25 Mayıs 2014 Pazar

SA694/KY1-CÇ61: Çırpınış

Niye kerevet değil bu koltuk?”


 dün sabaha yakın bir saat

Elinin ceketin sağ cebine doğru uzanacağını biliyordum. Sezgi falan değil anlatmak istediğim. Tırnakları oldukça uzamıştı ve gözlerimle tedirgin etmiştim O’nu. Tırnaklarının kesilmesi gerektiğini duyurmuştu bakışlarım. Oysa öylesine bakmıştım. Her hangi bir şeye ya da her hangi bir yere bir bakıştan ayrımsızdı.

İlk kıpırdayan parmaklar oldu. Bakmamam için yalvardılar adeta, utandılar, utançtan kıvrandılar... bütün bunlardan öylesine habersizdi ki, önceleri düpedüz şaşırdı adam. Tırnak makasını çıkardı, tam bir pişkinlik ve işgüzârlıkla tırnaklarını kesmeye koyuldu. Ellerinin utancı hala sürüyordu umursamazlığına inat. Tırnak makasının her çıtırdayışı, her o garip “hırt!” sesinin yankılanışı ve zarların tiz sesi, kulaklarımı bir yontu ustasının yontarı gibi yontuyordu.

“Neden ilgilendiriyor benim bakışlarım? Nedir gördüğünüz? O kadar önemsiz sandığınız bakışlarla benimkiler arasında ne fark var?”

Garip bir duygu var içimde. Yabanıl mı yabanıl!

Çevremdekilerin soluk alışları, ağız şapırdatmaları çıldırtıyor beni. Kalkıp gırtlaklarını sıkmak duygusu kaplıyor tüm benliğimi...

Onların yaşadıklarını belirten her türlü işlevden soyutlamak için can atıyorum. Birinin gırtlağını sıkmak, gözlerini oymak, burnunu koparmak, kafasını ezmek, cansız bedenleri üstünde zıplamak.. dünyadaki en büyük haz olurmuş gibi geliyor bana.

Yine de bundan nefret ediyorum. Hem istiyor hem utanıyorum. Anlamıyorum. Delirdim mi? Böylesine acayip, bir birine karşıt duyguların bir yerde, içimde olması.. anlayamıyorum.

Karanlıktı oda. Salt ampulün aydınlattığı loş ışığa boğulmuş bir yer. Bütün diriliğin düzenleyicisi olmakla yükümlü güneşten habersiz. Bir yatak, bir iki sandalye, duvarlardaki boyalar -güneş ışığından yoksun olduğundan olsa gerek-  yer yer lekelerle kaplı. Güneşten, ışıktan yoksunlara bir uyarı. Korkunç bir uyarı!
Bir sürü kitap okudum; ya kendim? Kendimden uzak kaldım hep, kendimi okumalıydım. Kendimi okumak istiyorum. Sanki geç kalmışım!

***

üç ay sonra

İlk kez o an anlamıştım. Elimi büyük bir umutla yukarı kaldırdım, - ayaklarımı hazır durumda tutuyordum, her hangi bir terslikte onlara baş vuracaktım.- elim uzandı. Birazdan.

Diz kapaklarına kadar varmıştım. Zıplayıp tepinmeler geride kalmıştı. Her şeyden önce emindim artık.
Yeni şeyler gümrah sevinçler yaratır kişide.

Büyüyordum. Masallardaki büyümelere koşut bir büyüyüştü bu. Yine de gözlerinin başımın en can alıcı noktalarında gezindiğini biliyordum.

Bilişler de ayak uydurmuştu fiziksel büyüyüşe.

“Karanlığın gökyüzünde bir mürekkep damlası gibi yayıldığını, her yanı kapladığında bakışlarımla ağardığını, hızlı solumalarımla rüzgâr denilen olayın oluştuğunu, içimde beliren ve çok hoşlandığım ürpertileri dışa yansıttığımda toprağın titrediğini, o titreyişin insanları müthiş bir dehşete düşürdüğünü..”

-Bu saatta kim olabilir?
-Bak bakalım kim kızım?

“Yapacağımı bildiği halde hep buyruk verir!”

“Nasıl da şaşırdılar. Bütün gözler benim üzerimde. Sormaya bile çekiniyorlar. Azıcık deprensem, her biri bir yandan dışarı fırlayacak. Kendi evlerinde, barınaklarında, sığınaklarında olduklarının ayrımında bile değiller.”

Nasıl da büyüyor gözleri! Yo büyümek değil bu. Açılış.

“Biraz daha açılsa ayaklarımın önüne düşecek gözler. Sekiz dokuz çift göz şu kirli halının üzerinden utangaç utangaç bana bakacak. Gözlerin sahipleri tembel tembel ve korka korka aranacakları, gözlere iliştiklerinde –saydamlık beklemediklerinden- hemen çekecekler ellerini. Belki de bana belli etmemeye çalışarak düşüşünü gizlemeye çalışacaklar gözlerinin.

Gözsüz başlar!

-Kim olduğunu sormamızı bekliyor!
-Kim olduğunu sorsam!
-Neden sormuyor?
-Daha kapıyı açar açmaz soracaktın halbuki!”
-Gökten taş yağsa beni suçlar. Hemen her şeyde suçluyum!”

Hangisi anne bunların? İkisinin de gözlerinde sorgu ve suçlama var. İkisinin de ak saçları. İkisi de tüketmiş doğurganlığını. İkisi de şehvetin soy kütüğünde gerili çarmıha. Arzuları sönük. İkisi de ürkek. Ya diğerleri? 

Küçükler, büyükler, bıyıkları yeni terlemiş oğlanlar, acemice makyajlanmış suratlar...

Nasıl da bakıyorlar ürkek ürkek!

Ben başlamadan cesaret edemezler konuşmaya!

- İn oradan aşağı oğlum! Amma tuhafsın bu gün! Öyle kitap okunur mu?
- Nasıl okunur anne?
- Ne bileyim? Kimi bir sandalyeye oturur, kimi koltuğa, kimi sırtı biraz hafif dik uzanır uzanacağı bir yere, masa üzerinde, kanepede, yatakta, evin içinde ayakta ilk kez görüyorum.. duymuşluğum bile yok.”

“Bana başka bir yer olmadığın bilmiyorsun anne!” dedi içinden, sandalyeye otururken.

“Hadi çekinmeyin sorun kim olduğumu? Ne istediğimi? İlk kez gördüğünüz kesin. Yoksa her kapınızı çalan, evinizin baş köşesine kurulma hakkına mı sahip?” diye sorsam! Oturmaya bile korkuyorlar.

- Ne istiyor bu adam?
- Ne kadar iğrenç yüzündeki gülümseyiş!
- Ne diye açtı kapıyı?
- Neden bu adama bir şey sormuyor babam?

“Çok dikkatli olmalıyım! Saygınlığımı yitirebilirim. Bu adamdan çok, ev halkı anlarsa korktuğumu, sesim titrerse! Ne kahramanlık öyküleriyle büyüttüm her birini! Kadınım bile o öykülerle sevdi beni. Benden çok gözü karalığıma, korkusuzluğuma vurgun!”

“Bir bilseler ne olduğumu! Ah bir bilseler! Her an büyüdüğümü. Birazdan bu koca eve sığmayacağımı, kafamın tavanı zorlayacağını, kendilerinin git gide küçüleceklerini.. önce tavanın parçalanarak gökyüzüne savrulacağını sonra duvarların.. işte o an düşer gözler. Kulaklarım şimdiden duyuyor düştüklerinde çıkaracakları sesi.”

“Hadi bir şeyler sorun, hadi be cesaret!”

“Derin bir nefes alsam her biriniz ağzımdan, burnumdan, kulaklarımdan içime doluşacaksınız. Aslında bir kaybınız olmaz! Büyüdüğünüz masal dünyalarındaki devlerden birini içini görmüş olursunuz. Gözlerimin ışığını aldığı yeri. Kir gözlerim korkutuyor her birinizi.”

“Ama sormalısınız! Boşuna bekliyorsunuz!”

“Neden kapınızı çaldığımı, ne istediğimi, kim olduğumu, gölgemden önce nasıl büyüdüğümü, gölgemi peşimden nasıl koşturduğumu.. bütün bunları kendinize değil bana sormalısınız. Sesiniz titrese de önemli değil. Duymazdan geleceğim söz! Merakın bir kurt gibi içinize düştüğünü biliyorum. Her biriniz ısırdığını da. Kedinizin pervasızlığı bile aldatamaz beni. Görüyorsunuz işte.. Boşuna! Benden kaçmaz! İçime ürkünç bir kahkaha tohumu düştüğünü bilmiyorsunuz. Şu an düştü o tohum içime. Sizdeki kurt, bendeki tohum. Sizinki yer bitirir sizi. Bendeki her bir yandan zarını zorlayacak, parçalayacak, filizlenecek, büyümeme koşut büyüyecek, dışarı taşacak, dudaklarım kıpırdayacak, çenem saçma bir dirence girişecek, sonra birden bire dağılacak ve odanızda patlayan ürkünç kahkaha git gide tüm kenti saracak, kıyamet koptu diye her biriniz sokağa fırlayacak. Bu kez her birinizin içine düşecek kurt. Her birinizi ısıracak, kemirecek, her kemirişle semirecek; an gelecek koskoca bir kurdun içinde mini minnacık insancıklar olacaksınız. Gözlerinizi yitirmeyin!”

Hadi be sorun artık!

- Yine mi?
- Oldu anne! Tamam! Peki yatağa uzanabilir miyim?
- Masanın üzerinden in de nereye uzanırsan uzan. Çok tuhaf huylar edindin son zamanlar.. gençlik işte!

“Tavanla başımın arası git gide kapanıyor. Ayrımsadığınızı biliyorum. Şaşkın bakışlarınız her şeyi anlatıyor. Hele senin! Öksürüşün bile ele veriyor! Ama ellerimin irileştiğini ayrımsamadığınız kesin, ayaklarımın da! Gözlerim artık korkutmuyor değil mi? Kendinize daha yakın buluyorsunuz. Gözler yendirir korkularımızı. Gözü olan her canlının korkuya ilk darbeyi vurduğu organıdır göz. Korkudan ilk darbeyi yiyen de odur aslında. Ve gözler evcilleştirir her birimizi. İşte gözlerim artık korkutmuyor. Her bir yanınızda, her bir noktanızda gezinebildiği için. Siz de gözlerinizi kaçırmasanız, üzerimde gezmeye çıksanız. Kaldırın gözlerinizi zeminden! Gözleriniz hala korkuyor! Gözleriniz neden korkuyor? Gözlerimin sıcaklığına aşina oldunuz halbuki.  Ben de öyle. Hem kendimi en yakın gözlerime bulmuşumdur. Ne garip! Hiç büyümezler! Ya da ben büyümediklerini sanıyorum. Ne aradığımı söyleyeyim mi? Bir sürü yalan sıralayabilirim.

“Soluğuyla kıpırdadım sanırım! Koca bir vantilatör olmalı! Yo, yo bir kompresör.. solukları biraz daha sıkılaştığında her birimiz bir yana savrulur bir yerlere sıkışıp kalırız. Ne işi var evimizde?”

“Bu O! Hiç kaçmaz gözümden! Annem anlatırken en ince noktasına kadar kazımıştım beynime. Gözlerinden belli. Kokusu hiç de yabancı değil, kalp atışları, ayaklarını oynatışı, kafasını sağa sola çevirişi, bıyıklarını titretişi.. evet, evet bu o eski çağlardan kalma iri FARELER’den biri.”

“Babam ne düşünüyor acaba!”

“İhtiyarlık git be git kırmış direncimi. Eskisi kadar güçlü değil ayaklar. Neredeyse çökeceğim olduğum yere. Yığılıp kalacağım boş bir çuval gibi. Titreyişlerin, şu soluklardan olduğuna dünyada inanmam. Kimse inandıramaz!”

“Nasıl da sarardılar! Kedi bile kaçmanın yollarını arıyor!”

- Kaç kez söyleyeceğim! Hani yatağa uzanacaktın!
- Masadan in demişti, nereye uzanırsan uzan, demeyi ihmal etmeden. İndim. Sonra uzandım. Annelerin akıl-sır ermiyor işine! Bu gün okuyamayacağım.

Konuşsanız ya da sorsanız bu tedirginliği, gerginliği atmış olacaksınız. Ben girmeden ya da daha kapıyı çalmaya karar vermemişken konuşuyordunuz, devam edin o konuşmaya! Örneğin sen devam et askerlik anılarına. Babanın ya da dedenin seferberlik zamanında kaç düşman askerini öldürdüğünü, gözünü kırpmadan nasıl kör bir kamayla kafalarını uçurduğunu..

Ya da sen ak saçlı kadın! Bu adamı nasıl sevdiğini, adı geçtiğinde nasıl ürperdiğini ve sonra neden iğrendiğini! Bunu hiç anlatmamışsındır! Evet! Sakın yalanlamaya kalkma. Boşuna olur! Yanında yorgunluktan bitkin, hırıltılı nefes alışlarla yatarken kaç kez gırtlağını kesmek istediğini, her defasında ondan bulaşan yorgunluğun elini bağladığını ve böylece hevesinin yarım kaldığını..

Ya da sen! Saçları yeni yeni aklaşmaya başlayan! Ne zamandan beri düş dünyasından binlerce aç insanını saldırısına uğradığını, saldırıların iğrençliğinden çok, düş olarak kalışının canını yaktığını ve şu anda soluğumla nasıl şehvetle kıvrandığını..

Ah sen! Bıyığı yeni terleyenim sen! Anlatabilirsin ilk kez nasıl soyunduğunu utanarak. Ya da soyanı! Gençliğine susayan birinin hamur gibi yoğuruşunu, senden devşirdiği acıyla-zevki nasıl kana kana içtiğini ve ondan nasıl iğrendiğini!

Sizler hepiniz bir şeyler anlatabilirsiniz! –benim bilmediğim bir şey yok size ilişkin-. Örneğin kedinizin ilk ava çıktığı günü bile biliyorum. Bütün bunları gizleyemezsiniz. Ve başkalarını. Her birinizin dünü ve gelecek düşü çırıl çıplak karşımda. Bir bakire gibi kızarıyorlar. Elbiselerinizin yaşamlarınızı, yaşantılarınız örtmediğini bir bilseniz! Ya da öğrenebilseniz!”

- Ne biçim bir insan olduğunu bir türlü anlayamıyorum oğlum! Ne yapıyorsun öyle?
- Aynadaki benle tanışıyorum! Daha doğrusu tanışmaya uğraşıyorum!
- Aynadaki senden ayrı mı?
- Bilmem! Ben olmadığı kesin.
- Peki kimmiş?
- Tanışmaya uğraşıyorum dedim ya anne!
- Ömür şeysin oğlum! Allah iyiliğini versin!

“Neden güldü? Ne çok seviyor gülmeyi. Vara yoğa gülmeyi ne güzel de belletmişler.”

***

bir yıl önce

Gözü kör olsun feleğin. Bakmayın böyle kös kös gezindiğime. Sizin gibi benim de gözlerim aydınlıktı. Saatlarca tutardı beni de her bir ayna.

Aynada saçlarımın istediğim yöne yatmadığını gördüm ilk kez. Aynayla arama yön girmişti böylece.

- Üç dört kez yakaladım. Basbayağı hırsız!

“Hala bir satırcık yazmadın, dediydi gözleriyle. Kendimi okumadığımı, okuyamadığımı bildiği halde yazmamı ister..bu ısrarında bir tuhaflık olduğu kesin! Tuhaf! Herkes mürekkeple yazıyor, demek hiç kimse kendini okumamış, okuyamamış bu güne dek. Okunduğunda kanla yazılması gerektiğini sezdiğim zaman aynadakinden önce ayna ürperdi.”

- Adımıza kara çaldı!
- Oldukça zekiydi! Hatta teşekkür bile almıştı. Hanım bizim oğlan teşekkür mü takdir mi almıştı lise bir de?
- İki dersten ikmale kalmıştı..
- Daha neler.. o orta okuldaydı.. unutmuşsun, zevzek sen de!

“Ne umutlar bağlamıştı babası! Doğrusu her birimiz umutluyduk. Belki de bu umut tüketti yavrumu.. eritti. Kendisi için değil övgümüz için yaşamayı işledik beynine bir bakıma!”

“Benim büyümek için geldiğimi ya da büyümenin benim için var olduğunu bilmiyorlar ki! Hiç bilmediler, bilemediler ki!”


***

üç ay sonra’ki günden bir saat önce

“Kurulu bir eyleme girmem kendimi sınırlamak olur, diye düşünüyorum. Düşünürüm! Kendim bile kurmamalıyım! Benim dışımda olmalı. İyi ama niye? Saçmalık! Her bir şeyin benim elimden çıktığını bile bile bütün bunları düşünmek yaratışımı dışlamak olur.”

“Şurası işte. Olacakları benim eylemim doğuracak. Sonra eylem yutulacak. Yani benden doğan beni içine alacak, yutacak ya da bir limon gibi suyu sıkılacak, posası çöpe..”

- Şu kahkaha!
- Dedem daha kapıyı açmazdan, babaannem kerevetin altından nacağı kaptığı gibi üzerine yürüyen İlk’in, tam tepesine indirmiş, adam boğuk boğuk haykırmış, hatta öksürmüş bile.

“Kösnül duygular için için yer etti!”

“Sabahtan beri hiç kimse şu koltuğa oturmadı nedense! Oysa hemen her gün bir birimizle yarışırdık. Kedi bile katılırdı bu yarışa. Biri varmışçasına davranıyoruz yanından geçerken. Ayak ayak üstüne atmış oturuyor o görünmeyen biri. Neden gözlerim hep öylesini görmeye zorluyor bilmem. Bacaklarımın sürtündüğünü, her sürtünüşte tüm vücudumun ürperdiğini, düşlerimdeki okşamaları anımsattığını.. ya.. neden oraya oturmuyorsun baba? Diye sorsam tersler mi? Her halde delirdiğimi düşünür.”

- Dede daha varmadı mı?
- Yo! Babaannem üçüncünün kolunu tam omzundan kopardıktan sonra ancak varabilmiş. Varır varmaz gözlerini Kolundan Ayıramayan’ı sırt üstü yatırıp göğsüne çökmüş, böğürte böğürte koparmış kafasını. Yedi Bela soy adını bu olaydan sonra almışız işte. Gerçi ondan önce soyadı kimsenin yokmuş. Bizim de öyle. Ama herkesten önce bizim soyadımız varmış.

“Şu an o kerevet olsa! Nacak kerevetle var. İğrenç adam! Her gece evin içini, sıcacık yuvamı kana boğar. Sabaha kadar kan kokusu sızlatır burnumu, yakar genzimi. Ayaklarımızın çevresinde kuyruğunu sallayarak dönenip duran şu uyuz mendebur kedi bile o kan kokusuyla kopabiliyor sıcacık sobanın dibinden. İğrenç şeyler! Ya çocuklar? Bunların her biri canavarlaşacak. Damarlarındaki kan bu adamdan. Benim sevgim hiç dokunmamış, sütüm sevgiyi sakınmış sanki. Kan sözünü duyunca nasıl da ışıyor her birinin gözleri.”

“Ne diye elleriyle uğraşıp duruyor şu kız? Onun ellerine kadar bulaşmış değil ki kan.”

“Hiç böyle olmamıştım. Bu sessizlik beni çağırıyor. Şurası! Evet, evet şurası!”

“Kim var bu koltukta?”

“Niye kerevet değil bu koltuk?”

- Merhaba travorabossa

“Bir markadan başka bir şey olmadığını öğrendiğinde Kurumla Gezinen adamın yüzü kızarmış mıdır acaba?”




Cemal Çalık, 25.05.2014,  Konuk Yazarlar,  Sonsuz Ark, Öykü




Seçkin Deniz Twitter Akışı