19 Ekim 2018 Cuma

SA6998/KY73-PH5: Şeyh Bedrettin Kimden Akıl Aldı?

"Mahkûmiyetimiz bitmediği, yırtık düzenimiz de bir türlü dikiş tutmadığı için çözüm arama çalışmalarımız da hiç bitmedi haliyle. Düzeni nelerin ve kimlerin yırttığı ile ilgili çeşitli telakkilerimiz mevcut."


Geçtiğimiz Eylül ayında, dünyanın önde gelen danışmanlık firması McKinsey isimi etrafında mühim tartışmalar fırtınası yaşadık. Önce, yeni 'Ekonomik Program' kapsamında maliyetleri düşürmek ve gelirleri artırmak için kurulması öngörülen 'Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi'nin çalışmaları için McKinsey firmasından danışmanlık alınacağı söylendi. Akabinde kısa süre sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan; ‘Danışmanlık da almayacağız’ diye başka bir açıklama yaptı. 

Hazine Bakanlığı, evvelki açıklamalarında söz konusu danışmanlığın icra fonksiyonu ve yetkisi olmayacağını söylemişti ama kim bilir, belki de gerçek bir danışmanlık hizmeti almak için bütün bilgilerin ve ekonomik sırların da verilmesi isteniyordu. Bu da bir risk olarak değerlendirildi ve vazgeçildi.

Bildiğiniz gibi konuyla ilgili yukarıdaki de dâhil çeşitli yorumlar yapıldı, ama bunlardan en anlaşılır olanı, ülkenin içine girdiği dar boğazdan çıkabilmesi için, Bakanlık danışmanlarının bu yöntemi önermiş olabileceğidir. Öyle mi, değil mi bilmiyoruz. Kabul edişin de, reddedişin de arkasında çok değişik hesaplar, fikirler olabilir ama diyelim ki vaz’ettiğimiz doğru olsun; bu yönelim de geçmişte içine düşülen psikolojik tarihi sürecin bir devamı olarak akla gelmeyecek bir yöntem değil.

Fakat bu danışma işinin sonunda ülkenin, Osmanlının başına gelen Düyun-u Umumiye idaresi veya yakın geçmişimizdeki IMF programları gibi bir plana bağlanacağını düşünerek tedirgin olanlar azımsanmayacak kadar çoktu. Kuşkusuz bunların bir kısmı art niyetli olsa da büyük bir kısmı bilmeden ama iyi niyetle, ‘Batıdan bu zamana kadar bize ne fayda oldu ki şimdi olsun’ diyerek kaygılananlardı. 

Biz iyi niyetli kaygılar üzerinden gidelim ve İdris Küçükömer’den bazı alıntılarla konuya devam edelim. 

İdris Küçükömer ‘Düzenin Yabancılaşması’ adlı kitabında kapitalizmin filizlenmesi, Avrupa’da yayılışı ve Osmanlıya yansımaları neticesinde Osmanlıyı dağıtması sürecini işliyor. Lakin kitabın adını ‘Yırtık Düzen’ koysa isabet olurmuş. Gerçi bir miktar Yeşilçam filmi havası estirebilirdi ama bu isimle çok ilgi çeker, bu güzel çalışmayı daha çok kişi okurdu. 

Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa paşanın başrolü oynayarak Sultan II. Mahmut’a kabul ettirdiği Sened-i İttifak’la Âyan (Bölgenin ileri gelenleri, eşraf, toprak ağası vs), devlet meselelerini kendilerine danışılarak çözülmesini saraya kabul ettirmişti. 

Küçükömer’e göre bu yeni bir sınıfın oluşması ve arkasından geleceklerle beraber Osmanlı’nın parçalanma sürecinin habercisiydi. Ve aslında Âyan bir sınıf olmaya doğru giderken bürokrat grup da padişahın artık bölünmüş politik gücünün bir kısmına sahip olarak o gücün kısmi otonomisinde barınacaktı. Sonra zaman zaman iktidara el koyabilecekti. Ve bu yoldan ürünün bir bölümünü emen bir grup olarak kalacaktı; ta 1960 sonrasına kadar!

II Mahmut bu yeni sınıfa haddinin bildirmişti, ama bu tarihi süreç artık kesilemezdi. İmparatorluk takatsizdi. Sonunda batırıcı bir fırtınaya yakalandı. Bu fırtına Batı kapitalizminin, sömürgelerden gelen varlıkların zenginliklerinden güç alan sanayi devrimiydi. Osmanlı’nın üretim güçlerini tasfiye ettirdi, giderek İmparatorluğu yarı sömürge haline getirdi ve İmparatorluğun arta kalan varlığıyla debelenmesine ve nihayet yıkılmasına sebep oldu.

Bu süreç 100 yıldan biraz fazla zaman aldı, sonunda kapitalizm imparatorluğu dağıtmayı ve işine yarayanları da almayı başardı. (Makineli Batı sanayi Osmanlı imalat sanayini 50 yıl içinde genel olarak sildi süpürdü.) Başardı, derken İmparatorluğu yönetenlerin bunda hiçbir dahli olmamış mıydı? 

Bakalım…

Kapitalizmin yanı sıra Avrupa’da gelişen romantik milliyetçi akımlar, Türkler yanında çeşitli ırkları, dinleri kapsamanın çelişkilerini yaşayan takatsiz Osmanlı İmparatorluğunu da zorlamaya başladı. Avrupa’daki milliyetçi akımı da kendi emellerine göre yönlendiren, Osmanlı’daki azınlık ve Müslüman Hıristiyan çelişkilerini (kışkırtan) kullanan Avrupalı kapitalistler eninde sonunda İmparatorluğu bölüşeceklerdi.

Bat kapitalizmi Osmanlı topraklarında ilerlerken ticari ve finans ilişkilerinde yol arkadaşı olarak azınlıkları seçmişti. Bu azınlıklara sonradan genel olarak Levanten denildi ve kapitalist gâvurun Osmanlı’daki kolu sayıldılar. Ancak Küçükömer’e göre Tanzimat bürokrat ve Paşaları da bu kolla beraber hareket etme talihsizliği yaşamıştı. Talihsizlik oldukça yumuşatılmış bir ifade; yukarıda sorduğum ‘yönetenlerin dahli var mıydı’ sorusuna ‘bir talihsizliktir oldu’ diye cevap verirsek; en basitinden saflık yapmış oluruz. 

Aslında Osmanlı, 16. yy sonu 17.yy başından itibaren batının üstünlüğünü kabul etmişti. Aradaki farkı yakalamak, devleti kurtarmak (!) adına çırpınan Osmanlı elitleri çareyi batılılaşmada buldular. Ve batılaşma hareketleri ile Batı kapitalizminin istekleri ne ilginç ki uyuşuyordu. Ya da özellikle uyuşturuluyordu.

Sened-i İttifak'tan sonra Tanzimat’tan önce Osmanlı-İngiliz Ticaret anlaşması imzalandı (1838). Bu anlaşmada kapitalistler lehine bu kadar bonkör davranılması batılı devletleri bile hayrete düşürdü. 

Anlaşma Mustafa Reşit Paşa’nın yalısında imzalandı, Osmanlıların verdiği en ağır imtiyazlı kapitülasyondu. Benzerleri kısa zamanda diğer batılı devletler ve Rusya’yla da yapıldı. Anlaşma ile ‘Yeddi Vahit’  (Stratejik ürünlerde devlet kontrolü) sistemi kaldırıldı. İmparatorlukta herkes mal alıcısı ve satıcısı olamazken, anlaşmadan sonra yerliler için ağır bazı kısıtlamalar devam ederken, yabancı tacirler için kaldırıldı.

Yabancılar yüzde 5 gibi düşük bir gümrük vergisi ödeyerek, Osmanlı topraklarında dışarıdan istedikleri ürünü serbestçe satabiliyordu. Hatta Osmanlı topraklarından aldıkları malı da serbestçe satabiliyorlardı. 

İngiltere Başbakanı Lord J.Russel 1853’de, İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu üzerinde epey zaman devam edecek olan dış politikasını özetleyen şu konuşmayı yapacaktı. “Osmanlı Devleti’nin istiklaline dokunmak, son mutedil gümrük tarifeleri sayesinde iyi bir hale gelmiş Britanya ticaretinin mutlaka büyük miktarda azalmasına sebep olur.” 

Kısacası Osmanlı-İngiltere ticaret anlaşmasıyla Osmanlı yurdu batılı ülkelerin ortak pazarı haline geliyordu. Bunun acı meyvelerini yiye yiye ömrünü borç altında sürdüren nesillerin devamıyız. Biz de Avrupa’nın ortak pazarı haline geldiğimiz Gümrük Birliği anlaşmasına yetiştik.  

Zaten ticaret antlaşmasından önce başlayan batının makineli sanayi Osmanlı imalat sanayini süpürdü demiştik. (Mesela 1810’dan önce İşkodra’daki kumaş tezgâhı sayısı 600 iken, 1810’dan sonra birden 40’a inmişti. 1800’den önce Tırnova’da dokuma tezgâhı 2000 iken 1830’larda 200’e düşmüştü-D.Urguhart )

İşin doğrusu; Batı'daki sosyal ve ekonomik değişimler, kapitalist alt yapı otururken çeşit çeşit sömürge hareketlerinden Avrupa’ya hazineler, zenginlikler yığılırken Osmanlının bu cümbüşü görmezden gelmesi, bu gücün kendisine karşı yıkıcı bir etkiyle çarpacağını anlamamış veya anlamakta çok geç kalmış olmasıdır. 

İmalathaneler kapanınca üretim düştü, kapanan imalathanelerden açığa çıkan işsizlik gündeme geldi. Batılılaşma hareketlerinin getirdiği lüks ve tüketimin artmasıyla nihayet devletin artan giderleri karşılaması için Tanzimat bürokratları tarafından devletin dış borçlanması savunulmaya başlandı. İlk defa, 1854’de 3,3 milyon Osmanlı altını değerinde İngiliz lirası üzerinden borçlanıldı. Ve devamı geldi... 

Böylece Osmanlı devletinin batılı finans baronlarının vesayetine girdiği dönemin resmen açıldığını söyleyen Küçükömer’in, bu süreçte açılan, asıl sermayesi ve yönetimi dışarıda olan emperyalist Osmanlı Bankası ( İkinci defa, Ali ve Fuat Paşaların kabulüyle Bank-ı Osmanî Şahane) ile ilgili Burhan Ulutan’dan alıntıladığı bilgilerin özeti şöyledir:

“Osmanlı Bankası Merkezi İstanbul’da bulunan bir Osmanlı şirketi olduğu halde, imtiyaznamenin 7. Maddesi mucibince, biri Paris’te, diğeri Londra’da hissedarlar tarafından intihap edilmiş iki idare komitesi mevcuttur ki, bankanın hakiki hakimi ve idaresi bu komitelerdir. Buna mukabil, İstanbul’daki idare meclisi bir şekilden ibarettir. 13. Maddesi mucibince banka, devletin en vasi salahiyeti haiz ve bütçeleri dahi kontrol etme yetkisine sahip bir hazinedarı idi. Banka, idare meclisi azasından birini bütçe komisyonuna göndermek hakkına sahipti.”

Hal böyleyken İmparatorluk kaçınılmaz olarak Düyunu Umumiye antlaşmasına sürüklenmişti… (İmparatorluk sonunda İilas bayrağını çekti.)

“Osmanlı’nın 1863’ten sonra Fransa ve İngiltere’den aldığı borçlar Osmanlı bankası aracılığıyla olmuştu. 1879’da Rüsumu Sitte (6 vergi kalemi; tütün, içki, pul saydiye/av ve ipek öşrünün Galata Bankerlerine devredilmesi ) idaresinin, 1881’de de düyunu Umumiye idaresinin oluşumu, borç muameleleri ve İngiliz sermayesiyle kurulan demiryolları ve teminatları Osmanlı Bankası tarafından hükümete kabul ettirilmişti.  Keza Reji İdaresi (Tuz ve tütün tekelinin belli miktar karını Düyunu Umumiye ’ye aktarılması) ile Ereğli Maden Kömürü, Balye, Karaydın, Terkos, Liman Gaz Şirketleri gibi teşekküllerin kuruluşunda karlarının aktarılmasında ve sonrasında Cumhuriyet devrinde bahsi geçen şirket ve idarelerin tasfiyesinden sonra alacakların transferinde faal bir rol oynamıştır.“

Aynı banka Birinci Dünya Harbi başladığı zaman hükümetin emirlerine tabi olmamış ve diğer memleketlerin merkez bankalarının aksine devlet ihtiyaçları için banknot ihracını da kabul etmemişti…

Devleti kurtarmanın veya kalkınmanın batılılaşmak ve batının bazı unsurlarını kopya etmekle mümkün olacağına inanan- ya da inandırılan- Osmanlı yönetiminin bu sanrısı kronikleşerek, (bildiğimiz gibi) yeni Cumhuriyete ve devam eden kadrolarına devroldu. Yakın tarihe kadar biz de benzer tecrübeleri IMF adı altında yaşadık.

Batılaşma çabalarının halkta karşılığı olamadı, aksine yoksul ve huzursuz bir düzene mahkûmiyete sebep oldu. İdris Küçükömer’in de dediği gibi, Batılılaşma, batı toplumuna girme çabaları kökü dışarıda/Batı kapitalizminde olan ve yerli üretim düzeninden ve halktan kopuk bir kültür devrimiydi.  Mevcut üretim güçleri sahipleri ve halkın büyük bölümü, bu kültür devrimi hareketini -anayasasından sanatına kadar- kabul etmeyerek tepki gösterecek,  Toplum sonunda yamalı, yırtık bir düzende yaşayacaktı. 

Mahkûmiyetimiz bitmediği, yırtık düzenimiz de bir türlü dikiş tutmadığı için çözüm arama çalışmalarımız da hiç bitmedi haliyle. Düzeni nelerin ve kimlerin yırttığı ile ilgili çeşitli telakkilerimiz mevcut. 

Yukarıdan aşağıya sıraladığım olaylar (ki Cumhuriyet ve sonrası konuyu iyice uzatacağından girmedim) sadece bir sebep ve sonuç ilişkisi bakımından standart tarihi olaylar listesidir. Asıl sebeplerle ilgili ‘vatan hainliği, dünyayı örümcek ağı gibi saran şeytani örgütlerin planları ve bilerek ya da bilmeyerek bu planlara alet olanlar, Masonik teşkilatların Türk İslam gücünün tecellisine kastı’ gibi önermeleri (Komplo teorilerini) ne kadar ciddiye alırız bilmiyorum. 

Ancak yine Küçükömer’in verdiği şu örnekle (tavsiyesine uyarak) bugüne kadar başımıza gelen olaylar arasında bağlantı kurarsak boş bir komploculuk yapmış olmayız diye düşünüyorum. 

“Ortaçağın sonlarında çıkan köylü isyanlarını şehirler ve burjuvalar destekleyecekti. Çünkü bu isyanlar, ya Katolik kilisesine karşı ya da feodallerin bütün mallarının ellerinden alınması ile feodaliteye karşı idiler (Kapitalizmin ortaya çıkış sancıları). Ve bunu bir programa bağlamış oluyorlardı (J. Wycliffe Doktrini- Avrupa’daki ilk sekülerleşme hareketinin öncüsü). Bohemya’daki köylü isyan lideri J. Huss da J. Wycliff’in takipçisidir ve Osmanlıdaki Şeyh Bedrettin (ö.1420. Kimilerine göre Osmanlı’daki ilk sosyalist, kimilerine göre de özgürlükçü  liberalizmin öncüsü) hareketi Huss hareketi ile aynı çağdadır. Şeyh Bedrettin Simavna’da papazlarla görüşüyordu.”


Peri Han, 19.10.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Güneşin Altındaki Her Şey



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı