1 Aralık 2017 Cuma

SA5254/KY57-AHCZD61: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 24: Nisâ (80-94)

"Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. 


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


NİSÂ SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (80-94. Ayetler)[1]

مَنْ يُطِـعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظاًۜ

“Resûlullah’a itaat eden Allah’a itaat etmiş olur, yüz çevirenlere gelince seni onlara bekçi olarak göndermedik.”  (Nisâ Suresi,4/80.)

Burada asıl mesele, Müslümanın Kur’an’ı okumadan, anlamadan ve üzerine tefekkür etmeden ne Allah’ı ne de Rasülünü tanıyamayacağı ve dolayısı ile de ne Allah’a ne de Rasülüne itaati sıhhatli bir şekilde yapamayacak olması; bundan dolayı da sapma ve aldamasının çok kolay olacağıdır.  İnsanlara hidayet vermek,  İnsanları zorla dine sokmak ve imanlarının bekçiliğini yapmak Müslümanların sorumluluğunda değildir. Yaptıkları işlerden onlar kendileri sorumludurlar.

Resûlullah’a itaat, öncelikle tebliğ ettiği Kur’an’a ve sahîh sünnetine uymaktır. Allah’ın Resûlü Muhammed Mustafa (sav) in  Kur’an’la çelişen söz söylemesi ya da tavır takınması düşünülemez. Sünnetin Kur’an’a aykırı olması mümkün değildir. Kur’ana aykırı olan ise zaten Allah’ın rasûlü Muhammed Mustafa’nın (sav) sünneti değildir. (Daha geniş bilgi için daha önce yayımlanan Nisâ Suresi’nin 65.ayetin açıklamasına bakılabilir.)

“Allah resulünün işi, görev ve yetkisi vahyi tebliğ etmekten ibaret değildir. Onun ümmete örnek olmak, vahyi açıklamak, gerekli görülen yerlerde boşlukları doldurmak ve yeni oluşan İslâm toplumuna (ümmet) liderlik etmek gibi vazife ve selâhiyetleri vardır. O bir söz söylediğinde veya bir şey talep ettiğinde Allah’ın irade ve rızâsına uygun bir söz söylüyor –karîneler aksini göstermiyorsa– O’nun kullarına bildirmek istediğini bildiriyor, yapmalarını istediğini talep ediyordur. Aynı mânada birçok âyetin kesin delâleti sebebiyle fıkıh usulü âlimleri, dinin ikinci kaynağının sünnet (Resûlullah’ın sözü, fiili ve tasvibi) olduğunda ittifak etmişlerdir. Onun aynı zamanda diğer insanlar gibi bir insan (beşer) olduğunu bildiren âyetlerle (meselâ Kehf 18/110) her davranışının bağlayıcı olmayacağını bildiren hadisler, uygulama ve vâkıalar göz önüne alındığında sünnetin “bağlayıcı delil olma” özelliğinin mutlak olmadığı, bazı kayıt ve şartlara (en önemlisi dinî kural getirmediğine dair bir delil ve karinenin bulunmamasına) bağlı olduğu da anlaşılmaktadır. Böyle bir delil bulunmadıkça Hz. Peygamber’in davranışlarını –onun örnekliğinin tabii bir sonucu olarak– dinî kural getiren, irşad eden, yol gösteren, izlenmesi gerekli veya faydalı olan davranışlar olarak almak ve değerlendirmek gerekir.” (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/99-101.)

Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Allah elçisi Muhammed Mustafa ( s. a. v. )’e itaat edilmesi gerektiğini açıkça ifade etmektedir. Yüce Allah Âli İmrân Sûresi’nde bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “ De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir[2].’ (Âl-i İmrân,3/31.)  Bu durum peygamberin birer model (en güzel örnek) olduğunun Kur’ân tarafından teyit edilmesinden başka bir şey değildir. 

Haşr Sûresi’nde de “… Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir[3].”(Haşr,59/7.) şeklinde buyurmaktadır.

وَيَقُولُونَ طَاعَةٌۘ فَاِذَا بَرَزُوا مِنْ عِنْدِكَ بَيَّتَ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ غَيْرَ الَّذ۪ي تَقُولُۜ وَاللّٰهُ يَكْتُبُ مَا يُبَيِّتُونَۚ فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً

"İşimiz itaat" diyorlar, yanından ayrılınca da içlerinden bir grup, içinden, senin söylediğinin tersini kuruyor, Allah da onların içlerinden kurduklarını kaydediyor. Sen de bunlardan yüz çevir ve Allah’a güven, (güvenilecek) vekil olarak Allah yeter.” (Nisâ Suresi,4/81.)

Ayette bahsedilen bu arsız ve korkunç tavrı sergileyenler münafıklardır. Yüce Allah’ın Peygamberini münafıklara karşı uygulamaya yönelttiği taktik ise, onları dış görünüşlerine göre -gerçek niyetlerine göre değil- değerlendirmek, aldırış etmemek, işledikleri suçları görmezlikten gelmektir. Bu taktik, en sonunda onları yıpratmış ve zayıflatmıştır. Nitekim geri kalanları gitgide zayıflık ve mahcupluğa mahkûm olmuşlardır. İşte burada bu taktiğin bir yönü yer almaktadır. Mü’minlere Allah’ın yardımı ile münafıklar kendi elleri ile kendilerini fâş etmişlerdir.

اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَۜ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللّٰهِ لَوَجَدُوا ف۪يهِ اخْتِلَافاً كَث۪يراً

“Kur’an’ı[4] inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!” (Nisâ Suresi,4/82.)

ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ

“Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.” (Bakara,2/2)

أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ أَمْ جَاءهُم مَّا لَمْ يَأْتِ آبَاءهُمُ الْأَوَّلِينَ

"Onlar bu sözü (Kur'an'ı) hiç düşünmezler mi? " (Mü'minûn,23/68).

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ ﴿١٧﴾

"Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Hani ibret alan yok mu?”(Kamer,54/17)

كَذَلِكَ يُبيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ

“İşte düşünüp anlayasınız diye Allah size ayetleri açıklar[5]."(Bakara 2/219, 266)

“Kur’an’a inanmayan, Allah ve resulüne itaat etmeyen gayri müslimlerin Kur’an üzerinde düşünmeye davet edilmeleri iki önemli gerçeğe dayanmaktadır: a) Kur’an’ın eşsizliği (i‘câz) inancı, bir bilgi ve hidayet kaynağı olarak öneminin anlaşılıp tasdik edilmesi yalnızca müminlerin –imana dayalı– sübjektif değerlendirmelerine bağlı ve bunların sonucu değildir. Normal, akla ve mantığa sahip her insan düzgün düşündüğü ve Kur’an’ı peşin hükümsüz incelediği zaman bu sonuca varacaktır. b) Kur’an’ı Allah’tan alıp tebliğ eden Resûlullah ona güvenmektedir. Yâre ve ağyâre onu sunarak incelemelerini, onun Allah’tan olduğuna aklen hükmettikten ve vicdanen kanaat getirdikten sonra inanmalarını istemektedir. Bunu isteyebilmektedir; çünkü onda hiçbir tutarsızlık ve çelişki yoktur.  İnansın inanmasın düz mantıkla düşünen herkesin Kur’an’ı inceleyerek ulaşabileceği bu sonuç, onun Allah’tan geldiğinin reddedilemez bir delilini teşkil etmektedir. Şu halde onun davetini kabul etmeyenlerin bu tavır ve kararları, akıl muhakemesinden ve bilgiden ziyade kökleşmiş peşin hükümlere, beşerî zaaflara, aklıselimin işleyişini engelleyen duygu ve tutku hâkimiyetine dayanmaktadır. Nitekim “Kur’an’ı okuyup düşünmezler mi? Yoksa kalpleri üzerinde kilitleri mi var!” (Muhammed,47/24) meâlindeki âyet, sağlıklı düşünmeyi engelleyen bu psikolojik etkenleri daha canlı bir biçimde vurgulamaktadır.” (Kur'an Yolu Tefsiri, II/102-103.)

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاء وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إَلاَّ خَسَارًا 

"Biz Kur' an'dan mü'minlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Ama bu, zalimlerin ziyanını artırmaktan başka bir katkıda bulunmaz." (İsra, 17/ 82)

Yine Kur'an'da açıklandığına göre Mü’minler,

وَالَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا

"Rahman'ın Kulları, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında, okudukları ayetler üzerine, sağır ve körler gibi kapanmazlar."(Furkan, 25/73.) 

Mü’minler,  ayetleri tefekkür, tedebbür, tezekkür ve taakkül ederek okuduklarını düşünür, kavrar ve etkisi altına girerler; okudukça iman bakımından artar ve Allah'a sıkı sıkıya güvenip bağlanırlar. Onlar, bu iman ve güven ile itaat ve ibadete devam ederler.( Enfal, 8/2.)

Rahmân ve Rahîm olan Mevlâmız, Kur’an’ın tertil üzere okunması,(Furkan, 25/32.) tilavet,( Neml, 27/92.) kıraat (Müzzemmil, 73/20) ve zikr edilmesi (Bakara, 2/63.) en nihayetinde de ayetleri tedebbür edilip öğüt alınması (Sad, 38/29.) için gönderildiği belirtmektedir.

أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَن تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِن قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ فَاسِقُونَ ﴿١٦﴾

“İman edenlerin Allah'ı anma ve O'ndan inen Kur'an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan bir çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadîd, 57/16)

Sahi vakti gelmedi mi?

وَاِذَا جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ الْاَمْنِ اَوِ الْخَوْفِ اَذَاعُوا بِه۪ۜ وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلٰٓى اُو۬لِي الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْۜ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَل۪يلاً

“Kendilerine güven veya korku veren bir haber geldiğinde onu yayıyorlar. Halbuki onu Resûlullah’a ve aralarından yetki sahibi kimselere götürselerdi, içlerinden haberin mâna ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlarlardı. Size Allah’ın lutfu ve rahmeti olmasaydı, azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz.” (Nisâ Suresi,4/83.)

Ayette haber verilen kimseler İslâm ve küfür arasındaki çatışmayı önemli bir mesele olarak kabul etmiyorlar ve bu tür asılsız söylentilerle uğraşmanın ciddi sonuçlar doğurabileceğini düşünmüyorlardı. Ne zaman bir söylenti duysalar sebep olacakları büyük zararları düşünmeksizin bunu hemen yayıyorlardı. Ayette bu tür kimselere yaptıkları işin ciddiyeti anlatılıyor ve böyle yapmamaları konusunda uyarılar yapılıyor. Onlara duydukları herhangi bir haberi hemen yetkili kişilere iletmeleri söyleniyor. Bu kaos, fitne ve algı yönetimlerine müsait zeminde Allah’ın lutfu ve rahmeti olmasa çoğunun şeytana uyacağı da haber verilmektedir.

“Tefsircilerin de işaret ettikleri üzere bu gibi haberlerin tahkik edilmeden ve sonuçları hesaplanmadan hemen halka yayılmasının zararlı olması yalnızca savaş haline ve savaşla ilgili olana mahsus değildir. Her çeşit haberin topluluğa yayılmadan önce hem doğruluğunun araştırılması hem de yayıldığı takdirde toplulukta hâsıl edeceği sonuçların hesaplanması gerekmektedir. Âyet, günümüzde tartışılan “medyanın duyarlık ve sorumluluğu” meselesi bakımından da ilgi çekici ve yol göstericidir.” (Kur'an Yolu Tefsiri, II/104.)
---
فَقَاتِلْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ لَا تُكَلَّفُ اِلَّا نَفْسَكَ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَكُفَّ بَأْسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَاللّٰهُ اَشَدُّ بَأْساً وَاَشَدُّ تَنْك۪يلاً

“Şu halde Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlu olursun. Müminleri de teşvik et. Allah, inkâra sapanların gücünü kıracaktır. Allah’ın gücü daha çetin, cezası daha şiddetlidir.” (Nisâ Suresi,4/84.)

Âyetin demek istediği şudur: “Gerek sen ve gerekse diğer müminler tek başınıza kalsanız dahi gerektiğinde cihad etmekle yükümlüsünüz ve Allah herkesi kendi yükümlülüğünden hesaba çekecektir.” Burada vurgulanan husus, Allah Teâlâ’nın sonsuz gücünden yararlanmanın ön şartı olan cihaddır; yani tek başına da kalsa müminin hedefe ulaşabilmek için gereken çabayı göstermesi, fedakârlığa katlanmasıdır.  Mü’min, ağırdan almak ve desteklememek vb. şeklinde cihaddan geri kalamaz. Allah’ın âdeti, gücünü iman edenlerden yana koymak değildir; zafer ve başarı bunların şartlarını yerine getirenlerin, kulun yapması gereken hususları, zaferin ve başarının şartlarını ihmal etmeyenlerindir. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/105.)

Afrika’dan Arakan’a, Suriye, Irak, Yemen, Libya’dan Filistin’e, Afganistan’dan Keşmir ve Türkistan’a, milyonlarca zavallı çocuk, erkek ve kadın uğruna kim savaşacaktır? Müslümanların kısa vadede bunları durdurması beklenmiyor.  Bu ayete göre Müslümanlar tek başına bile kalsalar cihat etmekle yükümlüdürler. Küresel terörizmin babası ve kaosun yayıcısı Amerika, İsrail, İngiltere, Almanya, Rusya işgal ve talan ettikleri Müslümanların ülkelerinde meşru direnişi ve cihadı kırabilmek için kendi ürettikleri IŞİD, Boko Haram, Şebab gibi terör örgütlerini kullanmak sureti ile dünyaya “Müslüman teröristler/Jihadist” ya da  İslam bunları asıl teröre yönlendiriyor propagandasını  yapma fırsatı kazandı.

Bu şeytani zihin hem kendi ürettikleri terör örgütleri ile İslam ve Müslümanlarla savaşmasını, katliam ve işgallerini legalize edecekti hem de teröristler sayesinde Müslümanlar ağızlarına cihad ya da mücahid kavramını alamayacaklardı, alanları da terör destekçisi diye sindirilip korkutulacaktı. Bu şeytani planda siyonist, mason, Hristiyan konsorsiyomu başarılı da oldu. Müslümanlar barbar batının ürettiği iki terörist unsur IŞİD ve Haşdi Şa’bi (Hizbullah) arasında bırakılarak/ezilerek yok edilmeye çalışıldı. Bu işgal aparatı iki terörist gurubun yanına PKK da katıldı. Cihad’ın bütün zalimlere karşı sürdürülmesi gerekmektedir. Bugün Suriye ve Irak’ta İsrail’den daha çok Müslüman katleden, Afganistan ve Irak’ın kapılarını Amerika’ya açan İran; Yemen’de yüzbinlerce Müslümanı perişan eden, Gazze ve Mısır başta olmak üzere da Müslümanlara ihanet eden Suud ve fitnenin yuvası Birleşik Arap Emirlikleri bu zalimlere dâhildir.

مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَص۪يبٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُق۪يتاً

“Kim güzel bir şefaatte bulunursa ondan kendisi için bir nasip olur; kim de kötü bir işe aracılık ederse onun da buna denk bir payı olur. Allah her şeyi koruyup hakkını vermektedir.” (Nisâ Suresi,4/85.)

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’ in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey noksanlaşmaz. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayırılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey noksanlaşmaz.”[6]  ( Müslim, Zekât 69. Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 64.)  Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu: “Bir iyiliğe öncülük eden kimseye o iyiliği yapanın ecri gibi sevap vardır.”[7]  (Müslim, İmâre 133. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 115; Tirmizî, İlim 14.)  Çünkü hayra, iyiliğe delâlet etmek de bir hayırdır. Hayır yapana ecir ve sevap verildiği gibi, o hayrın yolunu gösterene de sevap verilir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yine  şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Haksız olarak öldürülen her kişinin kanından bir pay, Âdem’in ilk oğluna ayrılır. Çünkü o, insan öldürme çığırını ilk başlatan kişidir.” (Buhârî, Cenâiz 33, Enbiyâ 1, Diyât 2, İ’tisâm 15; Müslim, Kasâme 27. Ayrıca bk. Tirmizî, İlm 4; Nesâî, Tahrim 1; İbn Mâce, Diyât 1)

Burada, “Kimse kimsenin günahını yüklenmez” (Fâtır sûresi,35/18) âyetiyle bu hadisin aykırı düşmesi söz konusu değildir. Âyet “suçun şahsiliği” prensibini ifade etmektedir. Hadis ise, suça azmettirme, tahrik ve teşvik etmenin vebalini ortaya koymaktadır. Bu iki husus bugünkü hukukta da ayrı iki durum olarak değerlendirilmektedir.

İnsanlar farklı davranışlarda bulunurlar ve farklı sonuçlara neden olurlar. Bazıları insanları, Allah yolunda çalışmaya, O'nun Kelimesi'ni yüceltmeye davet ederler, iyiliğin (ma’ruf) yayılmasına öncü olurlar, kötülüğün (münker) yayılmasına engel olurlar ve bunun mükâfatını alırlar. Bazıları ise Allah'ın Kelimesi'ni yüceltmekten alıkoymaya çalışırlar. Bu nedenle de cezaya müstehak (lâyık) olurlar. İyilik ve ecirden şefaat sahibi (buna aracılık eden, hatırını ve imkânını kullanan) kimseler de nasip alırlar. Haksız bir talebin, kötü sonucun gerçekleşmesi için yapılan aracılık (şefaat) da yapana sorumluluk getirir; haksıza, zâlime, kötülük edene verilen cezanın benzeri bir ceza ona da verilir.
Mü’minler olarak hidâyet-dalâlet ayrımında hangi tarafa daha çok destek oldukları, amellerinin hangisine daha yakın olduğunun kontrolünü hesap günü gelmeden önce yapmaları gerekmektedir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنظُرْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Allah’dan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın” (Haşr sûresi,59/18).

وَاِذَا حُيّ۪يتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِاَحْسَنَ مِنْهَٓا اَوْ رُدُّوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَس۪يباً

“Size bir selâm verildiğinde ya daha güzeli ile veya dengi ile cevap verin. Allah her şeyin hesabını eksiksiz bilmektedir.” (Nisâ Suresi,4/86.)

Müslümanlar arasında selâmlaşmanın nasıl olması gerektiği öğretilmektedir. Selâm, İslâm’ın kendine özgü kanunları ve düzeni olduğu gibi özel işaret ve gelenekleri de olması için müslüman topluma kazandırmak istediği farklı bir özelliktir. Selâm; müslüman kitleyi oluşturan fertler arasındaki sevgi ve yakınlık bağlarını güçlendirmeye yönelik sürekli bir çabadır.

Selâmlaşma müslümanlar arasında bir ülfet, kaynaşma, sevgi aracıdır, barış içinde olma işaretidir. Selâm verip alanlar birbirlerine Allah’tan “iyilik, esenlik, rahmet, bereket” dilemektedirler. Bu sebeple selâmlaşma Kur’an’da ve Sünnet’te teşvik edilmiştir. “Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız. ” (Müslim, Îmân 93) Bir müslümanın bir veya daha fazla müslümanla karşılaştığı, bir araya geldiği zaman selâm vermesi sünnettir, bu selâmı birisi verince diğerlerinin onu alması farzdır. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/107-108.)

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثاً۟

“Allah -ki, kendisinden başka ilâh yoktur- elbette kıyamet günü hepinizi huzuruna toplayacaktır, bunda hiçbir kuşku yoktur. Sözce Allah’tan daha doğru kim vardır!” (Nisâ Suresi,4/87.)

Kullara kul olmanın pençesinden kurtularak yalnız Allah'a kul olmaya yönelmek için tevhidin ana esası olan “Allah’tan başka başka ilâh yoktur!” kemle-i tevhîd[8] hatırlatılmaktadır.

Kur'an-ı Kerim'de ilâh kelimesi çoğul şekliyle birlikte 147 yerde geçmektedir. Allah'tan başka bir ilahın olmadığı, eşi, benzeri, ortağı ve çocuğunun bulunmadığı vurgulanmaktadır. Ayetlerde belirtildiğine göre ilah bizatihi var olan, başkasına ihtiyacı bulunmayan, ebedi hayatla diri olan, yaratan, öldürüp dirilten, rızık veren, ilmiyle bütün varlıkları kuşatan, esirgeyen ve bağışlayan, evrenin yegane hâkimi olup daima üstün gelen, en güzel isimlere sahip olan, peygamberleri vasıtasıyla insanlara mesaj gönderen en yüce varlıktır.

وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَم يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُن لَّهُ وَلِيٌّ مِّنَ الذُّلَّ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرًا 

«Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten ötürü bir dosta da ihtiyacı olmayan Allâh’a hamd ederim» de ve tekbir getirerek O’nun şânını yücelt!” (İsrâ, 17/111.)

فَمَا لَكُمْ فِي الْمُنَافِق۪ينَ فِئَتَيْنِ وَاللّٰهُ اَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُواۜ اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَهْدُوا مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً
وَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُوا فَتَكُونُونَ سَوَٓاءً فَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ اَوْلِيَٓاءَ حَتّٰى يُهَاجِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْۖ وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِياًّ وَلَا نَص۪يراًۙ

﴾88﴿ “Size ne oluyor da münafıklar hakkında ikiye bölünüyorsunuz? Halbuki kendileri hak ettikleri için Allah onları küfre geri çevirmiştir. Allah’ın saptırdıklarını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah’ın saptırdıkları için asla doğruya yol bulamazsın.” (Nisâ Suresi,4/88.)

﴾89﴿ “Kendileri nasıl inkâr etmişlerse sizin de öyle inkâr etmenizi, böylece onlara eşit ve benzer hale gelmenizi isterler. (İman edip) Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün; hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin.” (Nisâ Suresi,4/89.)

Kur’ân-ı Kerîm’de münâfıklar hakkında yapılan açıklamalar incelendiğinde genelde her biri başka bir ahlâkî bozukluk ve kötülük olan pek çok tutuma dikkat çekildiği görülür. Bu tutumların çoğu ise onların temel karakteri olan iki yüzlülük ekseni etrafında gelişen kötü tabiatlardır.

Çeşitli âyetlerde münafıkların psikolojik durumunun toplumsal hayata yansıyan görünüm ve etkilerine temas edilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de münâfıkların, kâfir oldukları ve cehennemin en alt tabakasında yer aldıkları beyan edilmekte,(Nisâ,4/145.) hem de îman ile küfür arasında gidip geldikleri zikredilmektedir. (Nisâ,4/143.) Ayrıca münâfıkların cimri,(Ahzâb,33/19; Tevbe,9/67.) dünya malına düşkün (Ahzâb,33/19.) ve menfaatperest bir yapıya sahip olduklarını da bildirmektedir.( Nisâ ,4/141.)

Münâfık, küfrünü ya da şüphesini gizleyip müslüman olduğunu izhar eden kişidir. Münâfıklar, îmanın insan ruhuna verdiği güven ve iç huzurundan yoksun olan, korku dolu, kararsız ve tedirgin hal içinde, diğer insanlara karşı olumsuz hisler duyan, müminleri sevmeyen, dış görünüşün aksine kalplerinde inananlara karşı kin ve nefret duyguları (Âl-i İmrân,3/118-119.) hakim olan acınası varlıklardır.
Şahsiyet bütünleşmesine eremeyen, ahlâkî açıdan zaafları bulunan, îman hayatları açısından sürekli bir ikilem yaşayan, sözlü olarak kabul ettiği dinin samimi bir temsilcisi olmayan, dünyevî amaçlara göre hareket eden, iç dünyasında çelişkiler yaşayan, kendi iç dünyalarında sükûnete erememiş, kendileriyle bile barışık olamayan, servete aşırı düşkünlükleri, kendilerine mal/makam/mevki verildiğinde memnun olan, verilmeyince de öfke duyan, fizikî açıdan beğenilecek bir görünüme sahip olup insanın hoşuna gidecek cümleler de sarfedebilen (Bakara,2/204; Münâfikûn,63/4.) kimselerdir.

Münafık, Allah’ı ve müminleri alaya aldıklarını sanan (Tevbe,9/65,79), müminlere karşı kin besleyen (Âl-i İmrân 3/119), kötü haberler yayan (el-Ahzâb 33/57-60), Allah’ı pek az anan (Nisâ,4/142.), müminlerle karşılaştıklarında îman ettiklerini belirtmelerine rağmen asıl taraftarlarıyla baş başa kaldıkları zaman müminlerle alay eden (Bakara 2/14.), hak dine olan bağlılıkları dünyevî menfaatlerine göre değişen (Hac 22/11.), sosyal bir kimlik olarak dindarlığı gerekli görmeleri sebebiyle belirli ibadetleri yerine getirme durumunda kalan, naslarda ibadetleri isteksiz bir tavırla yerine getiren, âdeta bir vazifeyi baştan savarcasına hızlıca ifa eden/hatırlayan, (Tevbe,9/54.) namaza üşene üşene kalkan,(Nisâ,4/142; Tevbe,9/54.) özellikle sabah ve yatsı namazları kendilerine ağır gelen[9], ikindi namazını güneşin batmasına yakın dakikalarda kuşun tane toplaması gibi hızlıca eğilip kalkarak kılan[10], malını Allah yolunda harcamak istemeyen(Tevbe,9/54.) kimsedir.

Zekat vermek istemeyen, bilgi verirken yalan söyleyen, vaadinden cayan, emanete hıyânet eden (Buhârî, “Îmân”,24.), münâkaşa ve husûmetinde haddi aşan, hak yoldan çıkan (Buhârî, “Îmân”, 24; “Mezalim”, 17.), samimiyetten uzak, ölümden çok korkan/ ölüm baygınlığı geçiren (Muhammed,47/20.), gösteriş delisi, ikiyüzlülüğü prensip edinen, müminlerle de alay eden, kendini uyanık sanan, eyyâmcı, ikiyüzlü, istikrarsız kimselere münâfık denir.

88.ayetten itibaren 91. âyete kadar özel olarak Kur’an’ın geldiği tarihte ve çevrede, genel olarak da her zaman ve her yerde, gruplar ve topluluklar olarak müslümanlarla müslüman olmayanlar arasındaki ilişkiler ele alınmaktadır. Bu pasaj, Mekke'de ve Arabistan'ın diğer bölgelerinde İslâm'ı kabul eden fakat Medine'ye hicret etmeyen,  önceden olduğu gibi, kendi kabileleriyle birlikte yaşayan ve onların İslâm ve müslümanlar aleyhinde yaptıkları bütün düşmanca hareketlerde rol alan münafıklarla ilgilidir. Bu, böyle kimselere karşı nasıl davranılacağını kestiremeyen müslümanlar için büyük bir sorun olmuştu. Allah müslümanlar arasındaki bu anlaşmazlığı çözüme bağlıyor ve onlara nasıl davranacaklarını bildiriyor. Bunun sonucunda hicret etme imkânına sahip olan, fakat yurtlarını, akrabalarını çıkarlarını İslâm'dan çok sevdikleri için hicret etmeyenler münafık olarak ilân edildiler. Sadece gerçekten hicret etmeye güç yetiremeyen ve bu konuda sıkı tedbirlerle engellenen kimseler bu surenin 97. ayetinde mustazaf olarak tanımlandı.

Gayri müslimlerin müslümanlarla gruplar arası siyasî ilişkileri de şu kategoriler içinde cereyan ediyordu: a) Hasımlar ve düşmanlar, b) antlaşmalılar ve bunlarla antlaşma yapmış bulunan diğerleri, c) tarafsızlar. 91. âyete kadar bu konular ele alınmış, ilişkilerde uyulacak kurallara ışık tutulmuştur.[11] 

اِلَّا الَّذ۪ينَ يَصِلُونَ اِلٰى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ اَوْ جَٓاؤُ۫كُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ اَنْ يُقَاتِلُوكُمْ اَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمَهُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَسَلَّطَهُمْ عَلَيْكُمْ فَلَقَاتَلُوكُمْۚ فَاِنِ اعْتَزَلُوكُمْ فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ وَاَلْقَوْا اِلَيْكُمُ السَّلَمَۙ فَمَا جَعَلَ اللّٰهُ لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَب۪يلاً

“Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumla ilişki içinde olanlar yahut sizinle de kendi kavimleri ile de savaşmayı içlerine sindiremeyip size sığınanlar müstesna. Allah dileseydi onları başınıza belâ ederdi de sizinle mutlaka savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilirler de sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse Allah size, onların aleyhine bir yola girme hakkı vermemiştir.” (Nisâ Suresi,4/90.)

“Eğer size sataşmaz, savaş açmaz, barış teklifi getirirlerse Allah onlara karşı herhangi bir eyleme girişmenize izin vermemiştir. Bu hükümden, temel sistemiyle çelişmediği sürece imkan bulduğu her durumda İslâm’ın barışı tercih ettiği açıkça görülmektedir. Böylece İslâm’ın, müslümanlara ve davalarına saldırmaktan vazgeçenler ile müslümanlarla yahut onlarla savaşanlar arasında tarafsız kalmayı yeğleyenlere karşı savaşmaktan kaçınıp barışı istediği açıkça görülmektedir.

Kuşkusuz İslâm, ucuz bir barışı müslümanlara yasaklamaktadır. Çünkü İslâm’ın amacı, ne pahasına olursa olsun savaştan kaçınmak değildir. İslâm, dâvânın ve müslümanların hiçbir hakkını feda etmeyen bir barışı hedeflemektedir. Ferdî ve kişisel hakları değil elbette, yüklendikleri ve bu sayede müslüman ismini aldıkları bu sistemin hakları kastedilmektedir.” (Fî Zilâl’den nakille.)
Hz. Peygamber (s.a.v.), Medine’de yaşadığı 10 yıl içinde 27 gazve (savaş) yaptı. Bu gazvelerin yapılmasında etkili olan birçok zorunlu sebep vardı. Bunların bazıları şunlardır: Can, mal ve meskenlerini düşman tecâvüzünden korumak. Aynı zamanda âciz, fakir, hasta, yaşlı, kadın ve çocukları düşman zulmünden kurtarmak. Bunu Kur’an-ı Kerim şöyle belirtmektedir: “Kendileriyle savaşılanlara, zulme uğramış olmaları yüzünden (savaş) izni verildi. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye elbette kâdirdir.” (Hacc, 22/39.) Ayette Müslümanlara şu hususlar emredilmiştir: Hak ve hürriyetlerine saldırılan kimseleri savunmak. Zulüm ortadan kaldırılıp hak ve hürriyetler sahiplerine iâde edilinceye kadar, mazluma yardım etmek ve zalimi yola getirmek.

Ayrıca bu ayetlerin bir tefsiri mahiyetinde olan 41. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Onları (o mü’minleri) yeryüzünde iktidara getirsek, namazı kılarlarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a aittir.” (Hacc, 22/41.)  Bu ayetten de anlaşıldığı üzere, İslâm’da savaş, hakları korumak, iyi ve doğru olanı savunmak, fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmaktır. Haksızlık yapıp yağmalamak, başkalarına zarar vermek için değildir.
 “Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’a ait oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara,2/193.) Bu ve önceki ayetlerde, Müslümanlara, kendileri ile savaşanlara karşı savaşmaları, fakat haksız yere saldırmaktan kaçınmaları emredilmektedir.

Ayette fitne kelimesi, Müslümanlar arasında bozgunculuk, vicdanlar üzerinde baskı yapmayı, insanların hürriyetlerini kısmayı kastetmektedir. İşte Allah’ın dinine davet hususunda Müslümanlara engel olan, yani insanların hürriyetlerini kısıtlayan, insanlara karşı savaşmak farzdır. Yoksa zorla insanları dine sokmak için savaşmak emredilmediği gibi, böyle bir davranış haksız saldırı kabul edilmiş “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara,2/190.) Denilmiş, keza “Dinde zorlama yoktur” mealindeki Bakara 256. ayetin hükmüyle yasaklanmıştır.[12]

سَتَجِدُونَ اٰخَر۪ينَ يُر۪يدُونَ اَنْ يَأْمَنُوكُمْ وَيَأْمَنُوا قَوْمَهُمْۜ كُلَّمَا رُدُّٓوا اِلَى الْفِتْنَةِ اُرْكِسُوا ف۪يهَاۚ فَاِنْ لَمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُٓوا اِلَيْكُمُ السَّلَمَ وَيَكُفُّٓوا اَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْۜ وَاُو۬لٰٓئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَاناً مُب۪يناً۟

“Bunlardan başka hem sizden hem de kendi topluluklarından yana güvende olmak isteyen kimseleri de bulacaksınız. Bunlar ne zaman fitneye yönlendirilseler hemen dönüp ona dalarlar; bu sebeple sizden uzak durmaz, size barışçı davranmaz ve yakanızdan ellerini çekmezlerse onları hemen yakalayın, ele geçirdiğiniz yerde öldürün. İşte onlar hakkında size apaçık bir yetki vermiş olduk.” (Nisâ Suresi,4/91.)

İslâm bu guruba aynı hoşgörüyü göstermiyor. Bunlar ilk grup gibi zararlı bir münafık grubudur. Ne bir antlaşmaya uyuyorlar ne de müslümanlarla antlaşma bulunan bir kavme bağlanırlar. İşte Hz. Peygamber açıkça kâfir olmayan bu gurubu, gizli din taşıyanları, müslüman görünenleri, dıştan göründükleri gibi kabul ediyor, kişinin küfrüne açık ve objektif delil bulunmadıkça ona mümin muamelesi yapıyordu. Allah Teâlâ bunların münafık olduklarını, müslümanlıklarının samimi olmadığını bildirerek müslümanlara –insanların kalpleri bilinemeyeceği için başka türlü elde edilemeyecek olan– bir delil vermekte ve bu grubun da sulha yanaşmadıkları, müslümanlara zarar verdikleri sürece kendileriyle savaşanlar gibi mütalaa edilmesi gerektiğini bildirmektedir. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/113.)

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ اَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِناً اِلَّا خَطَـٔاًۚ وَمَنْ قَتَلَ مُـؤْمِناً خَطَــٔاً فَـتَـحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يَصَّدَّقُواۜ فَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۜ وَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ وَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۚ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِۘ تَوْبَةً مِنَ اللّٰهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً

“Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle âzat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir; ancak ölünün ailesi diyeti bağışlarsa o başka. Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle âzat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi âzat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir.” (Nisâ Suresi,4/92.)

Gayri müslimlere “savaş, barış ve tarafsızlık” ilişkileri çerçevesinde nasıl davranılması gerektiği konusundan sonra müminler arasındaki ilişkilere geçilmiş ve bu ilişkinin kural olarak dostluk ve kardeşlik ilişkisi olacağı birçok âyette beyan edildiği için bir müminin bir diğerini kasten öldürmesinin düşünülemeyeceğini, hiçbir müminin böyle bir cinayeti göze alamayacağını, böyle bir şeyin asla olmaması gerektiğini vurgulayan ve telkin eden bir giriş yapılmış, devamında önce yanlışlıkla vuku bulan öldürme olaylarının telâfisi ve cezası bildirilmiş, sonra gelen 93. âyette ise şiddetle kınanmış ve yasaklanmış olmasına rağmen yine de bir kasten öldürme olayı meydana gelirse bunun nasıl bir suç teşkil edeceğine ve ağır cezasına temas edilmiştir. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/115.)

Ayette, yukarıda sözü edilen ve kanı helâl olan münafıkları değil, "İslâm yurdunda" "savaş bölgesinde" veya "küfür diyarı"nda yaşayan ve kâfirlerin İslâm aleyhinde yaptıkları düşmanca davranışlara ortak oldukları konusunda hiçbir delili olmayan samimi müslümanları kasteder. O dönemde böyle bir uyarı gerekliydi.

Çünkü müslüman oldukları halde İslâm düşmanlarının arasında yaşamak zorunda kalan kimseler de vardı. Bazı durumlarda Müslümanların düşman bir kabileye saldırdıklarında yanlışlıkla müslüman bir kimseyi öldüren kişinin günahının kefareti için ne yapması gerektiğini bildiriyor.

Ancak yanlışlıkla adam öldürme meydana geldiğinde, ayetlerin akışının hükümlerini açıkladığı şu üç durum söz konusu olur: a) Öldürülen müminin ailesi İslâm ülkesi içinde bulunuyorsa öldürenin yükümlülüğü diyet ve kefâret olmak üzere ikidir. Kefâretten maksat öldürenin bir mümin köleyi hürriyetine kavuşturması, buna imkân bulamadığı takdirde ise iki ay ara vermeden oruç tutmasıdır. b) Antlaşmalı, fakat gayri müslim bir topluluk içinde yaşayan müminin diyeti ailesine ödenir. Bu hüküm, ödenen diyetin aileye miras yoluyla intikal etmediğini, onların gönüllerini almak, acılarını hafifletmek maksadıyla –kendi hakları olarak– ödendiğini göstermektedir. c) Müslümanlara düşman olan bir topluluk içinde yaşarken kaza ile öldürülen müminin diyeti, orada oturan gayri müslim ailesine veya devletine ödenmez. Çünkü ödenmesi halinde düşman, müslüman servetiyle güç kazanacak ve müslümanlara daha çok zarar verebilecektir. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/116-117.)

وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُتَعَمِّداً فَجَزَٓاؤُ۬هُ جَهَنَّمُ خَالِداً ف۪يهَا وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَاَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظ۪يماً

“Kim de bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisâ Suresi,4/93.)

Bilerek öldürmeye gelince; bu imanla birlikte işlenmeyecek kadar büyük bir suçtur. Diyet ödemek ve köle azat etmek keffaret olamaz bu suça. Cezası da Allah’ın azabına bırakılır. Bu suç sadece bir kişiyi -haksız yere- öldürmekten ibaret değildir, aynı zamanda yüce Allah’ın iki müslümanın arasına yerleştirdiği, güçlü, sevimli, şerefli ve ulu bağları da öldürmektir.

“... Cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir” ifadesi, Ehl-i sünnet âlimleri tarafından “uzun süre kalmak üzere” şeklinde te’vil edilmiş, böyle anlaşılmıştır. Çünkü birçok âyet ve hadiste bir kimse İslâm’dan çıkıp inkâra sapmadıkça ne kadar büyük bir günah işlerse işlesin cezasını çektikten sonra cehennemden çıkacağı ve cennete gireceği ifade edilmektedir (bk. Nisâ 4/48).  Kasten adam öldüren kimselere uygulanacak dünya cezası kısastır. Maktulün ailesinin tamamı veya bir kısmı kısastan vazgeçer yahut tazminat karşılığında sulha razı olurlarsa kısas cezası düşer ve diyet devreye girer. Kasten öldürme suçunda diyeti, katilin âkılesi değil kendisi öder (bk. Bakara 2/178-179). (Kur'an Yolu Tefsiri, II/117-118.)

Bu ayeti okuyan, anlayan bir Müslüman, cehennemi göze alarak  nasıl bir mümini/insanı kasten öldürebilir? Son 7 senede Suriye’de 1 milyonun üzerinde öldürülen Müslümanların hali nasıl açıklanacaktır? İran’ın hem Suriye hem Irak hem de Yemen’de katlettiği Müslümanlar nasıl açıklanabilir? Suud’un Yemen ve Suriye’de direk ya da dolaylı olarak katlettiği Müslümanlar ne ile açıklanabilir?

Ne yazık ki son yıllarda Müslüman öldürme de Müslümanların kâfirlerden pek de geri kalmadıklarına acı bir şekilde şahit olduk. Garip şekilde Müslümanların bir kısmı ya Müslüman öldürüyor (Suriye, Irak, Yemen, Libya’da) ya Müslümanların öldürülmesine yardım ediyor (Gazze, Mısır’da) ya da Müslümanların hunharca katledilmesini izliyorlar. Bu durumu Gazze’de defalarca, Mısır’da alçak darbe de, Arakan’da, Afganistan’da, Libya’da, Afrika’da, Suriye, Irak ve Yemen de her gün görmekteyiz.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا ضَرَبْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَتَبَيَّنُوا وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ اَلْقٰٓى اِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِناًۚ تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۘ فَعِنْدَ اللّٰهِ مَغَانِمُ كَث۪يرَةٌۜ كَذٰلِكَ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلُ فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُواۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً

“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek "Sen mümin değilsin" demeyin; çünkü Allah katında sayısız ganimetler vardır. Daha önceleri siz de böyleydiniz. Derken Allah size lutufta bulundu. Bu sebeple iyi anlayıp dinleyin. Hiç şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisâ Suresi,4/94.)

İslâm'ın ilk zamanlarında "Es-selamu aleyküm" müslümanların tanınmasını sağlayan bir semboldü. Çünkü müslüman bir Arap'la müslüman olmayan bir Arab'ı birbirinden ayırmaya yarayan açık bir işaret yoktu. Aynı şekilde giyiniyor, aynı dille konuşuyorlardı. Düşman konumunda olan kişi "Es-selamu aleyküm" veya "La ilahe illahlah" derse, saldırı konumunda olan müslüman bundan şüphe ediyor ve onu öldürmekten kurtulmak için yalan söyleyen bir kâfir olduğu kanısına varabiliyordu.
Ayette emredildiği üzere Hz. Peygamber (s.a) böyle bir durumda müslümanların öldürmemeleri gerektiğini emrettiği halde böyle olaylar tekrarlanıyordu. Bunun üzerine Allah bu sorunu çözümleyen bir ayet indirdi: "Kendisini müslüman olarak ilân eden kişinin yalan söyleyip söylemediğini merak ederek araştırmak size düşmez. Gerçeği söylüyor olabilir, aynı şekilde yalan söylüyor da olabilir ve derin bir araştırma yapmaksızın hangisinin doğru olduğuna karar verilemez. Bu nedenle müslüman olduğunu söyleyen yalancı bir kâfiri serbest bırakmak muhtemel olduğu gibi, samimi bir mümini öldürme ihtimali de mevcuttur. Her ne olursa olsun yanlışlıkla bir kâfiri serbest bırakmak, sizin için, yanlışlıkla bir mümini öldürmekten daha hayırlıdır." (Tefhîm’den nakille..)

Bugün talan edilmiş, sömürülmüş, işgal edilmiş Müslümanların coğrafyasında nice Müslüman ayette belirilen kat’î emir hiçe sayılarak katledilmektedir. Sırf kendilerinden, kendi görüşlerinden değil diye hunharca katledilen yüzbinlerce Müslüman var. Hem de bunların Müslümanlığında şüpheye düşecek bir durum bile yokken!


<<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 01.12.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları
[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
[3] وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
[4] SA4451/KY57-AHCZD16: Kur’an, Kur’ân’ı Nasıl Anlatır?
http://www.sonsuzark.com/2017/06/sa4451ky57-ahczd16-kuran-kuran-nasl.html
[5] كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ
[6] منْ دَعَا إِلَى هُدًى كَانَ لَهُ مِنَ الأَجْرِ مِثْلُ أُجُورِ منْ تَبِعَهُ لا ينْقُصُ ذلِكَ مِنْ أُجُورِهِم شَيْئاً ، ومَنْ دَعَا إِلَى ضَلاَلَةٍ كَانَ عَلَيْهِ مِنَ الإِثْمِ مِثْلُ آثَامِ مَنْ تَبِعَهُ لا ينقُصُ ذلكَ مِنْ آثَامِهِمْ شَيْئاً
[7] مَنْ دَلَّ عَلَى خَيْرٍ فَلهُ مثلُ أَجْرِ فَاعِلِهِ
[8] SA4318/KY57-AHCZD3: İslâm'ın Kavramları: Kelime-i Tevhid
http://www.sonsuzark.com/2017/05/sa4318ky57-ahczd3-islamn-kavramlar.html
[9] Buhârî, “Ezân”, 34; “Mevâkît”, 20; krş. Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 424, 466, 472, 531, V, 57; Müslim, “Mesâcid”, 252; İbn Mâce, “Mesâcid”, 18; Ebû Dâvûd, “Salat”, 47; Nesâî, “İmame”, 45.
[10] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 185,247; Müslim, “Mesâcid”, 195; Ebû Dâvûd, “Salat”, 5; Tirmizî, “Salat”, 6; Nesâî, “Mevâkît”, 9.
[11] http://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/tefsir-2/nisa-suresi-4/ayet-87/kuran-yolu-meali-5
[12] Ahmet Akıncı, İslâm Hukukuna Göre Savaşta Uyulacak Kurallar, Yüksek Lisans Tezi, Bursa 2007, S.87-11. (Allah kendisinden razı olsun, tezinden istifade edilmiştir.)




Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı