5 Şubat 2018 Pazartesi

SA5597/KY57-AHCZD80: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 43: En'âm (33-43)

  "Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. ”


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


EN’ÂM SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (33-43. Ayetler)[1]
  
قَدْ نَعْلَمُ اِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذ۪ي يَقُولُونَ فَاِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلٰكِنَّ الظَّالِم۪ينَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ

“(Resulüm!) Onların söylediklerinin gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler açıkça Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” (En’âm Suresi,6/33.)

Hz. Muhammed, müşriklerin kendisi hakkında sarfettikleri sihirbaz, mecnun, şair, yalancı gibi sözlerden, Kur’an’ın asılsız, İslâmiyet’in gerçek dışı olduğunu söylemelerinden dolayı son derece müteessir oluyordu. Nitekim başka bir âyette (Şuarâ 26/3), “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!” buyurularak onun hissettiği bu derin üzüntüye işaret edilmiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ burada peygamberini teselli etmekte, ayrıca o “zalimler”in, yani Hz. Peygamber’in bildirdiği hakikatleri haksız yere reddedenlerin gerçekte Hz. Peygamber’i yalanlamadıklarını, Allah’ın âyetlerini inkâr ettiklerini bildirmektedir. (Diyanet, Kur’an Yolu, II/395.)

Hz. Peygamber’in daveti karşısında yer alan müşriklerin bu tutumlarının temelinde yatan etkenler arasında inat olgusunun da yer aldığını görmekteyiz Mekkeli müşrikler pek çok defa İslam davetinin gerçek olduğunu itiraf etmelerine rağmen sırf inatlarından dolayı bu davete karşı durmuşlardır. İnat olgusu, insanlık tarihi boyunca hakikatlere karşı çıkışların temel sâiklerinden biri olmuştur. 

“Allah size verdiği rızkı kesiverse, size rızık verebilecek olan kimdir? Hayır, onlar azgınlık ve nefrette direnip durmaktadırlar.” (Mülk, 67/ 21.)

Pek çok olumsuz sonucun ortaya çıkmasına neden olan hevâ, ilahi vahye karşı tepki göstermekte de etkin bir unsurdur. Öyle ki bu durum bazı toplumların, peygamberlerini yalanlamalarına hatta onları öldürmelerine kadar etkili olabilmiştir: 

“Andolsun biz Musa’ya Kitab’ı verdik. Ondan sonra ardarda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da mucizeler verdik. Ve onu, Rûhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. (Ne var ki) Gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen bir elçi geldikçe ona karşı büyüklük tasladınız. (Size gelen) Peygamberlerden bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz.” (Bakara, 2/ 87.)

Kur’an, insandaki hevâ’nın etkisine, sıhhatli yönelişten alıkoyduğuna, bundan dolayı da doğru yoldan ayırdığına, hak ile batıl, hayır ile şer, hidayet ile dalaletin arasını tefrik etmekten yoksun bıraktığına işaret etmektedir. Hevâ’ya tabi olmayı, hevâ’yı ilah edinmek olarak kabul eden Kur’an, (Furkan,25/43; Câsiye,45/23.) hevâ’ya tabi olmanın neticesinde Allah’ın koyduğu hükümleri değiştirenleri haddi aşanlar olarak nitelendirerek, (En’âm,6/119; Tâhâ,20/16.) bu tutumu benimseyenlere karşı çıkmaktadır.

Kibir yani kendini büyük görme, başkalarını hor ve hakir görme hastalığı küfrün en büyük göstergelerindendir. Peygamberler tarihi iyice incelendiğinde iman-küfür mücadelesinde peygamberlerin karşısında dikilen en büyük engelin, kibrine esir olan insanların olduğu rahatlıkla görülür. İblis’i huzurdan kovduran, (A’râf,7/13.) Firavun’a ilahlık iddiasında bulunmayı telkin eden, (Nâziât,79/24.) Hz. Nûh’un karşısındaki toplumun ileri gelenlerini O’na düşman yapan,(Hûd,11/27.)  Ebû Cehil’e cehaletin babası nitelemesini verdiren hep kibirdir. Müşriklerin Hz. Peygamber’in Tevhid çağrısı karşısında, kibirlerinin bir neticesi olarak karşı çıkışları şöyle ifade edilmektedir: 

“Çünkü onlara: Allah’tan başka tanrı yoktur, denildiği zaman kibirle direnirlerdi. Mecnun bir şair için biz tanrılarımızı bırakacak mıyız? derlerdi.”( Saffât, 37/ 35-36.)

Kur’an ayetlerini incelediğimizde, inkar edenlerin bu tutum içerisine girmelerinin temel sebeplerinden birinin de şüphe olduğunu görmekteyiz. Şüphe, iki inancın birbirleriyle çatışması sonucunda ortaya çıkan, değişken bir ruh halidir. Kafirlerin sahip olduğu bu ruh halini ifade eden Kur’ânî kavramların başında ise şek/şüphe ve rayb/kuşku kavramları gelmektedir. Kur’an’a göre kafirler özellikle Allah, (İbrahim, 14/10;Duhân,44/7-9.) peygamberlik, (İbrahim,14/9.) Kur’an, (Bakara,2/23; Hûd,11/110.) ahiret, (Neml,27/66.) ve İslam Dini (Yunus,10/104.) konularında şüphe etmektedirler. “Sizden öncekilerin, Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allah’tan başkası bilmez. Peygamberleri kendilerine mucizeler getirdi de onlar, ellerini peygamberlerinin ağızlarına bastılar ve dediler ki: Biz, size gönderileni inkâr ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz.”(İbrahim, 14/9. Ayrıca bkz: Şûrâ, 42/ 14.)[2]

Yani hakka karşı kibirle inâd eden, şüphe ile hareket eden,  ve hevâ/hevesini rab edinen müşriklerin, inkar edenlerin ve münafıkların asıl dertleri âlemlerin Rabbi olan Allah iledir. Allah’a karşı büyüklenmekte ve O’na kulluk etmeyi kendine yakıştıramamaktadırlar. Hevâ ve hevesini tanrı edinen azgın ve sapkın insan, kendine yetebileceğini sanarak kendi üzerinde bir otorite istemiyor. Dünyanın kısıtlı, sınırlı ve sonlu olmasını bilmesine rağmen burada her istediğini  sınırsız bir şekilde yaparak burayı cennet haline getirmeye çalışıyor zaten hesap gününü de reddettiği için mecburen cenneti burada gerçekleştirmek istiyor. Bunun için azıyor, aldatıyor, zulmediyor, fitne ve fesat çıkartıp ekin ve nesilleri helak ediyor.

وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلٰى مَا كُذِّبُوا وَاُو۫ذُوا حَتّٰٓى اَتٰيهُمْ نَصْرُنَاۚ وَلَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۚ وَلَقَدْ جَٓاءَكَ مِنْ نَبَا۬ئِ الْمُرْسَل۪ينَ

“Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Fakat onlar, yalancılıkla itham edilmelerine ve eziyete uğramalarına rağmen sabrettiler; sonunda yardımımız onlara yetişti. Allah’ın sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. Muhakkak ki peygamberlerin haberlerinden bazıları sana da geldi.” (En’âm Suresi,6/34.)

Ayette Resûlullah hem teselli edilmekte hem de dolaylı olarak geçmiş peygamberlerin bu olumlu tutumlarını örnek alması istenmektedir. Âyetin “Allah’ın sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur” meâlindeki kısmında geçen “kelimeler”den maksat, inkârcıların menfi ve haksız tutumlarına rağmen görevlerini sabır ve metanetle yerine getirmeye çalışan peygamberlere, sonunda Allah’ın “zafer” vereceği yönündeki vaadidir. Âyette bunun Allah’ın değişmeyen kanunu olduğuna işaret edilmiştir. (Diyanet, Kur’an Yolu, II/397.)

İnananları ve peygamberleri yalanlamak, tehdit etmek, onlara zulmetmek insanlık tarihi boyunca Hakk’ın karşısında olan toplumların genel bir özelliği olmuştur. Kur’an’a baktığımızda peygamberlerin şu cezalarla tehdit edildiklerini görüyoruz:

1- Taşlanmak: Hz. İbrahim, (Meryem,19/46.) Hz. Nuh, (Şuara,26/116.) Hz Şuayb (Hûd,11/91.) ve kasabaya gelen elçiler (Yâsîn,36/18.) taşlanmakla tehdit edilmişler ve Allah’ın son elçisi Muhammed Mustafa (sav) Taif’te taşlanmıştır.

2- Hapis: Hz. Musa hapse atılmakla tehdit edilmiştir:

“Firavun: Benden başkasını tanrı edinirsen, andolsun ki seni zindanlıklardan ederim! dedi.” (Şuara,26/29.)

3- Sürgün edilme: Hz. Şuayb, (A’r’af,7/88.) Hz. Lût (Şuara,26/167; A’raf, 7/ 82.) ve diğer peygamberler (İbrahim, 14/13.) de sürgünle tehdit edilmişlerdir.  Allah’ın son elçisi Muhammed Mustafa (sav) Mekke’den hicret etmek zorunda kalmıştır.

4- Öldürme, işkence ve yakma: Hz. İbrahim, (Ankebût, 29/24; Saffât, 37/95-98.) Hz. Musa, (Mü’min, 40/26.) Hz. Salih, (Neml, 27/45-50.) Uhdûd Kıssası’nda anlatılan ateşe atılmış mü’minler,(Burûc, 85/1-7.) İsrailoğullarının Peygamberleri (Mâide, 5/70; Bakara,2/87.) ve Hz. Musa’ya iman eden Firavun’un büyücüleri (Tâhâ,20/71.) ve Allah’ın son elçisi Muhammed Mustafa (sav)  bu tür muamele ve tehditlerle karşı karşıya kalmışlardır.  

 “Allah kuluna kâfi değil midir? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa artık onun yolunu doğrultacak biri yoktur.” (Zümer,39/36.) 

Kureyşlilerin Hz. Peygamber (s.a.v.)’i: Eğer ilahlarımıza sövmekten vazgeçmezsen onlar seni deliye çevirir, sana kötülükte bulunurlar, diyerek tehdit etmelerine karşılık Allah (c.c.) cevap olarak bu ayeti indirmiştir.[3]

وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ فَتَأْتِيَهُمْ بِاٰيَةٍۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدٰى فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ

“Onların yüz çevirmeleri sana ağır geldi ise, yapabilirsen, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onlara bir mûcize getiresin! Allah dileseydi elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi. O halde sakın cahillerden olma!” (En’âm Suresi,6/35.)

اِنَّمَا يَسْتَج۪يبُ الَّذ۪ينَ يَسْمَعُونَۜ وَالْمَوْتٰى يَبْعَثُهُمُ اللّٰهُ ثُمَّ اِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

“Ancak (samimiyetle) dinleyenler daveti kabul eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltecek, sonra da O’na döndürülecekler.” (En’âm Suresi,6/36.)

İnsan bu sözlerin yüce Allah tarafından Peygamberimize yöneltildiğini tam anlamı ile kavrayınca bu gerçeği bütün varlığı ile hissedince bu durumun özünü iyice kavrayabilir. O ki, "ulul azm" peygamberlerden biridir ve son derece sabırlıdır. Öyle ki, uzun yıllar boyunca kavminin birçok eziyetlerine katlanmış, her hoşgörülü insanı çileden çıkarabilecek derecede kaba olan bu davranışları yüce Allah'a havale etmiş, hiçbir zaman bu kabalıkların sahiplerine Hz. Nuh gibi beddûa etmemiştir.
Onların doğru yola gelmeleri son kendilerine mucize göstermene dayanmıyor. Çünkü onların eksiği sözlerinin gerçek olduğunu kanıtlayacak bir mucize değildir. Eğer yüce Allah dileseydi onların tümünü doğru yolda bir araya getirirdi. Bunu yapmanın çeşitli imkânları yüce Allah'ın elinde idi. İsteseydi yapardı ama “sünnetüllâh” böyle değildir.

Rabbimiz insanlara doğru yoldan yürümeyi emretmekle yetinerek itaat ve isyan şıklarından birini seçmeyi özgür iradelerine bırakmış, kendilerini son aşamada tercihlerinin adil ve haklı karşılığı ile baş başa bırakmıştır.

Hâtemü’l-Enbiyâ olan Muhammed Mustafa (sav) Allah’ın izni olmadan insanları hidayete kavuşturamayacağı gibi yine Allah murat etmedikçe mûcize de gösteremez. Bütün güç ve kuvvet nasıl Allah’ınsa insanları hidayette toplama kudreti de yalnız Allah’a aittir.  “Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O, doğru yola gelecekleri daha iyi bilir.” (Kasas,28/56.)[4] Yaratmak, yaşatmak, hükmetmek, rızık vermek, imtihana tabi tutmak, öldürmek ve diriltip hesaba çekmek nasıl Allah’a aitse hidayet vermek te Allah’a aittir.
Bu ayette Allah Resulü'nü (s.a.) uyarmakta ve şöyle demektedir: "İnatları karşısında sabırsızlık gösterme, görevini bizim çizdiğimiz yolda ısrarla yerine getirmeye devam et. Eğer bu görev mucizelerle yerine getirilecek olsaydı, bunu bizzat kendimiz yapamaz mıydık? Fakat, istenilen zihni ve ahlakî devrimin gerçekleşmesi ve senin oluşturmak üzere bir elçi olarak atandığın müttaki toplumun kurulması için bu yöntemin uygun olmadığını biz biliyoruz. Bununla birlikte, eğer kayıtsızlıklarının ve inkârlarının yol açtığı gönlünün acısına katlanamıyorsan ve kabul edebilecekleri apaçık bir ayetin onların zihinlerindeki katılığı kırabileceğini düşünüyorsan, o zaman kendin öyle bir ayet getirmeye uğraş; gücün yeterse yer katmanlarını del geç veya göklere çık. Fakat sünnetimizde böyle bir şeye yer olmadığından bu arzunu yerine getirmemizi Biz'den bekleme." (Tefhîm,I/545-546.)
“O halde sakın cahillerden olma!” emri, Allah'ın amacının tek tek her insanın şu veya bu şekilde hidayet'i kabule zorlanması olmadığını vurgulamak içindir. Allah Hakk'ın, insanlara akli yoldan sunulmasını ister. Öyle ki, akılları Hakk'a yatanlar onu zorlanmadan kabul etmeli ve sonra kâfirlere karşı ahlakî üstünlüklerini kanıtlayacak şekilde Hakk'a (Gerçeğe) uygun olarak karakterlerini oluşturmalıdırlar. (Tefhîm,I/546.) Helâk olan, (bâtıla uymakla helâki hak ettiğini gösteren) açık bir delile göre helâk olsun; (hakka tâbi olmakla) hayatta kalmayı, ebedî hayat ve kurtuluşu hak eden de açık bir delile göre hak etsin. 

“..Ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın.” (Enfâl,8/42.)[5]

وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ يُنَزِّلَ اٰيَةً وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

"Ona rabbinden bir mûcize indirilseydi ya!" dediler. De ki: Şüphesiz Allah mûcize indirmeye kādirdir. Fakat onların çoğu bilmezler.” (En’âm Suresi,6/37.)

Aslında Allah’ın elçisi, âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed’e indirilen vahiy başlı başına bir mûcize olduğu halde müşrikler inatlarından dolayı bu indirilenlere inanmayıp inkarı, şirk ve zulmü seçtiler. Zaten müşriklerin derdi üzüm yemek değildi, asıl isyanları Allah’ın hayatlarına müdahelesi ve sömürü düzenlerini, şirk inançlarını kaldırmış olması cehâletlerini yüzlerine vurmuş olmasındandı.
Esasen; yaratılışın sırrı, hayatın anlamı ve amacı, tek İlah olarak Allah'ı tanımak ve hiçbir şeyi Allah’a şerîk/ortak koşmamaktır. Şirk, bireyin kendisi gibi diğer bireylere kulluk ettiği inancın adıdır. Ama onlar sistemleşmiş, ilkeselleşmiş ve kavramsallaşmış yeryüzünün en büyük günahı olan şirk sömürü düzenini yani Allah’ın yanına-yöresine şefaatçılar, aracılar koymak ve Allah’a kulluğu bu aracı-şefaatçıların onayına bağlamayı terk etmek istemiyorlardı.

Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim’de Müşrikler; Allah’tan başka tanrı uyduran[6], Allah’a benzerler icat eden[7], Allah’a oğullar ve kızlar uyduran[8], Allah’a cinleri yardımcı kılan[9], dinlerini parça parça eden[10] , Allah ile kendi aralarında şefaatçi kabul eden[11], putlardan yardım bekleyen[12], Allah’ı, ayetlerini ve ahireti yalanlayan[13] , peygamberlere ve meleklere düşman olan[14], helali haram, haramı helal kılan[15] , Allah ve Rasülünü çirkin iftiralarıyla inciten[16], haksız yere mal gasbeden[17] , zalim[18], yalancı[19], hain[20], ahde vefa göstermeyen[21] ve bile bile hakka kulak tıkayan[22] kimseler olarak anlatılmaktadır.

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا طَٓائِرٍ يَط۪يرُ بِجَنَاحَيْهِ اِلَّٓا اُمَمٌ اَمْثَالُكُمْۜ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ثُمَّ اِلٰى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ

“Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp rablerinin huzuruna getirileceklerdir.” (En’âm Suresi,6/38.)

“Âyette “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” buyuruluyor. Buradaki kitap birkaç şekilde anlaşılmıştır. Bir görüşe göre bu kitap levh-i mahfûzdur. Yüce Allah, âlemde olmuş ve olacak her şeyi, her varlığı ve her olayı, ilm-i ezelîsinin bir ifadesi olarak levh-i mahfûzda bütün ayrıntı ve kanunlarıyla tesbit ve tayin etmiştir. Âlemde vuku bulan her şey O’nun ilmi, O’nun kurduğu düzen içinde gerçekleşmekte, ilmine ve kudretine şahadet etmektedir. Daha zayıf olan diğer bir görüşe göre bu kitap, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Çünkü Kur’an’da insanların muhtaç olduğu pek çok bilgi, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmayı gerekli kılan yeteri kadar delil mevcuttur. 

Buna rağmen inanmayanlar, Kur’an’da eksik bilgi verildiğinden değil, inatlarından veya İslâm’ın getirdiği hükümleri kendi menfaatlerine aykırı bulduklarından dolayı inanmamaktadırlar.” (Diyanet, Kur’an Yolu, II/400-401.)

Görenler, düşünenler için yeryüzünde ve insanları kuşatan tabiatta da birçok âyet, mûcize, Allah’ın kudretini apaçık gösteren deliller vardır. Âyette bu delillerden birkaçına işaret edilmektedir. Ama onlar “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, doğru yola dönemezler.” (Bakara,2/18.)[23]

“İnkâr edenleri imana çağıran (peygamber) ile inkâr edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı anlamazlar.” (Bakara,2/171.)[24]

 “Onların çoğu, ancak ortak (şirk) koşarak Allah'a iman ederler”. (Yusuf,12/106)[25]

 “İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr etmektedirler.” (Rûm,30/8)[26]

 “Yine de insanların çoğu ancak inkârda direttiler”. (İsra,17/89)[27]

وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا صُمٌّ وَبُكْمٌ فِي الظُّلُمَاتِۜ مَنْ يَشَأِ اللّٰهُ يُضْلِلْهُۜ وَمَنْ يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

“Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağırlar ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu şaşırtır; dilediği kimseyi de doğru yola iletir.” (En’âm Suresi,6/39.)

“Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (İbrahim,14/4.)[28]

“Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yapmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.” (Nahl,16/93.)[29]

قُلْ اَرَاَيْتَكُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُ اللّٰهِ اَوْ اَتَتْكُمُ السَّاعَةُ اَغَيْرَ اللّٰهِ تَدْعُونَۚ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

“De ki: "Ne dersiniz, size Allah’ın azabı gelse yahut kıyamet gelip çatsa size, Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım)!" (En’âm Suresi,6/40.)

بَلْ اِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ اِلَيْهِ اِنْ شَٓاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ۟

“Aksine, yalnız Allah’a yalvarırsınız. O da kendisine yalvarmanıza konu olan belâyı dilerse kaldırır, siz de ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz.” (En’âm Suresi,6/41.)

Allah’tan başka dayanılıp güvenilecek gerçek ilâh yoktur. Yaratan, yaşatan, hüküm koyan, hidayet ve rızık veren, öldürüp hesaba çekecek olan âlemlerin Rabbi ve Mevlâmız olan Allah’tır.

Öyle belâ ve musibetler de vardır ki, insanlar bu durumlarla karşılaştıklarında genellikle, inançlısıyla inançsızıyla, kurtuluş için yalnız Allah’a yalvarır; Allah’ı unutanlar bile taptıkları putlarını, uydurma tanrılarını, taparcasına bağlandıkları servetlerini, makamlarını, liderlerini unutarak, Allah’ın vicdanlarına yerleştirdiği fıtrî bir eğilimle Allah’a yönelir, O’ndan başka kurtarıcı ulu kudret bulunmadığının farkına vararak kurtuluşu yalnız O’ndan dilerler.

“Onlar, Allah’ın nimetini bilirler, sonra da inkâr ederler. Onların çoğu kâfirlerdir.” (Nahl,16/83.)[30]

“O, sizi karada ve denizde gezdirip dolaştırandır. Öyle ki gemilerle denize açıldığınız ve gemilerinizin içindekilerle birlikte uygun bir rüzgârla seyrettiği, yolcuların da bununla sevindikleri bir sırada ona şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her taraftan dalgalar onlara hücum eder de çepeçevre kuşatıldıklarını (batıp boğulacaklarını) anlayınca dini Allah’a has kılarak “Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden olacağız” diye Allah’a yalvarırlar.” (Yûnus,10/22.)[31]
----
وَلَقَدْ اَرْسَلْـنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَاَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ

“ Andolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından, belki yalvarıp yakarırlar diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık.” (En’âm Suresi,6/42.)

Rabbimiz, inkârcı olanların, akıllarını başlarına toplayıp doğru yolu seçmeleri için peygamberlerini tasdik ederek kendisine niyazda bulunmaları, yalvararak af dilemeleri için onları geçim sıkıntısı, hastalık gibi sıkıntılara mâruz bırakmıştı. Ama onlar yine isyan, küfür, şirk ve azgınlıklarına, zulüm ve kibirli hareketlerine devam ettiler. “Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.” (Âli İmran,3/117.)[32]

فَلَوْلَٓا اِذْ جَٓاءَهُمْ بَأْسُنَا تَضَرَّعُوا وَلٰكِنْ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! Fakat kalpleri iyice katılaştı; şeytan da onlara yaptıklarını şirin gösterdi.” (En’âm Suresi,6/43.)

“Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkını yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır…” (Araf, 7/94)[33] 

“Onların ne malları ne evlatları sakın seni imrendirmesin, o hiçbir şey değildir. Çünkü Allah onları dünya hayatında bunlarla azaba uğratmayı ve canlarının kâfir olarak çıkmasını istiyor” (Tevbe, 9/55)[34]

“Yarab! Sen Firavun’a ve yandaşlarına dünya hayatında bir güzellik, ihtişam ve büyük servetler verdin, yolundan saptırsınlar diye mi?...” (Yunus, 10/88)[35]

Bu ayetlerde aşamalı şekilde nimet, imtihan ve azap serüvenini anlatmaktadır. İşte bu ayetler de sıkıntının insanların iyiliği için verildiği, nimetlerin ve bolluğunun ise insanları gaflette bırakıp helake sürüklediğini göstermektedir. Demek ki insan nimette iken de sıkıntıda iken de durumu lehine çevirebileceği gibi aleyhine de işletebilmektedir. İşte insanın hayır ve şerle imtihanı budur. İnsanın verdiği karşılık da ya şükür ya da küfürdür.

Allah (cc) şeytana yoldaş ve yâren olan kâfirlere de nimet vermekte ve onların hak ettikleri azabı hemen vermemekte, onlara süre tanımaktadır (Araf, 7/182-183; Ra’d, 13/32; Hac, 22/44-48). Onlara tanınan bu süre aslında onların iyiliğine de değildir. Çünkü o sürede onlar günahlarını artırmaktadırlar (Ali İmran, 3/178).

Allah (cc) kâfirleri helak etmeden önce onların kibirlerini kırmak, şımarıklıklarının önüne geçmek ve onların akıllarını başlarına getirmek için çeşitli şekillerde cezalandırmaktadır. “Belki dönerler diye mutlaka onlara o büyük azaptan ayrı olarak daha yakın azabı tattıracağız” (Secde, 32/21) . “Andolsun biz Firavun ailesini tuttuk, öğüt alsınlar diye yıllarca kıtlıkla ve ürünlerini azaltmakla sıktık” (Araf, 7/130; En’am, 6/42; Zuhruf, 43/48) ayetleri bu gerçeği göstermektedir.

Bu ümmetlerin, musibet gibi görünen bu fırsatlardan yararlanarak Allah’a tazarru ve niyazda bulunmaları gerekirdi. Çünkü az çok basîreti olanların, olaylardan ibret almaya yatkınlığı bulunanların, bunun bir uyarı olduğunu farketmeleri gerekirdi. Nitekim bazı âyetlerde insanların genellikle, hiç olmazsa zor durumda kaldıklarında, Allah’ın dinini tanıyarak ihlâsla O’na yalvardıkları bildirilmektedir (meselâ bk. İsrâ17/67; Ankebût 29/65; Lokmân 31/32). Ancak burada ifade buyurulduğuna göre söz konusu eski ümmetlerin “kalpleri iyice katılaşmış, şeytan da onlara yaptıklarını (tuttukları bâtıl yolu) şirin göstermiş” ve bu yüzden onlar kötüyü iyi görmüşlerdi. Sonuçta terbiye olmaları için uğratıldıkları musibetler de kâr etmedi. (Diyanet, Kur’an Yolu, II/403-404.)

 <<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 05.02.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları

[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] Bayram KÖSEOĞLU, Kur’an’da Polemikler, Doktora Tezi, Ankara- 2012, Tez Danışmanı: Prof.Dr. Halis ALBAYRAK, s.61.
[3] Geniş bilgi için bkz. Bayram KÖSEOĞLU, KUR’AN’DA POLEMİKLER, Doktora Tezi, Tez Danışmanı: Prof.Dr. Halis ALBAYRAK, Ankara- 2012, s.61.
[4] إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ 
[5] لِّيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَن بَيِّنَةٍ وَيَحْيَى مَنْ حَيَّ عَن بَيِّنَةٍ 
[6] Bakara, 2/165; En’am, 6/150; İsra, 17/39.
[7] Nahl, 16/74; Şuara, 26/98.
[8] Nisa, 4/117; Meryem, 19/88-93.
[9] En’am, 6/100; Kehf, 18/51-52; Saffat, 37/158,164.
[10] Rum, 30/32.
[11] En’am, 6/94; Ra’d, 13/33; Zümer, 39/3, 43-44.
[12] Ra’d, 13/14; Yasin, 36/75.
[13] Nisa, 4/137; A’raf, 7/37; Ra’d, 13/5; İsra, 17/98; Ğaşiye, 88/23.
[14] Bakara, 2/98; Hac, 22/44.
[15] Maide, 5/103.
[16] Ahzab, 33/57.
[17] Bakara2/160-161.
[18] Kaf, 50/24-25.
[19] İnşikak, 84/22
[20] Hac. 22/38.
[21] Tevbe, 9/12.
[22] Bakara, 2/19.
[23] صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ
[24] وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لاَ يَسْمَعُ إِلاَّ دُعَاء وَنِدَاء صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ
[25] وما يؤمن أكثرهم بالله إلا وهم مشركون
[26] وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ بِلِقَاء رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ
[27] فأبى أكثر الناس إلا كفورا
[28] فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
[29] وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلكِن يُضِلُّ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَلَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
[30] يَعْرِفُونَ نِعْمَتَ اللّهِ ثُمَّ يُنكِرُونَهَا وَأَكْثَرُهُمُ الْكَافِرُونَ
[31] هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتَّى إِذَا كُنتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِم بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُواْ بِهَا جَاءتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءهُمُ الْمَوْجُ مِن كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّواْ أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُاْ اللّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ أَنجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنِّ مِنَ الشَّاكِرِينَ
[32] وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
[33] وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّبِيٍّ إِلاَّ أَخَذْنَا أَهْلَهَا بِالْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ
[34] فَلاَ تُعْجِبْكَ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُمْ إِنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُم بِهَا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ أَنفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ 
[35] وَقَالَ مُوسَى رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلأهُ زِينَةً وَأَمْوَالاً فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّواْ عَن سَبِيلِكَ




Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı