26 Ağustos 2019 Pazartesi

SA7927/SD1464: Sıkıntı (Roman); Giriş 7

"Onların hiçbirini henüz tanımıyordum. Yüzlerine bakıyordum arada sırada. Her birinin birbirine benzeyen bakışlarını gördüğümde bu bakışların benim bakışlarımla aynı olduklarını fark etmiştim."


Çok uzun süredir akıncı ruhu topraklarımızdan çekilmişti. Bu tanımlara sığabilecek bir ruh değildi. Sadece ordulardan önce atlarının üzerinde yalınkılıç akına kalkanlar değildi akıncılar; din, eğitim, ahlak, siyaset, düşünce, sanat ve bilim alanında da ilkleri temsil edenlerin kuşandığı ruhtu. Bu ruha hasret kalmıştık, bu ruhun bizde bıraktığı alışkanlıkları unutmuştuk. Dört yüz yıla yakın bir süredir bu ruh şehitlerin kanlarıyla yoğurduğu, bilim adamlarının tarihe yön verdiği topraklardan neredeyse zorla uzaklaştırılmıştı. Hayallerimizi kaybetmiştik.

Çağlarının en kaliteli üniversiteleri olarak medreseler, tıpkı çağlarının en güçlü ordusu olan Osmanlı Ordusu gibi birdenbire tarih sahnesinden çekilmişti. Savaşçı akıncılarla eş zamanlı olarak medreseler de yok edilmişti. Tarikat şeyhlerinin bir kabus gibi çöktüğü 'İlmiyye Sınıfı' yok edilmiş, babadan oğula, dededen toruna intikal eden başmüderrisliğin yani rektörlüğün miras olarak aktarıldığı, yedi yaşındaki çocukların başmüderris olarak tayin edildiği bir çöküş yaşamıştı bu topraklar. 

Aklını kaybeden devlet, silahını da kaybetmiş 'Seyfiyye Sınıfı' denen ordu ve 'Kalemiyye Sınıfı' denen bürokrasi de tarikat şeyhlerinin hükümranlığına girmiş ve bütün niteliklerini kaybederek toplumun başına bela olmuştu... Kendi Padişah'ını ve kendi halkını düşman edinen ordusunu yok etmeyi 'Hayırlı Olay- Vak'a-i Hayriyye' olarak tanımlamak zorunda kalan bir millettik.

Sonra Batı'dan kopyalarla yeni ordu ve yeni yükseköğretim kurumları kursak da, yüz yıl boyunca toparlanamayan bir devlet, toparlanamayan bir yükseköğretimle bir imparatorluğun parçalanışına şahit olmuştuk. İçe kapanmış, ayakta kalma çabaları işe yaramamış, hayallerini kaybetmiş, öncülüğünü Batı'ya kaptırmış, Anadolu'yu ve Trakya'yı son kalan kahraman çocuklarının yardımıyla ancak kurtarabilmiş bir millettik biz. İşte beni heyecanlandıran bu kötü tarihi hatırâların artık iyi hatırâlarla değişme ihtimaliydi.

Akıncı ruhu buydu bana göre... Şeytan'ın Krallığı'nın tesis edildiği dünyada insanlık için umut üretebilmek, adanmışlığı temsil eden bu ruhla mümkündü. Ve biz şimdi son kez kendi ordumuzun içindeki hainlerin kendi devlet başkanımıza ve kendi halkımıza karşı her türlü silahı kullanarak saldırdığı son darbeyi çıplak ellerimizle durdurmuş ve tarihi değiştirmeye karar vermiştik.

Adam, A'raf Suresi ile insanlığın başlangıcına vurgu yapmıştı, ama benim zihnim yakın tarihe odaklanmıştı, aradaki milyonlarca yıllık boşluk belki de hiç yokmuş kadar yakın kılıyordu şimdi ile başlangıcı. İnsan hiç değişmemişti; aynı genetik döngü sürüyordu ve ne zaman biteceğini bilmediğimiz dünya hayatının sonuna dek sürecek olan bu döngüde kalıcı izler bırakabilmeliydik.

Tarihi bilmeliydik, dini, felsefeyi, bilimi, eleştiriyi, her türüyle sanatı ve artık teknolojinin insanın bedeninin ve ruhunun bir parçası olduğu çağı doğru anlamalı ve değişmeyen insanın değişmeyen ihtiyaçlarının en büyüğü olan iyiliği insanlığa yeniden tanıtmanın adımlarını atmalıydık. Çünkü artık doğmamış çocukları anne karnında öldürmekten, doğmayı başarabilmiş çocukların bedenlerine ve cinsiyetlerine saldırmaktan hâz duyan sapkınların egemen olduğu bir alçak çağdaydık.

İnsanlık bu kadar aşağılık seviyelere inmemişti tarihte. Evet, doğduktan sonra çocuklarını öldürenler vardı, ergenliğe ulaştıktan sonra onların bedenlerine saldıranlar vardı, ama doğmadan değil, bebekken değil. Korkunçtu bu; insanlığın soyuna kasteden şeytanî bir azgınlıktı bu. Akıncı ruhu bunun için gerekliydi, buna mecburduk.

Biz, kuşlara saray yapan, sokak hayvanları için vakıflar kuran, sahipsiz yetimleri, yaşlıları barındıran kurumlar inşâ edip yaşatan, doğayı ve insanları tüm farklılıklarıyla birlikte olduğu gibi koruyan bir bilincin mirasçısıydık; bunları yeniden hatırlamalıydık. Batı bütün gelişmişliğiyle bütün bu değerleri yok etmişti. İnsanlık, doğa yok oluyordu. Değerler ve ahlâk hayvanların iç güdülerinin bile alışamayacağı bir sefaletin içinde kaybolmuştu. Sıkıntımız büyüktü.

Terlemiştim. Zihnimdeki akışa kapılmış nerede olduğumu unutmuştum. Adam'ın sesi beni mezarlığa geri döndürdü:

'Burada bulunan sizler, her birimiz burada olmanın anlamını idrâk edebilen fertleriz,' dedi. 'Burası bir mezarlık, insanların ölü bedenlerinin gömüldüğü bir mezarlık. Ne yazık ki çağımız, tıpkı bu mezarlık gibi, insanı temsil eden bütün iyi niteliklerin yok olduğu ve gömüldüğü bir mezarlıktan başka bir şey değil. Gördüğünüz her bir mezar taşına, iyiliğe dair bütün parçaların adını yazabilirsiniz. Bu çağın sonrasını iyiliğin gömüldüğü mezarlık olarak değil, kötülüğün bütün parçalarını yok ederek gömdüğümüz bir mezarlığa dönüştürmek için buradayız.'

Saat 22:27 idi. Bir yüz yıl kadar uzun geçen bir zamandı bu zaman. Bir insan konuşuyordu ve ben düşünüyordum. Benle beraber diğer yirmi bir kişi de düşünüyor olmalıydı. Onların hiçbirini henüz tanımıyordum. Yüzlerine bakıyordum arada sırada. Her birinin birbirine benzeyen bakışlarını gördüğümde bu bakışların benim bakışlarımla aynı olduklarını fark etmiştim. Büyük bir sorumluluk taşıyan omuzları eğikti , ama başları dikti. Yaşadığımız büyük acının farkındaydık. Yenilgilerden aldığımız derslerin bizi nasıl olgunlaştırdığını biliyorduk, işin zor tarafı bunu, bu farkındalığı bütün insanlığa yaymaktı.



<<Önceki                              Sonraki>>



14



Seçkin Deniz, 26.08.2019, Sonsuz Ark, Sıkıntı, Roman

Sıkıntı





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı