine çalışıyorlardı. Orta Doğu tarihini ve elitlerin manipülasyonunu inceleyerek, belki de Amerikan İmparatorluğu'nun bu son atağından sonra ne olacağını tahmin edebiliriz.



I. İngiltere Orta Doğu'yu ele geçiriyor

F. William Engdahl'in Savaş Yüzyılı - Anglo-Amerikan Petrol Politikaları ve Yeni Dünya Düzeni  adını taşıyan kitabında da belgelendiği gibi; Liderlerin, geleceğin enerji kaynağı olarak kömürün yerini petrolün alacağını anlamasıyla İngiltere'nin Orta Doğu'ya olan ilgisi de artmıştı. Yüzyılın başında İngiltere'nin petrole ilk elden erişimi yoktu ve tedarikleri için Amerika, Rusya veya Meksika’ya bağımlıydı.

Kısa sürede bunun kabul edilemez bir durum olduğu anlaşılmış ve İngiliz casus Sidney Reilly ve Avustralyalı jeolog ve mühendis William Knox d'Arcy'in de dâhil olduğu entrikalarla İngiltere, Fars hükümdarı Rıza Han’dan Fars petrolü için sondaj haklarının güvencesini almaya muktedir olmuştu.

D'Arcy, 1961 yılına kadar Fars petrolünü işletme hakları için 20.000 dolar nakit ödedi ve Şah'a giden tüm satışlardan % 16 telif hakkı aldı. Reilly'nin d'Arcy'yi müttefik olmaya ikna ettiği İngiliz şirketi, güçlü İngiliz Petrolünün (BP: British Petroleum ) öncüsü olan Anglo-Pers Petrol Şirketi idi.

Bununla birlikte, İran'dan gelen petrol arzına rağmen Britanya, Orta Doğu petrol rezervlerini Almanlara karşı koruma yarışını kaybediyordu. I.Dünya Savaşı'ndan önceki yıllarda Almanya şaşırtıcı bir ekonomik patlama yaşamış ve Osmanlı İmparatorluğunun muazzam rezervlerine erişmesine izin veren ittifak buna yardım etmişti.

1889'da Almanlar, Konstantinopolis'ten Anadolu'ya giden demir yolunu Deutsche Bank aracılığıyla finanse etmek için bir anlaşma yaptı ve daha sonra 1899'da, Berlin-Bağdat demir yolunun tamamlamasına yönelik nihai anlaşma imzalandı.

İngilizler, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu'nu içeren Alman ittifakının ortasında duran müttefiki Sırbistan'ı kullanarak bu demir yolu bağlantısının hiçbir zaman tamamlanmamasını sağladı. I. Dünya Savaşı’nın, Avusturya Arşidükü Ferdinand'ın Sırp suikastçılar tarafından öldürülmesiyle ateşlendiği düşünülür. Sırbistan, I. Dünya Savaşı'nda kilit bir rol oynamıştır ancak savaş yalnızca bu olayın bir sonucu değildir. Gerçek şu ki, I.Dünya Savaşı İngilizler tarafından kışkırtılmış, böylece jeo-stratejistleri tarafından dünyanın en önemli enerji kaynağı olacağı öngörülen petrolün kontrolünü sağlamışlardır. (1)

1916'da, I. Dünya Savaşı'nın doruğunda İngilizler Fransa, İtalya ve Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu'nu Batı kolonilerine dönüştüren Sykes-Picot Anlaşması olarak bilinen bir anlaşma imzaladılar. Bu gizli anlaşma, bugün Ürdün, Suriye, Lübnan, Irak ve Kuveyt ülkelerinin keyfi sınırlarını oluşturdu. İngiltere, petrol zengini Basra Körfezi'ni Irak ve Kuveyt üzerinden kontrol edecek ve ayrıca Filistin ve Ürdün'ü alacaktı. Fransa Suriye ve Lübnan'ı alırken, İtalya'ya Anadolu'nun bazı bölgeleri ve bazı Akdeniz adaları için söz verilmişti; Rusya ise Ermenistan ve Kürdistan'ın bazı kısımlarını alacaktı.

Savaş sırasında İngiltere, Doğu'da Osmanlılarla savaşmak üzere Batı Cephesi'nden 1,4 milyondan fazla asker yönlendirdi. Fransızlar 1.5 milyon ölü vermişti ve siperlerde 2.6 milyon yaralısı vardı; bu sırada İngilizler, Orta Doğu'da zafer üzerine zafer kazanmaktaydı. Savaş sona erdikten sonra da İngilizler bölgede bir milyondan fazla asker bulundurmaya devam ettiler ve 1918'de İngiliz General Allenby, neredeyse tüm Arap Orta Doğu'sunun fiili askeri diktatörü oldu. (2)

T.E. Lawrence, İngilizler adına Osmanlılara karşı Arap isyanını yönetirken, Britanya'nın Arap müttefiklerine bağımsızlık arzularını yerine getireceğine dair güvence verdi, ancak savaştan sonra bu sözler görmezlikten gelindi. Savaş sırasında ünlü Balfour Deklarasyonu da gerçekleşti. Lord Balfour ve Lord Rothschild arasında yazılmış bir mektup olan bu deklarasyonda, Filistin’de kurulacak bir Yahudi devleti için İngilizler tarafından resmi onay veriliyordu. Gerçek şu ki, Araplar aldatılmış, ihanete uğramış ve dünyanın bilinen en büyük petrol rezervlerini içeren bölgenin kontrolünü ele geçirmek üzere İngilizler tarafından kullanılmıştı.

Osmanlı İmparatorluğu'na karşı mücadelede İngilizler iki önemli Arap liderin desteğini kazandılar. Bunlardan ilki, soyu Hz. Muhammed'e kadar uzanmakta olan Haşimi hanedanlığından I. Hüseyin'di. Ona yönelik halk desteğini en üst düzeye çıkarmak isteyen İngilizler, Mekke ve Medine'yi de içeren Hicaz bölgesinin hükümdarı olan Hüseyin’in "kutsal" statüsünü öne çıkardılar. İngilizlerin kendi safına çektiği ikinci önemli Arap lider, Orta Arabistan'da Vahhabi mezhebinin lideri İbn Suud'du. İbn Suud, İngiliz finansmanını dini bir figür olarak kendi konumunu geliştirmek ve Bedevilerin desteğini satın almak için kullandı.

Osmanlılar yenildikten ve Sykes-Picot ve Balfour Anlaşmaları gerçekleştikten sonra I.Hüseyin kendisine yapılan ihaneti fark ederek tahtını terk etti. Daha sonra üç oğlu Ali, Faysal ve Abdullah, Arap yönetiminde şanslarını deneyecekti.

Prens Ali, Hicaz'ı ele geçirdi ama 1925'te İngiliz destekli İbn Suud'un kuvvetleriyle yaptığı savaşı kaybetti. Suudiler o tarihten itibaren Arabistan'ı yönetmektedir. İngiltere'nin yaptığı en büyük hata Suudiler ve Arap çöllerine yönelik ilgiyi kaybetmesiydi. Bunun üzerine 1933'te California merkezli Standard Oil gelip Suudi Arabistan'da petrol arama haklarını 250.000 dolara satın aldı. (3). O zamandan beri Suudi kraliyet ailesi ve Amerika Birleşik Devletleri arasında çok özel bir ilişki vardır.

T.E. Lawrence ile birlikte çalışan ve Şam'ı Osmanlılardan fetheden Prens Faysal, 1920’de Fransız yönetimindeki Suriye'ye hükmetmek istedi ancak Fransızlar bu teşebbüsü dört ay içinde akamete uğrattı. Faysal daha sonra İngiltere'ye kaçtı ve bir yıl sonra kendisine, Sünni bir prens olarak, Irak'ın ağırlıklı olarak Şii topraklarına krallık etme imkânı sağlanınca geri döndü. Faysal I, 1933'te ölümüne kadar hüküm sürdü. Arkasından gelen oğlu Gazi 1939’da ölünceye kadar Irak’a hükmederken, Gazi’nin oğlu Faysal II ise 1958’de gerçekleşen askeri bir darbede öldürünceye kadar Irak’ın son kralı olarak başta kaldı.

Haşimi hanedanı bu güne kadar Hüseyin'in üç oğlundan üçüncüsü aracılığıyla devam etmiştir. Prens Abdullah’a 1921'de Trans-Ürdün'ün topraklarının yönetimi verildi ve kral olarak, babasına gösterilen ihanete rağmen İngiliz yanlısı güçlü bir tutum sergiledi. Abdullah, efendileri ile çelişerek bir geleceğinin olmayacağını anlamıştı ve İngilizler, İsrail'de bir Yahudi devleti kurma arzusu gündeme geldiğinde, kendi halkının öfkesini kontrol etmek için onu kullandılar.

Kral Abdullah 1951'de Mescid-i Aksa'da öldürüldü ve on altı yaşındaki torunu Hüseyin tahta geçti. Kral Hüseyin 1999 yılında ölene kadar hüküm sürdü ve oğlu Kral Abdullah şimdi Ürdün Haşimi Krallığı'nı yönetiyor.

Tarihsel kayıttan anlaşılması gereken asıl nokta, bu makalenin ana odağı ile de ilgili olduğu için, İslam dininin İngiliz İmparatorluğu tarafından İngiliz siyasi hedeflerini ilerletmek üzere kullanılmasındaki alaycı yöntemdir. Arap tarihçi Said Aburish tarafından yazılan, Acımasız Bir Dostluk - Batı ve Arap Eliti  adını taşıyan kitabında yazar, 20. yüzyılda İslam'ın Batı ile ilişkisinin üç farklı aşamasını tespit ediyor. (4)

Aburish'e göre ilk aşama, Birinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonraki safhaydı. Arap liderler aldatılmış ve ihanete uğramışlardı, ama yine de Arap halklarına hükmedebilmek için, İngilizlere bağımlı olmaya devam ediyorlardı.

İbn Suud, Vahhabi mezhebinin lideriydi ve İngilizler onun dini bir figür olarak nüfuzunu tanıyarak tüm Arabistan'ı fethetmesini sağlayacak finansmanı sağladılar.

Haşimiler en güçlü geleneksel Arap kuvvetleriydi, ancak İbn Suud onları Mekke ve Medine'den attığında belleri kırıldı. Onlara “acıyan” İngilizler,  Abdullah ve Faysal'ı Ürdün ve Irak'a yerleştirdiler. En hafif tabirle, bu Haşimi prensleri yabancı olarak görülüyordu ama İngilizler din kartını oynadılar ve Hz. Muhammed’e kadar uzanan Haşimi soyu üzerinden Arap halkına eylemlerini haklı gösterdiler. Şüphesiz herhangi bir Arap, Haşimiler gibi "kutsal" bir klan tarafından yönetilmekten mutlu olacaktı!

İngilizler 1921'de Hz. Muhammed'in soyundan gelen Hacı Emin Hüseyni'nin Kudüs Baş Müftüsü görevine seçilmesini sağlayarak Filistin'de de İslam'ı kullandılar. Filistin'de neredeyse tüm elit Arap aileleri hızla İngiliz yanlısı olmayı kârlı bulmuşlardı. Baş Müftü de bu tutumu benimsedi, en azından 1936’ya, Yahudi bir İsrail'in yakında kurulacak olması onu sonunda halkının arzularını desteklemeye zorlayana kadar. (5)

İslam'ın Batı ile ilişkisinin ilk aşamasıyla ilgili olarak Aburish şöyle yazıyor:

“Zamanın tüm siyasi liderleri, meşruiyet için İslam'a bağlıydı ve tüm siyasi liderler İngiliz yanlısıydı. İslam, Arap liderlerin egemenliğini, zorbalığını ve yozlaşmasını meşrulaştırmak için bir araçtı. Batı için İslam, kullanışlı olduğu sürece kabul edilebilirdi.” (6)

İslam'ı meşrulaştırma faktörü olarak kullanan Arap halkının elitist hâkimiyetinin bu aşaması, sonsuza kadar devam edemezdi. Bu noktada yükselişe geçen karşıt güç, laik Arap milliyetçiliğiydi ve nihayetinde Mısırlı Cemal Abdül Nasır’ın şahsı etrafında toplanıyordu. Bu hareket, Orta Doğu'yu Batı hâkimiyetinden kurtarmaya çalıştı ve aynı zamanda, elitist yönetimi desteklemek ve haklı göstermek için oldukça başarılı bir şekilde kullanılan İslam'ı hor gören bir bakış açısına sahipti. Arap milliyetçiliğinin yükselişiyle başlayan Batı-İslam ilişkilerinin ikinci aşamasını inceleyeceğiz ama önce Mısır'ın tarihine kısaca göz atmalıyız. (Bakınız: I. Kaynakları ve Notları)

II. Britanya ve Mısır 

I.Dünya Savaşı'nın başında Mısır, otuz yılı aşkın bir süredir İngiltere tarafından kontrol edilmekteydi. İngilizler, Osmanlıları devirmek ve Mısır dışındaki vekil devletlerini desteklemek için İslam'ı kullanırken; Mısır'da İslam'ın böyle kullanılabilir bir araç olmadığını gördüler, en azından İngiltere sömürgeci olarak kalırken.

Batı'nın Mısır üzerindeki nüfuzu, İngiltere'nin Hindistan'la arasındaki ticaret yollarını tehdit etmek isteyen Napolyon’un, 1798'de Mısır'ı işgal etmesiyle başladı. Bu işgal, İslam tarihinde bir Arap Müslüman ulusuna yönelik ilk büyük ve kararlı zafer olurken; Müslümanların gurur ve nüfuzunun da yavaşça azalmasının başlangıcıydı. Ancak Napolyon'un yönetimi uzun sürmedi; çünkü İngilizler, Fransızları alt etmek amacıyla sadece birkaç yıl sonra geçici olarak Osmanlılarla ittifak kurdular.
Oluşan bu kaos ortamında Osmanlı ordusu komutanı Muhammed Ali (Seçkin Deniz'in Notu: Kavalalı Mehmet Ali Paşa) gün yüzüne çıktı. İngilizlerin sürülmesine yardım eden Muhammed Ali daha sonra Osmanlı otoritesi altında Mısır valisi olacaktı.

Ali, yerel Memlük tehlikesini bertaraf ettikten sonra dikkatini Mısır’ın modernizasyonuna yoğunlaştırdı. Ali’nin ölümünün ardından Abbas Paşa ve Said Paşa Mısır’a hükmetti. Said Paşa’nın başlatmış olduğu Süveyş Kanalını Hidiv İsmail Paşa 1869 yılında tamamladı. Kanal öncelikle Fransız yatırımcılar tarafından finanse edilmiş olsa da o zamana kadar Fransa, İngiltere’nin sıkı kontrolü altında bulunuyordu. 

Bundan sonra, Mısır'daki İngiliz nüfuzu yavaş yavaş daha da güçlendi ve başlangıçta bu güç kazanımı askeri değil ekonomik alanda gerçekleşmişti. İngilizlerin "serbest ticaret" ideolojisi benimsenmiş ve Mısır’ın üretim ve endüstrisi bu nedenle zarar görmüştü. Mısır kısa süre sonra kendini derin bir borç batağında bulacaktı.

İsmail 1879’da iktidardan zorla uzaklaştırıldı ve yerine oğlu Tevfik Paşa geldi. Sonunda mücadeleden vazgeçen Tevfik Paşa Mısır ekonomisinin kontrolünü tamamen İngilizlere devretti. 1882'de Mısır'ı tamamen ele geçiren İngiliz birlikleri, Cumhurbaşkanı Nasır tarafından 1956'da kovulana kadar Mısır'ı işgal edeceklerdi.

I. Dünya Savaşı'nın başında Hidiv Abbas, İngilizlerden kurtulmak için bir şansının olduğunu düşündü ve halktan Osmanlıya destek olmasını istedi. İngilizler onu hemen tahttan indirerek amcası Hüseyin Kamil'i iktidara getirdi. Savaş bittikten sonra Mısır'daki milliyetçi güçler, bağımsızlık için İngiliz işgalcilere karşı sürekli bir kampanya yürüttü, hatta Paris'te Mısır’ın bağımsızlığının uluslararası alanda tanınması için kulis yaptı, ancak ABD İngiltere'nin tarafını tutunca tüm hayalleri suya düştü.

1928 yılında "Müslüman Kardeşler" Hasan el-Benna adında Mısırlı bir öğretmen tarafından kuruldu. Kardeşlik, İslami eğitime verdiği önem ve hayırseverlik faaliyetleriyle kamuoyunda tanınan gizli bir dini topluluktu. II. Dünya Savaşı'ndan önce İngiliz İstihbaratı, İngiliz bir maceraperest ve yazar olan ajan Freya Stark aracılığıyla Kardeşlik ile bağlarını geliştirmişti (1).

Bu gizli bağlantılar, Kuzey Afrika'da giderek büyüyen Alman varlığını takip etmek ve ortaya çıkan birçok farklı politik hareketten haberdar olmak için kullanıldı. Müslüman Kardeşler, İslam dünyası boyunca yayıldı ve Batı'nın Masonik kardeşliğinin Müslüman eşdeğerine benzer bir yapı haline evrildi. İlk Köktendinci Terör Örgütlerinden biri haline gelen örgüt, bu çalışmada sık sık ortaya çıkacaktır.

II.Dünya Savaşı'ndan önceki yıllarda Mısır entrikaları, kolonileri ve Süveyş Kanalı üzerinde kontrolü sağlamak için ellerinden geleni yapan İngilizlerin üç ana kampı etrafında dönüyordu, Kral Fuad ile ittifak kuran kralcılar ve 1935'ten sonra oğlu Kral Faruk ve İngilizler tarafından kurulan Mısır parlamentosu aracılığıyla halk tarafından desteklenen milliyetçi Vefd partisi.

II.Dünya Savaşı patlak verdiğinde Vefd partisi, en azından kamuoyu önünde müttefikleri destekledi, çünkü tam bağımsızlığın savaşın hemen arkasından geleceğine inanmışlardı. Ancak Kral Faruk müttefiklere verdiği destekte daha ihtiyatlıydı ve özel olarak Mihver Devletlerin(*) etkisi altındaydı; Müslüman Kardeşlerin alt tabakasında yer alan birçok üyesinin de Almanya'nın lehine olduğu biliniyordu. Ancak Almanya'nın Mısır'ı İngilizlerden kurtarma şansı yoktu ve Mihver Devletlerin Kuzey Afrika ordusu, Ekim 1942'deki El-Alameyn Savaşı'nda yenildi ve yavaş yavaş Afrika'dan dışarı sürüldü.

Savaştan sonra hem Müslüman Kardeşler hem de popülist Vefd Partisi, Kral Faruk'un baskıcı monarşisine ve Mısır topraklarından çekilmelerini geciktiren İngilizlere karşı direnişe geçti. 1949'da Hasan el-Benna Mısır hükümeti tarafından öldürüldü ve bu olay köktendincileri daha da kızdırdı.

1952'de Vefd Partisi, parlamento seçimlerinde büyük bir zafer kazandı ve sonrasında Başbakan Nahas Paşa, Faruk ve İngilizler arasında yapılan ve İngilizlerin Süveyş Kanalı'nı kontrol etmesine izin veren 1936 anlaşmasını yürürlükten kaldırdı. Faruk, Nahas Paşa'yı derhal görevden aldı ve İngiliz karşıtı yaygın şiddet içeren ayaklanmalar başladı. Kendilerine Özgür Subaylar diyen üst düzey Mısır Ordusu subaylarından oluşan gizli bir grup, bu fırsatı değerlendirdi ve bir darbe düzenledi, ülkeyi ele geçiren darbeciler Kral Faruk'u ülkeden sürgüne gönderdi.

General Muhammed Naguib tarafından yönetilen Özgür Subaylar arasında Cemal Abd-ül Nasır ve Enver el Sedat da bulunuyordu. Sonrasında 1954 yılında Naguib yerine Nasır geçti. Nasır, derhal Vefd Partisi’ni ve Müslüman Kardeşleri yasakladı ve katı bir diktatör olarak ülkeyi yönetmeye başladı.

Nasır, Mısır'ı modernize etmek ve sanayileştirmek ve ulusunun bağımsızlığını savunmak için yaptığı hamlelerde hızlı ve cesurdu. Aswan Barajı'nın yapımını finanse etmesi için Amerika Birleşik Devletleri'ne ve Dünya Bankası'na başvurdu ama reddedildi ve Sovyetlere yönelmek zorunda kaldı. Ayrıca ordusunu iyileştirmeye çalıştı ve ülkesini İngiliz kontrolündeki bölgesel askeri ittifaklara adaması şartıyla kendisine Batılı silahlar teklif edildi. Nasır bunu reddetti ve 1955 yılında Çekoslovakya ile bir silah anlaşması imzaladı.

26 Temmuz 1956'da Nasır, İngilizleri Süveyş Kanalı Bölgesi'nden çıkardı ve kanalın kontrolü 1882'den beri ilk kez yeniden Mısır'ın eline geçti. Üç ay sonra Süveyş Savaşı başladı. İsrail beş gün içinde Gazze'yi, İngiliz ve Fransız birlikleri de Kanal Bölgesi'ni ele geçirdi. Birleşmiş Milletler eylemleri kınadı ve 6 Kasım'da ateşkes ilan edildi. Kanalın kontrolü daha sonra Mısır'a geri verildi.

Bu savaşın ardından Nasır, Arap halkı için bir kahraman haline geldi ve laik milliyetçi hareketler Orta Doğu'da ortaya çıkmaya başladı. Mısır, 1958'de Suriye ile birleşti ve Birleşik Arap Cumhuriyeti kuruldu, daha sonra aralarına (Kuzey) Yemen de katıldı. Bu pan-Arap hareketi, Arap kitleleri tarafından sevilmiş ama liderleri korkutmuştu. Aburish şöyle diyor;

"1950'lerde ve daha sonra Batı, laik Arap milliyetçi hareketine iki nedenden ötürü karşı çıktı: Öncelikle bu hareket, Batı’nın bölgesel hegemonyasına meydan okumakta ve vekil liderlerin ve ülkelerinin hayatta kalmasını tehdit etmekteydi. Özellikle, laik bir hareketin SSCB ile işbirliği yapmasını engelleyecek hiçbir şey yoktu; aslında bu devletlerin çoğu, az da olsa sosyalistti. Dahası, laik hareketlerin çoğu, Suudi Arabistan, Ürdün ve diğer vekil devletlerin Batı yanlısı geleneksel rejimlerini tehdit eden ve baltalayan, bir birlik veya birleşik politika özelliği gösteren Arap birliğinin çeşitli şemalarını savunmaktaydı. Batı bunu karşılanması gereken bir meydan okuma olarak gördü." (2)

Bu bizi Aburiş tarafından tanımlanan Batı-İslam ilişkilerinin ikinci aşamasına getiriyor. Bu aşamada Batı, Batı'nın egemenliğini reddeden rejimleri istikrarsızlaştırmak veya devirmek için İslami Köktendinciliği bir araç olarak kullanmıştır. (Bakınız: II. Kaynakları ve Notları)

Peter D. Goodgame, 11 Ağustos 2002, RedMoonRising


Tamer Güner, 19.06.2020, Sonsuz Ark, Stratejik Araştırma, Çeviri





I. Kaynakları:
  1. Savaş Yüzyılı - Anglo-Amerikan Petrol Politikaları ve Yeni Dünya Düzeni, F. William Engdahl, 1993 (A Century of War - Anglo-American Oil Politics and the New World Order, F. William Engdahl, 1993)
  2. Acımasız Bir Dostluk - Batı ve Arap Eliti, Said K. Aburish, 1997(A Brutal Friendship - The West and the Arab Elite, Said K. Aburish, 1997)
I. Notları:
  1. Engdahl, 30-36
  2. Engdahl, s. 50-52
  3. Aburish, s. 76
  4. Aburish, s. 57
  5. Aburish, s. 57 ve 59
  6.  Aburish, s. 57
II. Kaynakları:
  1. Mısır Tarihi: İngiliz İşgali (1882-1952), Arab.net (History of Egypt: British Occupation (1882-1952, Arab.net)
  2. Mısır zaman çizelgesi, utexas.edu (Timeline of Egypt, utexas.edu)
  3. Naguib Mahfouz Mısırı, kronoloji, (The Egypt of Naguib Mahfouz, chronology)
  4. MI6 - Majestelerinin Gizli İstihbarat Servisi'nin Gizli Dünyasında, Stephen Dorril, 2000 (MI6 - Inside the Covert World of Her Majesty's Secret Intelligence Service, Stephen Dorril, 2000)  
II. Notları:
  1. Dorril, p. 622
  2. Aburish, p. 60
   
(*) II. Dünya Savaşı, 20. yüzyılda dünya çapında yapılan iki savaştan ikincisi olup, dünya milletlerinin çoğunun yer aldığı, 1939'dan 1945'e kadar süren küresel bir askeri çatışmadır. Savaşa dönemin tüm büyük güçleri olan Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği, ABD ve Fransa; Müttefik Devletler olarak, Almanya, İtalya ve Japonya; Mihver Devletler olarak katılmıştır.




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı