8 Haziran 2013 Cumartesi

SA252/MEY21: Tamirci

“Bize 1 km uzaktaki ağaçları saydırıp deli muamelesi yapmasaydınız, bizde bu değişim oluşmazdı.”


Tedirgin zamanların en can sıkıcı günlerinde dersten çıkmış, koridorda yürüyorum. 11. Sınıflardan bir öğrencim seslendi. “Hocam, size yazdığım mektubu getirdim!” Bekledim; kurşun kalemle, kareli defter yaprağına yazdığı bir sayfalık mektubu yüzünde tebessümlerle bana uzattı.”Teşekkür ederim, kızım!” diyerek mektubu aldım ve yürüdüm. Geceler tencere, tava ve korna gürültüleriyle doluydu; gündüzler ise tedirgin düşüncelerle kararıyordu. Herkes uykusuzdu.

İki yıldır önce matematik, sonra geometri derslerine girdiğim 11. Sınıf öğrencilerime, ‘İki yıl süresince onlara neler kazandırdığımı, onlarda neleri değiştirdiğimi anlatmak isteyen öğrenciler bana mektup yazabilirler’ demiştim. Hatta sınıfa bu yıl gelen, geldiği okulda yaşadığı disiplin sorunları olan ve gerçekten emek verdiğim başka bir kız öğrencimin meraklı ve gülümseyen gözlerine bakarak  ‘Ben tamirciyim!” demiştim; “Toplumun, ailelerin fabrika ayarlarını bozduğu öğrencilerimi tamir ediyorum!”

Yine aynı gün bir yıldır emek verdiğim, sorumluluk duyguları gelişmemiş, anne ve babaların beceriksiz ürünleri olan 9.sınıflara da mektup yazabileceklerini söylemiştim. Dün geometri son sınavlarını okuduğumda 9. Sınıfların bir yıllık emeğimi dosdoğru karşıladıklarını görmüştüm. Büyük bir sıçrama yapmışlardı ve çoğunun zayıf görünen notları inanılmaz bir şekilde değişmişti.

Bir sınıfta ikinci dönem ilk sınav sonuçlarına göre 14 tane 45 ve yukarısı puan alan öğrencime karşılık, 13 tane 45 aşağısı puan alan 27 kişilik sınıfımda zayıf alan sadece 2 kişiydi. 11 öğrenci muhteşem bir sonuç ikram etmişlerdi bana. Keyifliydim. Gelen mektuplar inanılmazdı. Hayata bakış açılarını değiştirdiğimi görmüştüm, sorumluluk almaları gerektiğini öğrenmişlerdi. Mektupların içeriği gerçekti. Çünkü; yazdıklarının lehlerine ve aleyhlerine delil olarak kullanılmayacağını onlara söylemiştim.

Bir öğrencim ‘Bizi insan yerine koyan bir tek siz varsınız’ diye yazmış; bir diğeri “Düşünmeyi, sorgulamayı öğrendim, buna çok zaman ayırdım. Evet, notlarım düştü, ama not önemli değil, onları düzeltirim’ diyor, başka birisi ‘Bize 1 km uzaktaki ağaçları saydırıp deli muamelesi yapmasaydınız, bizde bu değişim oluşmazdı’ diyerek beni gülümsetiyordu.

Sürekli konuşan, bağıran-çağıran, ders dinlemeyen, soru çözmek için çaba sarf etmeyen, anne ve babasını çaresizlik sınırında ağlatan 10 tane zayıfı olan bir öğrencimi disiplin kuruluna sevk etmek yerine, pencereye çağırmış ve uzaktaki ağaçları saymasını söylemiştim. Başlangıçta saymaya kalkmış, sonra ‘Hocam bunlar saymakla bitmez ki’ diyerek itiraz etmişti. Ben de saymaya devam etmesini istemiştim saymayacağını bilerek.

Amacım biraz düşünmesini sağlamak ve kendisini bu duruma sürükleyen nedenlerle yüzleşmesine yardım etmekti. Kendisine verdiği zarardan başka yanında oturan arkadaşlarına ve tüm sınıfa zarar veriyordu. Bütün öğretmenlerinin ders motivasyonunu bozmuştu ve sık sık velisi çağrılıyor, idarecilerden sözlü uyarı alıyordu. Herkesin amacı onu kazanmaktı, ama tüm klasik yöntemler çözüm bulmaya yetmiyordu.

9. Sınıfların çoğu öyleydi ve ben de en umutsuz vak’a üzerinde tamirâta başlamıştım. Ondan alacağım sonuç, dolaylı olarak tüm sınıfı etkileyecekti. Çok zekiydiler ve aşırı korumacı aileleri yüzünden aşırı şımarık ve sorumsuzdular. Tabi bu türden öğrencilerin liderlik ya da rol model özellikleri de oluyor; kolayı öneren yapıları yüzünden kolaylıkla bulaşıcı olabiliyorlardı.

İlk dönem ürettiğim stratejiler  ikinci dönemin son sınavında sonuç vermişti. Sınav  kağıtlarını okurken keyifliydim . Bir de ilk sınavı ne olursa olsun, ikinci ve son sınavdan 45 ve yukarısı puan alan öğrencileri geçireceğimi de söylemiştim. Mükemmel bir gaz havası oluşmuştu; harıl harıl geometri çalışıyorlardı. Derslerde en başarısız öğrenciler üzerinde çalışıyor, onları etkileşimli tahtada terletiyordum.

Hiçbir samimi çaba sonuçsuz kalmaz; amacıma ulaşmıştım. Gelen mektuplar işimi yaptığımı gösteriyordu bana ve öğrencilerime… ve bir de okula gelen, beni gördüklerinde gözlerinin içi gülen velilere…

10. sınıf öğrencilerim bambaşkaydı. Onlara da iki yıldır emek veriyordum. Onlar 9’da iken – sınıf rehber öğretmenleriydim- çocukları ile başa çıkamayan velilerine ‘Çocuklarınız ya bilim adamı olacaklar ya da film adamı’ demiştim de okul müdürümüz bana şaşkın şaşkın bakmıştı. Bu yıl en başarısız gibi görünen o sınıfım bilgi yarışmasında okul birincisi olmuştu ve yarışma ekibinin lideri iki yıldır öğretmenleri canından bezdiren, kendisiyle gece-gündüz ilgilenen ablasını çıldırtan en geveze, en hareketli öğrencimdi. Bana yazdığı mektupta, kendisine ‘sistemli çalışmayı, düşünmeyi ve özgüvenli olmayı’ öğrettiğimi söylüyordu.

10. sınıfım trigonometri dâhil, polinomlar, özdeşlikler, çarpanlara ayırma, II. dereceden denklemler ve parabollerle ilgili soruları tereyağından kıl çeker gibi çözen bir sınıftı artık. Onları bilim adamı olma yolunda almaları gereken yolu almalarına rehberlik ettiğimi kanıtlıyorlardı bana. Ancak…

Taksimin yakıp yıkıldığı 31 Mayıs 2013 Cuma gecesinden sonraki pazartesi günü 10. Sınıftaki dersime girdiğimde, bir öğrenci bana, Taksim Gezi Parkı eylemleri dolayısıyla Adana’da da yapılan gösteri yürütüşlerini kastederek ‘Yürüyüşe katıldınız mı?” diye sormuştu. Ben de karşı soruyla “Yürüyüşe katılan kaç kişi var?” diye sordum. 5 ve sonradan kalkan bir parmakla 6 öğrencim yürüyüşe katılmışlardı.

Bir tanesi hâriç diğer 5 öğrencim henüz olumlu sonuç alamadığım, sürekli aşırılık yapan, ders çalışmayan öğrencilerimdi. Ve önceki gece, pazar gecesi dönem ortalamalarını verirken uzun uzun düşündüğüm, ki bir kısmı sonradan sınıfa dâhil olmuş yine aşırı sorumsuz öğrencilerdi. Israrla sorumsuz kalmaya devam eden emekli bir vaizin oğlu olan öğrencim dışında bütün öğrencilerimi geçer not alacak şekilde sözlü notlarıyla değerlendirmiştim.

Onlara yürüyüşe katılanların en başarısız ve sorumsuz öğrencilerim olduğunu, bunun önemli olduğunu söyledim. Eğer beğenmedikleri bir şeyi düzeltmek istiyorlarsa, kendilerinden başlamaları gerektiğini, en iyi tepkinin bu olduğunu söyleyerek, üzüldüğümü ifade ettim.

Sınıf sessizdi; ben neden-sonuç ilişkilerini analiz etmeyen insanların başarısız olmaya mahkûm olduklarını ve bu başarısızlığın verdiği sıkıntıları gidermek için de şiddete yöneldiklerini, öğrencilerime bunu yakıştıramadığımı söyledim. Sınıfın çoğunluğu farkındaydı zaten. Herkes tedirgindi ve tencere, tava, korna gibi ilkel kabilelerin rahatsızlık vermeyi amaçlayan eylemleri yüzünden gerginlik had safhadaydı. İnsanlar birbirine girmek üzereydi.

Öğrencilerime başkalarını rahatsız ederek, özgürlük arayışına girmenin medenî olmayan bir davranış şekli olduğunu tekrar hatırlatmıştım. Yürüyüşe katılanlara sordum, nedenlerini söylediler; karşı eleştiri yapan öğrencilerim de konuştular. Hepsine daha dikkatli olmalarını ve kendi kişilikleri üzerinden kaos üretmek isteyenlere inanmamaları gerektiğini anlattım.

Mektuplar benim için sınav sonuçlarının analitik verilerini içeriyorlardı. Memnundum. Farkına varmak önemliydi ve farkına vardırmak benim işimdi. Toplum onları eğitmem için bana emanet etmişti.

Kordidorda bana seslenip yazdığı mektubu veren 11.sınıf öğrencisi kızımız mektubunda ‘siz yeri geldiğinde arşa yükseltiyorsunuz, yeri geldiğinde de yerin dibine batırıyorsunuz’ diyerek beni eleştiriyor ve mektubun sonunda da kendisine ‘hiç kimseye boyun eğmemeyi ve hakkım olmayanı istememeyi,  alın terimle kazandığımı korumayı’ öğrettiğimi söylüyordu.

O 10. Sınıfta iken, matematik dersine giriyordum. İlk dönem sonunda başarısız notlarından dolayı üzgünken, benden ilk dönem karnesine zayıf düşürmememi istemişti. Ben de bu tür talepleri olanlar, eğer tüm okulun önünde ‘yerde sürünürlerse’ zayıf düşürmeyeceğimi söylemiştim. Kızımız o zaman ‘Ben sürünürüm, hocam!” demişti de, ağır ve incitici bir eleştiri yapmıştım; yetişkin zamanlarında hakları olmayan şeyleri istediklerinde onlardan taviz isteyecek olanlara karşı ne yapacaklarını sormuştum. Birkaç örnekle de olguyu netleştirmiştim. Kızımız söylediğine pişman olmuştu. Bir daha da hiç kimseden hak etmediği notu istememişti. Zaten ben karnesine zayıf da düşürmemiş ona sürpriz yapmıştım. Onu kazandığımı, başarılı olmaya sevk ettiğimi biliyordum.

İnsan onurunun çok değerli olduğunu çocuklarımıza öğretmemiz gerekiyordu. Hiç kimseye kendilerini ve düşüncelerini kullandırtmamaları gerektiğini anlayacaklardı. Yöntemlerim biraz sıra dışı olsalar da, sonuç almadığım öğrenci sayısı neredeyse yok gibiydi. Ben onların toplumdan ve ailelerinden aldıkları ve bir türlü kabullenemedikleri haksız değişkenleri tamir edip ya da başka değişkenlerle değiştirip, kendi değişkenlerini, kendi özgür düşüncelerini üretmeleri için elimden geleni yapmaya çalışıyordum.

Düşünen ve üreten insan, daha kaliteli bir hayata hazırlar kendisini. Kendisi başarılı olunca ailesi ve toplum mutlu olurdu. Yayılması gereken tedirginlik değil, huzurdu, güvendi.


Mustafa Eyyüboğlu, Sekiz Haziran İkiBinOnÜç – Yirmibir

Mustafa Eyyüboğlu Yazıları

Seçkin Deniz Twitter Akışı