27 Ekim 2016 Perşembe

SA3585/KY1-CÇ319: Düşlerin İsyanı/ Roman-Bölüm 9-Son

"Yaşamım düş kurmakla geçti ya!"

"
“Biz hayal yaratıklarının hususi mantığımız vardır. 
Bizi zihnen yaratan şahsın bize gönlünün
 dilediğini yapabileceği iddiası boşunadır”
M. de Unamuno/SİS

Bölüm Dokuz
-SON-

E.A. Poe'nun çok sevdiğim dizelerini dudaklarımın arasında mırıldanarak arabaya doğru ilerlerken, son kez dönüp Düş Marketi'ne baktım.. eski zaman şatolarına benzettiğim yapıyı belki de bu son görüşüm olacaktı. 

Alacakaranlıkta Büyük Mabet’e bakarak her şeyi son kez belleğime yerleştirmeye çabalayan bir insanın kılığına bürünmüş gibi marketin armasına, dalgalanan bayraklarına, giriş kapısındaki ilanlara, iş ilanlarına, ucuzluk kampanyasına, yeşil etiketli kampanyanın hala devam ettiğinden dem vuran küçük boy, büyük boy el ilanlarına, boş alana, çöplerin atıldığı çukurluğa, kasaphanenin sönük ışıklarına, Gave Gülbıyığın şu anda kim bilir nasıl çalıştığına, etlerin arasında boğulan o insana, markette geçirdiği uzun günlerin, acı tatlı, güzel iyi günlerin anısına dönüp baktığımda.. Şehrazat sanki her sabahki gibi giriş kapısından çıkarak gelip bana üzülmememi, bunların da bir gün unutulacağını söyleyecekti. 

Boş bir hayalle avunmak bana acımı biraz olsun unutturmuş olmalıydı ki, o aralıkta biraz daha kalmak için nelerimi vermezdim, ama kaybetmiştim, kazanan Feridun Bey olmuştu. Dünyada hep onlar kazanıyorlardı zaten, yürek yine kaybetmişti, kurallarının ve paranın dünyası her zaman kazanan oluyordu, başımı, 'Boş ver!', gibisinlerden sallayarak arkama döndüm, dudaklarımın arasında yine aynı dizeler arabanın kapısını açtım.. okuyanlar, düşünenler yani hala yaşayanlar arasındayım. Ama bunları yazan ben çoktan yolumu almış olacağım Gölgeler Ülkesi’nin içlerinde. 

Yazdığım senaryonun kurbanı olmuştum. Mahi Azadecuy üzülmemem için anlamlı anlamlı bana bakıyordu, Cemşid Ulu da bilgisayarın ekranı karşısında bize el sallamaktaydı sanki, daha ne senaryolar yazacaklardı birlikte, "Üzüldüğü şeye de bakın!” mı?, demek istiyordu, yoksa bunun dışında bir anlamı da var mıydı bakışlarının? Hiçbirine yanıt bulamamıştım şimdilik. 

Mahi Azadecuy hala bana bakmayı sürdürüyordu. Dayanamayıp bağırıp çağırmaya başladım. Sinirimi nasıl alacağımı bilmiyordum, bir köşeye sıkışıp kalmış, sanki boşalmaya gereksinimim vardı. 

"Hepsi sizin yüzünüzden!", dedim, "Kovuldum!" 

Bunlar ben şimdi ne yapacağım anlamına gelmekteydi, akıbetim ne olacak? Bana kim bakacak, Şehrinaz'a ne diyeceğim, onca taksiti kim ödeyecek? 

"Sonunda açığımı yakaladı Feridun Bey. Neymiş efendim, markette senaryo yazılır mıymış. Ben sizlere bunun için mi para ödüyorum? Al sana bir hata işte. Kaybettim, bitti, her şey bitti artık!”

"Ne tuhaf değil mi?”, demişti Mahi Azadecuy, "Bir hafta boyunca sabahın yedisinden gece yarılarına kadar çalıştırdılar, sonra da muhasebeye gönderildin!"


-Mahi Azadecuy’un konuşmasına karşılık-

"Hiç de tuhaf değil!" demiştim, "Hele, komik hiç değil!"

Mahi Azadecuy Mabet'ten gözünü alamadığına göre, belki de onu dinler gibi görünse de, içinden başka şeyleri düşündüğü belliydi. Kaybetmiş, bitik bir insana daha başka ne söyleyeceğini araştırıyor da olabilirdi. Her sabah gece yarılarına kadar mendebur makinenin karşısına geçip, daha da ileriye giderek neredeyse bir parçası haline geldiği makinenin içinde düşlerinin yarısı kalmıştı. Disketlerdeki hariç. Makineye binlerce ürün kaydettiği, adını duymadığı, görmediği binlerce ürünü kodladığı makineye tuhaf hislerle bağlandığını duyumsadı. Binlerce ürünü kodladığı makineden ayrı kalmak ona hem neşe, hem de hüzün veriyordu.. belki de bu yüzden hiç de komik bulmadığı bir olayı Mahi Azadecuy’un böyle abartmasına bir anlam veremiyordu. Yine de tuhaftı. Kırk beş dakika yemek molası öğlende, akşam yemeği yarım saat, sabahla öğle arası on beş dakika çay molası, toplam on altı saat çalışma içinde bir saat kırk beş dakika dinlenme, hepsi bu kadar....

Mabet’e bakan insan yine kim bilir kafasına ne esmişti ki çekip gitmişti, yoktu. Yüzü silinerek karanlığa karışan hayali gölgenin arasına sıkışıp kalmış kendi gölgesinden başka tabi. Bu sırada her şey sayılarla kaplı bir dünyada yüzerken gözlerine inanamayan o insanı gördü. Ürün kodlarını hafızaya geçirirken yüzündeki ifade normaldi, aksi sayılmazdı. Önce ürünün kodunu giriyordu dosyaya. Ürün Kodu.. 0001, daha sonra ürünün adı.. GİLETTE AFTER SHAWE! L Sigarasından bir nefes çekiyordu, sırada ürünün kısa adı olacaktı. Arıyor, bulmalıydı. Yoksa yine sinirlenecek, çatmak için birilerini aranacak o kısa soluğun içinde. Telaşlanmaya gerek kalmadan ürünün kısa adı devreye giriyordu.. G01. Mendebur makine n'olacak? Bir gün olsun şaşırmazdı, şaşırtılmayacağını bildiği için belki de benimle oynardı sanki. Ama evet, bütün makinelerin böyle olmadığını bildiğimden.. en zekilerinin karşısında olmak biraz dikkat gerektiren bir şey olduğundan. bunu böyle bellediğimden, satıcı firmanın adını vermesini de normal karşılardım.. RAMSES.

Gerçekten bir firma adıydı bu, mısır kiralı Ramses'le bir alakası hiç olamazdı. Satış türü.. ADET, ederi.. 258.000, Kdv.. %23, ana barkod.. 0000086901523, gelsin başka bir ürün kodu.. vs., vs.,....ibid! Sayıların işgaline uğrayan o insanı, yorgun ve bitkin bir halde masasının başında kendini kaptırdığı hayallerin peşinden giden o insanı, başka bir aynadan seyreden Mahi Azadecuy' ile karşılaşınca irkilmiştim. Bunları daha fazla ileriye götürmek istemiyordum. Kaybettiğimi ve her şeyin bittiğini anlayabiliyordum. 

Çok sonra bu hayallerden sıyrıldığımda beynim aynen senaryodaki gibi zonklamaktaydı, yüreğimi kemiren kuşku yüzünden olacak herhalde sinirlerim yine bozulmuştu. AVM’den de, bir yanı yoklukta yüzen görüntülerden de usanmıştım. Ne yaparsam yapayım bir şeyleri geri getiremeyeceğimi bilmekteydim, nasıl derler adım gibi emindim bundan. Değerli günlerimi bundan böyle evde geçireceğimi, tavsattığım şeyleri kafamı toparlar toparlamaz yerine getireceğimi, bunun gibi düşüncelerle oyalanırken bir ara plan yapmam gerektiğini anımsadım.

Eski yola saptığımda sessizlik artmıştı. Yol oldukça tenha, ama sisliydi.. bu günlerde körfezden acayip bir sis yükselir sonra da bütün şehri kuşatırdı. İnsanın önünü seçemediği ve tuhaf duygulara kapıldığı akşam saatlerinde dışarıda pek kimse de görülmezdi. Bazı günler böyle eve geç kaldığım için Şehrinaz’ın kuşkulanmayacağını düşünüyordum, evhamları olan bir kadın olsa da hemen telefona sarılmayacağı malumdu. 

Radyo kanallarıyla oynamaya başlamam sıkıldığımın bir işaretiydi, rahatlamak için kafama göre bir müzik çalan kanalı bulmalıydım, yoksa patlayacaktım. Lina Turner tipi bir müzik parçası çalan kanalı bulunca da sarpa saran işlerimin düzeleceği mesajını çıkarmıştım bundan. Keyfime bir diyecek yoktu şimdi. "O Superman!", adlı şarkıyı dinlemeye koyulmuştum. Sekiz dakika süren parçanın daha ortalarına gelmemiştim ki, Nissan, dişi bir kısrakmışçasına süzülerek yolu neredeyse yarılamış sayılırdı. Önümde açılan boşlukta her şey yüzmeye başladı, kendimi senaryodaki gibi kaptırmıştım. Sözcükler akıyor, her şey akıyordu. Mutlu son yoktu, yazdıklarımın imgelemimde canlanması kıskanılacak bir şeydi bir yerde..


***

Ana caddeye çıktıklarında ok işareti saat kulesini gösterdiğine göre TİTREYEN GÖL’e gidiyorlardı. Bütün ipler onun elindeydi ne de olmazsa. Mahi Azadecuy’un dudakları kenarında yine şeytansı ışık durmaktaydı. "Hayır, delirmedin!", diyordu Cemşid Ulu, "Bunu sana da kanıtlayacağım, sizlere ve karıma delirmediğimi göstereceğim dostum!" 

Dikiz aynasının bulanık grisinde o kadın da mavi dudakları olan kadın da vardı, sürekli oradan onlara bakıp duruyordu.

"Dur bana ilişme, hayır diyorum!"

"Bana engel olamazsın!" 

“Hangimiz çılgınız belli olacak!"

Yağmur damlalarının sileceklere çarpıp, sonra camın gerisinde parçalara bölünerek ince, titrek yollar oluşturdukları düzlükte yön bulmaya çalışır gibi bir o yana bir bu yana kaçışmaları, dahası camın tamamen suya çekildiğinde araba farlarının suda parlayışıyla gözleri kamaşan direksiyondaki Cemşid Ulu'nun yüzündeki gerginlik görülmeye değerdi her şeyden önce.. hafif bir rüzgar esmekteydi. 

Bunlar gençlik yıllarında okuduğu macera senaryolarından belleğinde bölük pörçük kalmış sahnelerden biri gibi gelmişti. Yolu seçmekte gerçekten de zorlanıyordu. Karşıdan gelen arabaların farları gözlerini kamaştırmaktaydı. Ağaçlar.. pansiyonlar, turistik oteller.. şemsiyeler.. Sindy bebekler.. Kadınlar ve Oyunlar, yol boyunca kıyada sıralanmış, onların bu tarih geçidine fon oluşturmaktaydılar sanki.

Yol kaygan ve ıslaktı, arabaya hakimiyeti zorlaşmıştı, bu durum daha ne kadar sürecekti? Cemşid Ulu
güldükçe açılıyor, açıldıkça gülüyordu. Belki de bu yüzden yol boyunca anılara dalmayı uygun bulmuştu, bazen belli belirsiz görüntüleri daha bir aydınlatabilmek için canla başla çalıştığını Şehrazat görse, onu desteklerdi. BÜYÜK OTEL'i görünce nerede olduklarını anlamakta geç kalmamıştı. TİTREYEN GÖL demek ki belleğinde bu kadar geniş bir yer işgal etmişti. Antik şehrin broşürlerini, bir de babaannenin sandık odasında özenle sakladığı kartpostalları da hesaba katarsak ailede büyük bir yeri vardı hiç kuşkusuz.

"Üf be!", demişti, "Kaf dağına gidiyoruz..—İşte sana cennet, yokluğunun diğer adı Mahi Azadecuy, işte cennetimiz bizim!"

Sonra yine ışıklar bir yanıp bir sönüyorlardı. Babası elinden tutmak için uzanıp öylece kalmıştı orada, balkonun açık kapısından görebildiği kadarıyla annesi Rüya Hanım da oradaydı.. Korkmuş bir insanın yüküyle "Çekil!”, diyordu, “Oradan, yoksa düşeceksin.." 

Oysa oğlunun yüzünde yine aynı gülümseme. "Sen korkma anne, ben kendime bakarım!", sözlerini sarf ediyordu. Mahi Azadecuy onları kıskanmış gibi aynanın bir köşesinde büküldüğü yerden çıkıyor, onlara doğru ilerlemeye başlıyordu. Bu sefer oğlunun kumalı bebeklerde olduğu gibi ağzından şu söyler dökülüyordu: 

"'Hayatımız hiç de rüyalardaki gibi değildi anne, sen de biliyorsun. Dahası biliyordun, ama bunu benden hep gizledin! "

Rüya Hanım eski konsülün yanında durmaktaydı, yüzünde endişeli bir ifade dolaşırken: 

"Sen düşlere inandın evladım!", diyordu, "Aynalar seni yedi! Biliyordun aynaların sonunu hazırlayacağını, biliyordun.. inkara kalkışma!"


-Cemşid Ulu Mahi Azadecuy’e gülüyor, yeri geldiğinde dilini bile çıkarıyordu..-

"O bir kabustu, geçti!", diyordu Rüya Hanım, "Uyu artık!"

"Ben senin yanındayım!"

"...!”

Rafyalarını süsleyen Kaf Dağı’nın önüne gelmişlerdi, Kaf Dağı bütün ihtişamıyla karşılarında durmaktayken mavi dudaklı kadın daha çok Cemşid Ulu’ya göz kırpmıştı.

"Hazır mısın?”

"Hazırım!"

Cemşid Ulu gaz pedalının sonuna kadar var gücüyle basmıştı. Kutsal binek bir rüyaya kaçar gibi bütün hızıyla, kimileyin kükreyerek, kimileyin soluğu daraldığı için belki de tökezleyerek, ama inancını yitirmemiş, yeri geldiğinde asi, yeri geldiğinde kendinden geçmiş, gözleri sürekli ilerde kendine koşuyordu, bir bakmışsın yalnızlığına, bir bakmışsın bilinmezliğine, ama sürekli gözleri ileride Titreyen Göl’ü işaret eden oktaydı.


***

Bilgi İşlem Merkezi’ni bir oyun yerine getirdiğim için işten atıldığım yalanlarımdan bir yalan. Niye bu yalana baş vurduğumu Ernüvaz Hanım şöyle açıklamıştı;

“Kendine olan saygını yitirmemek için uydurdun bu yalanı. Sana verilen rolü yerine getirmediğin için işten atıldığını biliyorsun. Az kalsın AVM’nin senin deyiminle Çağdaş Mabed’in bütün kurallarını yıkacaktın. Masum bir oyun diyerek yapılanı haksız göstermeye, verilen cezayla yaptığının orantısız olduğuna kendini inandırarak varlığını sürdürmeye çalışıyorsun. Bu tavrının O yadsıdığın yığının bir parçası olduğunun kanıtı. Ama sen kendini kendine “aykırı” olarak tanıtmıştın. Bütün yaşamın boyunca bu yalanı söyledin kendine. Aykırı olmadığını söylemeye çalışıyorsun şimdi de. Bu ikilem, bu ikircikli tavır canını yakıyor. Gerçek bir aykırı olsaydın sana yapılanları metanetle karşılar, böylesine yıkılmazdın. Metanetle karşılardın çünkü her aykırı bir bedel ödemek zorundadır. Yine senin deyiminle bir put kıran olsaydın put kıranların başına gelen en hafif şeyin aforoz edilmek olduğunu bilirdin. Çağdaş Mabedin baş mubiti seni aforoz etti bunu kabul eder, savaşımını sürdürürdün. Bunun yerine sızlanmayı seçiyor, yaptığının masum bir oyun olduğuna kendini ve çevreni inandırmaya çalışıyorsun. Bir aykırının, bir put yıkanın birikimi yok sende. Bu yokluğu düşlere sarılarak kapattın. Gerçeklikten kaçtın. Ve hep bir suçlu aradın!”

“Peki!”, dedim Ernüvaz Hanım’a, “Peki ben gerçekten birini öldürdüm mü? Karım Şehrinaz’ı gerçekten öldürdüm mü?”

“Evli değilsin. Şehrinaz diye biri çevrende yok.. belki de hiç olmadı. Bir yol arkadaşına gereksinim duymuştun belkilikle. Şehrinaz’ı kurdun kafanda. Ve kimseyi de öldürmedin!”

Kimseyi öldürmedin! Bu sanki duyduğum son sözlerdi. Güher Uçurumu’nu korkuluklarına dayanmış olarak buldum kendimi.

Adım gerçekten Cemşid, Cüce Gave ya da Finamek değil Rıfat’mış. Bekarmışım. Daha yeni kırk yaşına varmışım. Malulen emekli olduğum da gerçekmiş. Çağdaş Mabetler’den birinin baş mubiti Feridun Bey’in hışmına uğramadan önce onun gözdesiymişim. O gözdeliğin verdiği özgüvenle her bir şeyi tavsatmışım. Et reyonu sorumlusunun eşine askıntılık yapmaya kadar vardırmışım işi ki; bu da bardağı taşıran son damla olmuş. Feridun Bey, “Yazık o babanın evladısın.. benim de kariyerimi iki paralık ettin!”, diyesiymiş.

Parfümeri ürünlerini deterjanların barkodlarıyla değiştirmişim. Çiçek yağlarını zeytin yağlarıyla, zeytin yağlarını margarinlerin barkodlarıyla.. işlerin en yoğun olduğu bir saatte güvenlik elemanlarını toplamış mağazanın ortasında bir ayin düzenlemeye kalkmışım. Filmlerden çalıntı bir ayinmiş. Bilindik her hangi bir ayine benzemiyormuş. Gelip geçen müşterileri elimizdeki sıvılarla –ne olduğunu henüz tespit edememişler- kutsuyor, diz çökertip tövbe etmelerini istiyormuşuz. Güvenlikçiler de bu ayine nedense fazlasıyla kaptırmışlar kendilerini.

Ernüvaz Hanım’ın açıklamalarından sonra saatine baktı. Bu seansın bittiğine yönelik bir işaretti adı konmamış bir eylem.. kapıyı açtım çıktım. Kapıyı kapamadan döndüm. Doktora baktım. Ernüvaz Hanım;

“Bir şey mi var?”, dedi. 

“Yok!”, dedim, “Yok.. Augusto Perez düştü aklıma. Siz tanımamışsınızdır..”


***

Augusto Perez kim olduğunu biliyordu. Kimliğini sorgulayacak, hatta yaratıcısına, yaratışın görkemini taşıyamadığını gösterecek kadar cesur ve bilinçliydi. Ya ben? Ben bir var mıyım? Sayfalar boyunca oradan oraya sürüklenen biriysem bu olup bitenin sorgusunu yazarın kapısını çalarak yapabilir miyim? Değil. Böyle bir şeyi yapamayacağımı biliyorum. Bir yazarın kafasının, -yazar bozuntusu herif dediğim kişiye bir gönderme olarak da alına bilinir- ürünü değilim. Bunu biliyorum. Bu bilgi olup bitenin-olup bitmemesini sağlamış değil. Rüzgârın önüne atılmış bir yapraktan öteye gidemedim. Bu hali sanırım en güzel babam tanımlamıştı.

Babam bir keresinde bir kentin plakasını sormuştu. Durup dururken değil. Hastahaneden dönüyorduk. Önümüzdeki arabanın plakası 58’di. 

“52 plaka nerenin?”,diye sordu. “Bilmiyorum!”, dedim. Güldü:

“Benim not defterimde bütün illerin plaka kodu var!”, diye sürdürdü konuşmasını. Ben de her zamanki ukalalığımla:

“İhtiyacın varmış.. benim hiç ihtiyacım olmadı. Yaşadığım şehirlerin plakasını bir alışkanlıkla ezberlemişim.. 25 Erzurum, 06 Ankara, 10 Balıkesir, 07 Antalya, bunları biliyorum.. gitmediğim bilmediğim şehirlerin plakasını niye bileyim. Hiç heveslenmedim!”, yanıtını verdim.

“Sen busun işte!”, dedi bana öfkeyle “Sen busun.. hiçbir şeye heves duymadın ve bir başına çürümektesin!”, sözleriyle bitirdi konuşmasını.

Şaşkınım. 

Yorgunum.

Şaşkın, bitkin, yorgun!

“Bir anlamım olmalı. Yani var oluşumun bir anlamı olmalı. Bu bir saplantı mı? Bir otun, bir taşın, bir kum zerresinin bir anlamı yok mu ki benim de “varlığımın bir anlamı olmalı” deyişim bir saplantının dile gelişi olsun?”, diye sızlanmıştım çok, çok önceleri.. hala sızlandığımın ayrımındayım bir anlamım olmalı diye.

Gece. Karanlık. Buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Oysa gece vakti buraya kimseyi almadıklarını biliyorum. Rüzgâr da öyle tatlı esiyor ki.. ayağım kayıverse.. ama ben kendimden başka kimseyi öldürmedim ki!



<<Önceki                          



Cemal Çalık, 27.10.2016,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Düşlerin İsyanı, Roman 




Seçkin Deniz Twitter Akışı