21 Ocak 2014 Salı

SA532/ KY5-PT12: Kiziroğlu Mustafa Bey/ Roman- 2/2: Alaybeyi

-2-
Şeref babasını görmeyi hiç istemiyordu. Annesi kapıda karşılamış oğlunu bağrına basmış, “İyisin değil mi Şeref’im.. iyisin ya balam.. eşkıya itleri bir zarar vermediler ya!” diyerek iki göz iki çeşme ağlamıştı. Şeref annesini severdi. “Eşkıya dediklerin mert oğlu mert insanlar!” diyecekti. Yutkundu. Bu sözlerin annesine acı vereceğini biliyordu. “Yok bir şeyim ana.. iyiyim.. dokunmadılar!” diyebildi.

“Baban has odada seni bekliyor. Pek üzüldü.. bildiğin gibi değil!” dedi annesi. Annesinin kollarından sıyrılıp ikinci kata çıkan ahşap merdivenlere doğru yürüdü. Dönüp anneye baktı. O acıklı, yalvaran bakışlarla içi burkuldu, güçlükle, “Üzerimi değişip gelirim anne!” diyebildi. Annesi boynunu bükmüş, olduğu yerde kala kalmıştı.

Babasının huzuruna çıkmayı hiç ama hiç istemiyordu; ama gitmesi gerekti. Rıfat Bey bütün öfkesini zavallı anasından çıkarırdı. Vurmaya bile kalkardı. Kaç kez tanık olmuştu kendi yaptığının bedelinin annesince ödendiğine. Ödetildiğine. “Yap-yapma!” buyruklarını oldum bittim yerine getirmez, sessizce diklenirdi Bey’e. Birkaç tokat, birkaç ağır sözle cezalandığını sanırdı çocukken.. sonra sonra fark etti ki annesi daha ağır sözlerle daha ağır şiddette maruz kalıyordu. Böylece “Yap-yapma!” buyruklarını yerine getirme yoluna gitmiş, yaşını başını alınca da babanın gözüne görünmemeyi seçmişti.

Bir keresinde annesini kilerde ağlar bulmuştu da olan biteni o zaman anlamıştı. Göze görünmemek annesine bedeller ödetiyordu. Bir sabah babasını yalnız yakalamış, “Bak bey baba!” demişti. “Ne diyeceksen bana de.. benim yüzümden anama bir daha ilişime!”

Rıfat öfkeden tir tir titremiş oğluna okkalı bir tokat atmıştı. İkincisine yeltendiğinde Şeref babasının elini tutup bükmüştü. Canı müthiş yanmıştı Rıfat’ın; fakat gık bile dememişti.

“Hayvan göstermiyor ama pek de acı kuvveti varmış!” diye geçirmişti içinden. Hem kızgın hem de sevinçliydi. Milletin dilinde ayyaş aşağı ayyaş yukarı bu hayta hiç de boş değildi demek ki. Gururlanmıştı. Oğluna bir şey sezdirmeden elini kurtarıp “Yıkıl karşımdan deyyus.. bir daha gözüme görünme!” diyerek çekip gitmişti. Bir daha da ne annesi ne kendisi aşağılanmıştı baba tarafından. Bir tür özgürlüğe ulaşmıştı.

Gözleri önünde beliren geçmişte olup bitenler pırıltısını kaybederken has odadan içeri girdi Şeref.

Rıfat Bey oğlunu görünce sevinçle parladı gözleri. Oğluna doğru hızla yürüdü. Sonra aninden durdu. Şeref’in soğukluğu sevincini kursağında bırakmıştı. Adımlarını yavaşlattı. “İyi olduğuna sevindim!” diyebildi.

Sarılmak, bağrına basmak gözyaşlarıyla ıslanmış yanaklarını oğlunun yanaklarına banmak istiyordu. Ama oğlu.. elleri göbeğinde bağlı, başı önünde somurtkan hissiz bir heykel gibi öylece duruyordu. Ne babasını gördüğüne sevinmişti ne eve döndüğüne.

“Bunu bu hale kim getirdi.. oğlumu benden kim çaldı?” diye içi içini yiyordu Rıfat Bey’in. “Dayına ne yaptılar biliyor musun?” diyebildi bitap bir sesle. Şeref hayır anlamında başını salladı, “Ettiğini bulmuştur her hal!” diye fısıldadı. Kendisi ancak duyabilmişti. Babasının duymadığını biliyordu. Duyurmak da istememişti. “Git istirahat et benim balım..” dedi babası ağlamasını bastırarak. Şeref bir şey söylemeden çıkıp gitmişti odadan.

Rıfat Bey sağ elini yumruk yapıp sol avucuna birkaç kere sertçe vurdu. Tek evladı, bir evin bir oğlu, canı ciğeri gözünden sakındığı evladı tıpkı eşkıya Kiziroğlu gibi kendisine düşman kesilmişti. Sert bir baba mıydı? Evet.. ama herkes kadar. Eğitimi için ne kadar gerektiyse o kadar. Daha fazlası değil. Kendi yediği dayaklar kadar dayak atmışlığı yoktu oğluna.

“Bunun böyle olmasına sebep tek olması her hal!” diye düşündü. Daha çocukluğunda sokak köpekleriyle düşer kalkardı. Baldırı çıplakların sofrasında doyururdu karnını. Bunlar da kendisini çileden çıkarırdı. Öfkesini hem oğlundan hem karısından çıkarırdı.

“Bağımız bahçemiz, çitimiz, çubuğumuz, tahtımız, tavanımız heder olacak.. eyvah ki eyvah!” diye yazıklanıyor, bir yandan da bibi oğlu Bodur’un durumunu düşünüyordu. Hamza’nın katledildiği kesindi. “Allah vere de fazla eza etmemiş olalar!” 

Kadı Cemalettin akşam namazını büyük camide kılıp bir süre şadırvanda cami imamı Süleyman’la sohbet etti. Alaybeyi de katılmıştı kendilerine. Saygılı metanetli biriydi Alaybeyi. Şehmuz kendilerini geçirirken kulağına, “Alaybeyi sağlam biridir de diye tembihlediydi ağam!” fısıldamıştı. Namazdan çıkıp doğrudan eve gitmeyişinin sebebi de Alaybeyi ile bağlantı kurma isteğiydi.

Gizlide köşede dikkat çekeceğinin farkında olacağı için de sıradan bir karşılaşma gibi olmasına dikkat etmesi gerekiyordu. Vakit dardı, bir yerden başlaması gerekti. Küçük esnafın korka korka söyledikleri, yoksulların serzenişleri bu zulmü bir an önce durdurmayı gerektiriyordu. Bu akşamdan harekete geçmeliydi. Bu kararla oturmuştu şadırvanda. Alaybeyi hemen her namazdan sonra eğer bir işi yoksa şadırvana geçiyor kâh imamla sohbet ediyor kâh fıskiyenin yukarı fışkırttığı sulara dalıp gidiyordu. Alaybeyinden imamdan önce gelip oturmuştu şadırvana. Birkaç ihtiyar cami cemaati de onunla beraber oturmuş öteden beriden konuşmuşlardı.

 Önce imam gelmiş, ellerini yıkayıp bir avuç su içmişti.

“Bu gün zorlu bir yolculuk yapmışsın Hocam!” dedi imam Süleyman.

Kadı gülerek: “Öyle oldu!” dedi.

“İnşallah bir maraza çıkmamıştır.. hani ne bilem.. insan kurt inine girince..”

Kadı başını salladı:

 “Yok.. şükür..” karşılığını verdi. “Yolculuk dışında bir sıkıntımız olmadı. Böyle uzun yolculuklar için yaşlanmışız.. bilsem beyden yaylı isterdim.”

İmam Süleyman gülerek:

“Aman hocam yaylı dağda tepede gider mi? Gitmez.. tek çare attır.. siz beyden affınızı isteyecektiniz.. böylece gençlerden birini gönderirdi.” dedi.

Alaybeyi yanlarına geldi. Selam verip her zaman oturduğu sıraya oturdu. Gökyüzünde yarım ay avare avare dolaşıyor, fıskiyenin havaya fırlattığı sular sanki ona ulaşmak istercesine daha bir yukarı çıkıyorlardı.

Kadı Cemalettin’in ketumluğu meraklı bir iki ihtiyarın sevincini kursaklarında bırakmış, kalkıp gitmişlerdi. Bir süre sonra imam Süleyman,“Bana müsaade ağalar.. hele bir eve varam.. nasılsa bir iki saat sonra yine buradayım!” dedi kalktı. Kadı Cemalettin “Selametle!” diyerek imamı uğurladı.

Şadırvandaki iki kişi bir süre göğe fışkıran suya baktılar sessizce. Kadı Cemalettin iki üç gün önce kendini izleyen gölgenin etrafta olup-olmadığına bakındı. Ortalıkta kendilerinden başka kimsenin olmadığına kesin kanaat getirdi.

Usulca Alaybeyinin yanına sokulup, “Seni her namaz çıkışı burada görüyorum.. dalıp gidiyorsun.. bir sıkıntın neyin mi var oğlum!” dedi. Alaybeyi gülümsedi. Toparlandı.

“Yok be hocam!” dedi. “Elhamdülillah bir sıkıntımız yok.. bu fıskiye, bu çeşme beni rahatlatıyor..”

“Rahatlattığına göre bir sıkıntın var işte!” diye gülerek karşılık verdi Kadı efendi.

“Eh herkesin sıkıntısı gibi işte.. daralıyorum..”

“Evin barkın.. çoluk-çocuk..”

“İhtiyar yatalak bir anam var.. ona bakarım. Bir de kız kardaşım var.. evlenmedim.. daha doğrusu bana varacak birini bulamadım..” diye içini çekti.

Kadı elini Alaybeyinin dizine koydu. Sıcacıktı eli. Yumuşak içten bir sesle:

“Bak eğer istersen Kizir köyünde hem öksüz hem de yenilerde yetim kalan erlik bir kız var.. dilersen dünürcü giderim?” dedi.

Alaybeyi Kizir sözünü duyunca irkildi.

“Evlilik mi ürküttü.. köy mü!” diye sordu Kadı.

Alaybeyi bastıramadığı bir heyecanla:

 “Niye ürkem hocam.. ürkecek ne var? Dedim ya yatalak anam var.. doğuştan sakat bir kız kardaş.. ne diye evime gelin gelsin.. ne diye başını yakayım yeterince ağzı yanmış birinin.. bu insafsızlık olmaz mı? Anamın soyunda böyle çok sakat var.. şükür bende bir şey yok.. ama işte!” dedi.

“Eh bak baban almış ananı.. bir de aslan gibi bir oğlu olmuş.. daha ne diye çekinirsin.. hem ben dedim diyeceğimi? Eşkıya kız kardaşıdır mıdır bana layık gördüğün demezsen.”

Alaybeyi daha bir toparlandı. Biraz sert bir sesle:

 “Kimse kimsenin suçunu çekemez Kadı efendi.. bu dinimizce de haramdır. Siz benden iyi bilirsiniz! Ben dedim diyeceğimi.. kimsenin başını yakmaya hakkım yok.. hepsi bu!” dedi.

Kadı daha fazla üstelemedi.

“Senin mert dürüst biri olduğunu söyler herkes. Kime sorsam aynı şeyi söyler. Helal süt emmiş görevinde iltimas bilmeyen nadir bir insandır derler. Tıpkı babası gibi, derler. Rahmetli baban da öyle imiş. Zayıfı yoksulu korurmuş..”

Alaybeyi mahcup bir eda ile, “İltifat buyurmuşlar.. herkes gibiyiz işte.” dedi.

“Yok yok..” dedi Kadı. “Tevazu da bir yere kadar. Ama anlamadığım değirmencinin iddialarına karşı Sarı Fuat’ın yanında yer aldın.. bu nasıl iş?”

Alaybeyi Kadı’dan biraz öteye gitti. Gözleri çakmak çakmaktı.

“Bak Kadı Efendi, ben Yusuf Baba’nın yalan söylemediğini bilirim. Bilirim ama o kayaları bir insan oraya indiremez. Günlerce araştırdım. Kütüklerle kayırdılar desem, odun izine rastlamadım. Tek bir kıymık görsem Sarı Fuat’ı yalanlardım. Ama yok.. en ufacık bir iz yok insanın yaptığına dair. Düşüncemi sorarsan evet Sarı iti yapmıştır. Ama ispat dersen yok.. sen bu durumda nasıl hüküm verirdin? Gördüklerinin öyle olmadığı durumlarda itiraftan başka ne doğrular bizi?” dedi ve öfkesini bastırmak için bir süre sustu.

Daha bir kısık sesle:

 “Hani ben bey olsam yatırır falakaya eşşek sudan gelinceye kadar sopa atar o mendeburun dilini çözerdim.. ama gel gör ki ben Bey değilim, kötek atacak durumum yok.” dedi ve dik dik baktı kadıya. “Şüphelerimi beye ima etmedim mi sanırsın. Seyfiye erkânına ima etmedim mi sanırsın? Yok Kadı Efendi sen gördüklerinin öyle olduğuna iman edenlerden olamazsın.. bakışların, soruların öyle olmadığını gösteriyor. Ben Sarı Fuat’ın yanında durmadım. O kayaların insan eliyle oraya gelmeyeceğine sen de kanaat getirirsin.. gidip gördün mü?” diye sordu.

Kadı:

“Fırsatım olmadı.. hem senin söylediklerinden sonra görmeye gerek yok.. dediğin gibi Fuat’ın ya da onunla beraber olanların itirafından başkaca yapacak bir şey yok..” dedi ve bir süre sustu. Etrafına bakındı.
Başını uzatıp, “Ben aslında başka şey için bekledim seni evladım..” dedi.

Alaybeyi, Kadı’nın hareketlerinden epey bir meraka kapılmıştı. O da gayr-i ihtiyari etrafına bakındı. “Hayırdır!” diye sordu.

Kadı:

“Yapıp edilenlere göz yuman hatta zulmün başı olan birini dava etmemde yardımcı olur musun? diye sormak için buradayım. Ne dersin?” diye sordu.

“Zulmün başı.. Kiziroğlu’nu nasıl dava edeceksin ki?”

Kadı gözlerini belertip, “Kiziroğlu mu? Haydaa.. bir de Kiziroğlu senin için yiğit adamdır sana yardım eder dediydi” dedi.

“Bu adam benim ağzımı arıyor olmalı!” diye geçirdi içinden Alaybeyi. Ayağa kalktı “Bak a Kadı efendi geç oldu.. bu sözleri duymamış olayım.. yatalak bir anam, sakat bir kız kardaşım var.. izninle!” dedi. Şadırvandan çıktı.

Kadı peşi sıra fırladı ayağa kolundan tuttu Alaybeyinin, “İster yardım et.. ister etme.. ben Bey’i dava edeceğim! Ve seyfiye erkânı bu davaya evet diyecek.. çünkü Kadı Mahmut efendinin kanı sorulacak bu davada. Ve benim çok kuvvetli delillerim, pek muteber şahitlerim var.. bana itimadın yok ise soracağın yerlere sor!” dedi. Alaybeyinin herhangi bir şey demesine fırsat vermeden cami avlusundan çıkıp eve giden yola saptı. Alaybeyi olduğu yerde kalakalmıştı.

Alaybeyi şaşkınlık içinde evine vardı. Baktığı yeri görmüyor gibiydi. Annesine sarılıp, “Bugün daha iyicesin değil mi ana?” diye halini sordu annesinin. Kadın her zamanki sevecenliği göremedi oğlunda. İç geçirdi. “Bir derdin var senin oğul! Hele bir de!” diye üstelediyse de “Günün yorgunluğu be ana!” deyip geçiştirmeye çalıştı. Hem topal hem konuşma özürlüsü kız kardaşı abisinin anlayacağı şekilde sevgiyle bulgur pilavı yaptığını anlattı. Anlatırken annesine bakıyordu coşkuyla.

Yatalak kadın, “Ya benim güzel kızım ağasına bugün bulgur aşı yaptı.. hadi otur da bir iki kaşık bir şeyler ye!” diyerek oğlunu dalgınlığından sıyırmaya çalıştı. Alaybeyi adeta söylenenler duymamıştı. Anası, “ Oturup yemezsen günlerce somurtur durur be oğlum.. hadi sevindir kız kardaşını!” daha da yükseltmişti sesini.

Alaybeyi biraz kendine geldi, maharetle sofrayı hazırlayana kız kardaşına şefkatle sarıldı. “Benim gülüm.. benim tatlı Nergisim!” deyip bağrına bastı kardeşini. Kardeşi sevinçten uçuyor gibiydi. Dört döndü odanın etrafında. Annesine koşup kucakladı. Anne gözyaşlarını tutamamıştı. Alaybeyi bir iki kaşık ancak alabildi pilavdan. Boğazına bir şeyler düğümlenmişti. Ağzına aldığı bir kaşık pilav büyümüş de büyümüştü. İştahla yemeliydi. Kız kardeşinin sevincini büyütmeliydi. Olmuyordu. “Ama.. ama yemelisin!” diye emretti kendi kendine. “Gerekirse kaşıkla boğazından aşağı tıkmalısın.. şu yavrucağın sevincini kursağında boğamazsın!”

Yanı başına oturan kız kardeşinin iki elini tutup kaldırdı. Öpücüklere boğdu. Kardeşi utanmıştı. “Ah bir bilsen..” diye geçirdi içinden. “Sen ne şirin şeysin be Nergis’im!” dedi sevgiyle.. kendini konuşmaya zorladı. Böyle sus-pus duramazdı. “Madem bulgur aşı yapacaktın niye sabah çıkarken demedin ki? İmamın tatsız tuzsuz aşından yemezdim. Yiyip tıkanmazdım.. ama patlasam da bu yemeği bitiririm ben!”

Nergis mahcup mahcup boynunu büktü. Kıkır kıkır güldü. Kalkıp kaçtı. Anne yattığı yerden, “Gördün mü yaptığını utandırdın..” dedi. Alaybeyi kalkıp annesinin yanına geldi. Başucuna oturdu. Sıkılarak “Ana..” dedi. “bu eve gelin gelsin ister misin? Gücenmezsin ya!”

Anne yatağında kıpraştı. Elinden gelse kalkıp boynuna sarılır bağrına basardı oğlunu. Ama ayakları.. ah o oduna dönen ayakları.

“Sen deli misin a oğlu.. niye güceneyim.. gönenirim.. aha bu sakat ayaklar bile cana gelir.. durduğun kabahat.. ben hep söyledim.. söylerim. İma ettim anlamadın, açık açık söyledim duymazlıktan geldin.. şimdi de gücenir misin diye soruyorsun.. ah hayırsız evlat.. dünya gözü ile bir görsem mürüvvetini!” dedi ve içli içli ağlamaya başladı. 

Odadan utanıp kaçan Nergis içeri girdiğinde annesi hıçkırıklara boğulmuştu. Şaşkın şaşkın bir abisine bir annesine baktı. “Eeevveee!” diye sesler çıkardı. Kadın gözyaşlarını entarisinin kollarıyla silerken “Yok bir şey benim güzel kızım.. ağan gelin getirecekmiş.. sevinçten.. sevinçten!” dedi. Nergis bir koşuda yanlarına varıp abisinin boynuna sarıldı. Kendi dilinde heyecanlı heyecanlı bir şeyler söyleyip sevinç kahkahaları atıyordu.
“Durun.. durun!” dedi Alaybeyi. “Henüz ortada bir şey yok.. yeni gelen Kadı şöyle bir ağzımı yokladı.. bakalım varır mı bana dediği kız. Ağası he der mi? Bir zil takıp oynamadığınız kaldı ha!”

Annenin kız kardeşin sevinç gösterileri bitmeyecek gibiydi. Alaybeyi kapıya yöneldi. Annesi şaşkın “Şimdi nereye?” diye sordu. Alaybeyi “Camiye.. yatsı namazından sonra Kadı Efendi’yle bir görüşeyim.. eğer gerçekse söyledikleri yapsın bir babalık gitsin adımıza dünürlük yapsın! Hadi kalın sağlıcakla.. gecikirsem merak etmeyin!” diyerek çıkıp gitti.

Camiden önce Değirmenci Yusuf’un damadı Doğan’ın evine sakınarak gitti. Elinden geldiğince kimseye görünmedi. Doğan’a Kadı’yı sordu. Güvenilir olduğuna dair teyit alınca rahatladı. Hızlı hızlı camiye doğru yürüdü. Ezan çoktan okunmuştu. Alaybeyi cemaat dağılmadan varmayı umuyordu. Böylece kadı namazda ise şadırvanda yarım kalan konuşmayı tamamlayabilirdi. Yoksa sabaha kalacaktı. İçi içine sığmıyordu. Kadı Mahmut gibi bir kadıları olmuştu şükür. Şemseddin gibi hinoğlu hin biri olma ihtimali Alaybeyini epey bir düşündürmüştü. İlk akla gelen ihtimal buydu. Zira kadı Cemalettin daha gelir gelmez onu sormuş, bir iftiraya uğrayıp uğramadığını öğrenmeye çalıştığı bilgisi ulaşmıştı kulağına. Duyar duymaz “Gitti tilki Şemsettin geldi sansar Cemalettin!” demişti kendi kendine. Günahını almış, haksızlık yapmıştı Cemalettin Efendi’ye. Bunu telafi edecekti. Ya yatsı namazından sonra ya yarın onun makamında.

Cami görününce adımlarını daha da hızlandırdı. Camiden çıkan birkaç kişiyle selamlaştılar. Bir an “Cemalettin efendiyi sorsam mı?” diye geçirmiş içinden sonra da bunun yanlış olacağına hükmetmişti.

 Koşarak cami avlusundan içeri girdi. Şadırvana baktı. Kimsecikler yoktu. Şadırvana gidip abdest aldı. Dış mahfilde yatsı namazını kılıp duydukları için şükretti. Ferahlamış bir biçimde doğrulup tekrar şadırvana baktı. Düşünceli bir biçimde evinin yolunu tuttu.


Puran Tilmiz, 21.01.2014, Sonsuz Ark, Konuk Yazarlar





79

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı