6 Şubat 2017 Pazartesi

SA3944/KY1-CÇ367: Kumpas/ Roman - Son Bölüm VIII-1

"Bu hekat ölümü, ölümleri kutlayan değil yaşamayı ve yaşatmayı seçenlerin hekatıdır. Bu hekat bir dirilişin sessiz çağıltısıdır."


Bölüm Sekiz-Son

-1-

Uzun boylu gardiyan hemen yanı başında oturan kısa boylu gardiyanın yüzünü buruşturduğunu görünce bu durumun nedenini sorma gereği duymuştu. Sormazsa birlikte çalışmanın, birlikte bir kurumda bulunmanın ruhuna aykırı bir durum olduğuna inanırdı. Anlamını veremediği bir suçluluk duygusuyla dolar taşar, bu duygunun altında ezilirdi. Düpedüz acı çekerdi. O yüzden olanca içtenliğini takınarak ve yapmacık bir çekingenlikle:

“Hayırdır, yüzünü buruşturmuşsun? Ağrın falan mı var?” dedi.

Kısa boylu gardiyan “Kahretsin!” dedi içinden “Yakalanacağımı biliyordum. Şimdi sorularının ardı arkası kesilmez!” Bir cevap vermeliydi. Susmak çözüm değildi. Bunun, yani susmanın bir çözüm olmadığını çoktan öğrenmişti. Başka seçeneği yoktu ve ciddi bir tavırla:
“Ya midemi üşütmüşüm” dedi. “Ya da öğle yemeğinde verdikleri ekmek kadayıfı tatlısı yüzünden. Sanırım ikinci şık daha yakın. Şöyle bir düşünüyorum da ne zaman o tatlıyı yesem midemde bir yanma hissediyorum. Evet, sanırım ikinci şık. Evde de olsa böyle oluyor.”

Uzun boylu gardiyan avurtlarını şişirdi. Derin bir nefes alıp durdu. Böylesi bir durum karşısında söylenecek sözünün olup olmadığını araştırdı. Bir yerlerde bir şeyler olması gerekiyordu. Ne söyleyeceğini bulunca sevinerek konuşmaya başladı:

“Eğer istersen kantinden süt alıp geleyim! Belki yanmasını keser.. tabi dediğin gibi yediğin tatlı yüzünden ise.”

Kısa boylu gardiyan hafif yerinden kıpırdadı arkadaşına teşekkür etti:

“Sanırım görev başında olduğumuzu unutuyorsun. Bize ne dediklerini de unutmuşsun. Sen şimdi kalkıp kantine kadar gideceksin, ya giderken ya da gelirken birileri görecek. Görev yerini terk ettiğine ilişkin üst makamlara bilgi verecek görenler. Görenler görmezden gelse hani o vakit onlar görevlerini yerine getirmemiş olacak ve onlar bir takım yaptırımlarla karşı karşıya kalacak. Dolayısıyla ister istemez tanık oldukları şeyi üstlere bildirecekler. Durumu öğrenen üstler de bizi çağıracak, evet ikimizi birlikte çağıracaklar savunmamızı isteyecekler. Sana niçin gittiğini soracaklar. Bana niçin senin gidişine engel olmadığımı. Sonra da belki yarımşar maaş kesintisi cezası verecekler,  belki izin günü cezası, nasıl bir ceza vereceklerini ben kestiremiyorum doğrusu. Bir ceza verecekleriyse muhakkak.”

Uzun boylu gardiyan kestiremediği bu mantıksal çıkarım karşısında susmanın iyi olacağını düşünüp susmayı seçse de konuşmadan alamadı kendisini. Sözcükler, tümceler kendiliğinden dökülme aşamasına gelmişlerdi, bunu tüm çıplaklığıyla görüyordu, karşı duramazdı. Ne diyeceğini düşündü bir süre. Hemen aklına gelen, dilinin ucuna kadar sürgün edilmiş tümceleri ardı ardına sıralayacak değildi. Bu yakışık almazdı, bu hem kendisine, hem mesai arkadaşına, hem çalıştığı kuruma karşı bir saygısızlık olurdu. Evet bu düpedüz saygısızlık sınıfına girerdi. Dilinin ucuna kadar gelen tümceleri bir bir kontrol etti sonra da sevinçle söz başladı. Ne söyleyeceğini biliyordu. Bilmenin verdiği rahatlık uzun boylu gardiyanı daha bir sevince boğmuştu.

“İşte” demişti. “İşte senin en çok bu mantıksal çıkarımlarını seviyorum. Ben böylesi çıkarımlarda bulunmakta, bak açıkça söylüyor, hatta itiraf ediyorum ki, ben böylesi mantıksal çıkarımlarda bulunamıyor, düpedüz zorlanıyor, tökezleyip kalıyorum. Ne işten eve giderken, ne evden işe gelirken, ne yürürken, ne trende, ne tramvayda, ne otobüste, ne herhangi bir taşıtta kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım olmuyor, aklıma bu ve benzeri çıkarımlar gelmiyor. İşte bu yüzden seninle aynı iş yerinde çalışmaktan ötürü ayrı bir gurur duyuyorum. Bazı insanlar görüyorum düz mantıksal kurguların dışına çıkmaktan acizler ve fakat bu acizliklerinin farkında olmadıkları için de her hangi bir mutsuzluk duymuyorlar. Ne sıradan bir yaşamları vardır kimbilir. Oysa sen.. bak açık söylüyorum, yüzün diye değil, oysa sen gıpta edilecek bir durumdasın ve ben sana gıpta ediyorum.”

Uzun boylu gardiyan sağ elini ağzına götürüp öksürdü. Tuhaf bir ses çıkardı. Çıkarılan bu tuhaf ses öksürmeyle geğirme arasındaki bir sesti ve bunun için özür dilemesi gerektiğini apaçık görmüş olduğu sanısının yargısıyla:

“Özür dilerim” dedi. “Özür dilerim. Bu arada sanırım ceza konusunda haklısın. Belki yönetimin daha üst makamlardan aldığı yönetmeliklerinde iki seçenekten başka cezaları da vardır. Şunun şurasında ne sen ne de ben gardiyanların görevlerinin ihmaline ilişkin cezaları bilecek kadar bir geçmişimiz yok bu meslekte. Bu benim ikinci yılım. Senin de öyle diye hatırlıyorum. Geçmiş konuşmalarımızdan birinde söylemişsin gibi aklımda kalmış. Yanılıyor muyum?”

“Yo hayır” dedi kısa boylu gardiyan, uzun boylu gardiyanın biraz önce kendisinin mantıksal çıkarımları üzerine söylediklerinden gururlanarak, “Yanılmıyorsun. Benim de ikinci yılım. Bunu daha önceki birçok konuşmamızda söylemiştim, diye hatırlıyorum.” 

"Susma vaktiydi. Bu yüzden sustular.”

“Dede bu format” dedi erkek torun Sacit “Eğer biri –kız kardeşine baktı gülerek- ya da birileri –bu kere Dedesine, Babasına ve annesine tek tek bakarak- yine bilgiçlik tasladığım yargısında bulunmazsa, bu formatın hekatın ruhuna uygun olmadığını söyleyeceğim, sizce uygun mu? Eğer kızmazsan dede..”

“Neden kızayım evladım, ne söyleyeceksen söyle..” diye karşılık verdi Ay Dede.

“Öyleyse yüksek müsaadelerinize binaen diyorum ki bu format hiç de uygun değil ve sırıtıyor! O kadar sırıtıyor ki görmezden gelmeyi bile imkânsızlaştırıyor. Benden başkasının suskunluğunu itirazınızın gerekçesine temel yaparsanız –ki böyle bir ihtimal var elbet- yanlış yapmış olursunuz, çünkü diğerlerinin suskunluğu yerinde değil, öyle sanıyorum ki bir tür vurdumduymazlıkla suskunluğu seçmişler gibi yapıyorlar. Belki içlerinde müthiş bir fırtına da kopuyordur.”

“Aslını istersen oğlum” dedi Ay Dede. “Bana da öyle geliyor. Sadece sırıtsa iyi.. bu format hekatın özünü ifsat edici bir mahiyette.”

“Bence değil!” diye karşı çıktı Ferhat, öyle bir karşı çıkıştı ki bu, “Kimse inat etmeye kalkmasın!” der gibiydi.

“Bence de sence baba!” dedi gülerek kız torun Semra. Susmuşlardı. Gözler sanki Seher’in üzerine dikilmişti. Sanki onun söyleyecekleri son hüküm olacak gibiydi. Herkes onun konuşmasını bekliyordu sanki.. Seher susmayı seçebilirdi seçmesine yine de oğluna hak verdiğini söylemek istiyordu. Fakat kocasıyla ters düşmeyi göze alamıyordu. Bu gece kocasıyla ters düşmeyecekti buna kararlıydı. Hem kocasına destek vermesi demek kızına da destek vermesi demekti. Ortada bir şeyler söylemek daha akıllıca geldi ve;

“Ben format mormat bilmem.. Dedem nasıl bilirse öyle anlatır.” dedi. Ay dede boğazını temizledi ve sağ elini şöyle bir sallayıp hekâtı anlatmaya devam etti;

“Bütün o konuşmalar Şendilya Cezaevinin bahçesinde demir tellerin arkasında oturan iki gardiyan arasında geçiyordu. O cezaevinin gözlerden ırak bu küçük bahçesinde iki gardiyan her zamanki gibi sıradan konuşmalarla nöbetlerini savmaya çalışırken Servet Toksöz volta atıyordu. Oldukça dinç görünüyordu. Yüzünde mutlu bir gülümse vardı. Dudakları kıpır kıpırdı. Bahçenin dikenli tellerinin arkasında bankta oturan iki gardiyan kendileri üzerine yaptıkları sıkıcı konuşmadan sıkılmışlardı, yapacakları çok şey olmadığı için de ömür boyu cezalı mahkûma tiksinerek bakmaya başladılar. 

Gardiyanlardan biri esmer uzun boylu ve oldukça kiloluydu. Yanındaki arkadaşı ise kısa boylu zayıf ve sarışındı. Onları gören sessiz sinemanın önde gelen aktörlerinden Lorel Hardy ikilisine rastladıklarını sanırdı. Ve fakat nedense arkadaşları onları Şakamonya’da Yavru ile Kâtip diye adlandırılan İtalyan aktör ikilisine benzediklerine karar vermişler ve Yavru Kâtip diye seslenir olmuşlardı. Onları ayrı ayrı gördüklerinde –diyelim kısa olanı görüp uzunu soruyor olsunlar- hemen gülerek “Hayırdır Yavru, Kâtibi nettin?” derlerdi. İlk zamanlar ikili bu adlandırmaya kızıyor olsalar da sonra sonra kanıksamışlardı. Her ne kadar hala kızıyor görünseler de gerçek adlarıyla çağrıldıklarında bir anlık bir şaşkınlık yaşadıklarını inkâr edemezlerdi. Derken hepten kızmayı unutmuşlardı. Çavuşları, başgardiyan, hatta Cezaevi müdürü bile onları Yavru Kâtip diye çağırır olmuştu. Yavru Kâtip diye seslenenler de artık kızdırmak için söylemiyorlardı, kuşkusuz ilk başlarda kızdırmak için söylüyorlardı. Gerçek adları çoktan unutulup gitmişti. Gömüldükleri derin sessizliği Yavru bozdu.

“Hey Kâtip, seninki” dedi mahkûmu göstererek. “Yine söylenip duruyor!”

Kâtip arkadaşının karnına dirseğini hafifçe dokundurup “O pis sapık nereden benimki oluyor?” diye yanıtladı. Bir süre düşündü sonra arkadaşının anlayış göstereceğini umarak “Bazen adama acımıyor değilim!” dedi. Bu son tümce fısıltıyla çıkmıştı adamın ağzından. Belli ki arkadaşının duymasını pek de istiyor değildi Kâtip. Yavru omuz silkerek duyduğunu belli etti. 

“Hiç umurumda değil. Keşke idam cezası olsaydı. Böyle sapıkların yaşamasına tahammül edemiyorum!”

“Ben de” dedi Kâtip “Ben de tahammül edemiyorum.. yoksa sen tahammül ediyor muyum sanıyorsun? Gel gör ki adam yaptığının farkında değil. Yaptığına inanmıyor. İfritlerin –varsa öyle bir canlı- bir oyunu olduğunu söylüyor, işte işin beni üzen tarafı bu. Yoksa boynuna ilmeği şuan ben geçiririm ve zerre kadar pişmanlık da duymam. Yine de –neme lazım yalan söyleyecek değilim- bu haline olması gerekenden biraz fazla üzüldüğümü rahatlıkla söyleyebilirim!”

“Valla dediğim gibi” dedi Yavru. “Ben üzülmüyorum. Hatta rol yaptığı kanaatinde olduğum için daha bir öfke duyuyorum. -sinsi sinsi gülüp- Farkındaysan istemeyerek de olsa bazen copum kafasına, karnına iniveriyor. Yanlışlıkla oluyor elbet!”

Kâtip ters ters baktı arkadaşına yüzünü ekşitti:

“Sen çok zalimsin! Merhamet senin payına ya az ya hiç düşmemiş. Adam zaten düşeceği kadar düşmüş, azıcık da olsa merhamet gösterilmeli. Hem belki de zavallı adamın söyledikleri doğrudur?”

Yavru omuzlarını dikleştirip arkadaşına inanmamış gibi baktı, başını salladı: 

“Hangi suçlu bugüne kadar suçunu kabul etmiştir? Boş versene sen! Acımayacaksın böylelerine. Ben bunu bilir bunu söylerim. Oh ne ala.. ben yapmadım, ifritler oyun oynadı, yok ifritler beni şuna zorladı, yok ifritler beni buna zorladı, yok ifritler tehdit etti. bu ifritlerin işi gücü bir sizinle. Bir size musallat olmuşlar. Burada sizden kastımın suç işleyip yakalanıp ceza alanlar için söylediğimi anlamışsındır. Hani yakalanmamış olanlar gelip “ya ben şöyle bir şey yaptım.. ifritlerin oyununa gelerek. Cezam neyse razıyım.” Hayır, böyle söyleyene hiç rastlamadım, yakalanmayan nice suçlu anasından doğduğu gibi pirüpak yaşıyor. Ve yakalananlarsa hemen ifritleri gündeme getiriyor. Bu ifritler bir sizi mi zorluyor? Bir sizinle mi uğraşmaktan haz alıyor? Boş versene sen! Bak sana söyleyeyim, bu pis sapığı salıver aynı suçu işlemezse gel yüzüme tükür. Hem de çıktığının ikinci günü. Hani birinci günü de yapar da, sıcağı sıcağına belki biraz geri durur.”

“Acaba kiminle konuşuyordur?” dedi Kâtip,“Dudak hareketlerine baksana!”

Gülerek “İfritlerle” diye yanıtladı Yavru. “Onun iblisleri boldur. Sen acıyorsun fakat bak canciğer arkadaşı olan adam bile sırtını döndü. İftiraya uğramış biri olduğuna o arkadaşı niye inanmadı? Sen niye inanıyorsun arkadaş anlamadım ki?”

Kâtip adamın karnına yine usulca dirseğini dokundurdu: 

“Budalalık ediyorsun! Benim bu pisliğin masum olduğuna inandığım falan yok! Ama kendisi inanıyor buna. Rol yapmıyor, demek istiyorum. Bu da üzüyor beni. Ben olsam cezaevi yerine delilerin arasına tıkardım.”

“Ben olsam asardım.” diye karşıt görüş belirtti Yavru, “Bak arkadaşım senin tuzun kuru. Benim üç kız çocuğum var. Ve çocuklarımdan ikisi –dişlerini gıcırdattı, iğrenerek tükürdü, mahkûmu işaret ederek- bu pisliğin öldürdüğü çocuğun yaşında neredeyse. Böylelerinin varlığı uykularımı kaçırıyor. Hani bir gün.. yani merdivenlerden inerken düşüp boynunu kırsa, olmayacak şey de değil!”

Kâtip arkadaşına derdini anlatamayacağını biliyordu. Çok kalınlı kafalı, tutucu biriydi. Mantıksal çıkarımlarıyla ilgili söyledikleri yalandı. Adamın zerre kadar mantığı yoktu. Düz mantıktı. Üstüne üstlük inatçıydı da. En iyisi hiç tartışmamaktı. Yine de üzerine gitmekten kendini alıkoyamıyordu, çünkü kös kös oturarak zamanı geçiremezlerdi, zaman öyle namert bir şeydi ki çabucak geçmesi istendiğinde ayak direr, tersinde ise bir kuş gibi geçip giderdi. Şimdi ayak diriyordu zaman, onun bu direnişini kıracak olan konuşmaydı. Arkadaşını küstürmeden itirazlarını yapmalıydı. 

“Bak diyelim ki bu pislik masum ve sen onu idam ettin? O zaman ne olacak?”

“Masum mu?” diye öfkeyle söylendi Yavru. “Bu pislik mi masum? Yahu parmak izleri, zavallı kurbanın üzerinde bulunan iğrenç tüylerini nereye koyacaksın. Dedim ya Allah’tan sen yargıç değilmişsin.. bu sapığı berat bile ettirirdin!”

“Daha neler!” diye karşı çıktı Kâtip. “Ben idam için dedim. Yanlışlık olmuyor mu? Adam yıllarca yatmış bir de bakıyorsun aa masum! Hadi tazminat falan filan adamın gönlünü aldın. Lan ölen adamdan nasıl gönlünü alacaksın?”

“Yani şimdi sence bu sapık masum öyle mi?”

“Amaaan!” dedi Kâtip. “Sen burnunun dikine gitmeye kararlısın. Ben bu adam masum dedim mi? Belki dedim. Ve ilkesel bazda konuştum. Diyelim adamı idam ettik ve sonra biri çıkıp itiraf etti, dedi ki evet o kanıtları ben yerleştirdim? O zaman ne olacak?”

“Ha yani biri o zavallı kızın üzerine bu sapığın parmak izlerini yerleştirdi. Tüylerini bıraktı, vay sendeki mantığa, akla tüküreyim, sen farkında olmadan bir akıl tutulması yaşıyorsun!”

“Yahu arkadaşım” dedi sabırsızlıkla.“Niye anlamıyorsun? Ben sana kaç kez bu olay üzerine konuşmadığımı söyledim. Ha, bu arada sahte kanıt yerleştirmek çok da zor değil, eğer zor, imkânsız sanıyorsan işte asıl bir akıl tutulması, durmasıdır.”

“Yok ya! Nasıl olacak bu iş?” dedi Yavru.

“Çok kolay. Hem kurbanın üzerine yerleştirmeye bile gerek yok. Bir kâğıt parçasına yazarsın. Tüyü, parmak izini orada bulmuş gibi bir dosya hazırlarsın, olur biter.”

“Ya pamuk şekerci?”

“Ha o mu? Aslında şekerciyi sen açıklamalısın. Adam kayboldu. Ve sonra da Penisilinya’da ortaya çıktı. İfritlerin lideri de hatırlarsan orada yaşıyordu. Kendisi kim olduğunu itiraf etti, yine o ifrit başı nicelerinin itibarını çaldıklarını da söyledi. Hadi sen açıkla bu şekerciyi?”

“Adam korkmuş” dedi Yavru. “Korkup kaçmış.”

“İçerdeki adamdan” diye alay etti Kâtip. “Sen de bunu yuttun!”

“Bu pisliğin zengin arkadaşını unutuyorsun. Belki de birlikte yapmışlardır.”

“Hah” dedi Kâtip.“Bak gördün mü sözüme geldin. Adamı idam ettiğinde böyle bir akıl yürütemeyeceksin. Belki de dediğin gibi zengin arkadaşı yapmıştır, bu salak da üstlenmek zorunda kalmıştır.”

“Kimsenin suçu üstlendiği yok ki” dedi Yavru, “Sanırım unuttun. Bu pislik bile reddediyor.”

“Evet.. reddediyor. İşte bu yüzden ben de ya bu yapmamışsa? Diyorum. O zaman senin çocuklarının güvende olduğunu nasıl düşünürsün? Bu ifritliği açığa çıkarmak gerekmez mi?”

Kısa boylu gardiyan ayağa kalktı. Yaylandı. Palaskasını düzeltti. Arkadaşına baktı. Arkadaşı da onun hareketlerini izliyordu. Yavru elini copuna götürdü. Adeta copun yerinde olup olmadığını kontrol ediyor gibiydi.

“Ayaklarım uyuştu otur.. otur. Yürüsek mi?” dedi. Kâtip başını salladı. “Bize ne dediklerini biliyorsun. Adamın her adımını, her hareketini gözetlemek zorundayız.” 

Başını kaldırıp bahçeye gören pencereleri yokladı. En üstte müdürün odasının camında bir siluet görür gibi oldu. Arkadaşının ceketinin eteğinden tutup oturması için çekiştirdi.

“Belki biri de bizi gözetliyordur kimbilir!” dedi fısıltıyla. 

Yavru etrafı şöyle bir kolaçan edip usulca banka oturdu:

“Haklısın!” dedi. “Olur mu olur! Gerçi bu denli sıkı fıkı bir gözetimi de anlamış değilim. Bu sapık bahçede ne yapabilir ki.. hani bahçeyi kazıp dışarı mı çıkacak? Yahut dört metrelik düz duvarı mı tırmanacak? Anlamış değilim!”

“Evet.. al sana bir tuhaflık daha!” dedi Kâtip.

“Bir bu mahkûm mu gözetleniyor ki tuhaflık görüyorsun?” dedi Yavru.

Kâtip başını iki yana ağır ağır salladı:

“Bir sürü mahkûmu kaç gardiyan gözetliyor? Ya da tek çıkan kaç mahkûmu iki gardiyan gözetledi bu mahkûma kadar? Hiç şahit oldun mu böylesine?” 

Yavru bir cevap vermedi. Ceketinin iç cebinden sigara paketini çıkardı. Arkadaşına da ikram etti. Birlikte sigaralarını tüttürüp ağır adımlarla bahçeyi turlayan Servet Toksöz’ü göz hapsine aldılar. Yavru da kuşkulanmıştı. Gerçekten bir tuhaflık vardı. Bu beceriksiz, bu çelimsiz, bu korkak, bu ödlek, bu sinik, bu pespaye adamı niye iki kişi gözetliyorlardı ki? Canına kıymaya mı kalkardı? Kalksın! Ne kendisi ne arkadaşı müdahale etmezlerdi. Kimse de niye müdahale etmediniz diye sormazdı. Bunu iki gardiyan da biliyordu. “Bu hala yaşıyor mu?” diye soran müdürün kendisiydi. Demek ki başka bir iş vardı? Gerçekten ifritlerin işi olabilir miydi? İfritlere bir tek adam ne yapabilirdi ki? Eğer anlatıldığı gibi bir yapıysa tek adam ne yapabilirdi öyle bir yapıya? “Laf işte!” dedi kendi kendine.

“Ne olur olsun ben bu adamın yaptığına inanıyorum. İki kişinin gözetlemesine gerek duyulmuş ki öyle yapılıyor. Buna karar verecek biz değiliz. Karar verecek bir kapasitemiz olsaydı gardiyan olmazdık herhalde. Bunlar bizi aşar Kâtip!”

“Haklısın Yavru! Bunlar bizi aşar. İster misin bu adam sihirli sözcükler peşinde olsun?” dedi ve kahkahayla güldü Kâtip.

“Niye olmasın? Bir bakmışsın o sözleri söylemiş ve adam kanatlanıp uçmaya başlamış.” 

“Beni çekiştiriyorlar!” diye geçirdi içinden gardiyanların önünden geçerken Servet Toksöz. Yavru dedikleri kısa boylu gardiyan uzun boylu gardiyandan çok zalimdi. Ve fakat Servet uzun boylu olandansa kısa boylu olana daha çok meylediyordu. Uzun boylu olanı yapmacık buluyordu. Kısa boylu olan neyse oydu. Evet, kısa boylu olanın eline fırsat geçse gırtlağını sıkar nefessiz bırakırdı, o denli kendisinden nefret ediyordu, bunu biliyordu. Buna rağmen kiminle yalnız kalmak istersin diye sorulsa o kısa boylu olanı seçeceğini biliyordu. İçi öyle diyordu. Kısa boyludan değil uzun boyludan çekiniyordu. Ne çekinmesi düpedüz korkuyordu. Uzun boylu gardiyanla baş başa kalmak! 

Bu düşünceyle ayak tırnaklarına kadar bedeni sancıdı Servet’in. Ne yanlışlıkla, ne bilerek bir kez olsun kendisini incitmemesine rağmen –ki kısa boylu gardiyan bazen copunu çıkarmaya kalkışır çıkarırken de sert biçimde kendisinin karnına öyle sert bir biçimde değerdi ki insan “acaba vursa bu kadar acıtır mı?” diye düşünmekten kendini alamazdı. Nedense hep onun yanından geçerken adamın canı copunu çıkarmak sonra copu havaya atıp tutarak can sıkıntısını gidermeye çalışırdı ve o esnada Servet hep onun yakınında olurdu- ondan uzak durmayı tercih ediyordu.

Bankta oturan iki gardiyanın kendisini çekiştirdiklerine, iğrenç küfürler savurduğuna inanması için yeterince kanıtı vardı Servet’in. Pek de umursamıyordu, hücresinden çıkıp havalanmak için bahçeye kadar yürürken duyduğu küfürler, arada bir tesadüfen birileriyle karşılaştığında yediği yumruklar, alışmıştı bunlara. Yavaş yavaş katlanmayı öğreniyordu. Katlanmak zorundaydı. İtibarını geri almak için katlanmak zorundaydı. 

Servet dördüncü kez bahçe kapısının önünden geçmek üzereydi. Kapının alt menteşesinde bir kâğıt parçası gördü. Kapıya yanaştı. Ayakkabısının içine çakıl taşı kaçmış da onu çıkarıyormuş gibi yaptı. Eğildi. Bacakları arasından gardiyanlara baktı. Kısa boylu olan ayağa kalkıp uyuşan bacaklarını açmak için ileri geri yaylanma hareketleri yaptığını gördü. Diğeri de onu izliyordu. İki gözetmenin de dikkati kendinden uzaktaydı. Büyük bir hızla kâğıt parçasını aldı. Kâğıt rulo yapılmıştı. Avucu içinde tutup ruloyu usul usul açtı. İnanılmazdı. Daha okuduğu ilk satırda donup kalmıştı. 

“İtibarı çalınan sevgili dostum!”

Bu satırları okur okumaz hükmetti ki artık ahtapotun çivisini çakabilecek.


<< Önceki                                                    Sonraki>>


Cemal Çalık, 06.02.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 


Seçkin Deniz Twitter Akışı