26 Aralık 2015 Cumartesi

SA2250/KY40-HF9: İdamlık Bir Şia Eleştirisi-Hüsameddin Ferzîzâde: İslâm’dan İslâm’a-Uydurulan İslâm’dan İndirilen İslâm’a Yolculuk 9

Sonsuz Ark'ın Notu:
22 yaşında Azerî kökenli İran vatandaşı bir Üniversite öğrencisi olan Hüsameddin Ferzîzâde Şiâ'ya yönelik sistematik eleştirisi yüzünden İran İslam Cumhuriyeti adı ile anılan Faşist Velayet- Ruhbanlık Sistemi tarafından idama mahkum edilmiştir. Aşağıda bu tertemiz delikanlının aziz hâtırâsına ve eserine dair tercümeyi bulacaksınız. Ona destek olmak için bu çalışmayı yayınlıyoruz. (Güncel Not: Hüsameddin Ferzîzâde kardeşimiz, 14.09.2020 günü yayınladığımız aşağıdaki çalışmasını paylaştığım Twitter hesabıma şu mesajı bırakmıştır: "Selam, Hayatımın zor günlerinde beni desteklediğiniz için teşekkür ederim. Husamuddin farzizade" Çalışmasını yayınladığımız zamandan bu yana 5 yıl geçmiş, bu zaman içinde, 1993 doğumlu olan bu genç kardeşimiz İdam'dan kurtulmuş, ancak üniversiteden atılmış, hayatı cehenneme çevrilmiş bir durumda. Umuyorum dost ellerimiz ona uzanabilir  Türkiye olarak. Seçkin Deniz) 
Seçkin Deniz, 26.12.2015

Bismillahirrahmanirrahim

İşkence gören Râviler

Beni Abbas da dedelerinin Hz. Muhammed ve Peygamberin Ehl-i Beyti’ne yakın olmaları hakkında sahte hadisler uydurmuşlardır. Bu tür sahte hadisler uydurmayan râviler Abbasiler döneminde işkence edilerek hapse atılmış ya da ev hapsine mahkum edilmişlerdir.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta bulunmaktadır: Emevi ve Beni Haşim soyundan gelen büyük bilge ve alim olan dindarlar bu tür hadisleri kabul etmez ve rivayet etmezlerdi. Emevilerden Ömer bin Abdulaziz, Muaviye ibn Yezid ve Haşimilerden Hüseyin ve Seccad gibi kişiler bu tür örneklerdendir.

Bu yüzden Araplar Humus ayetinde geçen “zilkurba” sözünden kendilerinin kast edildiğini iddia edecek kadar ileri gitmişlerdir. Bunun doğruluğunu ispatlamak için sahte hadisler dahi uydurmuşlardır. Böylece zahmetsiz bir gelir kaynağı elde etmiş olacaklardı. Çünkü Şii olan insanların mallarının beşte biri seyyidlere aitmiş!

Mukaddes Erdebili gibi bazı Şia alimleri gaybet döneminde Humus’un alınmasını haram saysa da buna kimse aldırış etmemiştir. Kur’ân’da geçen hums kavramı sahte seyyidler için bile emeksiz ve zahmetsiz bir gelir kaynağına dönüşmüştür.

Tarih ve Kur’ân üzerine birazcık bilgisi olan herkes Hz. Muhammedin Mekke’nin fethinden sonra yaptığı ve veda hutbesi olarak bilinen konuşması hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Peygamber bu hutbesinde İslâm’dan önce çok yaygın olan soyla övünme ve iftihar etme anlayışını Allah’ın emri üzerine iptal etmiştir. Ayrıca Kur’ân’ın Hucurat süresinin 13. Ayeti açıkça ırkçılık ve soyculuğu mahkum ederek insanların ve bireylerin takvalarına göre değerlendirilmesi gerektiğini beyan etmektedir.

Ahzab suresinin 33/40. Ayetinde bu konu özellikle vurgulanmıştır. Ayette şöyle denmektedir:

“Muhammed sizden hiçbirinizin babası değildir. Fakat O, Allah’ın elçisi ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi en iyi bilendir.”

Ayette de görüldüğü gibi Muhammed; Kureyşten, Beni Haşimden ya da Ali oğullarından hiçkimsenin babası değildir. O, sadece Allah’ın son elçisi olarak bütün insanlığa gönderilmiştir. Ayrıca tarihi kaynaklarda anlatıldığı üzere Hz. Muhammed son Haccdan dönerken, “Ey Araplar, İslâm’da herkes eşittir. Herkes Adem ve Havva’nın çocuklarıdır. Arab’ın Acem’e ve Acem’in Arab’a üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvaya göredir” demiştir.

Bu rivayetin devamında Allah Resulu şöyle demektedir;

“Allah’ın yanında bana soylarınızla değil salih amellerinizle gelin. Ey insanlar mesajı ulaştırabildim mi?” diye sorduğunda orada bulunan bütün insanlar “Evet” diye hep bir ağızdan cevap vermişlerdir.

Bu rivayette Hz. Muhammed ırk ve kan bağıyla övünmeyi anlamsız ve geçersiz bulduğunu ilan etmiştir. Daha sonra Maide suresinin 3. Ayetini okumuştur: “Bugün dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım.”

Ancak Şianın iddiasına göre bu ayet meşhur “Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır” hadisinden sonra inmiştir. Lakin Şianın bu iddiası tamamen yanlıştır. Kendisi bir Şii olan Yakubi bile bu ayetin adı geçen Veda hutbesinden sonra nazil olduğunu yazmaktadır.

Bütün bunlar Peygamberin soy ve ırkla ilgili olumlu hiçbir görüş açıklamadığını göstermektedir. Şii ve Sünnilerin ortak kabul ettikleri “Ben her takvalı müminin ceddiyim” hadisi de bunu açıkça ispatlamaktadır. Hal böyle olduğuna göre Benihaşim veya diğer arap kabileleri “zilkurba” anlayışını kendileriyle nasıl irtibatlandırabilmişlerdir?

Öyle ki İmam Şafi bile bu hataya düşmüş ve humusun (mal varlığının beşte biri) bir kısmının Ali soyundan gelenlere verilmesi gerektiği yönünde görüş bildirmiştir! Ebû Hanife ise “zilkurba” (Peygamber yakınları) öldüklerinden humusun ayette belirtildiği gibi yolda kalmışlara, yoksullara ve benzeri insanlara verilmelidir” demiştir.

Diğer alimler de bu konuda ya Şafi ve Şiiler gibi görüş bildirmiş ya da Ebû Hanife gibi düşünmüşlerdir. Sadece Hariciler “zilkurba” anlayışını Peygambere soyca değil, ahlakça yakın olanlar olarak yorumlamıştır. Arapça bilen herkes “zilkurba” kavramının soy ve nesep yakınlığını değil, ahlaksal yakınlığı ifade ettiğini rahatlıkla anlar.

Hatta Şianın iddialarının aksine imamlar da Peygambere olan soy ve kan bağlarını değil ahlaki benzerlikleri üzerinde durmuşlardır.

İslâm’ın bu apaçık gerçeklerinden kaçmak mümkün olmadığından soy ve nesep ilişkisi hakkında seyyidler, kureyşliler ve diğer kabile ve boylar sahte hadisler uydurmaya başlamışlardır. Peygamber zamanında Kur’ân hafızı ve karisi olan bir çok sahabi bu yalanları kabul etmemişlerdir.

Daha işin başında bu tür yalanlar uyduranlarla yollarını ayırarak, hariciler adı ile meşhur olmuşlardır. Bu Haricilerle Hz. Ali’ye karşı çıkan haricileri birbirine karıştırmamak gerekir. Buradaki haricilerden kasıt İbadiyedir. (27) Bunlar hem Ali öncesi hem de sonrasında yollarını
soy ve neseple övünen Araplardan ayırmışlardır.

Bu Haricilere göre humusun soyca Peygambere yakın olanlara ait olması gibi bir durum söz konusu değildir. Yine bunlar hilafetin de Kureyş’in tekelinde olmadığını savunmuş ve hatta gerekli şartlara haiz olması durumunda kadınların bile halife olabileceğini ileri sürmüşlerdir.

Bunlara göre ister Arap, Türk, Fars ya da başka biri, takvalı olması ve işi de bilmesi şartıyla herkes halife olabilirdi. Aklı başında olan herkes takva ve ahlakı değil de soy ve nesep yakınlığını ileri süren ve bu davayı güden birisine Peygamber değil de ancak hokkabaz deneceğini bilir. Peygamber’e nispet edilen bu sahte bilgileri daha sonra ortaya çıkmış olan bir avuç sahtekar uydurmuştur.

Bu sahtekarlar genelde yahudi, arap ırkçıları ve farslar olmuştur. Onların uydurup Peygamber’e nispet ettikleri yalanlar Kur’ân’ın açık nasları ve akılla çelişmektedir.

Kur’ân’da hilafet veya imamet ile ilgili hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Peygamber’in rihletinden sonra sanki hâşâ Kur’ân’da eksiklik varmış gibi bu konuda sahte hadisler uydurarak Kur’ân’daki eksiklikleri telafi etmeye çalıştılar!

Örneğin Şia şu şekilde bir yalan uydurmuştur: “İbn Mesud diyor ki; biz “Maide” suresinin 5/67. Ayetini Peygamber zamanında “Ey Peygamber sana nazil olanı duyur ve Ali’nin müminlerin mevlası olduğunu bildir. Yoksa görevini tam yapmamış olursun” şeklinde tilavet ederdik. Mezkur ayetin aslı ise şu şekildedir: “Ey peygamer, Rabbinden sana indirileni duyur. Bunu yapmazsan, o taktirde Onun sana gönderdiğini duyurmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah kafirler kavmini hidayete erdirmez.”

Yine Şianın uydurduğu Gadir-i Hum efsanesi de bunun bir benzeridir. Neden hiçbir tarihçinin Gadiri Hum olayına işaret etmediği ve bunun neden sadece Şia kaynaklarında bulunduğunun sebebi açıktır.

Çünkü Gadir-i Hum adı altında ırkçılık ve soyculuğu İslâm’a sokmaya çalışmışlardır. Gadir-i Hum efsanesini de yine yeni Müslüman olmuş Farslar uydurmuştur. Bu sahte hadisin rivayetçilerinin çoğu ya İranlı Yahudiler ya da Mecusi Farslardır.

Eğer gerçekten de Gadir-i Hum adında bir macera vuku bulmuş olsaydı ve Peygamber Ali’yi varisi olarak seçmiş olsaydı neden halife seçimindeki Sakife olayında hatta bir tek sahabi bile buna işaret etmemiştir?!

Acaba Gadir-i Hum olayında Peygamber’in yanında bulunan ve 120 bin olduğu söylenen bütün sahabelerin hepsi ve hatta Ali’nin kendisi bile bu olayı unutup yalancı mı oldular?

Ali’nin kendisi de hiçbir yerde Gadir-i Hum olayına işaret ederek hilafetin bu hadise göre kendisinin hakkı olduğunu iddia etmemiştir. Ancak Peygamber’in rihletinden ve İslâm’ın geniş coğrafyalara yayılmasından sonra “Ulusal İslâm” uydurma faaliyetleri ortaya çıkmış ve bu doğrultuda Sasani halkları olan Farslar kendi milli amaçlarına hizmet eden Gadir-i Hum adında sahte ve hiçbir tarihi dayanağı olmayan bir efsane uydurmuşlardır.

Gadir-i Hum hadisinin sahte olduğuna dair hiçbir şüphe bulunmamaktadır.(28) Çünkü Şia’ya göre imamet dinin esaslarından biridir. Dinin esaslarının da Kur’ân’da açıkça belirtilmesi gerekir. Dinin diğer esasları Kur’ânda açıkla ifade edilmişken acaba neden imametle ilgili tek bir kelime dahi bulunmamaktadır? Acaba haşa Allah bile imamet meselesini açıkça beyan etmekten korkmuş mudur?!

İran Şiileri, Irak ve Lübnan Şiilerine kıyasla çok daha aşırılığa kaymış, halifelere, Peygamberin eşlerine ve diğer sahabelere saldırma ve hakarette hiçbir sınır tanımamışlardır. Öyle ki ezana bile Ali’nin velayeti meselesini sokuşturmuşlardır.

Hatta aşırı pek çok Şia’ya göre Ali’yi övmenin yanısıra diğer üç halifeye lanet okumak da ibadetten sayılmaktadır. Bu noktada ilginç olan Şia’nın bütün imamlarının mesela Hz. Hüseyin’in mektuplarında Hülafa-i Raşidin’e rahmet okumuş olmasıdır.

Şeyh Saduk gibi bazı Şia alimleri ezandaki şehadet cümlelerinden sonra Alinin velayeti ile ilgili sözleri söyleyenleri lanetlemiştir.(29) Günümüz Şiaları’nın itikadı onların dört hadis kitabıyla da uyumlu değildir. Ayrıca Şia’nın bu dört hadis kitabı da birbiriyle çelişmektedir. Bir kitap diğerine zıt ve karşıdır.

Şiilerin inançları Sasani muğları kültürünün İslâm kültürü içerisinde yeniden dirilişidir. Uydurulmuş metinlerine çok bağlı olan Şiiler, bütün ilim ve bilgiyi inandıkları 14 masumun tekelinde görürler. Bu yüzden bu çerçeve dışında düşünenleri tekfir ediyor ve etmektedirler.




Çeviren: Mustafa İkbâl
Tahkik ve Notlandıran: Bülent Şahin Erdeğer

Hüsameddin Ferzîzâde, 26.12.2015, Sonsuz Ark, Konuk Yazar



Metin adresi:



https://drive.google.com/file/d/0Bxy-rxJl5IyRdk16RFg3Q1BWbGc/view?pli=1

Notlar:


27- Bkz. 17. Dipnot (B)


28- Mustafa İslamoğlu, Gadir-i Hum hakkında sorulan bir soruya şöyle cevap vermiştir:

“Eğer orada Efendimiz ehl-i beyti kanatları altına almış mıdır?" diyorsanız, evet tarih gösteriyor ki orada böyle bir olay yaşanmıştır. Eğer bundan Hz. Ali'yi yerine halife/vasi seçtiği sonucu çıkar mı diyorsanız. Asla ve kata çıkmaz.
1. Peygamberlik saltanat gibi babadan oğula, babadan damada geçen bir şey değildir.
2. Peygamberlerin mirası risalettir. Risalet mirasının varisi ümmettir. Ne Ali'dir ne Ebû bekir'dir, ne şudur ne budur.
3. Sünnilerin hilafette efdaliyyet düşüncesini de Şiilerin vesayet ve velayet düşüncesini de Kur’ân'a mutabık görmüyorum.
4. Bu konuda Kur’ân'ın sözü liyakat ve ehliyettir: "Allah emanetleri ehline vermenizi emreder." Nokta.
5. Bu konu 1400 yıldır tartışma ve çatışma meselesi olmuş. Bir 1400 yıl daha tartışılsa hiçbir şey çıkmaz. Bu konuları bırakıp da Allah'a layık kul Peygambere layık ümmet olalım derim.

Gadir-i Hum rivayetleri, mezhepçilik uğruna istismar edilmiştir. Bu konuda olan bitenin aslı nedir? Şu 
aşağıdaki rivayet, hikayenin şahsen beni tatmin eden versiyonudur. Bundan öte kim nasıl inanmak istiyorsa öyle inanır. Mezhepçilik hastalığına tutulmuşlara Allah’tan şifa dilemekten başka yapacak bir şey de yoktur. İşte işin aslını veren rivayet:

Hz. Ali Yemen’den ganimetlerle döner. Orada elde ettiği ganimetlerden beşte biri ayırır. Yerine 
Bureydetu’l-Eslemi’yi vekil bırakarak kendisi ordusundan önce Mekke’ye vasıl olur. Hz. Peygamber’le buluşur. Bir süre sonra Mekke’ye giren ordunun beytülmal için ayırdığı elbiseleri aralarında paylaşıp giydiğine şahit olur. Vekiliyle şiddetli bir münakaşaya girişir. Hz. Peygamber bu tartışmada Hz. Ali’nin yanını tutar. “Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır” sözünü bu münasebetle söylemiştir. (Ahmet b. Hanbel) Hikmet Zeyveli, Kur’ân ve Sünnet üzerine, s. 204 vd (B).

29- Şeyh Saduk, Men la Yahzeruhu'l Fakih, c. 1, s. 290-291. (F)

Seçkin Deniz Twitter Akışı