9 Eylül 2019 Pazartesi

SA7963/SD1476: Sıkıntı (Roman); Giriş 9

"Bu, insanın inanmak istemediği bir gerçekti, ama bu mezarlık da inanmak istemediği gerçeğin eksiksiz bir kanıtıydı... Geldikleri yere gitmemişler ise neredeydi ölen bunca insan?"


Etrafıma baktım, ağaçların arasında duran birkaç adamdık. Burada bulunmamızın bir amacı vardı, dünyada olmamızın da bir amacı olmalıydı. Bizim hiçbir tasarrufumuzun olmadığı bir tasarım ile yaratıldığımız ve dünyaya gönderilerek bu tasarımın tamamlandığı bir süreç sonunda doğuyorduk. İnsanın amacını Zâriyât Suresi 55 ve 56. ayette net bir şekilde açıklamıştı Allah: 'Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt mü’minlere fayda verir. Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.'

Allah, yarattığı ve yaratılan her şeye ve Şeytan'a karşı üstün kıldığı insandan sadece kendisine kulluk etmesini istiyordu; Kulluk, yani gönderdiği 'Hakikat Bilgisi'ni öğrenmek ve çarpıtılmamış bu bilginin çizdiği hayata dair bütün çerçevelere ve kurallara uymaktı. Bakara Suresi 21. ayette Allah insanın neden kulluk etmesi gerektiğini de açıklıyordu: 'Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız (takva sahibi olabilesiniz).' 

Allah'a 'Kulluk' eden insan, Şeytan'a aldanarak Allah'a karşı gelmemiş olurdu ve korunmuş olurdu. İnsan bunu milyonlarca yıllık dünya hayatında defalarca denemişti. Kulluk etmemiş ve Şeytan'ın çizdiği yolda ilerlemeyi seçmişti, ama sonuç değişmemişti: 'Nice memleketleri helâk ettik. Onlara azabımız gece uykusuna dalmışken, yahut gündüz istirahat hâlinde iken gelmişti. Azabımız kendilerine geldiğinde, “(Biz bunu hak ettik.) Gerçekten biz zalimler olmuştuk” demekten başka söyleyecekleri kalmamıştı.'

İnsan gerçekten özgür iradesi ile yaratılmıştı, tasarımı böyleydi. Öldürmek ya da öldürmemek, çalmak ya da çalmamak; bir tercih meselesiydi ve bu tercihi yapabilecek bir donanımla yaratılmıştı insan. Bakara Suresi 30. ayette bu tasarımdan bahsediyordu Allah: ' Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni eksiksiz bilirken ve durmadan övgü ile tenzih ederken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu.'

Yaratılmamış bir insandan bahsedilemezdi, bahsedilebilmesi için yaratılması gerekiyordu. Yaratılmış bir insan da seçim yapabilecek özgür bir iradeye sahip olmalıydı ve uyması gereken kurallara... Seçeneklerin tümünün var olması da bu tasarımın zorunlulukları arasındaydı. 

Yani insanın neden yaratıldığını sorgulaması anlamsızdı; yaratılmadan ve var olmadan sorgulayacak bir bilince sahip olmayacağı açıktı. Davranışlarını belirleyebilecek bir özgürlüğe sahip olmasaydı bu kez, insan olarak yaratılmasının bir anlamı kalmayacaktı. Ona bilmesi gereken her şey öğretilmeliydi ki seçim yapabilsin ve Allah insana bilmediklerini de öğretmiş, Şeytan'a karşı savunmasız bırakmamıştı. Şeytan özgür iradesinin sonuçlarına katlanıyordu, insan da özgür iradesinin sonuçlarına katlanacaktı. Şeytan'ı kışkırtan özgür iradesiydi, oysa insanı kışkırtan özgür iradesinin içinde pusu kurmuş olan Şeytan'dı.

A'raf Suresi muhteşem bir anlatıyı görmemizi sağlıyordu: 'Allah, dedi ki: “Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun, onlardan sana kim uyarsa sizin, hepinizi cehenneme doldururum. Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.” Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedî kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı. Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim” diye de onlara yemin etti. Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar.'

İlk aldanış buydu; insan seçimini yapmış ilk emri umursamamış ve bedelini de ödemişti, bizler de bu süreç sonunda sürekli yaratılan ve dünyaya gönderilen insanlar olarak bu suçu ve ödenen bedelini bilmek üzere uyarılıyorduk: 'Rab’leri onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi. Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” Allah, dedi ki: “Birbirinizin düşmanı olarak inin (oradan). Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve yararlanma vardır.” Allah, dedi ki: “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (mahşere) çıkarılacaksınız.”'

Hakikat'i, yani gerçeği bilmezsek nasıl amaç ediniriz? Şeytan ve insanlar tarafından ne kadar çarpıtılsa da bu başlangıç bilgisi, insanın doğasında, genetiğinde var olan sorgulama mekanizması insanın isyan ve inkar içinde yaşadığı huzursuzluğun ana kaynağı olmaya devam edecekti. Allah Kıyâme Suresi 36. ayette bunu bize bildirir: "İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?"

Allah, insanı asla başıboş bırakmamıştır, hem gönderdiği elçilerle hem de genetiğindeki ve donanımlarındaki tasarımla: 'Kendilerine peygamber gönderilenlere mutlaka soracağız. Peygamberlere de elbette soracağız. Andolsun, onlara (yaptıklarını) tam bir bilgi ile anlatacağız. Çünkü biz onlardan uzak değiliz. O gün amellerin tartılması da haktır. Kimlerin sevabı ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Ama kimlerin sevabı da hafif gelirse, işte onlar âyetlerimize haksızlık etmiş olmaları sebebiyle kendilerini ziyana sokanlardır.'

Kur'an mükemmel ve apaçık bir uyarıcıydı. İnsanın huzursuzluğunu giderecek olan her şeye dair kesin bilgiyi ulaştırıyordu insana. Allah insandan çok fazla şey istemiyordu: 'Andolsun, size yeryüzünde imkân ve iktidar verdik. Sizin için orada birçok geçim imkânları da yarattık. Ama siz ne kadar az şükrediyorsunuz!' 

Şükretmek ve Allah'a karşı gelmemek, çünkü Allah insana karşı çok merhametliydi ve bu uyarılar da bu merhametin göstergeleriydi: 'Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik).'

Allah insanları uyarıyordu, Şeytan'a karşı: 'Ey Âdemoğulları! Avret yerlerini kendilerine açmak için, elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, şeytan sizi de saptırmasın. Çünkü o ve kabilesi, onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz, şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kılmışızdır.'

Biz Şeytan'ı ve kabilesini görmüyorduk, ama o bizi görüyordu ve bütün amacı bizi Allah'a karşı kışkırtmaktı. Şeytan'ı göremiyorduk, ama bu onun yok olduğu anlamına gelmiyordu. Göremediğimiz, ama var olduğunu bildiğimiz neredeyse sonsuz şey vardı. Pentagon'un laboratuarlarında kötülük üreten insanları da görmüyorduk, ama o laboratuarlarda tasarlanan her kötülük dünyanın en uzak noktalarındaki insanların hayatlarını etkiliyordu.

Herhangi bir günümü düşündüm. O bir günde yaşadıklarımın hangi bir parçası sadece ve yalnızca benim düşündüklerimden oluşuyordu? Ben benim düşündüklerimin kaynağını kendim sanıyordum belki de, ama değildi; hayatımı bütünüyle kuşatan şeylerin ne tasarımcısıydım ne de üreticisi...

Zihnimdeki hareketliliğin binlerce sebebi vardı; gördüğüm, duyduğum, dokunduğum, tattığım, kokladığım ya da daha önceki günlerde yine bu şekilde hakkında bilgi edindiğim ve hafızama girmiş olan herhangi bir şey belirliyordu düşüncelerimi... her şey birdenbire oluyordu ve ben bu olan biten her şeyin zihnimdeki yansımaları ile o günümü düzenliyor veya düzenlediğimi sanıyordum. Bu gerçekten bu kadar açıkken Şeytan'dan uzakta olduğumu nasıl düşünebilirdim ki? Belki de bilgimin asıl kaynağı olan Kur'an'a duyduğum güven iç huzurumu tesis ediyordu, ama bütün günlerim tamamen benim kontrolümde olan şeylerle dolu demem imkansızdı, herhangi bir insanın bunu iddia etmesi de öyle...

Bundan daha açık nasıl bir uyarı bekleyebilirdi ki insan: 'De ki: “Rabbim ancak, açık ve gizli çirkin işleri, günahı, haksız saldırıyı, hakkında hiçbir delil indirmediği herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır."'

Herhangi bir günde birçok çirkin şeyle de meşgul oluyordu zihnimiz, ancak yalnız değildik, atalarımızın bize kadar ulaştırdığı bilgilerin güvenilirliğine ve Şeytan'a karşı savunmasız değildik. Allah bunun da yolunu gösteriyordu bize ve böylece başkalarının eylemlerinden dolayı yaşadığımız ya da ürettiğimiz çirkinliklerden Allah'ı sorumlu tutamayacağımızı da çok iyi biliyor oluyorduk: 'Çirkin bir iş işledikleri vakit, “Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretti” derler. De ki: “Şüphesiz, Allah çirkin işleri emretmez. Siz bilmediğiniz şeyleri Allah’ın üzerine mi atıyorsunuz?” De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) doğrultun. Dini Allah’a has kılarak O’na ibadet edin. Sizi başlangıçta yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.” '

Bu mezardakiler, bizim geldiğimiz yere döneceğimizin kanıtı değil miydi? Öyleydi, doğmadan önce nasıl her biri yok idi ise dünyada, şimdi de yoklardı, gelmiş ve gitmişlerdi; geldiği yere gitmişti herkes... Bu insanın inanmak istemediği bir gerçekti, ama bu mezarlık da inanmak istemediği gerçeğin eksiksiz bir kanıtıydı... Geldikleri yere gitmemişler ise neredeydi ölen bunca insan?


<<Önceki                              Sonraki>>


18



Seçkin Deniz, 09.09.2019, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı