24 Mayıs 2019 Cuma

SA7699/KY1-CÇ631: Ucûbe (4)

"Bir rastlantı sonucu karşılaşmışlardı. İlk başta alay etmişler, sonra acımışlar, sonra büyüsüne kapılıp tuhaf bir hayranlık beslemişler sonra yeniden alaya başlamışlardı. Bir yandan alay edip rahatlıyorlar, bir yandan hayranlıklarını dile getirip rahatlıyorlar, bir yandan her hangi bir bağımlılıkları olmadıklarını ilan ederek rahatlıyorlar, bir yandan istemeden de olsa aşırı bir bağlılık, bir ünsiyet kurduklarından şikâyet ederek rahatlıyorlardı."


- İşim bu, dedi Ucûbe.


İki genç oldukça şiddetli kahkaha attılar, Ucûbenin ‘işim bu!’ yanıtına. Allah’tan uzun süreli bir kahkaha olmadı. Birkaç dakika önceki kahkahalar gibi uzun olsaydı belki de kalkıp giderdi Ucûbe. Küserdi. Alınırdı. Kızardı. Öfkesini içinde boğsa da öfkelendiğini belli eder, kirli torbasını sırtına vurduğu gibi Sarısu tarafına doğru üşenmeden yürürdü. Neyse ki uzun süren bir kahkaha olmadı. İki genç de kendilerini çabuk toparladılar, böylece Ucûbe kızmadı, öfkelenmedi, kalkıp gitmek için kirli torbasına yönelmedi. 


Ucûbenin bir anlık mütereddit tavrı üzerine iki genç birbirlerine göz kırptılar. Alay edecek, dalga geçecek, neşelerine neşe katacak bir maden bulduklarına ilişkin ortak bir düşünce edinmişlerdi birbirlerinden habersiz. Bu madeni kaybetmek istemezlerdi. İstemiyorlardı. Verimli bir maden gibi gelmişti her ikisine. Tek başına Ucûbenin kılık kıyafeti bile yeterdi. Deli alacası bir renge boğulmuş, ayağında tek eş ayakkabılar, dazlak başı, iki de bir ceketinin cebinden çıkardığı rengi meçhul mendiliyle yüzünde olmayan teri silmeler.. ve kullandığı ilginç sözcükler. Ki, bir çoğunu gençlerden ikisi de ne duymuş ne kullanmışlardı. Bazen kadimliği kuşkulu sözcükler, bazen günceli aşan sözcükler ve akla ziyan akıl yürütmeler, yargılar. Ve elbette kimi tümcelerinin sonunda, ‘bir düşünün derim, bunu!’ bir tür tekerlemeydi sanki. Ama adamın ağzına pekiyi yakışıyor, diye geçirdi içinden Alişan. Alişan böyle şeyler geçirirken Tankut da ‘bir düşünün derim, bunu!’ güzel bir söyleyiş, aklımda tutmalıyım bunu, diye geçiriyordu içinden.

- Verimli bir maden ne dersin? Dedi Alişan Tankut’a gülerek.

- Verimli de ne kelime? Dedi Tankut arkadaşının gülmesini andırır bir gülmeyle. Ucûbe kendi dünyasında getirmediği termosu, nefis kokulu çayı düşünüyordu bu arada çoğunlukla olduğu gibi. Gençlerin kendi hakkında konuştuklarının ayrımında olsa da değilmiş gibi yapıyordu. Ya böylesi işine geliyordu ya da gerçekten ayrımında değildi kendi hakkında konuştuklarının. Ucûbeyi termosu, enfes kokulu çayı düşünmeye iten, adeta sürükleyen şey hiç kuşkusuz geleceğine adından daha çok emin olduğu soru üzerine kafa yormaktan kaçma isteğiydi. Biliyordu birazdan –belki Tankut, kuvvetle muhtemel Tankut değil de Alişan, Alişan biraz daha duyarlı gibi duruyordu, öyle bir havası, öyle bir davranış çeşidine sahip olduğunu kimse inkâr edemezdi, o yüzden de Alişan daha önce çıkıyordu. Hem nedense Ucûbe Tankut’a bir türlü ısınamamış gibiydi, Alişan’ı daha bir yakın görüyordu kendine- gençlerden biri – kesin Alişan- ciddi bir sesle;

- Ne işiymiş bu? Diye soracaktı. Belki iki genç aynı anda bu soruyu yönelteceklerdi. Keşke işim bu demeseydim, dedi kendi kendine. Bir taarruz olacağı kesin! Diye sürdürdü kendi kendisiyle konuşmasını. Sonra da taarruz sözcüğüne dudak büktü. 

- Kişi emvali metruke bir yaşam sürerse, dedi Ucûbe, olacağı budur.

- Nasıl bir yaşam? Nasıl bir yaşam? Diye sordu gülerek Alişan.

Yine utanmıştı Ucûbe. Utanç duygusu bugün kendisine tam konuk olmuştu ve öyle anlaşılıyordu ki gideceği de yoktu.

- Allah aşkına ne dedin Bey Amca? Diye atıldı Tankut.

- Kahretsin, dedi Ucûbe utançtan kıpkırmızı kesilerek, ne anlama geldiğini bilmiyor musunuz emvali metrukenin? 

Alişan hızla cep telefonunu montunun cebinden çıkardı, arama motoruna Ucûbe’nin söylediği tamlamayı yazdı.. tamlamanın tanımını okudukça gülmekten kasıklarını tutmaya başladı.

- Ne yazıyor, oku biz de gülelim! Dedi Tankut.

- He ya iyi dedi arkadaşın, dedi Ucûbe, oku biz de gülelim.

Gülmekten neredeyse katılacak gibi olmuştu. zorlukla topladı kendini Alişan ‘emvali metruke terk edilmiş mallar demekmiş.. 1908’li yıllarda tehcir edilenlerin ardında bırakılan mallar..’ okumasını bitiremeden gülme girdabına kapıldı yeniden. Tankut ve Ucûbe nedense gülmemişlerdi. Gülünecek bir şey bulmamakla beraber, kahkaha girdabına katılmazlıkta bir nakıslık görmelerinden olsa gerek dudak ucuyla da olsa katıldılar kahkahasına Alişan’ın.

- Terk edilmiş mallara benzer bir yaşamdan nasıl söz edilebilir Bey Amca? Dedi Alişan kahkahalarını içine gömüp tüm ciddiyetini takınarak.

- Hani, diye atladı söze Tankut, reprodüksiyon bir yaşam dense neyse..

- O da olmaz, dedi Alişan.

- Niye olmasın? Diye çıkıştı Tankut.

- O da ayrı alana ait kavram.. biri mallar için söylenir, diğeri kopya edilmiş bir resim yapıtı için, dedi Alişan.

- Arkadaşına katılıyorum, dedi Ucûbe Alişan’ı Tankut’a işaret ederek, dünyada olmaz!

- Ne dedim ki? Dedi alayla Tankut, ne anladın ki dediğimden?

- Frenkçe bir söz, anlamını bilmesem de menşeini seziyorum, bu da olmazlığını gösteriyor bana.. hani gösteremese de sezdiriyor, frenk dünyasıyla bir tanışıklığım yok… hiçbir bağlamda. Şeref efendinin – bakmayın siz adının şeref olduğuna, şerefsizin önde gideni olduğuna yedi alem tanıklık eder, ki niceleri demiştir, derdi, Şeref’i defter emini yapanda sineğin gözü kadar bir akıl yoktur, öyleydi- ma’zûl olmadan önce birine dediğinde de böyle olmuştu..

- Ne olmadan önce ne olmadan önce? Dedi Tankut.

- Azledilmeden önce, görevden alınmadan önce, diye yanıt verdi Alişan, Ucûbenin bir şey demesine fırsat vermeden.

- Sen nereden biliyorsun? Dedi Tankut.

- Google'a baktım şimdi, dedi Alişan.

- O da olmasa işimiz hepten yaş, dedi Tankut sonra da, nereden azledildin Bey Amca? Diye sürdürdü sorgusunu.

- Her hangi bir yerden azledilmedim, diye yanıtladı Ucûbe.

- Bak azledilmemiş, dedi Alişan’a Tankut, hz. Google tekledi demek.

- Sanmam, dedi Alişan, ya Bey Amca karıştırıyor ya sen.

- Ben neyi karıştıracağım, dedi Tankut, adam azledilmemiş..

- Bak karıştırmışsın işte, dedi Alişan gülerek, defter emini Şeref azledildi diyor..

- Öyle mi Bey Amca? Dedi Tankut.

- Şey, dedi Ucûbe, şey.. doğru.. sanırım karıştırdım. Sık sık başıma gelir bu. En çok da dikkatim dağıldığı zamanlarda karıştırırım. Ve evet itiraf edeyim ki çoğu zaman dağılır dikkatim. Belki dikkatim hep dağınıktır da arada bir toplarım, arada bir toparlanır da öylece karıştırma olanağı ortadan kalkar. Yani aslında şey.. kalktığını sanıyorum.. şey.. belki kalkmıyordur da ben kalktığını sanıyorumdur.. böyle yani kalktığını sanmaktan ötürü verimli olduğunu sanmıyorum. Hayır. Yo, hayır, o zaman da yani dikkatimi mükemmelen topladığım zamanlarda da karıştırdığım oluyor.. evet, evet, o zamanlarda da –yani dikkatimin toplu olduğu zamanlarda da- karıştırırım.. öyle böyle bir karıştırma da değil ha.. bayağı bir karıştırırım.. bak şimdi bunu net bir biçimde, olanca heybetiyle, olanca çıplaklığıyla, olanca derli toplu haliyle, olanca kendiliği ve olanca yabanlığıyla görebiliyorum bunu. Şimdi daha bir dikkatlice bakınca belki de azledilen Şeref değil de –belki Şeref defter emini bile değildi- benimdir.. bak bu ihtimal yok değil.. hani şimdi beni böyle mütereddit görüp de hakkımda tuhaf yargılara sürüklenmeyin.. ne yapasınız yaşlılık.. insan yaşlanınca –hele bir de benim gibi hafızası oldukça oynak biriyse, evet hiç çekinmeden itiraf ederim bunu, çekinecek ne var? Evet hafızası benim gibi oynak biriyse işler hepten karışır- karıştırmak gibi bir sayrılıkla da malul olmuyor değil..

Alişan mütereddit sözcüğünde takılıp kalmış, Ucûbe’nin konuştuklarını duymaz olmuştu. Başka dünyalara yelken açmıştı. Alişan sık sık böyle durumlara düşerdi. Onu böyle durumlara düşüren ya bir sözcük olurdu –şuan olduğu gibi- ya bir koku olurdu, ya bir resim olurdu, ya bir duruş ya bir bakış ya bir sesleniş ya bir pişmanlık ya bir vurdumduymazlık ya bir heves ya bir umut ya bir umutsuzluk ya bir kaygı ya bir dinginlik ya bir girişim ya bir boş vermişlik alıp giderdi Alişan’ı. Şimdi de ‘mütereddit’ sözcüğü alıp gitmişti. Annesi Nur hanım oğlunun ağzından ‘Tankut’la Antalya’ya gezmeye gideceğiz!’ tümcesi çıkar çıkmaz dizlerini dövmeye başlamış ‘Ah benim kara talihim.. Ah Tanrım niçin niçin bana ana sözü dinlemez asi bir oğul verdin? Benim günahım neydi Tanrım?’ demiş sonra da ‘umarım seni de evlatların böyle mütereddit kılmazlar!’ tümcesini eklemişti dövünmesinin ardına. İşte iki gün içinde iki kez aynı sözcüğe muhatap oluyordu Alişan. Bunun anlamı neydi? Bir anlamı var mıydı? Bir anlamı olmalı mıydı? Her bir şeyde anlam bulma bir tür sayrılık değil miydi? Durumu Tankut’a açıklasa Tankut ne derdi? Annesinin Tankut hakkında hiç de olumlu şeyler düşünmediğini kuşkusuz Tankut bilmiyordu. Aslında Tankut biliyordu da bilmezlikten geliyordu. Yoksa Nur Hanım'ın bakışları söylenmeyen şeyleri de lisan-ı hal ile çoktan daha karşılaştıkları ilk anda söylemişti. Ve fakat Tankut’un bakışlardan, duruşlardan, tavırlardan bir şeyler çıkarabilecek bir yapısı olup olmadığını tam bir yetkinlikle biliyor muyuz? Alişan biliyor mu? Hadi diyelim Alişan az biraz biliyor ya da seziyor ve fakat ya Ucûbe? Ucûbe Tankut’a ilişkin hiçbir şey bilmiyor elbette. Elbette ‘İvan İliç ölmemeliydi değil mi Bey Amca?’ sorusunun sahibi olduğunu biliyordu Ucûbe ama başka ne biliyordu Tankut hakkında? Hiç! Alişan’ın sızlanmaları hakkında da bir şeyler bildiğini söylememiz olası değil. İşin belki ilginç yanı hem Alişan hem Tankut da kendileri hakkında bildikleri şeyler sınırlı gibi duruyordu. Birbirleri hakkında derinlikli bir şeyler bildikleri bir sayıltıdan öteye gider miydi? Sanmıyoruz. Nur Hanım içgüdüsel bir bilgiyle oğlunun Tankut’la arkadaşlık kurmasını istemezken, Alişan da içgüdüsel bir itkiyle Tankut’la arkadaşlığını sürdürmek istiyor olabilirdi. Belki aynı vargı, aynı çıkarsama Tankut için de ileri sürülebilir. Tankut her zamanki gibi başına buyruk bir tavırla geziye çıkmayı teklif ederken göz ardı edilen şeylerin neler olduğunu bilmiyoruz. Bilmediğimiz şeyleri de uyduracak değiliz. Belki Onun da –Tankut’un- annesi ya da babası ya da bir başka aile büyüğü –örneğin ablası ya da abisi ya da amcası ya da büyük babası büyük annelerinden (baba annesi ya ad anne annesi) her hangi biri- bu geziye çıkmamasını isteyeceklerdi. Hele hele Alişan’la yoldaşlık etmesine katiyen razı olmayabilecekleri olasılığı vardır. Böyle bir olasılığın vücut bulup bulmayacağını bilmememizden hareketle her hangi bir yargıda bulunmak bir tür acelecilik olarak değerlendirilebilir. Ve fakat hiç de önemli değil. Önemli olan bu bilgiye erişildiğinde Ucûbenin nasıl bir tavır takınacağını kestirebilmektir ve fakat böyle bir kestirimin oluşmasını sağlayacak verilerden yoksun olduğumuz ortada. Hiç kuşkusuz Nur Hanımın Tankut’a karşı düşmanca bir tavır sergilemesinin koşullarını az biraz çıkarsayabiliyoruz. Tankut iki de bir oğlunu olur olmaz vakitlerde arayıp dışarı çağırır, evde yapılması gereken şeyleri yapmasına engel olur.. bunları Nur Hanım yaşamıştır. Ve öyle görünüyor ki yine yaşatacaktır. İşte durup dururken, neredeyse kış mevsimine girilmişken –hani yaz olsa neyse- oğlanı yoldan çıkarıp Antalya’ya götürecek. Nur Hanım ister istemez karşı çıkacaktı, karşı çıkacaktı zira Alişan yağmuru hiç sevmezdi. Yağmurlu havalarda uyuza yakalanmış bir sokak köpeğine döner her bir yerini hart hart kaşırdı. Yine öyle olacağı kesindi. Coğrafya dersinde öğrenmemiş miydi Akdeniz bölgesinin yazları kurak kışları aşırı yağmur yağışlı olduğunu? Madem öğrenmiştir ve madem kendisinin de yağmur alerjisi vardır öyle ise bu geziye çıkma ısrarının anlamı ne? Kendisini –annesini- düşünmüyorsa da cildini, bedenini düşünmesi gerekmez miydi? Cildi kaşınmaktan ne hale gelecekti? Bunu olsun akıl edemiyor muydu? Niçin bu kadar kör-sağır ve de vurdumduymaz oluyordu? Bir türlü büyümemişti. İşte çocukça bir mızıkçılık sergiliyordu ve işte sonuçları hakkında mini minnacık bir düşüncesi yoktu. Bu düşüncesizliğin sonu hiç de iyi değildi. Tankut da dengi değildi. O sorumsuzun önde gideniydi. Bunu bir bakışta, ilk görüşte anlamıştı. Kendisinin –Alişan’ın- niye gözü arkadaşlık konusunda kendisi –annesi- kadar keskin değildi? Kendisinin –annesinin- yargıları, yol göstermeleri konusunda gösterdiği mütereddit tavırları kendisinin –Alişan’ın- arkadaşlık ve arkadaşları hakkındaki yargılarında niye göstermezdi de sıkı sıkıya sarılırdı? Bu bir tür aymazlık, bir tür serkeşlik, bir tür asilik, bir tür körlük, bir tür cahillik, bir tür havailik, bir tür boş vermişlik, bir tür eziklik, bir tür züppelik, bir tür başına buyrukluk, bir tür kaçıklık, bir tür ahmaklık, bir tür dengesizlik, bir tür haytalık, bir tür tutulma, bir tür kendini kaybetme, bir tür sarhoşluk, bir tür kaybolmuşluk değil de nedir? Kendisini – Alişan’ı- düşünen aile büyüklerinin yargılarına, vargılarına, kararlarına karşı hep bir mütereddit ol, onların en sıradan bir önerisine burun kıvır, başkaldır ve fakat Tankut ya da diğer arkadaşlarının en akıl almaz önerilerine balıklama atla! Bu nasıl bir izan? Bu nasıl bir anlayış? Bu nasıl bir var oluştur? Böyle bir şeyi insan nasıl sindirebilir? Nasıl içselleştirebilir? Aile büyüklerinin isteklerinin kendisinin – Alişan’ın- iyiliği için olduğu ortadayken elinin tersiyle itmede hiç gecikme.. ve fakat Tankut’un ya da diğer arkadaşlarının istedikleri, istekleri karşısında hemen yelkenleri suya indir? Bunda hiç mi bir tuhaflık yok? Annesi haklı mıydı?

- Dalmış, dedi Ucûbe Alişan’ı Tankut’a işaret ederek.

- Dalar, dedi Tankut tebessüm ederek.

- Hep böyle midir? Dedi Ucûbe.

- Genelde böyledir, dedi Tankut, yolculuğa çıktığımızdan beri daha bir sık olmaya başladı gibi.

- Daldın, dedi Tankut Alişan’ın kolunu dürterek.

- Ya.. öyle mi? Dedi Alişan silkinerek. Sağ kolunun dürtülen yerine sol eliyle ovuşturarak.

- Evet, dedi Tankut, yoksa farkında değil misin?

- O sözcüğü iki gün içinde iki kere duyunca.. dedi Alişan.

- Hangi sözcüğü, dedi Tankut, ma’zul sözcüğünü mü?

- Hayır, dedi Alişan, mütereddit sözcüğünü..

- Ha, evet, dedi Tankut.

- Eee.. neymiş, dedi Ucûbe.

- Mütereddit sözcüğüne takılmış, dedi Tankut.

- İlkini yola çıkmadan önce annemden duydum, dedi iç geçirerek Alişan..

- Biraz ana kuzusudur da bizimki, dedi alaylı bir eda ile Tankut.

- Hiç de değil, dedi alınganlığını belli ederek Alişan..

- Hadi, hadi.. dedi Tankut, bunda utanılacak ne var..

- Utanılacak bir yan olsun olmasın, ben ana kuzusu değilim, dedi Alişan ‘ana kuzusu’ sözcüğüne bastıra bastıra.

- Tartışmaya ne çok heveslisiniz ikiniz de, diye araya girdi Ucûbe.

- Değiliz, diye iki arkadaş aynı anda yanıtladılar Ucûbe’yi.

- Ama öyle görünüyor, dedi gülerek Ucûbe, ikinizin yaşlılığını bir arada düşünemiyorum..

- Birlikte yaşlanacağımızı nereden çıkardın Bey Amca? Dedi Tankut.

- Sahi, dedi Alişan, nereden çıkardın..

- Bir yerden çıkarmış değilim, dedi Ucûbe, hani birlikte yola çıkmışsınız ya.. bu birlikteliğinizden hareketle..

- Bugün birlikte olmak yarın da birlikte olmayı zorunlu mu kılıyor? Dedi Alişan..

- Değil elbet, dedi Ucûbe, değil elbet..

- Öyle ise? Dedi Tankut.

- Hay dilimi eşek arıları soksaydı da demez olaydım, dedi Ucûbe sahte bir gülüşle.. öyle anlaşılıyor ki Meric’in tornasında şekil almışsınız.. tartışmak için bahane arıyorsunuz..

- Şu Meriç epey bir merakımı gıdıklıyor Alişan, dedi Tankut, senin de gıdıklıyor mu?

- Doğrusunu istersen, dedi Alişan, ben Bey Amca'nın çoğu dediklerini duymuyorum.. şuan da söylediği her hangi bir şeyi duymuş değilim..

- Keşke ben de yapabilsem, dedi Tankut gülerek.

- Karnım zil çalıyor, gidip yiyecek bir yer bulsak ya..

- Benim de, dedi Tankut, biraz daha soluklansak diyorum.. nedense pek bir yorgun hissediyorum kendimi..

- Az yürümedik ki, dedi Alişan, telefonunu montunun üst cebinden çıkarıp saate baktı, neredeyse üç saattir yürümüşüz..

- O kadar olmuş mu? Dedi Tankut inanmıyormuş gibi..

- Olmuş, dedi Alişan..

- Eh biraz daha dinlenelim o zaman, dedi Tankut.

- Dinlenin tabi, dedi Ucûbe hevesle.

- Sana da arkadaş gerek öyle mi bey amca? Dedi Alişan gülerek..

- Yok, yok.. dedi Ucûbe utanarak.. hani az biraz da olsa yarenliğin zararı olmaz da.. hani sırf bunun için kalın demiş değilim.. hayır.. izzet-i nefsim hakkıyçün hayır.. kendi yararınıza olur.. onca zaman yürümüşsünüz, şimdi sıcağı sıcağına anlamazsınız da, bir süre sonra ayaklarınızı nereye koyacağınızı şaşırırsınız, ben o hali iyi bilirim.. demem o ki ayaklarınızı bir iyi dinlendirmezseniz bir süre sonra sizi taşımazlar.. kendiniz kendinizi taşımak varken bir başkasına niye taşıtasınız ki.. bak ben bunu kendim de bulmuş değilim..

- Başkasına taşıtmayı mı? Dedi Alişan Tankut’a göz kırpıp gülerek.

- Yok, dedi Ucûbe, insanın kendi ayaklarının kendisini taşıyamamasını.. Deli Aba’dan öğrendim..

- Annenden yani, dedi Tankut ciddi bir edayla.

- Hayır, diye çıkıştı Ucûbe.. 

- Annenden öğrenmedin yani? Dedi Alişan

- Deli Aba annem değil.. dedi Ucûbe.

- Değil mi? Dedi Alişan.

- Keşke olsaydı, dedi Ucûbe için çekerek, ama değil.. 

- Bir tür inkâr mı? Dedi Alişan..

- Hayır, dedi Ucûbe yine içini çekerek..

- Madem öyle diyorsun, öyle olsun, dedi Tankut o da içini çekmişti. Hatta gözleri dolmuş gibiydi. 

Alişan bir anlam veremedi bu duruma. Üzerinde durmayı istese de vazgeçti. Dursa ne olacak? Durmasa ne olacaktı? Bir tuhaflık olduğu ortadaydı. Doğruya doğru ortada hiç olmayacak irilikte, büyüklükte, cüssede –artık başka nasıl denirse öyle- bir tuhaflık vardı var olmasına ama arkadaşının da bunu istemediği ortadaydı. Madem Tankut bunun bilinmesini istemiyordu öyle ise üstüne gitmenin, arkadaşını yaralamaya neden olmanın ne âlemi vardı? Böylesine duyarlıydı işte Alişan. Kimsenin ayağı taşa değsin istemezdi, kimsenin yüreği burkulup koyu bir bungunluk içine düşmesini, içine düştüğü bu durumun onu bitap bırakmasını istemez, buna neden olabilecek tavırlardan ölesiye kaçardı. Alişan’ın bu duyarlılığı kimilerinin gözyaşları dökmesine neden olacak gibi olsa da ebeveynleri Alişan’ın duyarlılık konusunda hiçbir derecesi olmadığına yeminle karşılık verirler, verirler dendiyse verenlerin bilgisi vardı ötede beride gezinen ve Alişan bunu bildiği için –duyarsızlığına ilişkin ötede beride dolaşan bilginin varlığı- arkadaşının bu hali üzerinde durmamanın daha anlamlı olacağına karar vermişti. Hem biraz biraz da üşengeçlik vardı ki, asla yadsımazdı bunu Alişan.. Ucûbe Alişan’ın hem duyarsız hem üşengeç biri olduğunu sezmişti ve bu sezgisini arkadaşı Tankut’un bilmesini istememişti. Tankut biraz geveze, biraz boşboğaz birine benzemiyor değildi. Daha İvan İliç’in ölümüyle ilgili soruyu sorduğunda anlamıştı bunu Ucûbe. Yine de yanıldığına yormuştu. Yorgunluğun neden olduğu, olabileceği bir yanılgı. Tankut pekâlâ geveze biri de olabilirdi. Belki Alişan geveze biriyle birlikte olmaktan haz alan biriydi. Tankut’la yolculuğu seçmesinin altında da bu haz alma hevesi vardı belki. Tankut’un gözlerinin dolar gibi olması, Ucûbe gibi içini çekmesi de gevezeliğine ilişkin başka ipuçları olabilirdi. ‘Kahretsin! İyi bir gözlemci değilim! Dedi Ucûbe kendi kendine. İyi bir gözlemci olsaydım bu iç çekmeyi, bu göz dolmasını temellendirebilir böylece hiç değilse bu konuda mütereddit kalmaz bitap düşmezdim., türünden uslamlamalara dalmıştı Ucûbe. Bu uslamlamayı uzatmalı mıydı? Karar veremiyordu. Yeniden sorgulanmayı göze alsa uzatabilirdi. Hem istiyor hem istemiyor gibiydi. Kahrolası tereddüt yakasına yapışmıştı bir kere. Allah’tan elinde bir günah keçisi vardı da içi biraz olsun rahatlıyordu. Lacivert saçlı kız o anda –üçüncü ‘biliyorum’u söylediği an- geçmemiş olmasaydı böyle olmayabilirdi.

- İşte simitçi de geliyor, dedi Alişan..

- Bey Amca sözünü ettiğin simitçi şu gelen mi? Dedi Tankut.

- Evet, dedi Ucûbe. Günah keçisi hakkındaki düşüncelerini derleyip toparlayıp belleğinin bir kenarına yerleştirirken. 

Simitçi guruba birkaç adım yaklaştığında durdu. Meraklı gözlerle Ucûbe ve yanındakileri inceliyordu. Hemen hemen aynı boyda, aynı ton ve tarz kıyafetlerle Ucûbe’nin hemen sağında oturan bu iki kişinin ne menem kişiler olduğuna ilişkin bir fikir edinmeye çalıştığı her halinden belliydi. Belki birkaç adım kala durması dinlenmek, şöyle bir rahat derin bir nefes almak için de olabilirdi. Ucûbe simitçinin tavrını garipsemedi davetsiz konukların garipsediği ise açıktı. Kuşkusuz bu iki davetsiz konuk bu simitçiyi ilk kez görüyorlardı ve hakkında herhangi bir bilgi sahibi değillerdi. Ne yürüyüşü, ne duruşu, ne tepesinde taşıdığı simit tablasını indirip kafasını dikerek gökyüzüne anlamlı-anlamsız kısa süren bakışları hakkında mini minnacık bir bilgileri yoktu. Bilgileri olmasına olanak da yoktu. İstanbul’dan yeni gelmişlerdi. İlk kez karşılaşıyorlardı Ucûbe’nin Simitçisiyle. Ucûbenin Simitçi için dile getirdiği –ya da savladığı- itina hakkında görgül bir bilgileri biraz sonra ortaya çıkabilirdi ancak. İtina durumuyla ilgili bilgi görgüllüğü gerektirirken yine Ucûbenin kişi hakkında – Simitçi- dillendirdiği zarafete ilişkin bilgi elbet böyle değildi. Kuşkusuz daha ilk bakışta zarif mi, kaba –nobran- mı, munis mi olduğuna ilişkin bir takım öndeyilerde bulunmanın koşullarını dış görünüş kişiye verirdi. Öyle de oldu. Ve her iki davetsiz konuk Simitçinin hiç de zarif olmadığı yargısına varmıştılar. Bu vargı kuşkusuz Simitçinin kendilerince nedensiz saydıkları duraksamaya dayanıyordu. Zarif bir satıcının böyle bir tavrı -O’nun- en hafif deyimiyle ödlekliğine hamledilirdi. İki davetsiz konuk meçhul bir korkunun Simitçinin içine çöreklendiği, onu bir titremeye soktuğu, bu titremenin O’nun başını döndürdüğünü gayet rahatlıkla dile getirmesine yetmişti. Ne yersiz bir ürküntünün koynuna atılmıştı Simitçi. Zarif olsa böyle yapmazdı. Bu düpedüz O’nun nobran olduğunu gösteriyordu. İyi ama Simitçiyi kendi kurguladığı dehşetten uzaklaştıracak, O’nu teselli edecek olanaklara sahip miydiler? Ne gezer! Kendilerinden kaynaklı bir tehdit –ki böyle bir şey sergilemiş değillerdi elbet, bu konuda kendilerinden oldukça emindiler ve bu emniyetten kuşku duyulmasına neden olacak bir tavırları olmadığı ortadaydı- olsa olsa büyük bir yanılsamadan, Simitçinin kişiliğinden kaynaklanan bir şeydi. Bir hüzün çökmüştü her iki gencin de içine. Öyle böyle bir hüzün değil. İstihzayı gerektirecek bir hüzün olsa hadi neyse! Gayet ciddi ve gayet envaı çeşit endişelere sevk edecek bir hüzündü bu. Simitçide sezdikleri korku-titreme-baş dönmesi O’nun –Simitçinin- itinalı biri olduğuna ilişkin savı da kuşkulu hale getirmişti. Peki gerçekte böyle miydi? Davetsiz konuklar haklı mıydı düşüncelerinde? Elbette hayır! Simitçinin duraksaması hepten yersiz değildir. Hoş kuşkusuz her ticaret erbabı gibi O da her gördüğü kişiyi alıcı gibi değerlendirip, görmediği ve fakat görmeyi umduğu kişileri bilkuvve alıcı olarak kabul etse de her ticaret erbabı gibi onun da bir takım çekinceleri vardı. Tamam, çekinceleri karşılıksız çek, sahte para vesaire vesaire gibi olmasa da ciddiye alınacak türden çekinceleri vardı Simitçinin. Bu çekinceleri haybeden ortaya çıkmış değildir. Tecimsel eylemine ilişkin kendince bir takım ölçütler edinmiştir ister istemez. Edinmesi de doğaldır. Doğaldır çünkü Simitçi de nihayetinde satacak mal sahibidir. Ölçütleri, çekinceleri kendince olan Simitçi hemen her gün yarenlik etme zorunluluğu duyduğu Ucûbe’nin yanında duran ve ilk kez gördüğü iki kişiyi hemen ilk başta potansiyel müşteri olarak görmüştür görmesine ama bakalım Ucûbe onlara –müşterilere- doğru dürüst bir şeyler anlatmış mıydı? Kuşkusuz hakkında bir şeyler anlatmış olma olasılığını yabana atamazdı. Her şeyden önce Ucûbe’nin iyi bir pazarlamacı olduğu söylenemezdi. Ucûbe her hangi bir şeyi överken bile onulmaz potlar kırardı, bunu biliyordu Simitçi. Yergisinden ise Tanrı cümlemizi korusun! Tamiri mümkün olmayan ne potlar kırdığı bilgisi daha başından duraksatmıştı simitçiyi. Kim bilsin hakkında neler anlatmıştı? Önce bu halin bir aydınlığa kavuşması gerekmez miydi? Gerekirdi! Hakkında söylenilenlerle –söylendiğini varsayarsak- o iki müşteri kim bilsin hangi duygularla iç içeydiler şimdi! Tavırlarından, duruşlarından, bakışlarından her hangi bir şey anlaşılmıyordu. Bu da işi hepten çıkmaz kılıyordu. Duraksamayıp da ne yapsındı? Belki bir iki adam daha atsa gırtlağına sarılıp ‘insanları zehirleyecek ürünleri satmaya utanmıyor musun rezil?’ diyeceklerdi. Belki daha ileri gidip sille tokat girişeceklerdi. İkisi de pek iri yarı gözüküyorlardı. Tanrı korusun! Hem öfkeleri açık seçik gibi değil miydi? Öyle görünüyorlardı. Aç bir insanın duruşu gibi değildi duruşları. İkisinin de gözleri çakmak çakmaktı sanki. Sanki ‘dur hele iyice bir yaklaşsın da şuna anyayı konyayı bir gösterelim!’ der gibiydiler. Kuşkusuz duraksaması oldukça isabetliydi Simitçinin. Belki Ucûbe kendisini acındırmış, kendisine iki kat fiyatla simit sattığı yalanını kıvırmıştı. İki simit yerine bir simit verdiğini, üstüne üstlük iki simit parasına üç simit parası aldığını ve daha kim bilir ne yalanlar, ne olmadık şeyler anlatıp kendisine karşı şu iki iri yarı masumu doldurmuşlardı. Her ne kadar görünümleri –kılık kıyafet bağlamında- hoş iyi insanlar olduğunu söylese de dolduruşa getirilen insanların nasıl bir canavara dönüştüğünü bilmeyen yoktu elbet. Ve elbet Simitçi de bu yalın gerçeği biliyordu. Sinsi gülüşlerinin altında ne devasa bir öfke birikmişti kim bilebilir? Simitçi böyle bir şey olup olmadığını bilse de sezgilerine güvenirdi. Bu zamana kadar bilgilerinden çok sezgileriyle sürdürmüştü yaşamını barışçıl bir biçimde. Ve şimdi de sezgisine güven duyması gerektiği açıktı. Pek sinsi pek içten pazarlıklı görünüyordu her iki genç de. Kendisinin de zaman zaman sergilediği sinsiliği elli metre öteden tanırdı. Bu sinsiliğin tuzağına düşecek değildi. Ne yapmalıydı. Geri geri mi gitmeliydi? Karşı durakta bir iki kişi vardı.. onlara doğru hamle etse.. hoş simit alacak tiplere benzemiyorlardı ama kendisi öyle sanmış gibi yapabilirdi. Bunu yapabilirdi yapmasına ancak hiç kuşkusuz Ucûbe bundan kesinlikle kuşkulanacak ve kendisine karşı doldurduğunu düşündüğü gençlere ‘işte bakın dediklerimde ne kadar haklıyım.. şimdi de kaçıyor!’ diyecek ve üzerine daha büyük bir hınçla gönderecekti iri kıyım iki genci. Ucûbe böyle bir şey yapar mıydı? Pek olası görünmüyordu. Ucûbe yufka yürekli biriydi. Tamam, iştahlı biriydi. Tamam, saplantıları olan biriydi. Tamam, kimi tuhaf lezzetlerin peşinde koşardı. Tamam, kimi uğursuzlukları peşinden sürüklerdi. Tamam, ifşaatları yersizdi. Tamam, etrafındaki kişiler O’nun anlattıklarından infiale kapılırlardı. Tamam dediği yere zamanında intikal etmezdi. Tamam, oldukça müptedi biriydi. Tamam, kimi sefaletlerin müsebbibiydi. Tamam, kimi teessürlerin ebesiydi. Ama kimse O’nun – Ucûbe’nin- ikiyüzlü, fitne-fücur biri olduğunu söyleyemezdi. Allah var kendisi de söyleyemezdi. Söylemezdi de. Hele ikiyüzlü biri olduğunu hiç ama hiç kimse söyleyemez, söyleyene de ilk kendisi karşı çıkar ‘İşte orada durun bayım!’ derdi hem de korkmadan, çekinmeden, başına gelecekleri hesaplamaya kalkmadan. ‘Tamam, belki Ucûbe’nin kimi eylemleri etrafındaki uğursuz şeylerin istilasına neden olmuştur, tamam, belki kişileri olur olmaz şeylerin tutsağı yapmıştır, tamam, belki çevresinde yıkıntılara yol açacak eylemlerde bulunmuş, söz söylemiştir, tamam, belki korkunç bir batışın tek nedeni söyledikleridir anacak o asla ikiyüzlü, sinsi biri olmamıştır. Bütün saydığımız o şeyler de saflığından kaynaklanmaktadır, buna tanıklı ederim! Hani insan sarrafı olmasam da Ucûbe’nin fitne fücur biri olmadığına tanıklık ederim! İkiyüzlü biri olmadığını rahatlıkla söylerim!’ diye geçirdi içinden Simitçi.




<<Önceki                      Sonraki>>




Cemal Çalık, 24.05.2019,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları











Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı