30 Nisan 2016 Cumartesi

SA2822/KY1-CÇ242: Gençlik Başa Belâdır

"Evet gençlik başa beladır. Olanı olduğu gibi görmeye yanaşmaz. Her bir şeyin kurguladığı gibi olmasını ister. Sanır ki her gece karyola gıcırtısı olacak. Ne bilsin? Başa gelmeden bilemez ki?"


"Gençlik başa belâdır!" dedi yaşlı adam hemen yanı başında oturan gence. Gencin durağa doğru gelen iki bayanı büyük bir dikkatle izlediğini görmüştü yaşlı adam. Bayanlar gencin yaşında olmalıydılar. Bayanların ikisi de sarışındı ve boyca biraz uzun olanı bir bebek arabası sürüyordu. Bebek arabasını sürenin saçları kısa, diğerinin ise saçları omuzlarına kadar uzanıyordu. Uzun saçlı bayan pantolon giymişti, kısa saçlı olanın ise dizlerinin epey üzerinde kısa siyah bir etek vardı. Neşeli bir biçimde konuşarak geliyordu bayanlar. Durağın hemen dışında durdular.

Genç adam yaşlı adamın duyacağı bir ses tonuyla:

"Yabancı.. Rus bunlar!" dedi. İhtiyar adam başını salladı ve öfkelendiğini hissettirerek. "Evet!", dedi, "Bizim blokta oturuyor bunlar. Yeni taşındılar. Abla kardeşler. Ablanın adı Katyoşa, küçüğü Alyoşa. Türkçe bilmiyorlar. Yüzlerine bakınca tebessüm edip dururlar. Katyoşa'nın kocası bir tur acentesinde çalışıyor."

"Adları Dostoyevski’nim kahramanlarından olsa da onun anlattıklarına benzemiyorlar." dedi genç adam gülerek.

İhtiyar adam:

"Dedim ya gençlik başa beladır diye," dedi ve "Ya okuduklarından ibaret bilirler dünyayı ya izlediklerinden ibaret sanırlar", diye sürdürdü konuşmasını. "Oysa hayat bambaşka şeydir. Bak şimdi sen, kanlı-canlı diri insanlar karşısında şaşkınlığını gizleyemiyorsun. Düşsel olana kapılmışsın. Oysa düşsel olan zehirler yüreği. Yüreği zehirlenen gerçeğe yumar gözlerini. Olanı olması gibi kabul etmez. Olanı olması gibi kabul etmek onaylamak anlamında değildir. Değiştirmeye güç yetirmeye vesile olmak için olanı olduğu gibi kabullenmeli insan. Eğer olan olduğu gibi olmazsa neyi değiştirebilir ki? Hiç! Dinle bak sana yaşamı kendine zehir eden bir gencin öyküsünü anlatayım. Öykü dediğime bakma. Gerçeğin ta kendisi. Yaşanmış ve yine yaşanması mümkün bir şey. Olanı olduğu gibi kabul etmeyişin hazin öyküsü. Gençliğimde tanık olduğum bir şey. Tanık olan bir ben miyim? Hayır! Tanıdığım kim varsa, sofrasına oturduğum, soframa oturan kim varsa, kime selam vermiş kimin selamını almışsam onlar dahi tanıktır. Zira kendi semtimizde, kendi sokağımızda olmuş olandır. Ve tıpkı seni andırmaktadır. Bakışınla, duruşunla onu, Zühtü’yü andırıyorsun. Umarım bahtın onun gibi olmasın, diyeceğim ve fakat maalesef oraya doğru gitmektesin."

"Zühtü mü?" dedi genç adam gülerek,."İlk kez duyuyorum bu ismi, çok mu aramışlar acaba?"

İhtiyar adama yanıt veriyor gibi gözükse de gözleri bebek arabasını tutan Katyoşa’nın üzerine sabitlenmişti adeta.

"Evet!", dedi yaşlı adam öfkeyle. "Evet, fakat kulağın bende olduğu gibi gözün de bende olsun isterdim. Yaptığın hiç hoş değil. Yabancı olması evli olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kaldı ki yabancı oluşu daha bir itina göstermemizi gerektirir. Bize konuktur, o bakışlarını çek üzerinden.. sonun Zühtü’den da kötüye gider, demedi deme."

Genç adam utandı. Hafif de kızarır gibi olmuştu. Yaşlı adam haklıydı, haklı olmasına haklıydı, ama gözlerine söz dinletemiyordu. O kısacık etekle Katyoşa kendisine bakılmasını istemiyor muydu? Öyle ise Katyoşa’nın isteğini yerine getirmekte ne sakınca vardı ki? Belki bakmasa, görmezden gelse Katyoşa içerlerdi bile! İçerler miydi? Genç adam içerleyeceğine inanıyordu. Görmezden gelinmek can yakardı, bunu kendisinden daha iyi bilecek kim vardı? Katyoşa bu giyimiyle “Ben varım.. dişiliğim kimliğimdir beni görün!" Bunu demek istemiyor muydu? Başını hayır anlamında salladı.

Kendi içinde sık sık yaşadığı bir çelişkiydi bu ve öfkelendiren bir çelişkiydi. Katyoşa’nın giyiniş tarzından ötürü yaptığı bu uslamlama iğrenç bir uslamlamaydı. Hakkı yoktu böyle bir uslamlamaya.

"Zühtü’ye ne oldu?" diye sordu utanarak. Bakışlarını güç bela Katyoşa’dan ayırmış bütünüyle ihtiyar adama döndürmüştü başını. Başının arkasında gözleri olmadığına içerlediğini itiraf edebilirdi, biri sorsa. Dudaklarını ısırdı. İhtiyar adam sanki genç adamın içine nüfuz etmiş gibiydi. Sanki içinden geçirdiği her bir şeyi olduğu gibi duyumsuyordu. Bu düşüncelerle daha bir utandı genç adam, üzüntüyle yutkundu.


"Gençlik başa beladır", diye yineledi ihtiyar adam. "Öyle çabuk kurgularının kurbanı olur ki. Ah lanet gençlik! Yaşama acemiliğinin zirve olduğu bir dönemdir."

"Sen de epey çekmiş olmalısın he Bey Amca?" dedi genç adam. İhtiyar adam ellerini kavuşturdu yavaşça dizleri üzerine bıraktı. Başını ayakkabılarının burnuna dikti.

"Doğrudur çektim.. " dedi ihtiyar adam. "Fakat Zühtü kadar kimse çekmedi. Kimse onun kadar çekemez. Hem zaten bir köy düğününde merekte on kişi tarafından dövülerek öldürüldü. Yazık oldu Zühtü’ye" diye sürdürdü konuşmasını.

"Salt merak kesileyim diye mi böyle yapıyorsun Bey Amca?" dedi genç adam. "Birazdan otobüs gelir, bineriz, ben içimde merakla dolanır dururum. Sen de pişmanlıkla kıvranır durursun! Hadi anlat artık! Benim gibi dinleyiciyi nerede bulacaksın?"

İhtiyar adam başını öne-arkaya salladı:

"Haklısın!" dedi. "Haklısın, senin gibi bir dinleyiciyi nerede bulabilirim ki? Ben ne anlatıyordum kuzum?"

Genç adam güldü.


"Benimle eğleniyor musun? Sınıyor musun?" dedi genç adam.


"Ne eğleniyor ne sınıyorum.. benim yaşıma gelince", dedi yaşlı adam. "O vakit ne anlattığının, kime anlattığının, niye anlattığının kolaylıkla unutulabilecek bir şey olduğunu göreceksin.. yaşayacaksın.."


"Bir Zühtü varmış, beni andırıyormuş", dedi genç adam, merakla.


"Ha.. Zühtü mü? İtin tekiydi." dedi ihtiyar adam.


"Şimdi oldu mu Bey Amca?" dedi öfkeyle genç adam.

"Yoksa tanıyor muydun Zühtü’yü?" dedi İhtiyar adam ve kendi kendine konuşur gibi sürdürdü konuşmasını. "Benimki de laf işte.. bundan elli yıl önce öldürülmüş birini yirmili yaşlarda biri nereden tanısın! Niye kızdın evladım?"

"Nasıl kızmayayım Bey Amca?" dedi genç adam. "Sana benziyordu diyorsun, sonra da itin tekiydi diye ekliyorsun." Kızgınlığını bütün ihtişamıyla göstererek söylemişti son tümcesini.

İhtiyar adam başını 'Hayır' anlamında sallayarak;

"Hayır evladım fiziksel olarak benziyorsun," dedi. "Benzemek de değil, andırmak.. o da senin gibi uzun boyluydu, senin gibi saçlarını kısa keser perçemini sağa tarardı, senin gibi kaşları ayrıktı, senin gibi dudakları büzüktü ve burnu da tıpkı senin burnun gibi biraz kalındı. Onun kulakları senin kulaklarından biraz daha küçük müydü ne? Sonra onun elmacık kemikleri de senin gibi ulu orta durmuyordu. Dur bakayım gözlerine?"


Genç adam başını hızla geri çekti. Yaşlı adam gözlerini görsün istemiyordu.

"Yok gözleri senin gibi kahverengiydi. Dana gözü der kızdırırdık rahmetliyi."

"Şimdi de beni kızdırıyorsun Dede?" dedi yüksek sesle genç adam. Arkasını döndü. Yaşlı adamın hiç umurunda değildi.


"Evet gençlik başa beladır. Olanı olduğu gibi görmeye yanaşmaz. Her bir şeyin kurguladığı gibi olmasını ister. Sanır ki her gece karyola gıcırtısı olacak. Ne bilsin? Başa gelmeden bilemez ki?"

Genç adam bu sözler üzerine gülerek döndü yaşlı adama:

"Ha," dedi. "Çaptan düştün onu diyorsun?"

Yaşlı Adam kaşlarını çattı bastonunu kaldıracak gibi yaptı:


"Hadi oradan edepsiz.. evlilik yatak odasından ibaret değil."

"Hiç de değil!", dedi genç adam. "Evlilik tam da o dediğin gibidir. Ha belli bir yaştan sonra çaptan düşenlerin züğürt tesellisidir yatak odasından ibaret olmadığını söylemek. Ayıp be Dede bir de olanı olduğu gibi almamaktan söz ediyorsun. Kabul edeceksin! Sızlanmaya gerek yok."

"Zavallısın oğlum! Zühtü de senin gibiydi. Zavallının teki. O da yaşamı yatak odasından ibaret bilirdi. iki de bir bir fıkra anlatırdı –gerçi fıkramı gerçek mi, emin değilim, o gerçek olduğuna yemin ederdi- güya bir arkadaşı varmış İstanbul'da bir yabancıyla evliymiş bu arkadaşı. Hanımı adamı süsler püsler öyle salarmış sokağa. Bir gün bir akşam yemeğinde arkadaşının hanımına takılmak için “Ya Nina hanım sen bizimkini böyle her gün süsleyip püsleyip salarsan kaparlar!” demiş. Nina yabancı.. bizimkiler gibi değil ki utanıp-sıkılsın, boynunu büksün onca insan içinde kocasını gösterip “Bu mu.. bu kapılmaz. Bir akşam bir sabah gönlünü yapıyorum, benden başkasına gitmez!” demiş. Gerçi böyle bir sözü ulu orta bir kadının –yabancı da olsa- söyleyeceğine aklım pek yatmıyor ya.. neyse! Gülüşmüşler. “İşte,” derdi Zühtü “İşte bu yüzden arkadaşım evine sadık.. bizimkiler ne ulan! Sabahtan akşama kadar tırhıçın arkasında.. tırhıçı bilir misin?"


"Bilmem", dedi genç adam.

"Gençlik ne bilir ki?" dedi yaşlı adam.

"Dört inç retina ekranı bilir misin?" dedi genç adam.

"Bilmem!", dedi yaşlı adam. "Siz zaten ne kadar lüzumsuz şey varsa onu bilirsiniz."

"Zühtü’yü anlatıyordun!" dedi genç adam.


"Tırhıç'a her ne kadar parmaklıklı bahçe kapısı dense de bizim memlekette eskiden sadece bahçelerde değil neredeyse bütün dış kapılarda olurdu. Dış kapılar avluya açılır. Avlular genelde geniş olurlardı. Beş altı kişinin rahatça oturacağı bir genişlikte olurdu avlular. Kapı açılır. Tırhıç kapalı. Hanımlar –bahçenin olmadığı mekânlarda- ikindi çaylarını avlularda tırhıç arkasında içerlerdi. İşte bizim Zühtü Nina’yı tanıdıktan sonra ikide bir öyle derdi “Bak lan.. sabah akşam.. adamın gözü niye başkasını görsün.. ya bizimkiler.. tırhıç arkasında sabahtan akşama kadar lak lak ederler, kocaları evlerine geldi mi kocalarından kaçarlar. Ya başları ağrır ya karınları.. e Zühtü ne halt etsin.. niye ikinciyi almayayım la!"

"Aldı mı bari ikinciyi?" dedi genç adam.

"He.. he.. " dedi yaşlı adam. "Babayı da aldı. Kendi köyünden –Koşkisor köyü, adını değiştirmişler köyün, yeni adı aklımda kalmadı- kendinden en az beş yaş bir kızı kaçırdı. Kızı kaçırmasından üç yıl sonra Ovacık köyüne bir düğüne gitti. Uslu dur demişler.. Zühtü bu. dedim ya itin tekiydi. Oradan da bir kız kaçırmaya kalkmış. Kız da ona merekte.. mereği de bilmezsin sen şimdi!"

"Daha neler...", dedi genç adam. "Hayvanların yeminin konulduğu yer.. hepten de kendimize yabancı değiliz Bey Amca!"


"Ha.. eh doğru sayılır. Neyse kaçırmak istediği kız ona kendi mereklerinde buluşmayı teklif etmiş. Bizim salak da inanmış. Eh yeter ki bir dişi ona göz kırpsın. Aklı başından uçar gider, gözleri kör olurdu. Ulan salak taze bir kız seni mereğe çağırıyorsa dur bir düşün! Azıcık düşünse ona iyi bir kötek atmak için yapıldığını anlar. Neyse mereğe gitmiş. Merekten içeri girer girmez, kazma sapı, bel küreği, tırmık, dirgen ne varsa milletin elinde. Girişmişler buna. Allah seni inandırsın tanınacak bir yüz kalmamıştı kefenini açıp bakmıştık.. ben daha birkaç esnaf arkadaşı. Al sana karyola gıcırtısı al sana sabah akşam sevdası."

"Zühtü’nün ölümünde evindekiler çok mu masum Bey Amca?"

"Ne demek?"


"Ne, ne demek? Yetmemişse evdekiler adam ne yapsın? Yok, başım ağrıyor, yok karnım ağrıyor, yok feşmekân.. Zühtü ne yapsın? Bak ne güzel demiş Nina! Bir sabah bir akşam!"

Bu sözleri söylerken yaşlı adamı kızdırma niyeti ile söylüyordu, bir tür “Sana benziyordu.. itin tekiydi” sözlerinin intikamını almak gibi bir şeydi. Ve fakat sanki iş intikam almaktan çıkmış ciddiyete binmişti.

"Sen evli misin?" dedi ihtiyar adam.


"Hayır!", dedi genç."Evli değilim ama daha altı yaşındayken karşılaştım “Hayır!”la. Komşumuzun ben yaşlarında bir kızı vardı. ne zaman isterse, hem de annesinin yanında sarılıp öperdi beni. Hoşuma giderdi. Ben de onun bisikletime binmesine izin verirdim. Bir gün canım öpmek istedi –ki hep o beni öperdi- öpmek istedim, beni itekledi. Düştüm, kafamı balkonun demirine vurdum –alnının solundaki yarayı gösterip- bak bu yara o zamandan kalma. Oysa beni öpen oydu. Ve ben onu hiç iteklemedim. Şimdi anlıyorum ki Nina olsa iteklemezdi."

"Denge evladım", dedi yaşlı adam."Denge kurmalısın. Dünya senin etrafında dönmüyor ya? İki kişi biz olmanın yolunu bulmalı, evlilik budur."

"Yo, yo!", dedi genç adam. "Senin anlattıklarından, sözünü ettiğin dengeden anladığım erkek kadına tabi olacak. Çünkü “Hayır!” sözcüğünün sahibi o." 

"Hadi oradan zevzek.. ahan da otobüs geldi zaten! Umarım sonun –genç adam yine Katyoşa’ ya dikmişti gözlerini- Zühtü gibi olmaz!"



Cemal Çalık, 30.04.2016,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü
Cemal Çalık Yazıları



Seçkin Deniz Twitter Akışı