17 Mayıs 2019 Cuma

SA7679/KY1-CÇ629: Ucûbe (3)

"Bir rastlantı sonucu karşılaşmışlardı. İlk başta alay etmişler, sonra acımışlar, sonra büyüsüne kapılıp tuhaf bir hayranlık beslemişler sonra yeniden alaya başlamışlardı. Bir yandan alay edip rahatlıyorlar, bir yandan hayranlıklarını dile getirip rahatlıyorlar, bir yandan her hangi bir bağımlılıkları olmadıklarını ilan ederek rahatlıyorlar, bir yandan istemeden de olsa aşırı bir bağlılık, bir ünsiyet kurduklarından şikâyet ederek rahatlıyorlardı."


Anlamıyorum. Gerçi kendimi verebilsem –ki kendimi veremiyordum ve bunun tek suçlusu da şimdilik saçları lacivert, çizmeleri sarı,  pantolonun bir bacağının (sağ bacağı) lime lime olduğu kız görünüyor, yine de görüntülerin yanıltıcılığını bildiğim için kesin bir yargıda bulunmadığımı itiraf edeyim- anlayabilirdim. Anlayacağıma gümanım (inancım anlamında kullanırdı bu sözcüğü üvey annem) var. Öyle fazla da kapalı, alengirli şeyler değildi söyledikleri. Yani öyle geliyor. 


Sanki açıkmış da hafiften bir kapalılığı da yok değilmiş ama azıcık bir dikkatle üstesinden gelebilirmişim gibi. Ancak şu da kesin İvan İliç’in ölümü çok da umurumda değil. Tanısaydım da olmazdı. Anlamsız geliyor. Hayır, başkalarının ölümünü umursamazlık anlamında değil. Bir anım yok. Hani tanırsınız ve fakat bir anınız yoktur ölenle öyle ise ne diye umurunuzda olsun ki? İşte dün babam öldü. Öz babam. Düne kadar varlığından bihaber olduğum ve ölümüyle tanıdığım adam. Belki pos bıyıklı üvey babam ölseydi o zaman biraz biraz sendeler, umursar hatta bir iç bile geçirirdim. Ama dün varlığından ölümüyle haberdar olduğum adamın –babam olduğu kesin, tüm resmi evraklar ve tanıklar öyle olduğuna ilişkin kesin kanıtlar ortaya serdiler- ölümü her hangi bir duygulanıma yol açmış değil. İvan İliç de aynı olurdu tanısaydım. Ve fakat tanımıyordum. 

Bu gençlerin birden bire ortaya çıkıp birinin ölümünden söz etmesinde her hangi bir art niyet görmesem de –hani belki birileri babamın ölümü üzerine herhangi bir yas imi içkin davranışlarda bulunmayışımdan ötürü böyle bir şeye kalkışmış olabilirler, hoş böyle bir olasılığın olduğunu sanmıyorum, ama yine de insanın usuna gelmiyor değil böylesi ilginç şeyler- pek de gelişigüzel bir davranış gibi görünmedi gözüme. Bunu açık açık o gençlere söyleyebilirdim. Söylememeyi seçtim. 

Söylememeyi seçişimde ‘İvan İliç ölmemeliydi değil mi Bey Amca?’ diyenin hangisi olduğunu unutmuş olmamın bir etkisi olduğu çıkarsanabilir, böyle bir çıkarsamayla her hangi bir amelde bulunacağım sanısını taşıyanın aklına şaşarım, desem de yine de kısmi bir haklılık payı olduğunu yadsıyamam. Hangisini muhatap alıp gerekçelerimi söyleyecektim ki? Belki ‘Ne bilsin?’ diyen genci muhatap almalıydım. O daha samimi gibi görünüyor. Belki iyi polis-kötü polis adlandırmasına konu olan tavrın göstereni O gençti. Bir an öyle geliyor. Belki de ötekidir. 

İyi ama İvan İliç merdivenden düşer düşmez hastalanıp ölseydi o vakit bir anlamı kalır mıydı? Sıradan bir ölüm insanları ne kadar ilgilendirir ki? Sıradan ölümlerin bir albenisi hiç olmamıştır. O yüzden kahramanlar icat ederiz ya. Bir savaşta insanların ölmezliğidir asıl olağanüstü olan. Oysa ölmeyenleri değil ölenleri kahramanlaştırırız. Yoksa nasıl ölüme gönderebilirsiniz birini? İvan İliç merdivenden düşer düşmez ölseydi sıradan bir ölüm olurdu. Bu açık. Hayır, öz babamın ölümünün sıradanlıkla bir ilgisi yok, bunun konumuzla da ilgisi yok. Sıradan bir ölüm olmasaydı da –kalp krizi geçirip ölmüş, sıcacık bir döşekte, bir hastane döşeği ne kadar sıcak olursa işte- umursamazdım. Bir anım yok. 

Yine anıya döndük. Bugün uslamlamalarımda da pek yayan kalıyorum. Şu sarı çizmelinin bunda da bir payı olabilir. Derin düşüncelere dalıyorum. Sonra birden kendime geliyorum. Davetsiz konuklarım gayet ciddi ve yüksek sesle bir tartışmanın içine dalıvermişler. Varlığımın onlar için bir anlamı yok. Öyle yok ki, birbirlerine ikram ettikleri sigaradan bana ikram etmeyi akıllarına bile getirmiyorlar. Nezaketen sorabilirlerdi. Ben de nezaketen kabul ederdim, ikram edileni geri çevirmek kuşkusuz şık olmazdı, nezaket kurallarına uymazdı. Yine de öyle bir şey yapmadılar. İvan İliç’i anlaşılmazlık, yalnızlık, kimsesizlik öldürmüş. Öyle diyor ölmemeliydi diyene itiraz eden arkadaşı. Hayır, diye itiraz ediyor beriki, çok uçuk bir yorum. Bağlamından kopuk. 

Dün, diyorum, öz babam öldü, gömdük. Dün. İkindi namazından hemen önce. Öğle namazından hemen sonra. Duymuyorlar. Üvey babam yaşıyor olmalı, diyorum. Öz babamın varlığından yeni haberdar olduğumu, öldüğü gün –yani dün- öğrendiğimi söylüyorum. İlgilenmiyorlar. İvan İliç önemli biri olmalı. Eğer İvan İliç’in ölüm muammasını çözerlerse bana da bir dal sigara ikram ederler gibi kuruyorum. Bu kurgu hoşuma gidiyor. Gülümsüyorum. Gülümsediğim zaman görüntümün olağan üstü değiştiğini söyleyenlerin tanıklığına güvenerek gülümsüyorum. Bu değişimin de farkında olmuyorlar. Belki oluyorlar da bana sezdirmiyorlar. Dün babam öldü, diyorum yeniden içimi çekerek. Benim de geçen yıl öldü, diyor içlerinden biri. Hangisi olduğunu çıkaramıyorum. Babasının geçen yıl öldüğünü söyleyen bir an dikkatini bana verdiği için utanıyor gibi oluyor. Arkadaşının yüzüne bakıyor, arkadaşı bir şeyler anlamış mı? Diye. Arkadaşının bir şeyin farkında olmayışıyla içi rahatlıyor. O rahatlığı olanca heybetiyle görüyorum. Öz babamın varlığını, diyorum, daha yeni öğrendim. 

Gerçi bir babam olduğu apaçık. Ağaç kovuğundan çıkmadım. Çıktığım yere tohumunu serpen biri olduğu ortada. Ama hiç bilmedim. Hiç görmedim. Annemi de görmedim. Diyorum. Niye anlattığımı bilmeden. Öz annemi de hiç görmedim. Tanımadım. Belki o da ölmüştür, diyorum. Üvey annem beni severdi, kendince sever, kollar, gözetir, arada bir oklavayla dövse, odun nalınıyla kafama kafama vursa da iyiliğim için olduğunu bilir, bu yüzden fazla içerlemezdim, diyorum. Dudak büküyor gençlerden biri. Kimsesizlik insanı öldürür, diyorsun yani, diyor. Hayır, diyorum. Ne diyorsun Bey Amca, diyor 'kimsesizlik insanı öldürür' diyen değil de öteki. Bir şey demiyorum, diyorum. Öz annem yaşıyor mu? Bilmiyorum, diyorum. Bunun konumuzla ilgisi ne Amca? Diyor, 'kimsesizlik insanı öldürür' diyen. Bilmem, diyorum. Hani İvan İliç ölmüş ya.. belki oradan bir çağrışım yapmış olabilir. Böyle ipe sapa gelmez çağrışımlar sık sık yolumu keser, diye bir açıklama getiriyorum gülümseyerek. 

Gülümsediğimde her hangi bir değişim yaşamadığıma, bu konuda –olağanüstü değişiklik yaşadığım konusunda- bir aldatmacayı yaşattıklarına inanıyorum. Kuşkulanıyorum açıkçası. Her hangi bir değişim yaşamış olsam davetsiz konukların üzerinde her hangi bir etki olması gerekmez miydi? Kuşkusuz gerekirdi. Demek ki her hangi bir değişim olmuyor. Bunu boy aynasında –tıpkı Ucûbeliğimi anlamak için çocukken yaptığım gibi- araştırmalıyım. Gülüşüm sıradan demek ki. 

Gerçi bu davetsiz konukların çevrelerine olan dikkatleri konusunda epey derin kuşkular taşımıyor değilim. Buraya, yanıma, üçüncü basamağa, belki de ikinci basamaktır, davetsiz konukların yanında kalkıp sayamayacağım, hayır yani başımı kaldırıp baksam da olacak iş değil, onun için istifimi bozmamalıyım, beni fark ettikleri için oturduklarından kuşkuluyum. Belki tersi daha doğru. Onlar beni fark etmedikleri için gelip oturdular. Fark etselerdi epey bir uzakta olacaklarına adım gibi eminim. Bu da kuşkulu yapar bu emniyeti. Adım konusunda ne denli ikircikli olduğum bir an aklımdan çıkmış işte. Bunlar ötekiler gibi değil. Bunlar kesinlikle çevrelerinin farkında değiller. Bu açık. Adım konusunda ne denli ikircikliysem bunların da çevreleri konusunda dikkatsiz olduklarına o kadar inancım var. Bu beni kesin yargılı yapsa da ön yargılı yapmaz. Çünkü bir ön yargı ile bakmış değilim. Tanrı beni böylesi bir tavırdan uzak kılsın! Amin! Çevrelerinin farkında olsalar İvan İliç’in ölümünden önce benim söylediklerim üzerine bir şeyler söylemeleri gerekmez miydi? Bu bir yanılgı mı? Öyle görünüyor. Bu yanılgının önünü almak gerek. Bu yanılgı başka bir yanılgıya, başka yanılgı bir başka yanılgıya yol açar. Böylece yanılgılar yolumu keser. Öyle ise bu yanılgının ya da yanılgıların önünün alınması için gereken itinaya uyumun zorluğunun aşılmasına yönelik davranışlar edinmeliyim. 

Örneğin “sevmediklerinle gönül avutma” denmesinin esbab-ı mucibesi bir ikazdan çok kendini sezdirmeye yönelik yakarıştır, demeliyim, bunu hem kendime, hem onlara –davetsiz konuklara- demeliyim. Boş ver! Ücükler (harfler) sesleri imlerken, sözcükler de (kelimeler) düşün dünyamızı ve çevrenini (ufkunu) imlediğini benim bilmem yeter, varsın onlar bilmiyor olsun. İmdi denecek ki “kuzgun ya da karga üzerine uslamlama yapmak ne beyhude bir iştir!” bu yargı haldeki konuklarımız için muvafık ve dahi isabetli bir yargı olsa da istikbaldeki müstakbel konuklarımız için hiç de muvafık ve dahi isabetli değildir. 

Hal böyle olunca ve dahi uzun zamandan beri yanılgıların önünü almak için yaptığım uslamlamalar istikbaldeki müstakbel konuklarım için yapıldığı hakikatinin ayrımına vakıf olduğumuz için “kuzgun ve karganın ayrımına yönelik” bir şeyler demenin, bu hususta uslamlama yapmanın gerektiği kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Bu “kendiliğinden ortaya çıkış”ın neliği üzerine kafa yoranlar olacağından hareketle mevzuya (konuya) girizgâh babından birkaç kelam etmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu inançla diyelim ki eğer haldeki bize bizden öncekiler nalbanttan, hallaçtan, sadaktan, temrenden yahut peykandan, şimendifer vb.lerinden söz etmeselerdi biz onlar hakkında nasıl apışıp kalırdık. Kimi çivi yazılarının çözümüne yönelik ne hummalı çalışmalar sergilerdik kendi içinde bulunduğumuz toplumsal varlıkta. Nalbant dendiğinde atı nallayanı, sadak dendiğinde okun konulduğu kabı anlamasaydık bu bizim değil bizden öncekilerin bir kabahati olmuş olacaktı. Öyle ise istikbaldeki müstakbel konuklarımı çivi yazısı sökme amelinden kurtarmak için kullandığım bir takım adların neyi –ki müstakbelde belki karga ve kuzgun adlı varlıklardan söz edemeyeceğiz- işaret ettiğini, işaret edilen şeylerin özelliklerini anlatmam salt bir gerekirlik değil adeta zorunluluk olarak karşımı çıkmaktadır. Belki denecektir ki “kuzgun ve karga her ikisi de kargagillerden olduğu halde ne diye ayrı şeylermiş gibi sözü edilir?” bu ne sakat bir karşı çıkıştır. Bu karşı çıkışı yapan, kedigiller familyasından olan aslan ile kaplanın, çitanın ve dahi sarmanın aralarında bir fark olmadığına inanıyorsa söylenecek bir şey yoktur. Oysa bir sınıflandırmaya duyulan ihtiyaçtan kaynaklanan bir durumdur kedigiller, kuşgiller, sürüngenler vb. ifadeler. Aralarında ne bariz farklılıklar vardır ki azıcık bir gözlemle dahi kendisine görünecektir. İmdi Kuzgun ile Karga’nın arasındaki ayrımın kendiliğinden ayrımsanabilmesi için hemen diyeyim ki Kuzgun sadece siyah olurken karga –büyüklük başta gelir gibi görünse de besili bir karga herhangi bir kuzgundan daha iri olabilir- alacalı beyaza yakın olabilmektedir. Bir de Kuzgunun boğazında dik tüyler vardır. Ve tabi istikbaldeki müstakbel konuklarımıza şunu anlatabilmeliyim ki Karga ve Kuzgun evvela varlığın içinde hayvan familyasına girer. Hayvan familyasından kanatlılar familyasına girer. Kanatlılar familyasında da kargagiller familyasını oluşturur. Kuzgunlar leş ile beslenirken kargalar her şey ile beslenir. Yiyecek ayrımı yapmaz. Kargaların aile bağları güçlü iken –ki akraba ziyaretinde bulundukları savı vardır- kuzgunlar da böyle bir durumun olup-olmadığı henüz tespit edilmemiştir. 

Bu uslamlamanın hali hazırdaki davetsiz konuklar için bir anlamı olmadığını görüyorum. Geçen yıl ölen babanı anlat, desem babasının geçen yıl öldüğünü söyleyen davetsiz konuğa, apışıp kalacaktır. Ama İvan İliç için saatlerce konuşabilecek güçte. Hani bu ikazı yapsam tersler beni. Öyle görünüyor. Daldın Bey Amca, diyor gençlerden biri. Evet, diyorum, daldım, İvan İliç’in merdivenden düşer düşmez bir doktora görünmemesi bana tuhaf geldi. Önemli bir şey değil olarak aldı demek ki, dedi gençlerden biri. Öyle olmalı zahir, diyorum. Yoksa bir doktora görünürdü. Ama işte bize önemsiz görünen şeyler gerçekte önemli olabiliyor. Konunun uzmanına danışarak bir yargıda bulunulsa böyle olmaz, diye üsteliyorum. Uzmanlar ürkütücüdür, diyor gençlerden biri, A evet, diye onaylıyor öteki. Belki öyledir, diyorum, yine de işte olan şey ortada, uzmanlar ne kadar ürkütücü olsa da insan başvurmak zorunda. Çoluk çocuğu var mıydı ölen yakınınızın? Diye soruyorum. Tuhaf tuhaf bir bir yüzlerine bakıyorlar. İvan İliç’in, diyorum tuhaf bakışlarını umursamadan, Ha o mu? Diyor gençlerden biri gülerek. Elbet var, diye yanıtlıyor gençlerden biri, bir kızı, bir oğlu var.. ve karısı. Çocuklar çok küçük olmasa bari diyorum, bu devirde zor, diyorum. Bakacak yakınları var mı? Bey Amca, diyor gençlerden biri attığı kahkahaları arasından, N'ettin sen ya? Yanlış bir şey mi? dedim, diyorum utanarak. 

İki genç karınlarını tutarak gülüyorlar. Sözünü ettikleri ölen kişi yakınları değilmiş demek ki. Hani tamam benim öz babam dün öldü, yaslı bir tavrımı görmediler ama onların attığı kahkahaları atacak kadar da kendimi kaybetmiş değilim. El elin nesine gülerek gider yasına, darb-ı meseli gerçekleşmiş oluyor böylece. İşte o darb-ı meselin ete kemiğe bürünmüş halleri karşımda duruyorlar, yanı başımda oturuyorlar. Kuşkusuz yine de duyarsızlıkla suçlayamam onları. Belki onların da bir anıları yoktur sözünü ettikleri ölen kişiyle. Belki sadece evlerinin bulunduğu sokağın en başındaki –kendi evlerine en uzak noktadaki- evde yaşayan biridir de bir komşularından duymuşlardır üzerinde konuştukları kişinin ölümünü. Belki de kulaktan duyma şeylerdir. Ama öyle bir anlatıyorlar ki, duyan kırk yıllık tanıdıkları sanır. Yok, yaşları kırk yıllığa uymuyor elbet, yani lafın gelişi öyle söyledim. Vardır ya hani.. hani.. canım işte denir ya! Demek düş kurma yetileri fazla gelişmiş. Tanımadıkları ortada. Bir anıları olsa azıcık da olsa hüzünlü bir halleri olur. 

Rahmetli neyiniz olurdu?, diyorum çekinerek. İki davetsiz konuk karınlarını tutarak gülmelerini sürdürüyorlar. Utanıyorum. Başımı eğiyorum. İlk başta ben de katılmayı düşünüyorum gülmelerine. Sonra vazgeçiyorum. Saygısızlık olacağına karar veriyorum. Yakışık almayacağını düşünüyorum, tanımamış olsam da her hangi bir anım olmasa da ölen bir insandır, bir canlıdır. Nihayetinde bir canlının ölümünden söz ediliyor. Onların gülme hakkı olsa da bir yabancı olarak benim gülmem hiç de muvafık olmayacaktır. Gülsem ve bunun sonucunda kınansam kimse de kınayanlara haksız demez. Utandım işte. Utancımdan yerin dibine giresim geliyor. Gençlerden birinin attığı yarım sigaraya uzanıyorum. Sezdirmeden alıyor, ağzıma götürüyorum. Gençler beni işaret edip edip gülüyorlar. 

Duydun mu? Diyor sigarayı atan, duydun mu? Yakınınız mıydı? Dedi. Evet, diyor öteki. Duydum. Duymaz olaydım! Ben burada biraz daha kalırsam gülmekten İvan İliç’e katılacağım! Diyor karnını daha bir bastırıyor. Öteki de başıyla onaylıyor arkadaşını. Dillerini anlamadığıma karar veriyorum. Ucûbeliğin de kendine özgü bir dili olduğu gibi Ucûbe olmayanların da kendilerine özgü bir dilleri olduğunu unutmuşum. Onların dilimi bilmeyişleri yüzünden kınayacak değilim, onlar benim onların dilini bilmediğim için beni kınasalar da. O yaşı çoktan aştım. Ne olmuş onların dilini bilmiyorsam? Bilmiyorum işte. Deli Aba olmalıydı şimdi burada. O bana bunların dilini kolayca öğretebilirdi. Belki ilk önce kızar, her iki kulağımı çeker sonra da üşenmeden, yüksünmeden öğretirdi. Ben öğrenmeden de pes etmezdi. Attıkları yarım sigarayı yerden alıp içmemi mi bu kadar garipsediler? Deli Aba bunu da söylerdi. Hem bu haytalara iyi de bir ders verirdi hani. Verirdi verirdi. Annem olduğunu söyleyenlere verdiği ders gibi. 

Annem değildi Deli Aba, yani öz annem değil. Ama öz annem olmasını isterdim Deli Aba'nın. Evet, bunu kendisine de söyledim. Hem de reşit olduktan sonra söyledim. Reşit olmadan önce söylemeye çekinmiştim. Reşit olunca ilk işim ona ‘Keşke benim annem olsaymışsın! Olsan!’ demiştim de gözleri dolu dolu olmuştu. Sonra da hiç beklemediğim bir tokat yemiştim. Ağırdı eli Deli Abanın. Hem pek ağır. Neden ağlamıştı? Hayır, tam bir ağlama sayılmaz. Gözleri dolmuştu hepsi o. Hani bir damla bile düşmemişti gözlerinden. Ellerini gözlerine götürüp entarisinin yeniyle –her iki kolunun yeniyle- gözlerini silmesi ağladığına kanıt sayılmazdı. Deli Abanın ağlayışına birkaç kez tanık olmuşumdur. Keşke annem olsaydın, annem olsan, dediğimde ağlamadığını tanık olduğum ağlamalarından çıkarmıştım. Deli Aba ile en ufacık bir benzerliğimiz yok. Sokakta birkaç densizin bana ‘Deli Abanın oğlu ne olacak?’ demeleri birkaç kez kuşkuya düşürmüş olsa da beni, aramızda en ufacık bir fiziksel benzerliğin olmayışı annem olmadığını yeterince söylüyordu. 

Evet, bir öz anne gibi beni korurdu, bana karşı her zaman müşfikti, ağzına kadar dolu güğümleri benim yerime –henüz taşımaya gücümün yetmediği çocukluk demlerinde- hep onun getirmesi Onun benim annem olduğu dedikodusuna neden olmuştu ama.. görünen köy de kılavuz istemezdi. Benim saçlarım oldukça sarıya yakınken Onun saçları kömür gibi simsiyahtı. Benim gözlerim zeytin yeşiliyken onun gözleri kömür rengindeydi. Ben oldukça sarışındım o oldukça esmer. Dedim ya hiçbir fiziki benzerliğimiz yoktu. Buna ne kadar içerlemiştim. İçerlemem ne denli derin olursa olsun, zaman zaman üvey annemin öfkelendiği zaman soğan kokak elleriyle tokatlayıp ‘gök gözlü anasına çekmiş ne olacak!’ demeleri rahatlatırdı. Deli Abaya da zaman zaman gök gözlü derlerdi. Sarışınlığım konusunda da az biraz kuşkuluyum. Hele şuan hiç kimse sarışın olduğumu söyleyemez. Deli Aba gibi ak pak biriyim. O da o kadar esmer değildi. Kendim kurmuş olmalıyım. Beyaz tenliydi Deli Aba. ‘Aklı yerinde olsa, cıvataları sıyırmamış olsa niceleri kapısında kul olur!' Derlerdi çevremdeki bıyığı yeni terlemiş genç erkekler. 

Bıyık altından gülerek söylerlerdi. Bana da imalı bakışlar fırlatmayı ihmal etmeden. Akça pakçalığımız, saçlarımızın, gözlerimizin renginin aynılığı, ses tonlarımızın bile zaman zaman uyuştuğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Tamamen zıt olduğumuzu söylerken kendime söylediğim yalanın, inkârın etkisi olduğunu şimdi itiraf ediyorum. İkimizin de gözleri aynıydı. Gök gözlüydük ikimiz de. İkimizin de gözleri iriydi. İkimizin de saçları siyahtı. İkimizin de kemikleri iriydi. Şimdi eridim o başka. Büyüdükçe yaşlandıkça insan eriyor, küçülüyor. Eğer ‘benim annem olsaydın, benim annem olsan!’ dediğimde tokat atmamış olsaydı daha çok benzerlikler bulurdum ve fakat o tokat fena yakmıştı canımı. Ne üvey annemin ne pos bıyıklarını burmaktan büyük bir keyif alan üvey babamın dayakları o kadar yakmamıştı canımı. Bunu biliyorum. Ki zaman zaman elimde olmadan sağ elimi sağ yanağıma götürür bir an duyduğum o derin – Deli Aba’nın attığı tokadın miras bıraktığı- acıyı dindirmeye çalışırdım. Elbet öyle bir acı yoktu. Ama nedense sağ elim sağ yanağıma gittiğinde hep o tokadı hatırlarım. Deli Aba'nın konuşmasında problem vardı. Tek farklılığımız buydu. O doğru düzgün konuşamazdı. Dilini bilmeyenler için konuşması bir takım sesler çıkarmaktan ibaretti. Ama hem ben, hem üvey annem –ki uzaktan akrabaydılar Deli Aba'yla, kuzen çocuklarının çocukları gibi bir şeydi akrabalıkları- rahatlıkla anlardık Onun söylediklerini. Pos bıyıklı üvey babam ikimize de güler ‘Uyduruyorsunuz!’ derdi. Çoğunlukla uyduruyorduk belki de. Uydursak bile ne Deli Aba itiraz ederdi ne biz –üvey annem ve ben- her hangi bir kuşkuya kapılırdık. Deli Aba'nın öz annem olduğuna ilişkin her hangi bir veriden çok sezgilerim olduğunu da belirtmeliyim. Tamam, bir sebzeyi soymak için –diyelim domates, salata ya da patlıcan, kabak, patates vb.- bıçağı sol elimize alırdık. Yumurtayı soymaya ikimiz de sivri ucundan başlardık ama bunlar somut veriler, belgeler yerine geçmez ki. Sezgilerim konusunda da kuşkularım var. Yani sezgilerimdeki tutarlılığa ilişkin kuşkularım var. Belki zaman zaman denk geliyor ama yeterli değil. Şu yarım sigarayı atanın ‘İvan İliç ölmemeliydi?’ diyen olduğuna ilişkin somut veri elinde sigara olmayışı gösterilebilir. ‘Nereden bilsin?’ diyenin atmadığı da elinde sigara olmasından çıkarılabilir. Oysa belki ben atılan sigarayı almaya yeltendiğimde şuan elinde sigara olan yeni bir sigara çıkarıp yakmış, çabuk çabuk içerek sigarasını yarılamış olabilir, öteki de –elinde sigara olmayan- sigarasını başka bir yöne –benim bakmayacağım, şuan için bakamayacağım yöne- atmış olabilir. Elbet bunun zorlama bir yorum olduğu hemen belli oluyor. Yine de kesin bir şey diyemiyorum. Çünkü salt sezgi işin içinde. Görmüş değilim. 

Karnım acıktı. Tanrı tanığımdır ki sabah kahvaltı yapmıştım. Ve güneş batıncaya kadar da acıkmayacağım ortadayken acıkmış olmamı neye yormalı bilmiyorum. Havanın nerminliği mi? Yoksa davetsiz konukların sorgular tavırları mı? Belki destursuz geçip giden sarı çizmeli kızdır. Bilmiyorum. Ama şimdi bir simit olsaydı fena olmazdı. Hem bu simidi şu davetsiz konuklarla paylaşır utandırırdım da kim bilir? Yapmazdım. Yani utanmalarına fırsat vermezdim. Gençler nihayetinde. Bu yaşta yaşanılan utançlar kalıcı olur. Biliyorum. Bilirim bunu. Simitçinin gelmesine daha çok var. Güneş öte tarafa aşmadı daha. Eve sırtımı verip dağlara bakar vaziyette durduğumda güneşin gölgesi solumdadır. Bu da güneşin öte tarafa geçtiğine ilişkin bir işaret olur bende. Ve güneşin gölgesi üst geçidin ayaklarını epey bir uzattığında –benim boyum kadar- simitçi de sağdan belirir. Bir süre oturur benim yanımda. Derdi bana satamadığı simidi satmak değil, bak Tanrı tanığımdır ki altı yedi aydır buna uğraşıyor ve ben direniyorum, dertleşmek için oturur. O bana simit satamasa da ben ona bir dal sigara ikram ederim. Eğer keyfim olmuş, yanımda termosla çay getirmişsem –Meriç şimdi buna da kızardı elbet, sanki bütün alışkanlıklarımı bir çırpıda söylemem gerekirmiş gibi- ona da demli bir bardak çay ikram ederim. İsterse ikinci bardağı da hiç yüksünmeden, elim titremeden ikram ederim, yarım ağızla teklif ettiği ikram simidi almam, nazikçe reddederim. Kendisi için yemeye başladığı simitten ikram ederse o başka. O zaman alırım. Öteki türlüsünü almam. Param olmadığı için değil. 

Paranın ne işe yaradığını elbet biliyorum. Cebimde birkaç bozukluk her zaman olur. Arada sırada –daha çok da susadığımda- her hangi bir büfeden küçük su alırım. Kolay kolay acıkmadığım için her hangi bir yiyeceğe para vermem. Bu yüzden kimi tanıdıklar bana ‘var yemez’ derler bıyık altından. Alay ederler. Görmezden, duymazdan gelirim. Simitçi her defasında –ikramlarıma karşılık- simit yemez. Dolayısıyla ikram da etmez. Yarım ağızlı olanlar hariç. Gençler durup durup gülüyorlar. Bir bana bir birbirlerine bakıp bakıp gülüyorlar. Sıktınız diyemiyorum. Desem de umursayacakları meçhul. Ama sıkıldım işte. Güldükleri şeyin ne olduğunu anlatsalar ben de katılsam, diye geçiriyorum içimden. Hani nedensiz gülmek de işime gelmiyor. Fazlalık olur. Fazlalıklar da ağırlık yapar. Torbamı daha üst geçide varır varmaz omuzumdan indirip üçüncü basamağın hemen dibine koymam boşuna değil. 

Güç bela da olsa ‘Ne de iştahlı iştahlı gülesiniz varmış!’ diyorum sırıtarak. Sırıttığımı anlasınlar istiyorum. Anlamıyorlar. Güldüğümü sanıyorlar. Gülmekle, tebessüm etmekle sırıtmak arasındaki farkı bilmediklerini anlıyorum kolayca. Bir acıma doğuyor içimde. İki yaşama acemisi gariban, diyorum kendi kendime. Öylesine soluk alan iki zavallı, diyorum. Bu düşüncelerimi anlarlar diye korkmuyor değilim. Sakınımlı bir pozisyona bürünüyorum. Bu halim onları daha bir güldürüyor. İştahlı gülüyoruz değil mi Bey Amca? Diyor gençlerden biri. Evet, diyorum biraz utanarak. Biraz korkuyla. Soframız bereketli Bey Amca! Diyor öteki. Ellerini kasıklarına bastırarak gülüyor. Merdivenlerden düştü düşecek. Düşüp yaralanmasından İvan İliç gibi bir sona uğramasından korkuyorum. Dikkat et genç adam, diyorum. İvan İliç de bir merdivenden düşmüş dediniz, diyorum. Sözümü bitirmeme fırsat vermeden her iki genç yeniden, bitimsiz gülüşlerin kollarına atılıyorlar. Her ikisinin de gözlerinden yaşlar yuvarlanıyor. Hiç bu kadar gülmeye denk gelmemişimdir. Akıllı telefonların, televizyonların ortaya çıkmasından önceki zamanlarda bile bu kadar gülmeye tanık olmamıştım. Üvey babam bile bu kadar gülemezdi. Hele Berber Naim hiç gülemezdi. Oysa ne gülerdi O. 

Ben tıraş koltuğuna geçip de sorularına yanıtlar vermeye başladığımda ne gülerdi. Korkardım. Elindeki usturanın keskinliği azımsanacak bir şey değildi. Gülmesini bastıramazsa tam ustura gırtlağımdayken birden gülmesi tutarsa neler olmazdı? Ya Naim usta, derdim, tıraş bitsin öyle sor ne soracaksan. Bu sözüm onu daha bir coştururdu. Onun da gözlerinden yaşlar gelirdi. Ama onun gülüşü hiç de bunların gülüşü denli şiddetli değildi. Belki de iki kişi oldukları için bana pek şiddetli geliyor. Naim Ustanın çırağı, kalfası da gülseydi şimdi çok rahat kıyaslardım. Ama nedense onlar tebessüm bile etmezlerdi. Hatta hem çırağın hem kalfanın Ustaları gülerken bana acıyarak batıklarını bile söyleyebilirim. 

Ucûbe haklı mıdır? Tarafların haklılığı-haksızlığı konusunda söylenecek ne var ki? Belki Ucûbe haklıdır. Ama gençlerin haklılığı da yabana atılamaz türden. Hoş, Ucûbe’nin haklılığı belki zifiri karanlıkta fark edilebilecek türden değil elbet. Yine de haklılığına tanık bulmada zorlanmayacaktı. Bu belliydi. Gençler de haklıydı. Gülmenin bir yoğunluğu üzerine her hangi bir sınır, tanım, tanımlama yapılmaya kalkışılsa anlamsız olur elbet. Hem sonra Ucûbe’nin kulaklarında yankılanan, insanın kulaklarını bir jilet gibi olmasa da, bir yaprak gibi, bir kâğıt gibi keser olmasa da kulaklarını keser gibi olan gülme yankılanmaları ne ilkti ne de son olacağa benziyordu. Belki ilk olsa son olmasından söz edilebilirdi. Ama ilk değildi. İlk yankılanan gülme ilkokulda öğretmenin ‘merdiven’ demesine itiraz edip gülmesinin –ki katıla katıla gülmüştü, sonra niçin güldüğü anlaşılınca işin rengi değişmişti- ardından gelen gülmeydi ve o gülüşler bir başlangıcın habercisi olduğu sezilmemişti. Belki Ucûbe bunu o an sezseydi bir takım önlemler alma gereksinimi duyar, duyduğu bu gereksinim ile bir takım eylemlere girişir, hangi eylemin en elverişli olduğuna dair çözümlemeler yapar böylece önünü alırdı. Ve fakat bu tren kaçmıştı bir kere. Geri dönülüp düzeltilecek bir şey yoktu. 

Hem nereye geri dönecekti? Nasıl dönecekti? Hadi diyelim şimdi bir takım çözümlemeler yapıp bir takım eylemlerin ortaya konulabileceğini keşfetti bu keşifle o anı nasıl değiştirebilirdi? Böyle bir olanağın olmayışı gün gibi ortadaydı. Gençler için de durum aynıydı kuşkusuz. Onlar da halde yaşadıklarının başlangıcına ilişkin bir takım çözümlemelere kalkışsalardı –ki böyle bir gereksinim duymuyorlardı, duymaları için de ne ussal ne de itkisel bir gerekçeleri yoktu- ve çözümlemelerinin ardından bir takım bulgulara erişselerdi bile o bulgularla ne yapacaklarına ilişkin bir düşünceye sahip değillerdi. Bu kendiliğinden belliydi. Ucûbe bu gülmelerden alınıyor muydu? Başlangıçta belki. Belki içinden ‘Keşke atılan sigarayı almasaydım!’ diyerek bir alınganlığın ayak seslerini içinde duymuş olabilirdi. Hafif yoğunluklu bir duyumsama olduğu için pek de fark etmemişti elbet. Belki fark etmişti de görmezden gelmenin kendi lehine olduğuna hükmetmişti. 

Bütün bu ikircikli durumlar, bu ikircikli çıkarsamalar, bu mütereddit uslamlamalar korunan, korunmaya çalışılan, korunduğu sanılan, üzerine titrenilen yalnızlığa halel gelmiş olmasıyla ilintiliydi. Yalnızlığını sevmeyi, yalnızlığını büyütmeyi, yalnızlığını beslemeyi sezmemiş, bunun gereğini bellememiş böylece yalnızlığını emzirmemiş, yalnızlığını emzirmeyi akletmemiş biri yığın içinde kaybolmaya mahkûm olur, düşüncesindeydi Ucûbe. Yalnızlığı iğdiş olmuş biri için ne tövbe kapısı ne de herhangi bir sağaltım olanağı mevcuttur, diye geçirirdi içinden Ucûbe. Ucûbe bunun sıkıntısını çekiyordu şimdi. Belki gençler de aynı sıkıntıyı çekiyorlardı bilmeden. Ucûbe kısmen ayrılıyordu gençlerden bu yönde. Kısmi bir bilgiyle arada bir yalnızlığını şımartmaya yeltense de bu yeltenişlerinin verimsiz olduğu şuan bile kendini göz önüne seriyor. Hayır, buradan Ucûbe’nin yalnızlığı sevdiği ama gençlerin yalnızlığı sevmediği yargısına ulaşmak olası değil. 

Hem gençlerden biri – İvan İliç’in ölümünü tartışan, şuanda Ucûbe’nin davetsiz konuk dediği gençlerden biri- yalnızlığı pekâlâ seviyordur da öteki sevmiyordur. Hani sigarasını bitirmeden, sigarasını filtresine kadar içmeden – Ucûbe sigarasını filtresine kadar içip atanlardan hiç hoşlanmazdı, onları cimrilerin piri, cimriliğin zirvesi olarak görür ve arada bir öfkelenirdi, öfkesini de filtresine kadar içilmiş izmaritten çıkarmaya kalkardı- atan belki yalnızlığı seviyor, öteki sevmiyordu. Sigarayı yarım atan ‘İvan İliç ölmemeliydi değil mi Bey Amca?’ diye soran genç olması pek olası değildi ama hadi onun attığını söyleyelim, belki o seviyordu yalnızlığı yalnızlığını ve yalnızlığını büyütmeyi, bir anaç tavuk denli kıskançlıkla beslemeyi kendine görev edinmişti de arkadaşı sevmiyordu. Ya da tersi diyelim. Belki ikisi de seviyordu yalnızlığı, birlikteliklerinden güç alarak besliyorlardı belki yalnızlıklarını. Belki de ikisinin de umurunda değildi yalnızlık. Belki bir öcüden korktukları gibi korkuyor da olabilirler. Ama Ucûbe kesin olarak seviyordu yalnızlığı. Böyle bir yargıda bulunmak için elde epey bir veri olduğu rahatlıkla söylenemese de bir takım ipuçları da hepten yok değildi. 

Yalnızlığı sevdiğinin söylenmesi kimilerine erkence gelse de – Meriç’i bu konunun dışında varsaymalı, bu konuya dahil olmasına engel olmalı, en azından buna kalkışılmalı, hiç değilse görmesi engellenmeli, sezgileri konusunda çaresiz olunsa da somut verilere ulaşması kesinlikle engellenmeli, elden ne gelirse yapılmalı ve asla savsaklanmamalı- erkence olduğuna ilişkin bir veri elimizde mevcut değil. Bunu böyle kabul etmeli. Kaldı ki gençler bunu çoktan kabul etmiş olmalıydılar. Yoksa niçin Ucûbe ‘dün babam öldü!’ dediğinde her hangi bir tepki yerine gençlerden yalnızca biri – o da ıkınıp sıkınarak, arkadaşının duymamış olmasını temenni ederek ve umarak- ‘Benim de geçen yıl öldü!’ demekle yetinilsindi? Bu kadar ufku dar olamazlardı her halde? Ya da o kadar ufku geniş değillerdi. Ucûbe de burada duyarsız gibi duruyordu. Geçen yıl ölen babanın sorgusunu yapmak aklına gelmediyse onun da ya ufku dardı algılayamıyordu ya da ufku genişti gözün alabileceğinden daha geniş olduğu için de ayrıntıyı gözden kaçırıyordu. 

Tam burada bir ufunetten, uğul uğul bir ufunetten söz edilebilir. Böylelikle her iki tarafın da durumuna açıklık getirilebilir. Bu açıklık getirme işi defaten yapılmaya kalkışılsa da Ucûbe’nin deli alacası kıyafetleri gençler için geçerli bir gerekçe gibi görülebileceğinden gençlere bu konuda bir masumluk atfedebiliriz, görülmese de en azından yorumlanabileceği yadsınamaz bir gerçeklik olarak ortada duruyor gibi. Bu dasdaracık üst geçidin kapladığı uzama ilişkin verileri de bir defter emini dikkatiyle göz önüne aldığımızda gençler hepten masum gibi duruyor. Görece bir masumlukmuş gibi geliyor, evet, ilk bakışta böyle bir arıza yok değil. Belki bu ilk görüş bir değnekçi görüşünü andırıyordur ve bu andırışa düşmek hiç de zor değildir. Ama bu halin Ucûbe için geçerli olduğunu söylemek pek de olası değil. Ucûbe oldum olası dikkatlidir ve bir değnekçinin acullüğüne yaşamının hiçbir dönemimden kapılmış değildir. Belki Deli Abanın annesi olduğu sanısı bu yargıyı tümden yıkabilecek gibi görünüyor ve bu görüntü işleri biraz karıştırıyorsa da temelde Ucûbenin bir değnekçi acullüğüyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını rahatlıkla söyleyecek tanıkların olduğu biliniyor. Hem Ucûbe Deli Abanın annesi olduğu sanısına kapılmasında çevresinin oldukça derin bir etkisi olduğu da biliniyor. Gerçi çevresine aldırışsızlık Ucûbe için bir temel, bir asli unsur olduğu bilinmez değil. Yine de çevreye kulak kesilme anlarında etkilenmesi doğal görünmelidir. Ucûbe kaçınabildiği kadar kaçınmıştır. Bunu yadsımayacağız. Böyle bir olanağımız mevcut değil kuşkusuz. Kuşkusuz bundan kaçınmamız bizi olmadık sonuçlara, olmadık verilere, olmadık yargılara götürür. Tanrı bizi böyle bir halden beri kılsın! Amin! Sorun tam da burada içinden çıkılmaz bir hal almış gibi duruyor ve bu duruşu da, bu belirişi de, bu hali de görmezden gelemeyiz. Ucûbe ister istemez çevresinin seslerine kulak veriyordu. Vermek zorundaydı. Zira kulakları istemediği kadar keskindi. Neredeyse hiçbir sesi, hiçbir gürültüyü kaçırmak istemezdi. İşine gelmeyenleri dahi duyar, duyduğunu belli eder, bu belli edişi unutup ‘duymadım!’ dediğinde yediği dayaklara katlanırdı. Bu da üzerinden atamadığı bir alışkanlıktı. Şimdi de duyuyordu gençlerin kendi aralarında kendisi hakkında konuşup, kahkahalara boğuluşlarını ve fakat duymazdan geliyordu. Gençler bu hali gözden kaçırmak istedikleri için görmüyor değillerdi, düpedüz Ucûbeyi ötekileştirmişlerdi. Bir nesne haline getirmişlerdi. Hiçbir duyusu olmayan, hiçbir duygusu olmayan üst geçidin hemen sağındaki solundaki otlar arasında bir ayrık otu gibi duruyordu yanlarında Ucûbe. Hoş o ayrık otunu, otlarını da görecek halleri, görecek becerileri olduğu söylenemez. Burada ilgisizliklerinin doğuştan olduğu söylenmiyor. Sarı çizmeli, lacivert saçlı kız nasıl Ucûbenin dikkatini dağıtmış idiyse deli alacalı kıyafetler içinde süklüm püklüm duran Ucûbe de gençlerin dikkatini öylece dağıtmıştı. Belki baştan beri dikkatleri dağınıktı da lafın gelişi Ucûbeye ‘İvan İliç bu kadar erken ölmemeliydi değil mi Bey Amca?’ demişlerdi. Hayır, demişlerdi değil, denmişti. Denmişti zira gençlerden bir teki öyle demişti. Öteki ‘Amca nereden bilsin?’ diye yanıtlamıştı arkadaşını. İki farklı girizgâh olsa da iki girizgâhın sahibi de aynı dikkatsizliğin içinde olamaz mıydı? Böyle bir olasılık elbet vardı. Belki böyle bir olasılığın olabilmesi onları dikkatsizlik yargısına mahkûm ediyordur da Ucûbe farkında değildir. Bu yersiz bir yargı olur. Zira Ucûbe farkındalık konusunda epey bir kişiyi yarı yolda bırakırdı. Bunu kendisi de bilirdi Ucûbenin. Farkındalığı bilmesi ve bu bilgi bağlamında yapılması gerekenleri yapmakta biraz cimri olması Ucûbeyi olup bitenlerin farkında olmadığı yargısına mahkûm etmez. Bu peşin bir yargı olur. Evet, Ucûbe nice bildiklerini bir koleksiyoncu merakıyla biriktirmiş olsa da, gerekenleri yapmada biraz yaya kalsa da böyledir. Gençlerin tuhaf aldırışsızlığı konusunda biraz daha ılımlı, biraz daha özverili, biraz daha hoşgörülü, biraz daha göz yumar, biraz daha anlayışlı, biraz daha uz görülü, biraz daha ufku geniş bir bakış açısı gerektiği konusunda Ucûbe hemfikirdi. Bunu def'aten kendisine söylemişti. Söylerdi. Söylüyordu. Burada az biraz öfkelenmesi kahkahaların içeriğiyle ilintiliydi. Sağlam bir ilinti gibi görülüyordu. Ki ben sağlam ilintiler kurulmadan, kurulma olanağından yoksun olunduğu durumlarda kesin yargılar vermekten hep uzak durmuşumdur, diye düşünüyordu bu anda Ucûbe. Ucûbe, kavranılamaz içeriğe sahip olaylar, durumlar karşısında ister istemez kimi zaman kırılgan, kimi zaman güçlü, kimi zaman oturaklı, kimi zaman pespaye, kimi zaman belirgin, kimi zaman belirsiz, kimi zaman belirgin, kimi zaman silik, kimi zaman canlı, kimi zaman cansız, kimi zaman hoş, kimi zaman nahoş, kimi zaman iyi, kimi zaman kötü, kimi zaman makul ve makbul, kimi zaman muzır, kimi zaman görgül, kimi zaman apriori yargılarda bulunuyordu herkes gibi, hepimiz gibi. bu onun (Ucûbenin) ne denli duyarlı olduğunu gösteriyordu elbet. Sanılar karşısında da durum hemen hemen aynıydı. Henüz bıyığı yeni terlemiş zamanlarda Deli Aba'nın annesi olduğu sanısında olduğu gibi. Elbette burada ve şimdiki sanı gibi Deli Abanın annesi olduğu sanısı da, süt güğümü ile bakraç adlandırmasının doğurduğu sanı kadar keskindi demek istemiyoruz. Yok böyle bir şey. Belki bir belirginlikten, belki bir belirtiklikten söz edilebilir ya da belli belirsiz bir canlılıktan, bir düşünün derim bunu. Sözü edilen bu belirginliğin, belli belirsiz bu canlılığın belli bir yoğunluğa ulaşması, bir silikliği de beraberinde sürükleyebileceği gerçekliği yoklamaz değildi Ucûbeyi. Ucûbenin tedirginliğinde bu yoklamanın da büyük bir payı vardır elbet. Ucûbenin bu halden tedirgin olması, kimi aykırı uslamlamalarda bulunması – bakraç ile süt güğümü adlandırması karşısında duyduğu tedirginliğin neden olduğu aykırı uslamlamalar gibi- yabana atılır türden olmadığı örtük bir koyut olmasa gerek, bir düşünün derim bunu. Güğümü taşırken her hangi bir tedirginlik, her hangi bir korku duymazken, bakraçta işin değişmesi, yani bakracı düşürme korkusu yahut kuruntusu yahut düşüncesi kendisinin erinmeyle meşhur oluşuna bağlamak, böyle bir ilinti kurmak hiç de hakşinas bir tutumun göstergesi değildir, bir düşünün derim bunu. Davetsiz konukların şuan, hali hazırda Ucûbenin kendi mekânında kendi kendilerine çalıp söylemelerinin bakracın düşürülme olasılığı kadar bir tedirginliğe sevk etmesi hangi eğitimli usa aykırı gelebilir ki, bir düşünün derim bunu. Burada ‘kuşkusuz okurdan nitel bir sıçrama yapmasını ya da anlamın okura malum olmasını’ kimse bekliyor değil. Böyle bir beklenti Ucûbenin aklının köşesinden bile geçmedi. Geçmez de. Nasıl yorumlanacağı, nasıl algılanacağı, nicelik skalasına mı nitelik hiyerarşisine me dâhil edileceği, doğru mu yanlış mı kıstasına tabi tutulacağı, ussal mı usdışı mı deneceği, başarılı yoksa başarısızlık olarak mı görüleceği, yakın mı uzak mı deneceği, nesneye mi özneye mi atfedileceği belki belirsizmiş gibi görünse de Ucûbenin hali hazırda yaşadığı tedirginliğin geçmişle bağlantısını kurmak büsbütün yersiz,  bir düşünün derim bunu. 

- Anlıyorum sizi, dedi Ucûbe tüm tereddütlerinden sıyrılıp, anlıyorum, dedi. Evet, İvan İliç’in ölümüne ilişkin muhkem kanıtlara sahipsiniz, bunu görüyorum ama bu sahiplik yetmiyor olmalı ki size bir de ölmezliğine, ölmeyeceğine ilişkin bir takım çerik çürük uslamlamalar yürütüyorsunuz, bir düşünün derim, bunu. Hoş İvan İliç ne zaman ölse o ölüme zamansız, erken bir ölüm gözüyle bakacağınıza ilişkin kanıtların varlığını yadsıdığınızı söylemiyorum. Ama savlarınızın temelsizliği niçin sizi tedirgin etmiyor? Bunu anlamıyorum. Bu anlamazlığımı anlayışsızlığa yormamalısınız, bir düşünün derim, bunu. Bakın Meriç mesela beni neredeyse boğacak olmuştu Balzac konusunda.. sanırım duymuşsunuzdur. 

- Evet, dedi iki genç gülmelerini kesip oldukça ciddi bir tavırla. Ucûbe bu tavır değişikliğine şaşırma fırsatı bulabilirdi eğer bakışlarını gençler üzerine kilitleseydi. Ve fakat o her zamanki gibi gözlerini ileri dikmiş, yerden aldığı izmaritten derin derin bir iki nefes çekmiş, avurtlarını şişirmiş, gençlerin varlığını unutmuştu bile. Meriç’le olan kavgasını –ki Meriç’le hiç tanışmamışlardı, hiç yüz yüze görüşmemişlerdi, hiç birbirlerine olan itirazlarını yüzlerine karşı söyleme olanağı bulamamışlardı- burada, bu anda bitirme hevesi duymuş ve bu hevesle kısa mı uzun mu, bozucu mu onarıcı mı, derinlikli mi sığ mı olup olmadığı belirsiz bir tartışmayı başlatmıştı. Başlattığını ummuştu. Bu umutla gençlerin yanıtına oralı olmadan sözlerini sürdürmeye kurdu, kurgusu doğrultusunda eyleme geçti.

- Bilseniz de bilmeseniz de.

- Af edersin Bey Amca, dedi gençlerden biri, yakınlarda karnımızı doyuracağımız bir yer biliyor musun?

- Şey, dedi Ucûbe.. 

- Evet, dedi gençlerden öteki..

- Bunu beklemiyordum, dedi Ucûbe.

- Amca bunda beklenmeyecek ne var? Hepi topu yemek yiyebileceğimiz bir yer.. bu kente yeni geldik.. bir günü bile doldurmak..

- Denizi merak ettik, dedi gençlerden öteki.

- Anlıyorum, dedi Ucûbe, anlıyorum.. eğer biraz sabrederseniz, güneş bu üst geçidin ayaklarını benim boyumdan bir bilemedin iki karış uzattığında simitçi arkadaş gelir.. simitler çok lezzetlidir.. yani öyle böyle değil.. o kadar bekleyebilir misiniz?

- Tankut bekleriz değil mi?, dedi gençlerden biri.

- Neden olmasın Alişan? Diye yanıtladı arkadaşını gençlerden öteki. 

- Ama, dedi Alişan gülerek, dediğin kadar lezzetli değilse bozuşuruz Bey Amca!

- Haklı, dedi Tankut, hem kuru kuru da gitmez ki simit..

- Tüh, dedi Ucûbe mahcup bir edayla, bugün termosu getirmeye üşendim.. Allah sizi inandırsın hazırladım tam evden çıkarken içimden ‘ hava bugün bulutlu, biraz sert esiyor gibi.. çay soğur boşuna götürme!’ deyip getirmekten vazgeçtim.. yoksa her zaman getirirdim, hani her zaman olmasa da arada bir kesin getirirdim.

- Tankut oldum olası bahtsız bir deveden farksızdır, dedi gülerek Alişan, arkadaşının ensesinden çekiştirerek..

- Sen benden farklısın sanki, dedi Alişan ensesini arkadaşının iri elinden kurtarmaya çalışarak.

- Haklısın, dedi Tankut gülerek, bahtsızlığımın somut göstergesi seninle yoldaş olmam..

- Hayır, diye atıldı Ucûbe kendi tembelliği yüzünden iki arkadaşın yapmacık bir kavgadan gerçek bir kavgaya gitme olasılıklarını görüp, hayır, gençler birbirinizi suçlamayın.. tembellik ettim hepsi bu.. oldum olası tembelimdir.. tüm çevrem tembelliğim konusunda mutabıktır.. inanın..

- İyi ama, dedi Tankut sahte bir ciddilikle ve arkadaşına göz kırparak, bugünkü tembelliğinde bizim bir payımız olmadığını söyleyemezsin..

- Tankut haklı, dedi Alişan kırpılan gözün ima ettiği şeyi anladığını belirterek, biz buraya gelmemiş olsaydık, gelmeye karar vermemiş olsaydık belki de sen tembellik etmeyecek, her zamanki gibi çayını getirecektin.

- Yanlış bir uslamlama gençler, dedi Ucûbe gençlerin karşı argümanlarını ciddiye alarak, ben sizin ya da bir başkalarının geleceğini bilmiyordum.. hoş simitçi gelecek bunu biliyorum, sonra belki sol ayağı kangren dilenci de gelecektir, kesin olmasa da arada bir gelir, tam şu –Ucûbe üst geçidin sol tarafındaki merdiveni göstererek- merdivenin hemen sağında durur, çünkü gördüğünüz gibi orası otobüs durağına en yakın yer ve durağa gelenler yorgunluktan kurtuldukları için bir kefaret ödeme gereksinimi duyma olasılığını göz önünde tutarak yapar bunu, bunu dilencinin kendisinden duydum, niçin o merdivende duruyorsun da bu merdivende durmuyorsun? Diye sorduğumda bana verdiği yanıt oydu. İyi ama demiştim, belki tırmanılan merdiven basamakları onlara istenmedik bir dalgınlık kazandırır ve böylece seni görmelerini engeller.. engellemez mi? Hayır, demişti sol ayağı kangren dilenci, bu arada o kangrenli hali de sahteymiş, onu da kendisi söyledi, makyajla o hale getiriyormuş, acılar, eksiklikler, hastalıklar iyi birer merhamet avcısıdır, sağ taraftaki tırmanma merdiveni insana tüm dikkatini kendine vermesine neden olur, tüm başlangıçlar öyledir.. işin sonunda çevreye dikkat edilir..

- Ama burada da durak var, dedi Alişan..

- Evet, dedi Ucûbe, o durakta sadece inenler olur ve onlar da bu merdivenden tırmanıp ötekine giderler.. işte görüyorsun o durakta bekleyenler var ama bu durakta kimse yok.. bu hep böyledir.

- O zaman, dedi Tankut, simitçi yanlış tarafta duruyor.

- Hayır, dedi Ucûbe karşı çıkarak, insanlar donanımlarını işe başlamadan tamamlarlar.. simitçinin uslamlaması da bu yöndeydi.

- Her neyse de simit kuru kuru gitmez, diye yineledi Tankut.

- Doğru söylüyor, dedi Alişan.

- Bir soluk, dedi Ucûbe trafik ışıklarının olduğu yönü göstererek, şu ışıkların iki adım ötesinde bir büfe var oradan içecek bir şeyler alsın biriniz.

- Bu havada soğuk bir şeyler içilmez ki, dedi Alişan.

- Belki çay vardır, dedi Tankut, çay da satıyor mu Bey Amca?

- Maalesef, dedi Ucûbe üzüntüsü boyunu aşmıştı. Çayın tam da gerektiği şuan hangi iblis taş koymuştu diye derin bir merak içine düşmüştü Ucûbe. Ne güzel hazırlamıştı termosu. Hem bergamot cinsi çaydan demlemişti. Ne hevesle demlemişti. Neden böyle oluyor, dedi kendi kendine Ucûbe. Neden böyle olduğuna ilişkin hiçbir gerekçe, hiçbir neden göremiyordu. Doğal hali gibi bir şeydi bu. Hemen her zaman yaşadığı türden bir şey. Örneğin diyelim birden banyo yapmaya karar verir, soyunur, dökünür, hatta banyodan içeri adımını atar sonra da şeytan dürtmüş gibi küvetin önünden geri döner. Üşenmeden giysilerini giyer. Üşenmeden giyer çünkü çıplak dolaşmayı seven biri değildir Ucûbe. Hatta her tür çıplaklıktan ölesiye tiksinir. Bu yüzden de çabuk çabuk giyinir çıkardığı giysileri. Giysilerini giyinirken de banyo yapmanın gerekleri üzerine derin düşüncelere dalar, nasıl rahatladığını, nasıl açıldığını, nasıl tatlı bir rehavetin kendisini gelip bulduğuna ilişkin bir takım çıkarımlarda bulunup son anda vazgeçmesine içerler, kendine olmadık sözcüklerle küfreder, bir daha niyetlenirse kesin banyo yapacağına yeminler eder, sonra da unuturdu yeminlerini. Sadece banyo durumlarında mı olurdu bu? Hayır, kaç kez tuvaletin kapısından geri döndüğünü bir kendisi bir de Tanrı bilir. Tuvaletin kapısından geri dönüşünde sadece def-i hacet gereksinimi olmadığı için gittiğinde yaptığı geri dönüşler olsa bir anlamı olabilirdi belki. Ama hayır, def-i hacet gereksinimi olduğu halde, bağırsakları ya da idrar kesesi patlayacak hale geldiği halde bile tuvalet kapısından geri döndüğü çok olmuştu. Bunların niçin olduğuna ilişkin ne denli derin uslamlamalar yapmış olsa da sonul bir karara ulaşamamıştı. Ve termos. İşte ne güzel hazırlamıştı. Ne de güzel kokmuştu buharını içine çektiğinde. Peki ne olmuştu? Ne engel olmuştu elinde termos evden dışarı çıkmasına? Hiçbir gerekçe, hiçbir neden yoktu. Kahretsin, dedi Ucûbe yüksek sesle. Kahretsin!

- Hayırdır Bey Amca, dedi Alişan.

- Termosu hazırlamıştım, dedi Ucûbe üzüntüyle.

- Takma kafana be Bey Amca, dedi Tankut.

- Olur mu öyle şey! Dedi Ucûbe diklenerek, bugün ertelemeyecektim, bugün bunu yapmayacaktım.

- Bilemezdin ki, dedi Alişan Ucûbeyi rahatlatmayı umarak.

- Bilemezdim doğru, dedi Ucûbe, ama bir takım olasılıkları da göz önüne almalıydım, hiçbir olasılığı göz ardı etmemeliydim.

- Her gün mü böyle oluyor? Dedi Alişan.

- Arada bir, dedi Ucûbe başını sallayarak.

- Her gün mü buraya geliyorsun Bey Amca? Yoksa arada bir mi? Dedi Alişan.

- Arada bir geliyordur, dedi Tankut.

- Hayır, dedi Ucûbe, hemen her gün gelirim.

- Niçin? Dedi Alişan.

- İşim bu, dedi Ucûbe.


<<Önceki                      Sonraki>>




Cemal Çalık, 17.05.2019,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları











Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.


Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı