24 Ocak 2020 Cuma

SA8314/ TG276: Amerikalılar Artık Demokrasiyi Uygulamıyor

Sonsuz Ark'ın Notu:
Aşağıda çevirisini yayınladığımız analiz, Atlantik Enstitüsü Fikirler bölümü kıdemli editörü Yoni Appelbaum'a aittir ve Amerika Birleşik Devletleri'nde son yıllarda, özellikle Cumhuriyetçi Başkan Trump'ın seçilmesi sonrasında demokrasi algısının nasıl kırıldığına odaklanmaktadır: "Bir zamanlar organizasyonlara meşruiyet kazandıran prosedürler birçok Amerikalıya yabancılaştıkça, demokratik kurumlara yönelik küçümseme de gittikçe arttı. 2016 yılında yerleşik normları hor gören, temel desteğini demokratik ritüellere nadiren katılım sağlayan Amerikalılardan alan bir başkan adayı bu tutumunu Cumhuriyetçi Parti’ye taşıdı." Yazarın, ABD'nin kuruluşundan itibaren yönetim-devlet uygulamalarını irdelemesi ve gerçekte ABD'de herhangi bir dönemde demokrasinin uygulanıp uygulanmadığını tesbit etmesi beklenirdi, ancak verdiği örnekler bile Amerikan toplumunda demokrasi yoksunluğunun kaynağının yönetim olduğunu kanıtlamaktadır. Bugün sayıları gittikçe artan 'ABD'nin Çöküşü' ile ilgili analizler, geri dönüşsüz olan bu sürecin asıl sorumlularının dünyaya acı çektiren ABD yönetsel erki olduğunun farkında olanlar tarafından yazılsa da, Trump üzerinden saklanan 'Vahşi Amerikan Emperyalizmi' insanlık hafızasında derin izler bırakarak somut bir şekilde yerini almıştır ve bu izlerin demokrasi ile ilgisi sadece demokrasi düşmanlığı olarak tanımlanınca anlam kazanmaktadır.
Seçkin Deniz, 24.01.2020

Americans Aren’t Practicing Democracy Anymore
"Sivil yaşama katılım azaldıkça, ülkenin hükümet sistemine olan inancı da azalmaktadır."

Demokrasi en doğal olmayan eylemdir. İnsanların doğuştan gelen demokratik içgüdüsü yoktur; çoğunluk lehine kendi arzularımızdan vazgeçecek şekilde dünyaya gelmeyiz. Demokrasi bunlardan ziyade kazanılmış bir alışkanlıktır.


Çoğu alışkanlıkta olduğu gibi, demokratik davranış da zaman içinde sürekli tekrarlanma yoluyla gelişir. İki yüzyıl boyunca ABD, demokrasiye olan aşırı bağlılığı ile tanınmaktaydı: Amerikalılar, erken çocukluktan itibaren demokratik organizasyonları yaratarak, bu organizasyonlara katılarak ve görev alarak yurttaş olmayı öğrenmekteydiler. 

Ancak son yıllarda Amerikalılar, bu pratiği uygulamada başarısız oldular, hatta ilk etapta demokrasi alışkanlığını edinemediler. Bunun sonucu felaket oldu. Bir zamanlar organizasyonlara meşruiyet kazandıran prosedürler birçok Amerikalıya yabancılaştıkça, demokratik kurumlara yönelik küçümseme de gittikçe arttı. 2016 yılında yerleşik normları hor gören, temel desteğini demokratik ritüellere nadiren katılım sağlayan Amerikalılardan alan bir başkan adayı bu tutumunu Cumhuriyetçi Parti’ye taşıdı.



İşlevsiz yasama organından Donald Trump'ın kendisine kadar Amerikan hükümetinin en belirgin sorunları, sadece bu altta yatan çürümenin işaretlerini oluşturmaktaydı. Siyasi sistemin önceki gücü ve esnekliği, çoğu apolitik olan ve demokratik olarak yönetilen örgütlere Amerikalıların anormal derecede yüksek katılım oranlarından kaynaklanmaktaydı. Mevcut durumumuz için kolay bir çözüm yolu yoktur; Trump'ı ofis dışına çıkarmak için yapılacak oylama da yeterli olmayacaktır. Amerikan hükümetini etkileyen çürümeyi durdurmak için, Amerikalılar demokrasi alışkanlığına geri dönmek zorunda kalacaklardır.

ABD'nin ilk yıllarında genç cumhuriyetin başarısını incelemek isteyen Avrupalılar adeta ABD’ye hac yolculuğuna çıkıyordu. Böylesine farklı kesimlerden oluşan ve genişleyen bir ulus; küçük, homojen şehir devletlerinden kaynaklanmakta olan bir hükümet sistemi altında nasıl gelişebilirdi?

Birbiri ardına, Amerikan kültürünün en alışılmadık yönünü benimsediler; derneklere yönelik takıntı.  Amerikalılar, hayatlarındaki neredeyse her zorluğa ortak bir çözüm uygulamaktaydı. Aralarında yazılı kuralları kabul ederek, memurlar seçerek ve çoğunluk oylamasıyla karar alarak gönüllü olarak kendi kendilerini kısıtladılar. Bu yaşam tarzı erkenden başlamaktaydı. Alexis de Tocqueville Amerika'da Demokrasi adlı eserinde şöyle diyor: “Çocuklar oyunlarında, kendi belirledikleri kurallara boyun eğmeye ve kendi tanımladıkları kabahatleri cezalandırmaya gönüllü olmazlar. Aynı ruh sosyal yaşamın her eylemine sinmiştir.”

19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, bu dernekler gittikçe daha fazla bir şekilde federal hükümeti yansıtmakta, ulusal kurullara delege yollayan eyalet seviyesindeki toplantılara yerel şubelerin seçilmiş temsilcileri gönderilmekteydi. İngiliz devlet adamı James Bryce 1888'de hayranlığını şu şekilde ifade ediyordu: “Amerika Birleşik Devletleri'nde dernekler, diğer ülkelerden daha hızlı ve etkili bir şekilde kurulur, genişletilir ve çalışır.” Bu grupların kendi kontrol ve denge sistemleri vardı. İcra memurları yasama meclislerine karşı sorumluydu; bağımsız yargı, her ikisinin de kurallara uymasını sağlıyordu. Bir kardeşlik sistemi olan Pythias Şövalyeleri tarafından yayınlanan 19. yüzyıldan kalma tipik bir yasal rehberde, mahkemelerde kullanılmak üzere 2.827 bağlayıcı emsal derlenmiştir.

Modelin dikkat çekici bir şekilde uyarlanabilir olduğu kanıtlanmıştı. İş dünyasında hissedarlar, kurumsal tüzüklere uygun olarak yönetim kurulu seçerken, ticaret birlikleri bağımsız firmaları birbirine bağlıyordu. İşçi sendikaları, memurları belirleyen ve ulusal toplantılara delege gönderen yerel yetkilileri görevlendiriyordu. Kiliselerden karşılıklı sigortacılara, derneklere ve gönüllü itfaiye şirketlerine kadar Amerika'nın sivil kurumları, ofislerini miras alan aristokrat elitler veya merkezi olarak atanan yöneticiler tarafından değil, demokratik olarak seçilmiş temsilciler tarafından yönetilmekteydi. 

Sivil katılım bu nedenle bir istisna değil, bir normdu. 1892'de, Georgia Üniversitesi başkanı Walter B. Hill (belki sadece hafif bir abartı ile) küçük bir kasabanın deney senaryosunu yapmış ”birkaç iradesiz ve pısırık karakter haricinde orada bulunan her erkek, kadın ve (on yaşından büyük)  çocuğun bir makam işgal ettiğini” tasavvur etmişti. Vardığı sonuca göre Amerika, “başkanlardan oluşan bir ulus”tu.

Başkanlardan oluşan bu ulus [ve hâkimler, temsilciler ve kayıt memurları] kural ve prosedürler konusunda takıntılıydı. Makamlar belirli bir süre sonunda devredilerek sürekli yeni organizasyonlar kuruldu. Sıradan Amerikalılar aniden kendilerini, bir komiteye katılmaları veya bir toplantıya başkanlık etmeleri istenilirken bulabilirlerdi. 1876'da Henry Robert adlı bir ordu mühendisi, Müzakere Meclisleri için Düzen Kuralları El Kitabı'nı yayınladı; bu kitap, beklenmedik bir şekilde en iyi satanlar arasına girdi ve kırk yıl içinde 500.000'den fazla kopya basıldı. Kitap bir Boston gazetesine göre “dinin daha koyu yaşandığı zamanlardaki Kateşizm(*) kadar elzemdi.”

Demokrasi, ortak noktaları çok az olan insanların ortak sivil dini haline gelmişti. Ritüelleri ideolojiden bağımsız olarak meşruiyet kazanmıştı; bu ritüeller, piyasaları tekelleştirmek, emekçilere yardım etme gayesiyle Nativizmi(*) güçlendirmek veya azınlıkların haklarını savunmak amacıyla kolaylıkla kullanılabilirdi. Ku Klux Klan ve NAACP [Çev: National Association for the Advancement of Coloured People:  Renkli İnsanların Gelişimi Ulusal Birliği] benzer örgütsel biçimlere dayanmaktaydı.

Zaman içinde demokratik sistemden dışlanan gruplar, eşit vatandaşlık hakkı elde etmek ve bu yönde baskı yapmak amacıyla defaten demokratik yönetişime yöneldiler. 1790'larda borçlular cezaevinde tutuklu olan bir grup New Yorklu, kendi yeni Anayasa versiyonlarını benimseyerek, hapsedilmelerine rağmen kendilerini haysiyetle yönettiler. İç savaş öncesi Kuzey’deki özgür siyahların ve savaş sonrası Güney'de daha önceden köleleştirilmiş olan siyahların, sivil grupları oluşturma ve bu gruplara katılma olasılıkları beyaz komşularına göre daha fazlaydı. Kadınlar, toplumsal tartışmalara katılmak ve nihayetinde oy kullanma hakkını güvence altına almak için hayır kurumlarını ve kadın yardımcı cemiyetini (Çev: Birinci Dünya Savaşı sırasında yaralı gazilerin eve dönmelerine yardım eden ve ailelerine destek veren gönüllü kadınlar) kullandılar.

Tarihçi Arthur Sr 1944'te gönüllü derneklerin “halka en büyük özyönetim okulunu sağladığını” yazmıştır. Schlesinger şöyle diyor: “Ortak danışmanlık almak, liderleri seçmek, farklılıkları ahenkli hale getirmek ve çoğunluğun iradesinin gereğine uymak amacıyla gençlerin arasından eğitilmektedirler. İlişkisel yönden olduğu gibi demokratik anlamda da ustalaşmaktadırlar.”

Amerika Birleşik Devletleri artık bir katılımcılar ülkesi değildir. Siyaset bilimci Robert Putnam'ın Bowling Alone'da (Çev: Yalnız Bowling: Amerikan Topluluğunun Çöküşü ve Canlanması, Robert D. Putnam'ın 2000 tarihli kurgusal olmayan kitabı) yaptığı dikkat çekici tespite göre, sivil gruplara ve her türden organizasyona katılım 20. yüzyılın sonlarına yaklaşırken hızla azalmıştır. Trend o zamandan bu yana gitgide hızlandı; bir çalışmada 1994'ten 2004'e kadar bu gruplara üyeliğin yüzde 21 düştüğü ifade edilmiştir. Ve bu durum, gerçek düşüşün altını çiziyor olsa bile pasif üyeliklerdeki hafif bir artış, devam ve katılımda daha sert bir düşüşü maskelemiştir. Birleşik Devletler artık başkanlar ülkesi de değildir. 2010 nüfus sayımı anketinde, katılımcıların sadece yüzde 11'i bir önceki yıl bir memur olarak görev yaptığını veya herhangi bir grup veya organizasyonun komitesinde yer aldığını ifade etmiştir.

Putnam, bu düşüşün “karşılıklılık normları ve sivil katılım ağları” olarak tanımladığı “sosyal sermaye” üzerindeki etkilerinden endişe duyuyordu. Putnam’ın finansal metaforu, sivil hayata öncelikli olarak bireylere sağladığı varlıklar için değer verir. Bu perspektif kendini belirli bir iyimserliğe borçludur. Sosyal sermayenin her mertebesinde düşüş yaşanmıyor: Amerikalılar hala gönüllü ve nispeten yüksek oranlarda dini hizmetlere katılıyor. Sosyal medyayı, birbirleriyle yeni yollarla bağlantı kurmak, geniş coğrafi mesafeler boyunca ilgi toplulukları oluşturmak maksadıyla kullanabiliyorlar. Bu yollarla, bireyler hâlâ önemli miktarda sosyal sermaye biriktirebiliyorlar. Ancak metaforun da bir sınırı var: Bireyler arasındaki bağların önemine odaklanırken, sivil hayata katılmanın asli faydalarını ihmal eder.

Gönüllülük, kiliseye katılım ve sosyal medya katılımı, özerk yönetim okulları değildir; demokrasinin alışkanlıklarını ve ritüellerini telkin etmezler. Ve gençler demokratik olarak yönetilen örgütlere daha az katıldıkça, demokrasinin kendisine daha az inanç gösterirler. 2011 yılında, Amerikan Y kuşağının yaklaşık dörtte biri demokrasinin bir ülkeyi yönetmenin “kötü” ya da “çok kötü” bir yolu olduğunu ve özgür ve adil seçimlerde liderleri seçmenin “önemsiz” olduğunu ifade etmiştir. Donald Trump başkanlık kampanyasını başlattığında Gallup anketi, Amerikalıların ülkenin büyük kurumlarının [ceza-adalet sistemi, basın, devlet okulları, hükümetin her üç kolu] çoğuna olan inancının, tarihsel ortalamanın altında olduğunu göstermiştir.

Trump, uzun süredir devam eden sivil prosedüre duyulan saygıyı alaşağı etti. Amerika'nın “hileli” olduğunu; “içeridekilerin kendilerini iktidarda tutmak ve paraya sahip olmaya devam etmek için oyunun kurallarını kendilerinin yazdığını” beyan ederek; demokratik yönetişimin norm ve uygulamalarının, elitlerin kendilerini sağlama almalarına imkân sağladığını iddia etti.

Trump, demokratik kurumlarla en az deneyimi olan seçmenlerle doğrudan konuşarak Cumhuriyetçi adaylığını sağlamlaştırdı. Nisan 2016'da Cumhuriyetçi seçim bölgesinin 17 adaydan üç adaya daralmasının ardından yapılan bir PRRI / The Atlantic araştırmasına göre Trump, Cumhuriyetçi eğilimli seçmenler arasında ikinci sırada yer alan Ted Cruz karşısında yüzde 37 ile 31 arasında dar bir seyir izlemekteydi. Ancak, spor takımları, kitap kulüpleri, veli-öğretmen dernekleri veya mahalle dernekleri gibi topluluk faaliyetlerine nadiren katılan veya hiç katılmayanlar arasında Trump yüzde 50 ila 24 arasında bir seyir izlemekteydi. Gerçekte ise sivil anlamda bağlantısız seçmenler kendisine verilen desteğin çoğunluğunu oluşturmaktaydı.

Trump’ın genel seçimlerdeki koalisyonu ise daha farklıydı ve bağımsız seçmenler ile onu Hillary Clinton'a karşı isteksizce destekleyen sadık Cumhuriyetçi seçmenleri birleştirmişti. Yine de bu durum verdiği mesajı değiştirmeyecek ve seçim arifesinde Trump şöyle diyecekti: “Bu seçim yolsuz bir siyasi sınıf tarafından yönetilip yönetilmeyeceğimize veya kendiniz, halk tarafından yönetilip yönetilmeyeceğimize karar verecek.” Ofisinde, Henry Robert'ın anlaşılmaz bulacağı şekilde demokratik prosedürler üzerinde sorumsuzca çalışarak, yerleşik protokollere yönelik saygısız bir tutum sergiledi. 

Ancak bu tepeden bakan tavır onun için çok fazla siyasi desteğe mal olmadı. Tarihçi Carl Becker 1941'de “Demokratik hükümet, müzakere ve çoğunluk oyu ile hükümet olmak, tartışılması gereken önemli bir şey olmadığında en iyi sonucu verir” diye yazıyordu. Ancak 2018'in kutuplaşmış siyasi ortamında, riskler anlaşılmaz derecede yüksek görünüyor. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler için, eski kurallara uymak bir enayi oyunu, tek taraflı bir silahsızlanma eylemi gibi görünebilir. Normların yüceltilmesi zor, ancak kenara atılması ise kolaydır. Trump henüz yapılmayan bir şeyi her yapışında, gelecekte bunun tekrar yapılacağını adeta garantiliyor.

Amerikan hükümetinin göreceli istikrarı, kural tanımazlığıyla övünen bir başkan tarafından yönetildiğinde bile, demokrasinin Amerikan kültürünün ne kadar ayrılmaz bir parçası olduğunun kanıtıdır. Ancak bu durum değişiyor. Trump, süreçlere nazaran sonuçlara öncelik vermekte ve rakiplerinin çoğunu aynı şekilde yanıt vermeye teşvik etmekte ısrar ediyor. Kısa vadede bile yerleşik kurallara uymaya istekli olmak, rakibinizin zaferine ve kendi yenilginize neden olsa bile, elde edilmesi en güç demokratik alışkanlıktır ve bu alışkanlığa asla sahip olmayan Amerikalıların sayısı giderek artmaktadır.

Otomobil, televizyon, iki gelirli hane halkı vb sayesinde gönüllü birlikteliklerin altın çağı sona ermiştir. Dahası, onu üreten tarihsel koşulların tekrarlaması da olası görünmüyor; Amerikalılar artık loca salonu veya toplantı odası için ev konforlarını ve eğlencelerini terk etmeye meyilli değiller. Bu, katılımcı demokrasinin yeniden canlanmasının kardeşlik düzenleri ve kulüpleri üzerine inşa edilmeyeceği anlamına gelir.

Böyle bir canlanmanın, demokratik dürtü erozyonunun en belirgin olduğu yerde yani en genç nesiller arasında başlaması gerekecektir. Ne mutlu ki gençlik yeni şeylerin en kolay öğrenildiği zamandır. O zaman, yeni özerk yönetim okullarını kurmak için en iyi yer okullardır. Bu, öğrencilere uygulanan zorlayıcı koşullara yurttaşlık sınıflarının da eklenmesi anlamına gelmez; bu tür alışkanlıkların ders kitaplarından alınması mümkün değildir. 

Mesele, öğrencilerin kendilerini yönetebilmeleri için zaman, alan ve kaynak bulmaktır. Son zamanlarda yapılan bir araştırma, diğer her şeyi eşit tutarak, lise son sınıflar arasında daha fazla vatandaşlık bilgisinin, sekiz yıl sonra bir cumhurbaşkanlığı seçiminde oy verme olasılığının yüzde 2 daha yüksek olmasıyla ile ilişkili olduğunu buldu. Bununla birlikte, ders dışı faaliyetlere aktif katılım yüzde 141'lik bir artış ile korele olmuştur.

Ne yazık ki, öğrenci yönetiminin imtiyazları eşit şekilde dağılmamıştır. Demokratik uygulamanın önemli bir unsurunu ele alın: yazılı kuralların varlığı. Bir okulun azınlık öğrencilerinin yüzdesi arttıkça, öğrenci konseyinin bir tüzüğe sahip olma olasılığı azalır; fakir öğrenci yoğunluğunun yüksek olduğu devlet okullarındaki öğrenci konseylerinin yazılı bir tüzüğe sahip olma olasılıkları, daha varlıklı arkadaşlarının ancak yarısı kadardır. Belirli bir tüzüğe sahip öğrenci konseyinin bulunduğu daha fakir devlet okullarında, alınan kararların önemi de azalır; bu okulların, daha zengin olanlara göre fakülte kuruluna ve yöneticilere konsey kararlarını kısıtlama izni verme olasılığı daha yüksektir.

Her türlü sosyal çevreden genç Amerikalı, tüzük yazma, görevlileri seçme ve dağınık ve sinir bozucu öz yönetim süreci boyunca çalışma şansını hak ediyor. Bu gençlerin, danışmanlar müdahale etmeden hata yapma ve çözme fırsatına ihtiyaçları var. Bu tür faaliyetler ders dışı değil, demokrasinin temel müfredatı olarak görülmelidir. Bu bağlamda, öğrencilerin yaptıkları - kulüp sporları, öğrenci konseyi, robotik ekibi - bunu nasıl yaptıklarından ve bu süreçte ne kazandıklarından (uyuşmazlıkların yönetiminde kural ve prosedürlerin rolünün değerlendirilmesi) daha az önemlidir.

Bir sonraki adım, bu faaliyeti diğer alanlara yönlendirmektir. 19. yüzyılda, birliktelik faaliyetinin en yüksek olduğu dönemlerde, aynı zamanda geçerli seçmenlerin de en yüksek katılımı sağlamış olması tesadüf değildir. 2016 yılında sonuçlanan bir araştırmaya göre; “Geniş bir kanıt grubu, insanların kullandığı oya göre alışkanlıklarının şekillendiğini gösteriyor”. Potansiyel seçmenleri bir seçimde oy kullanmaya ikna etmek, bir sonraki seçimde oy kullanma olasılıklarını artırmaktadır. Amerikalılar 18 yaşına girdiklerinde, oy vermek için otomatik olarak kayıt altına alınmalıdır.

Ama bu sadece bir başlangıç. Geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca, verimlilik kültü demokratik yönetimi geri çekilmeye itti. Sosyolog Theda Skocpol'un belirttiği gibi, hayır kurumlarından ticaret birliklerine kadar gittikçe daha fazla Amerikan kuruluşu maaşlı profesyoneller tarafından yönetiliyor ve aidat ödeyen ancak bir toplantıya katıldıkları nadiren görülen üyeler tarafından destekleniyor. 

AARP(***) üyelerinin yüzde 95'i yerel dernek bölgelerinde yer almıyor; cüzdanınızdaki AAA (Çev: Amerikan Otomobil Birliği) kartı size yol yardımı sağlayacaktır, ancak artık bir kulüp binasında veya hafta sonu “sosyallik” gezilerinde gerçekleşen aylık toplantılarda geçerli bir pasaport değildir. İşçi sendikaları, bir zamanlar keyif aldıkları imtiyazlar kırpıldıkça küçülüyor. Nispeten az sayıda büyük şirket, ekonomi ve kamusal yaşam üzerinde artan bir kontrol uygulamaktadır. (Bu arada, bu şirketlerin hissedarları, dehşet içinde, görünüşte seçmiş oldukları yönetim kurulları üzerinde ne kadar az güç sahibi olduklarını keşfettiler.)

Gerçek anlamda işin zorlaştığı nokta burasıdır. Yerel bir imar toplantısına katılan herkesin de onaylayacağı gibi, demokratik yönetişim asla bir organizasyonu yürütmenin en etkili yolu değildir. Demokrasinin değeri bunun yerine uyumsuz çıkarların uyumlu hale getirilmesi ve bileşenlerin güçlendirilmesinde yatmaktadır. Başkalarının kararlar aldığını izleyen pasif gözlemcilerden oluşan bir ülke, örneğini ABD’de görebileceğiniz gibi, öfke ve kızgınlığa yenik düşecek bir ülkedir.

Tüm Amerikalıları günlük yaşamın yönetiminde yeniden görevlendirmeye değer; bu, verimlilikten bir miktar ödün vermek ve uzman yöneticileri, seçilmiş amatörlerle değiştirmek anlamına gelse bile.  Amerikan hükümet sistemi, yalnızca demokrasiye derinden bağlı bir kültüre dâhil olduğunda düzgün çalışır; bu kültür, Anayasanın da ayakta kalmasını sağlar.

Yoni Appelbaum, Ekim 2018 sayısı, The Atlantic
(Yoni Appelbaum, Atlantik Enstitüsü Fikirler bölümü kıdemli editörüdür.)


Tamer Güner, 24.01.2020, Sonsuz Ark, Stratejik Araştırma, Çeviri


(*) Kateşizm:  Hıristiyanlıkta, gençleri bilgilendirmek, kiliseye yeni üye kazanmak ve Hıristiyanlık eğitimi alan vaftiz adaylarını vaftize hazırlamak amacıyla sorular ve yanıtlar biçiminde düzenlenmiş inanç ve ibadet kılavuzu.

(**) Nativizm: Göç kısıtlama önlemlerini desteklemek de dâhil olmak üzere, yerli halkın çıkarlarını göçmenlerin çıkarlarına karşı teşvik etme politikası. Bilimsel çalışmalarda "nativizm" standart bir teknik terimdir. Bununla birlikte, bu siyasi görüşü taşıyanlar, genellikle etiketi kabul etmemektedir.

(***) AARP : AARP (American Association of Retired Persons/ Amerikan Emekliler Derneği), 
misyonu "insanları yaşlandıkça nasıl yaşadıklarını seçme konusunda güçlendirmek" olan Amerika Birleşik Devletleri merkezli bir çıkar grubudur.



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı