6 Ocak 2020 Pazartesi

SA8268/SD1583: Sıkıntı (Roman); 1. Bölüm-Gök 14

"Ben ikinci çayımı içerken, onlar ilk aşama ile ilgili olasılıkları değerlendirmeye başlamışlardı bile. Gözlerinde parıldayan rahatlamışlığı gözlemlemek güzeldi. Heyecanlanmışlardı ve kıskaca alınmış ruhları bir an olsun rahatlamıştı. Kendilerine kurulan tuzağı karşı tuzakla bozacaklarına inandıklarını görüyordum."




‘Kıskaçta mıydık?’ Zihnimde bu soru dönüp duruyordu. İşim, sistematik işleyişlerde sıkıntılara düşmeden önce, düşünce ve düştükten sonra insanları yönlendirmekti. Sıkıntı, türü ne olursa olsun insanı kara kara düşündüren bir kıskaçtı. Binlerce sıkıntıya sahip insanlar olarak hepimiz kıskaçtaydık; hiç değilse doğum ve ölüm arasında. Ya da birbirine zıt olan her duygu, düşünce, eylem, hayâl ve inanç coğrafyasında aklın, nefsimizin, değerlerin çerçevelediği bir kıskaçtaydık. Kendi yaptıklarımızın sonuçları bir yana, doğrudan ya da dolaylı olarak başkalarının yaptıklarının sonuçları da bizi etkiliyor ve sınırlıyordu.

İşimin doğasında resmî sınırlamalar, zorunlu mesai saatleri yoktu, bu tür kıskaçlar olmadığı için bu mesleği seçmiştim ve işimi severek yapıyordum, peki ben özgür müydüm? Özgür olduğumu hiçbir zaman düşünmedim. Bunun insan hayatında anlam bulması mümkün olmayan bir kavram olduğunu biliyordum çünkü. Dört duvar arasında yaşamakla cezalandırılmış bir mahkûmun taşıdığı sorumluluklar dikkate alınırsa, o mahkûm bana göre daha özgürdü; onun zihnindeki yük, onun hapsedilmiş bedenine karşı, kıskaca alınmamış düşünceleri yüzünden daha azdı.

Ben dilediğim gibi seyahat etme özgürlüğüne sahip olduğum halde, sorumluluklarım yüzünden dilediğim gibi düşünecek bir imkana ve zamana sahip değildim. Gerçi bunu değerlendirme gereği duyduğum da söylenemezdi. Bu tür şeyleri ‘sıkıntı’ olarak tanımlama alışkanlığım yoktu ve hayatın akışında bireysel ve toplumsal sorumluluklarımızın gerekleri olarak yaşadığımız şeylerin toplamına hayat diyordum. Kıskaçta veya değil, değiştirebildiklerimiz ya da değiştiremediklerimizle birlikte yaşarız. Tercihlerimiz bizi yaşadıklarımıza sıkı sıkıya bağlar. Hiçbir şey olmasa bile zihnimizde dolaşan şeyler özgürlüğümüzü kısıtlar.

Bu zamanlarda aklıma hep Kâf Suresi 16-18. Ayetler gelir: ‘Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız. Üstelik, biri insanın sağ tarafında, biri sol tarafında oturmuş iki alıcı melek de (onun yaptıklarını) alıp kaydetmektedir. İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın.’

‘Ankara Simidi’ yeme özgürlüğümü, şimdi, bu zamanda ve burada yaşamamın önünde bir engel yoktu. Adana’da bu simidi yemek istemek bir tutarsızlıktı gerçekte, Adana’da Adana simidi yenirdi. Buna benzer tutarsızlıklarla ürettiğimiz özlemler, bize kıskaçta olduğumuz duygusunu yaşatıyordu işte.

Şirket’in toplantı odasında bana yaptıkları sunumu izlerken, bir yandan simit yiyordum ve çay içiyordum, bir yandan da şirketin yaşadığı kıskaçla ilgili zihnimde oluşan çok boyutlu fırtınalarla çözüm yolu arıyordum. Çalışma biçimime alışmışlardı ve sadece sunuma odaklanmışlardı, çünkü uzun yıllar boyunca nelere dikkat ettiğimi, nelere önem verdiğimi ve neleri istediğimi öğrenmişlerdi, baştan savma iş yapmadığıma da eminlerdi.

Şirketin mâlî durumu çok kötüydü ve bir çıkış yolu bulmaları gerekiyordu. İki seçenekleri vardı, bunu onlara söylemiştim. Ya Konkordato ilan edecekler, alacaklılarla yapılandırma imkanı arayarak savaşacaklardı ya da şirketi ağzı salyalı bir şekilde bekleyenlere iyi bir fiyata satacaklardı. İyi bir fiyat mümkün müydü? Sanmıyordum, o yüzden onlara bir çözüm paketi sundum.

İlk aşamada algısal baskı uygulayacaktı şirket, bütün yerli ve yabancı müşterilerine gelecek beş yıl süresince ürünlerini almak istiyorlarsa, sabit siparişlerini netleştirmeleri ve yıllık siparişlerinin toplam bedellerinin en az %30’unu bir ay içinde peşin olarak ödemeleri gerektiğini, aksi halde sözleşmelerinin iptal edileceğini bildiren bir çağrı gönderecekti. Bu çağrı, bir süredir ödemelerini bilerek ya da bilmeyerek geciktiren müşterilerin psikolojik profillerini ve buna bağlı olarak da şirketin gelecek için umut vaat edip etmediğini görmelerini sağlayacaktı. Kaybedecekleri bir şey yoktu, gelen tepkilere göre karar vereceklerdi. Bunu da bir ay sonra değerlendirecektik.

Ben ikinci çayımı içerken, onlar ilk aşama ile ilgili olasılıkları değerlendirmeye başlamışlardı bile. Gözlerinde parıldayan rahatlamışlığı gözlemlemek güzeldi. Heyecanlanmışlardı ve kıskaca alınmış ruhları bir an olsun rahatlamıştı. Kendilerine kurulan tuzağı karşı tuzakla bozacaklarına inandıklarını görüyordum.

Gönderilecek olan çağrı çok büyük bir dalgalanmaya neden olacaktı ve eğer şirket ölü fiyata satılacaksa da, kıskaca aldıkları şirketi satın alanlar değerli müşterilerin çoğunu kaybetmiş olacaklardı. Çok sonra bu müşterilerle başka bir şirket olarak yeniden çalışmak mümkün olabilecekti. Diğer seçenekte müşteriler şirketin taleplerini kabul edeceklerdi ve şirket mâlî kıskaçtan kurtularak savaşmaya devam edecekti.

Şirketin sahipleri ve yöneticileri zeki ve dürüst insanlardı, onlara profesyonel bir bakış açısıyla yaklaşmaktan hiç hoşlanmıyordum. FETÖ’nün ölü bedeninin onlara ve ülkeme daha fazla zarar vermelerini izleyemezdim. Bana teşekkür ettiler ve ben ayrılmak için izin istedim. Simit yemiş ve çay içmiştim işte. Ankara’ya başka ne için gidilirdi ki? Bütün akşam yemeği ısrarlarına rağmen öğleden sonra uçakla Adana’ya dönmeye kararlıydım.

Kalsam iyi olurdu belki, ancak Ankara’nın o dedikodulu sancılarına katlanacak kadar özgür bırakamazdım kendimi. Ankara insanın aklıyla nefsi arasında gezinen şeytanlarla doluydu.

Zuhruf Suresi 36-39. ayetler şöyle der: ‘Kim, Rahmân’ın Zikri’ni görmezlikten gelirse, biz onun başına bir şeytan sararız. Artık o, onun ayrılmaz dostudur. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar. O şeytan dostu kimse, en sonunda bize gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! der.’ Onlara, “(Bu temenniniz) bugün size asla fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Hepiniz azapta ortaksınız” denir.’

Kendime zulmetmeye niyetim yoktu. 



<<Önceki                              Sonraki>>



[(06.01.2020, (1/27 (51))]



Seçkin Deniz, 06.01.2020, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman



Sıkıntı






Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı