12 Mart 2013 Salı

SA203/AÇ9: Şiddet Sarmalı’na Çözümcü Bakış

"Şiddetin cinsiyetlere bağlı bir formunun olmadığı anlaşılsa da besleyici olmadığından, çatışma üretmediğinden medyada ya da akademik çalışmalarda gündem oluşturmuyor."

Formel, akademik bakışların toplumların yapısal sorunlarından kaynaklanan rahatsız edici davranışlarını kategorize ederken takındıkları tutum, çözümcü olmaktan uzak. Şaşırtıcı olan, çözüm teklifleri içermeyen bu bakışların sadece tespite yönelik zihinsel karalamalarla ekranlarda ya da herhangi bir medya ortamında ciddiye alınmaları. 

Çözüme yönelik önermeler içermeyen bu tespitlerin, sorunların çözülmüş olmasını ummak gibi irrasyonel beklentilerle topluma sunulması sorunları daha da karmaşıklaştırıyor. Ödenmemiş borçların listesini yapmanın o borçları ödenmiş yaptığını sanıyor olmaları, bu türden bakışların ne kadar palyatif ne kadar işlevsiz olduklarını da anlamamızı sağlıyor.

Saman alevi gibi, görünür hacmi artıp konu gündemden düşünce bir kenara bırakılan yapısal sorunların basit ürünlerinden biri olan şiddet de aynı karmaşık sentetik ilgiyle karşılanıyor. Şiddetin cinsiyetler arası fotoğrafa indirgenmiş olması, şiddetin ilgililer tarafından besleyici bir malzeme olarak kullanıldığı kuşkusunu doğuruyor. Gerçekten şiddet, varlığı ile hangi meslek grubunun ya da gruplarının geçim kaynağı?


Alışıldık formel kalıpların dışına çıktığımızda, şiddetten zarar gören varlıkları şiddetin türlerini de dikkate alarak gruplandırmak, her özgün öykü için ayrıca yaptığımız şiddet analizlerinden elde ettiğimiz verilerin ve sonuçların doğru, gerçek ve somut değişkenlerle desteklenmesini sağlamak, çözüm için gerekli olan dizinleri oluşturmak zorunda olduğumuzu fark ederiz.

Şiddet Sarmalı’na çözümcü bakış, statik, batı orijinli ve kaskatı yaklaşımlarla doğrudan ya da dolaylı hiç bir şekilde ilgili olmamalıdır. İnsana ve toplumlara batının sentetik perspektiflerinden bakmak hiçbir zaman çözüm üretmedi, bu bakışların çözüm üretmesini beklemek de rasyonel bir tutum olmaz. Çünkü; Batı ürettiği önermelerle inşa ettiği birey ve toplum tipinde, dinlerden beslenen ahlak tabanını ortadan kaldırarak, dinlerin önerdiklerinin aksine zihinsel formlar oluşturdu.

İnsan katkısı yüksek dinlerin teknik olarak bütün sorunlarını çözebilen birey ve toplum formu üretemediğini biliyoruz; ancak yetersiz bile olsalar söz konusu dinlerin ürettiği çözümler, şu andaki karmaşık, şiddeti derinleştirip yayan zihinsel formdan daha gerçekçi ve sonuç alıcı görünüyorlar. Fakat yetersizlikleri nedeniyle insanlık için umut vaat etmiyor olmaları onları, güçleri gittikçe artan bireyler ve toplumlar karşısında güçsüz kılıyor. Papa XVI. Benedict’in ruhbanlık katmanlarını sarsan cinsel şiddet içerikli skandallar yüzünden istifa etmesi, yetersiz din kurumlarının değer erozyonundan korunamadığını  kanıtlıyor.

Bugün Latin Amerika ülkelerinde eşcinsel eğilimleri tedavi edilmesi gereken hastalıklı eğilimler olarak tanımlayan başkan adaylarının yargılanarak mahkûm edilmesi, asla herhangi bir çözüm değişkeni olamayacak olan bir bakışı somutlaştırmaktadır.

Ekvador'da seçimlerle ilgili şikâyetlere bakan mahkemelerden biri, adaylardan Nelson Zavala'nın başkanlık kampanyası sırasında, eşcinsellerin ‘ahlaksız’ olduğunu ve ‘aşırı davranış sapkınlığı’ çektiklerini söylemek suretiyle homofobi suçu işlediğine karar verdi ve cezalandırdı. Zavala karara tepki gösterdi: "Beni yargılayanlar yargılanacak. Sonunda hepimizi Tanrı yargılayacak. Bu mahkemenin Tanrı katında bir hükmü yok. Bugün kutlamalara girişenler mahşer gününde ağlayacaklar"(1)

Nelson Zavala’nın mahkûm edilmesi örneği, tipik bir örnek ve çözümlere yönelik hiçbir teklif içermediği gibi sorunları daha da karmaşıklaştırıyor. Ahlak dışı taleplerin yasallaştırılması, beraberinde karşıtların cezalandırılmasını da getiriyor.

Ahlak’ı tanımlayan yeni otorite, bizzat insanın hayvansı duyguları. Ve hayvanlardan daha tehlikeli sonuçlar üretebilecek olan bu yeni otorite, hayvanların dünyasındaki sınırlı şiddetin sınırlarını umursayacak bir özellikte de değil. Batının bütün formel, akademik bakışları insanın hayvansı duygularını otoriteleştirmeye çalıştığı için çözümcü değil.

Batılı kulvarlarda şiddeti tespit edenler, şiddetin kaynaklarını analojik bir nesnellikle zihne taşımayan bu bakışın, çözümcü değil cezalandırıcı sesleri olarak şiddetin sürmesini istiyorlar ve böylece şiddetten besleniyorlar; hayvansı dürtülerle sonsuza dek yaşamalarının sağlamasını umuyorlar. Bu beklentinin sosyologlar, psikologlar, psikoterapistler, siyasetçiler, düşünürler, yazarlar, sanatçılar, din adamları ve tüccarlar için varoluşsal verimli hastalıklar üreteceğini söyleyebiliriz. Türkiye’de de batılı normları ve formları temel kabul eden eşdeğer meslek gruplarının farklı beklentiler içerisinde olmaları da mümkün değil.

Şiddetin kaynağı, insanın bizzat kendisi değildir; bireyi vahşi hayat algısıyla donatan ve ona ayakta kalmak için şiddet uygulamak zorunda olduğunu anlatan ilk küçük toplum olan ailedir. Bireyin temel davranış kalıplarını, kendi sınırsız –gerçekte sınırlı- istekleri doğrultusunda düzenleyen ilk etken ailedir, sonra okul ve toplum.

Ailenin bireyin duygularının oluşmasında ilk düzenleyici olması, ailenin saygı duyduğu değerleri önemli kılıyor. Bireyin ailesi dışında ilişki kurduğu her nesne, her uyarıcı bu değerleri destekler ya da zayıflatır. Şiddet bu etkileşimden doğar.

Aile’yi, doğal akrabalıklardan koparıp anne-baba ve çocuklardan oluşan çekirdek formla sınırlı tutan, sonra da bireyi tek başına bırakan batılı formların, sonraki aşamalarda bireyin değerleri önemsiz kılan hayvansı isteklerini önemseyerek yeni yasalar üretmesi şiddetin derinleşmesine ve yaygınlaşmasına neden oldu.

Hayatta kalmak için savaşmak, savaşırken acımasız olmak ve sürekli kazanmak zorunda olmak, bireyi rahatsız eden sürekli gerginlikler üretmek demekti. Dinlerin önerdiği davranışlar paylaşmak, yardım etmek, diğerinin haklarının olduğunu düşünmek gibi düzenleyici ve tedirginlikleri azaltıcı etkiler üreten olumlayıcı davranışlardı.

Olumlayıcı davranışların azalması, insan doğasını deforme ederek olumsuzlayıcı davranışların güçlenmesine neden olduğunda, ruhsal sıkışmaları artan bazı bireyler dışa dönük şiddet yerine içe dönük şiddete yöneldiler. İçe dönük şiddet psikotravmatik sonuçlar doğurdu, çözümsüzlüğü aşamayan bu bireylerin bir kısmı intiharın bir seçenek olduğunu düşündüler. -İngiltere ‘de 2011 yılı istatistiklerine göre bir yılda intihar edenlerin sayısı 6.045 (2)-

Şiddetin cinsiyetlere bağlı bir formunun olmadığı anlaşılsa da besleyici olmadığından, çatışma üretmediğinden medyada ya da akademik çalışmalarda gündem oluşturmuyor. Dışa dönük şiddetin, gücün vektörel yönüne bağlı olarak hedef kitlenin yaşına, ırkına, dinine, cinsiyetine ve mesleğine göre yön değiştirdiğini herkes bildiği halde, erkeği ya da kadını suçlamak, bir ırkı ya da dini hedef tahtasına oturtmak, ekonomik güce bağlı olarak yoksulları sömürmek sonraki şiddet döngülerini süreklileştiriyor, sayılan meslek gruplarını ve o meslek gruplarına bağlı diğer meslekleri müşteri sahibi yapmaya devam ediyor.

Yöneldiği alanlara göre İslamofobi’nin ürettiği şiddet, feminizm kaynaklı şiddet, erkek egemen toplumlarda kadınlara yönelik şiddet, çocuklara yönelik şiddet, beyaz ırk dışındaki ırklara yönelik şiddet, yoksullara yönelik şiddet hiçbir şekilde saflığını koruyabilmiş dinlerin önerdiği hayat algısından beslenmiyor.

Şiddet içerikli dijital oyunlardan, filmlere, kitaplara kadar vektörel saldırılara maruz kalan zihinlerin içe ve dışa dönük şiddet sarmalından kaçınmaları mümkün değil. Geçen yüzyıla kadar şiddeti sadece fiziksel boyutlarıyla tanımlayan, ancak buna karşı yeterince engelleyici çözüm üretmeyen batılı perspektifler, psikolojik şiddetin farkına vardıklarında tamamen dağılmış bir fotoğraf verdiler.

Ne yazık ki fiziksel şiddetin sonraki aşamanın, son aşama olduğunu anlamış olmaları çözümcü bakışlarını yeni alanlar keşfetmeye zorlamadı. Palyatif çözümlerle bireylerin engellenemeyen taleplerini yasallaştırarak şiddeti sarmal bir yapıya kavuşturmayı ve böylece kontrol altına almayı denediler. İnsanlık için en saf önermeleri içeren tek kaynak olan Kur’an, açık saldırı altında çözümcü perspektiflerden uzakta tutuldu.

Kur’an’ın psikolojik ve fiziksel şiddeti engelleyen öncülleri, bireyleri ve toplumları dünyada ve ahirette ödüllendiren ya da cezalandıran sonuç önermeleri ile doğrudan ilişkiliydi. Herhangi bir meslekî çıkar alanını gerekli kılmıyordu ve şiddet sarmalının oluşmasını engelliyordu. İçe ve dışa yönelik her davranış bir üst otorite tarafından aracısız olarak sürekli denetleniyordu. Şiddet bu davranış formlarının hiçbirinde – hayat hakkı ve şiddetin yaygınlaşmasını engellemek için gerekli ve zorunlu olmadıkça- yer almıyordu. Kur’an’ın önerdiği paylaşmak, yardımlaşmak psikolojik ve sosyolojik sorun alanlarının oluşmasına engel oluyordu.

Şiddet, Allah’ı aracısız otorite kabul eden perspektiflerin çözümcü yaklaşımlarıyla önlenebilir; ancak bu perspektifler günümüzde henüz oluşturulabilmiş değil. Geleneksel perspektiflerin ürettiği şiddet türleri, geleneksel tekliflerin, önermelerin Kur’an’dan gerektiği gibi beslenmedikleri için çözümcü olmadığını/olamadığını anlamamızı sağlamış durumda.

Türkiye ve dünya tarihin hiçbir döneminde şiddeti sona erdirecek yeni perspektiflere bugün olduğu kadar muhtaç olmamıştı. Gelecek için umutlu olmamızı sağlayan tek fırsat yeni perspektifleri oluşturabilme farkındalığımız. Umarım insanlık kendi iyiliği için geçiş sorunlarını atlatmakta şiddet sarmalına takılı kalmaz.



Adil Çelik, Sonsuz Ark, 12.03.2013



 Alıntılar: 

Seçkin Deniz Twitter Akışı