26 Şubat 2018 Pazartesi

SA5707/KY1-CÇ469: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman IV-2

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak; bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

Dördüncü Bölüm
-2-

Ren Nehri Bölgesinde- Felemenk ve Belçika Askeri Gücü- Ren Nehrinin Manheymden Geçişi- Baba ile Oğul- Ren Nehri Ateş İçinde- Zehirli Sar Nehri- Lokomotiflerin Gece Saldırısı- Bir Felaketli Hattan Çıkma- Her Yerde Elektrik- Mareşalin Planı- Çahner’in Bir Düşüncesi- Bir Başın Değeri-  Velu

Şeyh Senusi’nin  600 binden fazla sayılı ordusu Ren nehrine ulaştığı zaman ilk bahar başlamış ve ortalık yeşermeye başlamıştı. Reisler, Fransa’ya ulaşmadan bir büyük nehirden geçeceklerini askerlere söylemişlerdi.

Sultan, çeşitli ordulara, Ren nehrinin öte tarafında körü körüne gitmemelerini emretmişti. Çünkü Avrupaya geçtiği günden beri hep nehir yönlerini izlemişti. Meriç, Morava, Tuna nehirlerinin ardından birer yol çıkmıştı. Faka, Kuzey-Güney yönünde bulunan Ren nehri karşısına bir engel gibi çıkmış olmakla kolaylıkla geçilebilecek bir nokta bulmak için karmaşık hareket edilmesi gerekiyordu.

Strazburg, Bal, Mayans, Kuplenc: Paris’e alelacele yetişmek isteyen istila ordusunu yormak ve hareketi durdurmak iççin oldukça direnç göstermişlerdi.

Başta bulunan üç ordu: Senusiler, Kongolular ve Massailer Strazburg’dan Karlseruhe’ye 70 kilometrelik bir cephe üzerinde Ren nehrine yaklaştılar.

***

Hali hazırda yaklaşık olarak 21 bin asker gücünde olan Felemenk ordusu düzenli ordu ve yedek ve destek birliklerinden oluşan bir orduydu.

66 bin gücünde olan düzenli ordu ile 44 bin asker gücünde olan yedekler seferber halin konup 70 bin kadar olan destek birlikleri ortaya çıkacak olan durumu beklemekle silah altına alınmadı.

Felemenk genel kuvveti 180 bin askerden ibaretti.

Belçika da bu sırada askerini seferber haline koydu.

Halihazırda 46 bin askerden ibaret olan Belçika ordusu: savaş ordusu ve kuşatma ordusu adıyla iki bölümden oluşuyordu.

Savaş ordusu: 2200 subay, 75 bin er, 20 bin at, 204 toptan ibaretti.

Kuşatma ordusu da 62 bin olup genel kuvveti 139 bin kişiye ulaşıyordu.

Fakat, Belçika 25: 50 yaşındaki adamları silah altına almakla eğitim ve öğretim görmeyen diğer 90 bin kişiyi daha ediniyordu ki bununla da sayısı 230 bin kişi ediyordu.

Müstahkem mevkilere kapanan bu iki küçük devlet halkı istila ordusunun Ren nehrinin kaynağına doğru inmeyerek Durmsle Manheym arasında geçtiğini gördüler.

Manheymi boşaltan Bavyera ve Alzas kıtaları nehrin öte yönünden geçiş hareketine engel olmak istedilerse de uğraşıları boşa çıktı. Bir iş göremediler.

Senusiler, Kongolular, Massayiler Manheym’e gelerek nehri buradan geçmeleri için süvariler gönderildi.

Sultan çadırını nehrin kenarına kurarak istila ordularını çadırın üstüne topladı.

Su seviyesinde kurulan birbirine yakın iki köprü üzerinden, Raştad’den bir günde gelen İbn-ül Suud’un süvarileri geçiyorlardı. Atlarını ellerinde tutuyorlar ve ağaç kütükleri tamamıyla suya batmış olduğu şekilde suyun yüzeyinde yürüdükleri sanılırdı.

Ara sıra, kütüklerden sapan bir at suda kayboluyor ve fakat süvarisi onu bırakmayarak her iki de yüzeye yeniden çıkıyordu. 

Sonra, sıra Kane’lere geldi. Sultanın çadırına yakın olan bir köprüye doğru bir topluluk yöneldi. Ebu Muhammed, iyice görmek için eğilerek gözlerini ovuştururken ihtiyar Nubar:

- Efendimiz, bildiğimiz Bula Mecnunu.. dedi.

- Fanlar’ın sihirbazı değil mi?

- Evet, sahilde büyü yapacak.. eğer Bula bunu yapamazsa kendisine güvenenler geçmezler.

- Ne saf adamlar!

Sihirbazın büyüsü uzun sürmedi ve on köprüden derhal bir velvele içinde geçilmeye başlandı.

Nubar telaşa düşerek:

- Köprüleri kıracaklar.. dedi.

Fakat, Sultan O’nu dinlemiyordu. Bir saniyeden beri, nehirden yayılan bir koku duydu.

- Hiçbir kötü koku duymuyor musun? diye sordu.

- Evet, efendimiz.. acı bir koku.. bir zift kokusu gibi bir şey.

- Evet, neft.. acaba nereden çıkıyor?

Bu soruyu sorduğu sırada, bir atlı, Sultanın çadırına kurulmuş olduğu tümseği dört nal ile çıkmaya başladı.

İki Sudanlı O’nu durdurmak istedilerse de adam bunlara bir söz söyleyerek geçti.

Bu parlak beyaz bornozlu güzel bir süvariydi. Vahhabilerin adeti olarak yüzünü peçe ile örtüp yalnız gözleri görünüyordu.

Sultanın birkaç adım yakınında atından inip dizlerini cins hayvanın boynuna attı. Ebu Muhammed’in huzurunda saygıyla eğilerek bir şey söylemeksizin durdu katlanmış bir kâğıt uzattı.

Sultan ayağa kalkmış ve pek fazla heyecanlanmıştı.

- Seni Ömer gönderdi değil mi? dedi.

Ulak, evet anlamında yeniden eğildiği sırda Sultan alelacele yazılan iki satırı okudu:

“Muhterem Babacığım, geçiş emrini derhal erteleyiniz; zira yakında Ren nehri ateş alacaktır.”

Sultan mektubu Nubar’a uzatarak:

- Ren nehri ateş alacakmış! Diye bağırdı.

- Hakkı var efendimiz.. anlıyorum.. deminden beri duyduğumuz koku, suyun yüzeyine yayılan petroldür. Gerçekten o vakit bir kıvılcım koca nehri ateş içinde bırakmaya yeterlidir.

İhtiyar Nubar birden bire durdu. Bakışları sürekli sessiz ve kımıltısız duran ulağa ulaştı.

Ona ulaşmak için bir harekette bulunduysa da, kimliği belirsizin bir bakışı kendisini olduğu yerde durdurdu.

Sultan:

- Çabuk koş Nubar; kahraman Ömer’in hakkı var.. Ah! Bu saygın ve değerli bir çocuktur! Dedi.

Bu sözleri söyler söylemez, Nubar’ın hareketi dikkatini çekti ve yeniden ulağa bakarak sarardı.

Kendisini tutma gücüne rağmen derin bir heyecanla titreyerek ağzından:

- Ömer! İsmi çıktı.

Vahhabi süvarisi, sanki bir heykelmiş gibi yerinden kımıldamadı. Sultan, buna doğru iki adım atarak:

- Ömer, karşımda duran sensiz değil mi? deyip kollarını uzattı. Genç Prens – Süvari Ömer’di- elinin tersiyle peçesini indirerek zayıf ve fakat her zamanki ateşli ve mağrur yüzünü meydana çıkardı ve diz çöktü.

- Baba, beni bağışlayacak mısın? Dedi.

- Benim saygın evladım gel, bugün bir kutsal bir gündür.. ben, bunu çoktan beri bekliyorum.

- Ah babacığım!

Genç Prensin gözlerinden iki damla gözyaşı düştü.

- Oğlum, gel kucağıma.. Allah kusurlarımızı bağışlasın.

- Baba, evlatlık hislerim bir an olsun bile ayrılmadı.

- Bilirim Ömer, sen benim yaşamımın ışığısın.. kaybolduğun günden beri ben karanlıkta yaşıyorum. Gel kucağıma yavrum..

- Baba, sözleriniz ruhumun kederini alıp götürdü. 

Baba ile oğlu birbirlerine sarıldılar. İhtiyar Sultan’ın gözlerinden gözyaşları aktı.

Bu halden pek etkilenen ihtiyar Nubar da bir kenara çekilerek Prensi bağrına basmak için sırasını bekledi.

Fakat, biranda bir velvele koptu.

İspir yönünden siyah bir duman, ağaçların üzerinden döne döne yükseliyordu. Sultanın bulunduğu noktada alevler ayrımsanmıyordu. Fakat, karşıki sahilden iyice görünüyordu.

Üç kilometre kadar uzakta, küçük bir ormanın dirseğinde sarı bir ışık göründü. Nehir, birden bire ateş içinde kaldı.

Bu, yüzeyine dökülen petrolün tutuşturulmasından oluşan Ren nehrinin yangınıydı.

Dört günden beri, balonlar aracılığıyla istila ordusunun geçit noktasını haber alan Alses Loren Valisi depo ettiği bütün petrolleri trenle İspir tarafına taşıtmış ve bunları, kentten geçerek nehre bağlı olan Şepair ırmağına döktürmüştü.

Boğaz ateş alınca hızla ilerleyerek az zamanda köprüleri sarmıştı.

Artık emir vermek zamanı geçmişti. Köprüler zencilerle dolu olduğundan bir kıyamet dehşetiyle bu siyah kitle birbirlerini itip kakmaya başladılar. Köprüler birer birer batıyordu. 

Alev, birinci köprüye ulaştı.

Birbirini izleyerek, ikinci ve üçüncüyü sardı. Yanmış insan kokuları duyulmaya başladı.

Şimdi zenciler felaketi anlamışlar ve her taraftan ateşten kurtulmak için suya atlamışlardı. Fakat nefes almak için su yüzüne çıkınca yanıyorlardı.

Yirmi dakika içinde köprüler mahv oldu; akımın hızı, bunların enkazıyla şehit olan savaşçıların cesetlerini sürükleyip Mayanse doğru götürdü. Fakat, Mayanse telgrafla haber verildiğinden oradaki kayık köprüler ve sandallar karaya alındı.

Dehşetten tüyleri ürperen Sultanla oğlu sahile indiler. Her yerde bir sessizlik egemendi.

Ebu Muhammed:

- Görüyorsun ya oğlum, varlığın benim için pek değerlidir.. dedi.

Sonra, sağ sahilde kalan kıtaların taş köprüden geçmek üzere Manheym’den inmelerini emretti.

Bu şekilde on iki gün kaybedildi.

Olayı izleyen üç balon, İslam kuvvetinin yeni yönünü öğrenince batıya doğru gittiler.

Mayıs ayının ortalarına doğru, büyük nehrin sağ kıyısında artık hiçbir kıta kalmamış hepsi geçmişti.

Bir süre duran İslam ordusu, son hedefine doğru yavaş yavaş yürüyordu.

Ömer, yine sırmalı elbisesini, kırmızı bornozunu giymişti.

Derhal gerek yürüyüş emirlerini gönderdi. Baş tarafa: Vahhabilerle beraber  özel birlikleri ve Osmanlı ordularını koymuştu ki bunlar: 1,5 milyon kahraman cengaverden ibaretti.

Bu üç ordu: Sazburg, Merçig, Tirev yönünü izliyorlardı.

Bu birinci hattın gerisinde: İranlılar, Hintliler ve Kongolular ve daha sonra, Massayiler, Fanlar, Senusiler, Ugandalılar geliyorlardı. Müslümanlar ilk defa olarak Mösyö Kutye’nin zehrini Sar nehri üzerinde tanıdılar.

Orada, Sar burun civarında konaklamıştı. Bir kutbu Dik’de ve diğeri Kublenç’de bulunan müthiş bir elektrik akımı Seyi, Mozel ve Sar nehrinin zehirlenen sularından geçirilmiş ve bu şekilde bir hayli müslüman savaşçı zehirlenerek şehit olmuştu.

Bunun üzerine, Müslümanlar sürekli önlerinde esir kafilesi olduğu halde hareket ediyor ve suları önce bunlara içirterek kendilerini zehirden koruyordu.

Bütün orduda, pek tehlikeli bir bölgeden geçildiği düşüncesi yayıldı.

Bu şekilde maiyetinin manevi gücünü etkileyen bu durumu haber alan Sultan, Özel birliğin ani saldırılarıyla ele geçirilen Tirev ’de bir hitabe yayınlayarak savaşçılara gayelerine yaklaşıldığı için kâfirlerin bu gibi boş girişimlerinden endişe duymamalarını ve sabrı tavsiye etti. Artık son zaferden başka bir şey kalmamıştı. Bulundukları yerden Paris bir aylık bir yoldu.

***

Osmanlı ordusu komutanı da bir gece büyük bir tehlike atlattı. Halkı Lij müstahkem ordugâhına kaçan Lüksemburg’dan geçerek ertesi günü beş nizamiye kolordusuyla Tarlon yakınına ulaşmıştı. 

Burada Lij, Longo, Tivünevil, Lüksemburg ve Tire sınır komşusunu kat ediyordu. Bu birleşme noktasından bunlardan başka bir çok ayrı sınırda geçiyordu.

Ordu kurmay istasyon binasına yerleşmiş ve kıtalar da, baskınlardan korunmak için açık ordugâhta gecelemek emrini almışlardı. Çünkü Miç, Verdun, Meziyer müstahkem ordugâhlarının saldırı yapmaları olasıydı.

Hava güzel, gece pek karanlık olup yorgun asker hemen yatmışlardı. Sabahın saat ikisinde korkunç bir gürültü duyan nöbetçiler ordugâhı uyarmak için silah boşalttılar.

Osmanlı askeri pek atik ve değerli bir asker olduklarından derhal kalkarak silah aldılar.

Fakat, subaylar, askerleri sıraya koymak üzereyken düşman ani bir hızla üzerlerine geldi.

Ama ne düşman!

Ufkun üç noktasından, dev kaplumbağalara benzer, hızlı, elektrikle çalışan zırhlı lokomotifler Osmanlı ordusu saflarına sokuldular.

Sonra, birden bire durarak aydınlık birer kale haline dönüştüler. Elektrik ışığı ortalığı aydınlattı.

Donatılmış oldukları hareketli makinelere ateş püskürtmeye başladılar. Bu ateş on dakika kadar devam ederek epeyce bir kayıp verdirdi.

Böyle bir düşman öğrenildiği gibi bir adama da rastlanılmamıştı.

Ordu komutanı, istasyon binasından çıktığı sırada az kaldı bir mermi demetine düşüyordu. 

Kurmaylarıyla beraber derhal binaya girmekle kurtuldular.

Ertesi günü 1400 askerin şehit olduğu anlaşıldı. 

Birkaç gün sonra, Lij, Monmedi hattına üzerindeki Marlovvade özel birliğin Kongolular tümeni de aynı saldırıya uğradı.

Fakat, bunlar içinde tren mühendisliğinde bulunan bir Arap cesaretini toplayarak hattaki makası kırmıştı. Bir lokomotif kaçış sırasında hattan çıkmış ve arkasından gelen de zorunlu olarak hareketsiz kalmıştı.

Makineler bu şekilde sabaha kadar oldukları yerde kalıp cephanelerini boş yere harcayarak bitirdiler.

Sabah olunca, özel birlik ordusunun Kongolular tümeni komutanı Leviibe Ömer’e haber gönderdi.

Genç Prens bizzat gelerek daha önce bunların, Belgrad’daki insansız hareketli heykeller gibi olmasından korktuysa da derhal korkusu geçti. Çünkü bunlar şayet birer patlayıcılı pusu olsaydılar bu ana kadar patlamaları gerekirdi.

Gerek mazgallara ve gerekse kalın camlara atılan kurşunlar etkisiz kalarak düşüyorlardı.

Ömer, muhafız komutanı olan Sait adındaki bir kahramana dönerek:

- Haydi çabuk dört top al da gel! Dedi.

Yarım saat sonra, toplar geldi. 30 metreden ilk atılan mermi sekerek 100 metre havada patladı.

Ömer, topları kaldırtarak tanelerin içine ermiş kurşundan doldurttu. Amaç zırhta delik açmaktı.

Ancak otuz atıştan sonra, lokomotifler parçalandılar. Her birince üç adam bulunuyordu. Bunu görenler büyük bir şaşkınlığa düştüler.

Bunlardan biri makineyi, diğeri elektrik projektörünü, üçüncüsü de makineli tüfeği yönetiyordu.

Tahrip edilen lokomotiflerden çıkarılan bu altı kişiden yalnız biri hayatta olup bu da kötü bir şekilde yaralıydı.

Ömer, bundan bilgi almak için öldürmemesini önerdiyse de gece bacağından yaralanan Manbututulardan biri yanına kadar sürüklenip onu boğdu.

Böyle vahim bir durumun bir daha yinelenmemesi için Reislere tren yollarından uzakta konaklanması ve sürekli uzaktan gözetleme yapılması direktifi verildi.

Bundan başka, Ömer, sınır bağlantılarını tahrip göreviyle yükümlü Hint süvarilerinden bir kıta oluşturdu.

Fakat, bu nazik görevi yerine getirmekle görevlendirilenler yeniden bir felakete uğradılar. Raylara ilk dokunanlar yıldırımla vurulmuş gibi öldüler.

Bu hallerden doğan heyecan ve üzüntü birkaç gün içinde geçti.

Baştaki iki ordu Muz’a ulaşarak, Ömer’in planladığı şekilde İstene ile Jive arasında bir cepheyle bu nehre yanaştılar. Bu sırada 60 kadar balon belirerek İslam ordusuna havadan mermi yağdırmaya başladılar.

Bu mermi yağmuru birçok gün sürdü.

Bu yeni felaket de, istila ordusunun Muz nehrinden geçişini zorlaştırdı.

Muzun nehri üzerinde yapılan köprüler birkaç kez tahrip edildi. Bu nedenden ötürü Sultan, geçiş hareketinin gece gerçekleştirilmesi emrini vermek zorunda kaldı.

Osmanlı ordusundan beş kolordu pek çok topçuyla geçiş hareketinin korunmasıyla görevlendirildi.

Bu sırada, Özel birlik ordusu da Şarlövil’in birkaç kilometre kuzeyinde sağ taraf kolordularına diğer bir geçit açıyordu.

Bu sıralarda hiçbir macera olmadı. Mareşalin talimatı harfi harfine uygulanıyordu: hiçbir yerde açıkta savaş edilmeyecekti. Fransız silahlı kuvvetlerine salgın hastalık bulaştırmamak için istila ordusuyla temas olayından kaçınılıyordu.

Muz nehrini geçtikten sonra Üstün İslam Ordusu 120 kilometre ilerledi. Övvaz, Vein, Lui ve Mezbiyer arasındaki bölge boşaltılmıştı.

İstila ordusunun Fransa’ya girdiği İn ve Arden bölgesi kolayca geçilebilecek bir bölgeydi. Ömer, İkinci Kiyyum’un planını uygulamıştı.

***

Mareşal, istila ordusunun kuzey yoluyla Paris’e ulaşmak için izlediği yönden haberdar olunca bir plan düzenledi ki bu da: İslam ordularını Paris yakınında bir noktaya çekerek orada yok etmekti.

Fakat, böyle büyük bir orduyu bir noktaya çekmek kolay değildi. Buna da Çahner bir çare buldu.

- İnsanın en fazla sıkıntı çekeceği şeyi, yiyecek ve içecek bulunmamasıdır.! Dedi.

Mareşal Dark, her zaman Büyük Kurulda önce görüşleri alıyor verilen karar üzerine bir düşünce açıklıyordu.

Çahner:

- Sayın Mareşal, istila ordusunun, seçeceğiniz yere yığılması için yalnız bir çare vardır. Sözünü söyledi.

- O çare nedir yüzbaşı?

- Ordu erzaksızdır.. yığılmasını arzu ettiğimiz bir yere gerektiği kadar erzak toplarsak amacımıza ulaşmış oluruz.

- Kötü bir düşünce değil..

General Gussar karşı çıktı:

- Acaba Sultan bu hileyi anlayarak tuzağa düşmemek için çeşitli yönler göstermez mi?

Mareşal:

- Başka yönler mi dediniz? Başka yön yok!

- Arkasından gelen kıtaları İn’den geçirir, Raymes müstahkem ordugâhı oradan geçtikten sonra Şalon yoluyla Şatov Tiyeri-İperni hattımızın arkasını çevirebilir.

- Bu pek zordur. İntikam balonuyla Luksemburg ve Tirev’e kadar giden Mösyö Branten, orduların birbirini pek yakından izlediklerini ve geride önemsiz kuvvetler bırakıldığını söyledi. Bütün ordu toptan geliyor.

Bir defter üzerinde hesapla uğraşan Mösyö Kutye’ye dönerek:

- Sayın Üstat, hazır mısınız? Diye sordu.

- Henüz değilsem de yakında her şey son bulacaktı. 130 balon donatılmak üzeredir ki bu da ancak üç hafta sürer.

- Demek tam vaktinde hazır olacak.

Çahner ayağa kalkarak, merdiveni büyük haritanın İn eyaleti hizasına getirip çıktı.

Harita üzerinde istila ordusunun ilerlemesini gösteren kan lekeleri genişlemiş ve bütün Avrupa’dan gelen telgraf, balon bilgilerini ayırmak ve harita üzerinde göstermek göreviyle yükümlü subay bu görevi hakkıyla yerine getirmiş olup ordunun tüm hareketler, yaklaşım yolları eksiksizce haritada işaretlenmişti.

Çahner parmağıyla Sen Kenten mevziini gösterdi.

- İslam ordusu şaşırtmak için başka bir yol daha var.

- Siz gerçekten değerli bir adamsınız; düşünceniz iyidir. Söyleyiniz!

- Bunlar, Sen Kenten hizasına gelince orada sahte bir direniş göstermeli; sonra Sum nehrini geçerken ikinci bir direniş daha. Örneğin, kıtalarımız sanki kaçıyormuş gibi Ham ile Pirun arasında alelacele çekilirler ve istila ordusu da her şeyi bol bularak tuzağa düşer ve bunların yem olduğunu ayrımsayamaz.

- Pekâlâ, Azizim Yüzbaşı, bu başarılı planı kabul ederim.

Mareşal bu sözleri söyler söylemez kapıya bir postacı gelerek sarı renkli bir telgraf getirdi ve nöbetçi yaver aldı.

- Sayın Mareşal resmi telgraf! Dedi.

- Bakınız şifreli mi?

- Hayır, açık..

Mareşal telgrafı alarak okudu ve yüzünde bir şaşkınlık eseri göründü.

- Efendiler size garip bir haber vereceğim. Dedi.

“ Amiral Seymor komutasındaki 18 savaş gemisinden oluşan bir İngiliz donanması Çanakkale istihkamlarından edilen bombardımandan pek etkilenerek iki zırhlı yok edilmiş ve 1800 asker ölmüş.. Amiral Kratfor komutasında bulunan Hint Donanması Süveyş kanalı yakınında bütünüyle batırılmıştır.”

Bu haber, Fransızları sevindirdi. Çünkü adasına çekilerek kendini tehlikeden kurtarmak diğer devletlere yardım etmemek isteyen İngilizlerin böyle bir felaketi, son günlerde yaşadıklarından ötürü Fransızlar için bir intikamdı.

Bu toplantının daha ertesi günü, Çahner Bolonya yönüne yolculuk için hazırlanıyordu.

Mösyö Branten, Velü adındaki balonunu bunun emrine terk etmişti. Velü: hava filosunun kruvazörü değerindeydi. Bunun komutanı da Jerar adında genç, çalışkan bir subaydı.

İki genç subay buluşarak iyi bir dost oldular. 

Hareketten bir gün önce, iki dost harita üzerinde, izleyecekleri yönü kararlaştırdıkları sırada bir gazeteci gelerek subaya bir mektup verdi.

“ Aziz Yüzbaşım.

Her zaman iyi bilgi almakla ünlü Guru Gazetesi İslam ordusunu keşfetmek üzere yarın balonla hareket edeceğinizi haber aldı. Avrupa Yayın Sendikası tarafından gayet önemli bir karar verilmiştir.

Bizim müdür, aynı zamanda tehlikeli görevinizi yerine getirmekle beraber size 10 bin kopyasını gönderdiğim özel sayının ayrıntılarını göreceğiniz bildirinin dağıtılmasında bize yardım edeceğinizi düşündü. Bu kopyalardan bütün Avrupa için iki milyon kadar yeterlidir. Bunlardan birisinin amacın gerçekleşmesi için, Sultanın arasında bulunan makam hırsı serseri göçmenlerden birinin eline geçmesi yeter. Siz de, bizim bütün Birleşik Avrupa Yayın Birliği gibi artık her türlü araca başvurmanın gerektiği düşüncesindesiniz. Sizi en fazla takdir eden sadık dostlarınızdan.” Keynel.

Çahner:

- Vay canına acaba bu ilan neymiş? Dedi.

Hamalın bıraktığı gazete yığınından bir gazeteyi açarak kırmızı mürekkeple baslı yirmi santimetre boyundaki bildiriyi okudu:

“ Sultanın başını getirene nakit ödül!”

Bunun altında: İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça, İtalyanca, Rumca olarak:

“Uluslar arası bir birlik alınan karar üzerine, istila ordusu komutanının başını getiren adam 5 milyon frank ve oğlu Ömer’in başını getirecek olana da nakit 3 milyon frank ödül verilecektir."

İki subay birbirinin yüzüne bakarak bir süre sessiz kaldılar.

Çahner mektubu getiren adam:

- Pekâlâ; Mösyö Keynel’e beni bulduğunuzu, gazeteleri verdiğinizi ve yarın sabah yola çıkacağımı, ancak kendisine döndüğümde yanıtımı verebileceğimi söyleyiniz. Dedi.

İki arkadaş yalnız kaldıkları vakit Çahner:

- Zavallı Sultan! Zavallı Ömer! Böyle önemli bir bildiri pek büyük bir etki oluşturacak ve her gün istila ordusuna katılan kaçaklar içinde bu işi yapmaya girişecek pek çok caniler bulunacaktır. 

Sözlerini söyledi.

Bir saniye kadar gözlerini yere dikerek:

- Hayır, dedi. Bu iğrenç bir şeydir.

Velü komutanı:

- Pek iğrenç! Sözünü yineledi.

- Eğer Sultanla oğlunu bulabilirsem kendilerini bundan haberdar edeceğim.

- Ben de bu düşüncedeyim. Onlara bilgi verelim.

***

Gece olmuştu; bu anda Maluel Kristiyan’ın yanında bulunuyordu.

Çahner hemen Mösyö Füritye’nin konağına koştu.

- Böyle bomba gibi düştüğümden dolayı bağışlayın.. iş pek önemlidir. Diyerek gazeteyi Maluel’e gösterdi. Maluel, böyle kararın Alize’deki Büyük Kuruldan geçmediğini ve Mareşalin de böyle bir eylemi onaylamayacağını biliyordu.

Sonunda, Çahner’in, yukarıda açıkladığı düşünce onayladın. Şafakla beraber, Velü balonu havaya yükselerek Lil yönüne doğru gidiyordu. Balonun yönetilmesi için dört tayfa yeterli gelmişti.
  



<< Önceki                   Sonraki>>





Cemal Çalık, 26.02.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman

Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı