13 Kasım 2017 Pazartesi

SA5155/KY57-AHCZD56: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 19: Nisâ (1-19)

"Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. 


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


NİSÂ SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (1-19. Ayetler)[1]

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَث۪يراً وَنِسَٓاءًۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ي تَسَٓاءَلُونَ بِه۪ وَالْاَرْحَامَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يباً

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının. Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlıktan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisâ Suresi,4/1)

Mü’minler, Allah’ın azabından çekinip ve Allah’ın azabından kurtaracak işler yaparak genel ve özel ilişkilerinde Allah'a isyan etmekten, itaatsizlikten korkarlar, takvâ sahibidirler. 

Takvâ[2] kavramı ise; iman, ihsan, ihlâs, ibadet, itaat, sâlih amel, birr ve adalet gibi bütün erdemleri kapsar. Takvâ gerçek, olması gereken bir Müslüman kimliğe işaret eden şemsiye bir kavramdır.  

Müttakî ise, Allah’ın emrettiklerini yapan ve nehyettiklerinden kaçınan; şeytanın, şeytanın milislerinin ve binlerce yıllık düşmanlık/oyunlarını bilen ve şeytanın ataklarına karşı teyakkuz hâlinde olan mü’min olmak demektir. Müttakîler, Allah’ın her zaman kendilerini gördüğünü ve bütün hareketlerinin Allah'ın kontrolü altında olduğunu bilirler. Fiil, söz, niyet bunlardan hiç biri Allah’a gizli kalmaz.

Yaratanı bir, özü ve aslı bir, ilk oluşta anası babası bir, sonraki oluşlarda da soyu ve ailesi bir olan; hakları ve ödevleri olan insanlara,  topyekün, kendilerini yaratan Rabblerine bağlamaları istenmektedir.

Ayet-i kerime insan hayatının temelinin aile olduğunu ifade etmektedir. Bugün belki en önemli problemlerimizden olan tevhid, vahdet’ten sonra aile problemimiz ön plana çıkmaktadır. Müslüman erkek, kadın, yaşlı, genç, çocuk figürlerinde ciddi problemlerimiz var. Bugün evlerimize tekrar önem verme ve adeta “son kale” muamalesi yapmak zorundayız. Müslüman olarak evimizde başarısız olduktan sonra dışarıda başarı kazanmak zor görünmektedir. Aile çökerse din, ahlak, ekonomi  vb. de bundan nasibini alacaktır.

Mevlâmız olan Allah mü’minlere “akrabalık bağını çiğnemeden sakınmalarını” emretmektedir.  Akrabalık bağının (sıla-i rahim) hakkını vermemekten sakınmanın, Allah’ın emirlerine aykırı davranmaktan sakınma ile beraber zikredilmesi İslâm’da akrabalık ilişkisine ne kadar önem verildiğine güçlü ve açık bir işaret teşkil etmektedir.

Allah Mü’minlere suredeki bu giriş, devamında gelecek olan insan hakları ile ilgili, özellikle de aile hayatının iyi bir şekilde devam etmesini sağlamak amacıyla ortaya konulan kural ve düzenlemelerle büyük bir uyum içindedir.

وَآتُواْ الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ وَلاَ تَتَبَدَّلُواْ الْخَبِيثَ بِالطَّيِّبِ وَلاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ إِنَّهُ كَانَ حُوبًا كَبِيرًا

“Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; zira bu büyük bir günahtır.” (Nisâ Suresi,4/2)

Mü’minler, yetimlerin mallarını verirler, kendi  sahip oldukları şeyleri, yetimlerin değerli malları ile değiştirmez ve onları yemezler.

“Babasını kaybeden her çocuk (yetim) şahsı ve malları için bir koruyucuya, eğitici ve temsilciye muhtaç olur, işte bu koruyucu ve temsilciye veli denir. Velinin vazifesi yetimi görüp gözetmek, onun şahsî ve malî menfaatini kollamaktır: Yetimi himayesi altına alan, koruyup yetiştiren kimselere Resûlullah’ın, cennette kendileriyle beraber olacağı müjdesi vardır (Buhârî, “Talâk”, 25, “Edeb”, 24; Müslim, “Zühd”, 42). Bunu yapmayan, üstelik yetim malını yemeye, gasbetmeye, onu kendine ait kötü malla değiştirmeye kalkışan veli, görev ve yetkisini kötüye kullanmış, emanete hıyanet etmiş olmaktadır.” (Kur'an Yolu Tefsiri, II/14-15.)

Kullarını en iyi yüce Allah bilir. Fıtratlarını en iyi O tanır. Onları yaratan olduğuna göre onları en iyi bilen de Allah’tır. Mü’minler, yetimlerin yaşı küçük olduğu sürece onların malını sadece onlar için harcarlar ve gerekli yaşa ulaştıklarında onların hakkı olan mallarını yetimlere geri verirler. Rabbimiz, yetimlerin varisi durumundan olanlara buluğ çağına erdiklerinde yetimlere mallarını tam ve eksiksiz vermelerini emretmektedir. Yetim malı size haram ve pistir. Kendi malınız ise helal ve hoştur. Bundan dolayı kendi helal olan malınızla, yetimin haram olan malından bir değiştirme, bir alışveriş yapmaya kalkmayınız. Mü’minler, kazançlarını yasak olan hiçbir yolla pisliğe bulaştırmazlar. Yani kendi  sahip olduğu şeyleri, yetimlerin değerli malları ile değiştirmezler.

Büyük bir günah olarak kabul edilen “yetimlerin mallarını yemek” ve bu büyük cürümle ihanet edenlerin, Allah’ın emrine karşı gelip isyan ve ihanet ettiğini ve yüce Allah’ın bu niyetini ve davranışı bildiğini algılamaları gerekir ve işlediği bu büyük günahtan dönmesi gerektiğini de bilmelidirler.

En güzel örneğimiz olan Allah’ın elçisi Muhammed Mustafa (sav)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Ben ve yetimi himaye eden kimse cennette şöylece beraber bulunacağız” buyurmuş ve işaret parmağıyla orta parmağını aralarını biraz aralayarak göstermiştir (Buhârî, “Talâk”, 25) . Diğer bir hadis-i şeriflerinde ise, “Müslümanların evleri arasında en iyisi içinde kendisine iyi davranılan yetim bulunan evdir. En kötüsü de, içinde, yetim bulunup da kendisine kötü davranılan evdir.”(İbn Mâce, “Edeb”, 6.) buyurarak yetimlerin sıcak bir yuvada korunup gözetilmesini teşvik etmiştir.

وَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تُقْسِطُواْ فِي الْيَتَامَى فَانكِحُواْ مَا طَابَ لَكُم مِّنَ النِّسَاء مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تَعْدِلُواْ فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلاَّ تَعُولُواْ

“Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.” (Nisâ Suresi,4/3)

Mü’minlere, mallarını ellerinden almak için daha korumaları altında bulunan henüz buluğa ermemiş kızları nikahlamamaları emredilmektedir.  Çünkü, eğer yetim bir kızı bizzat veli nikâhlamak isterse bu takdirde onun koruyucusu yoktur. Mü’minler, cahiliye döneminde yaygın olduğu gibi yetim kızların velileri olarak, onları kendi kontrolleri altında tutmak için, koruyucuları olmamasından yararlanarak güzellikleri ve zenginlikleri için bu yetimlerle evlenmezler; onlara kaba davranmazlar ve adaletsizlik yapmazlar.

Hz. Âişe’nin “yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız...” meâlindeki âyetin geliş sebebi olarak zikrettiği yaygın âdet ve sorular, yukarıdaki açıklamanın tarihî bir vâkıa olduğunu göstermektedir. Buna göre veliler ya mallarına göz koydukları için –istemedikleri, sevmedikleri halde– himayeleri altındaki yetimlerle evleniyorlardı yahut da isteyerek evleniyor, fakat mehirlerini ve çeyizlerini emsaline göre eksik belirliyorlardı (Buhârî, “Tefsîr”, 4/1). (Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 15-17)

Kur'ân-ı Kerim'in, birden fazla kadınla evlenmenin meşrûiyetine, doğrudan buna yönelik bir ifade ile değil, bir başka münasebetle (yetimlerin hakını korumaktan söz ederken) temas etmiş olması düşündürücüdür. Âyetin dolaylı olarak temas ettiği birden fazla kadınla evlenme (teaddüd-i zevcât, polijeni) imkânı ve âdeti, İslâm’ın geldiği çağdan çok öncelere uzanmaktadır. 

O çağlarda Mısır, Hindistan, Çin ve İran’da, eski Yunan ve Roma toplumlarında, yahudilerde ve Araplar’da ya nikâhlamak ya da evde veya evin dışında bir yerde dost tutmak suretiyle erkekler, birden fazla kadınla evlilik yapıyor veya evliliğe benzer ilişkiler yaşıyorlardı. 

Şu halde erkeğin birden fazla kadınla evlenme imkân ve uygulamasını İslâm getirmemiş, mevcut uygulamayı belli şartlara ve hukuk kurallarına bağlamak suretiyle iyileştirerek devam ettirmiştir. 

Devam ettirirken de iki durumu birbirinden ayırmış gibidir: a) Henüz evlenmemiş olanlara–bu âyette– bir kadınla yetinmeleri tavsiye edilmiş, birden fazla kadınla evli olanlar için adalete riayet edememe tehlikesinin bulunduğu, bundan uzak kalmanın en uygun yolunun ise bir kadınla evlenmek olduğu dile getirilmiştir. b) 129. âyette ise birden fazla kadınla fiilen evli olanlara hitap edilmiş, birden fazla kadın arasında adalete tam riayetin mümkün olmadığı bir kere daha hatırlatıldıktan sonra hiç olmazsa adaletsizlikte, farklı ilgi ve muamelede ölçünün kaçırılmaması istenmiştir. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/ 15-17.)

İslâm'dan önceki cahiliye günlerinde, evlenilen kadınların sayısında herhangi bir sınırlama yoktu. Allah, evlenilecek kadınların sayısını azami dört ile sınırladı ve hepsine adaletli davranma şartını getirdi. Çünkü çok kadınla evlilik bazı durumlarda (savaş vb.) kültürel ve ahlâkî bir ihtiyaç olabilmektedir ve aslen kötü değildir.  Fıtratı koruyan ve fıtrata uygun düzenlemeler getiren Kur'an, işte bu nedenle adalet şartını yerine getirmek koşuluyla çok kadınla evlenme izni vermiştir.

İslâm düzeni insan içindir. Realist ve pratik bir düzendir. O, insan ahlâkını ve toplumun temizliğini gözeten bir düzendir. İnsan fıtratı ve yapısıyla uyum içindedir. İnsanın gerçeklerine ve zorunluluklarına uygundur. Farklı bölge ve zamanlarda ve farklı durumlarda değişen hayat koşullarıyla da uyuşmaktadır. 

Âyetin birden fazla kadınla evlenme İzni, fıtri bir gerçeğe, hayati bir olguya cevap vermekte ve toplumu -fıtri zaruretlerin ve değişik olguların baskısı altında- dağılmaktan, çözülmekten ve bunalımdan korumaktadır. Bu izin, fıtri ya da toplumsal bir zorunluluk olmaksızın serbest bırakılan, hayvani zevkin tatmini ya da bunun erkeğin, ikide bir dost değiştirmesi gibi eş değiştirmesi kesinlikle değildir. Zaten böyle olsaydı modern batılı zihinlerin hiçbir problemi olmazdı. Ama burada da yaratan Allah insanı kendine bırakmıyor ve gerekli düzenlemeleri kendisine bildiriyor.

Müslümanların bir ruhsat olarak verilen bu hususu kötüye kullanmaları; zulüm ve haksızlıkların artması Kur’an’ın değil, Kur’an’ın koyduğu esasları koruyamayan Müslümanların suçudur ve İslâm’a karşı olan, onun şeriat ve kanunundan uzaklaşan toplum bu aşırılık, haksızlık, suistimalden birinci derece sorumludur.

Bununla beraber, “tarihî ve sosyal şartlara bağlı bir cevazdan (izin, serbest bırakma) ibaret olan çok kadınla evlilik, genellikle kötüye kullanıldığı ve olumsuz sonuçlar doğurduğu takdirde, müslümanların veya yetkili temsilcilerinin kararıyla engellenebilir. Bu tasarruf, Allah’ın hükmünü değiştirme anlamına gelmez. Bu, tıpkı şartlarını yerine getirememekten korkan ferdin tek kadınla evli kalmayı yeğlemesi gibidir; şartları oluşursa ruhsat da geri döner.”  (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/ 15-17.)

Burada diğer mühim bir mesele de şudur: Müslümanlar iman ettikleri Allah’ın iman ettikleri kitabında belirlediği bir husus için kırılmaları, dökülmeleri, savunma ve değiştirme çabaları içinde olmalarıdır. Bu kompleks zaten bir belâ, zillet ve iman zaafiyeti  olarak yeter de artar bile.  Ayrıca kendisini Müslüman olarak tanımlayan bir kimse ne zamandan beri Allah’ın belirlediği bir esası sorgulama yetkisini kendinde görmektedir?

Bugün çok eşlilik başlığı altında İslam’a ve Müslümanlara saldıran modern (!) zihin yapısı, sınırsız ve hayasız bir şekilde kadın ve erkek olarak cinslerin birbiri ile hatta daha ileri giderek erkeğin erkekle, kadının kadınla evlenmesine bile izin veren, her türlü insani ve ahlaki değeri ayaklar altına almış olan modern (!) anlayıştır. 

Medeniyet algısı çıplaklıktan ve sonu gelmez bir hedonizmden ibaret olan, her türlü sapkınlığın menbaı ve en ileri düzeyde temsil eden Hristiyan Batı dünyası, ahlaksal olarak büyük bir çöküşün eşiğine gelmiş olup, “Organisation for Economic Cooperation and Development” (OECD)[3] tarafından açıklanan Aile Veri Tabanı raporunda, Amerika ve Avrupa ülkelerinde evlilik dışı doğum oranlarının yüzde 50’nin üzerinde olduğu saptanmıştır. 

2015 yılının Haziran ayında çıkarılan bir kanun ile ABD’nin tüm eyaletlerinde eşcinsel evliliği yasallaştırıldı. Böylece bugün 12’si Avrupa ülkesi olmak üzere dünya üzerinde 17 ülkenin tamamında eşcinsel evlilik serbest hale getirilmiştir. Bu çok gelişmiş (!) anlayış fuhşun, zinanın, egzibisyonizm (teşhirci), fetişist, frottörizm, başta kendi kutsal kurumları olan Papalık başta olmak üzere kiliselerinin Pedofil suçlarıyla normal hale geldiği -neredeyse yakında Pedofili suçuna bulaşmamış din adamı bulamayacakları bir dönemde-  mazoşist ve sadist her türlü cinsel sapıklığı legalleştiren zihniyet, İslam’ın her türlü evlilik şartlarını taşımak ve adaleti sağlamak üzere verdiği ruhsatı beğenmemesinin Müslüman açısından hiçbir ehemmiyeti yoktur.

وَآتُواْ النَّسَاء صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةً فَإِن طِبْنَ لَكُمْ عَن شَيْءٍ مِّنْهُ نَفْسًا فَكُلُوهُ هَنِيئًا مَّرِيئًا

“Kadınlara mehirlerini (bir görev olarak) gönül hoşluğuyla verin. Eğer kendi istekleriyle o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin.” (Nisâ Suresi,4/4.)

Mü’minler, kadınlara verilen değer ve onlara karşı gösterilen rağbetin bir sembolü ve kadınlar için bir teminat, bir güvenlik vasıtası olan mehri verirler.

Bu ayet mehir konusunda kadına açık ve kişisel bir hak kazandırmaktadır. İşte bu uygulamayla İslâm, kadının kendisi, mehri, hakkı, canı, malı, şeref ve konumuna ilişkin cahiliye tortularını hayattan uzaklaştırmak istemiştir. Mehir, sadâk, nihle, ecir (çoğulu ücûr) kelimeleri, evlenme akdinde erkeğin kadına verdiği (muaccel) veya borçlandığı (müeccel) malı ve meblağı ifade eder.  Kadınların zayıflığından istifade ederek borçlandıkları mehri ödemeyen veya verdiklerini geri alan erkekler de bulunduğu için âyette “Kadınlara mehirlerini verin” denilmiş, bu hakkın yerine getirilmesi bir sosyal ve hukukî vazife olarak telakki edilsin istenmiştir. Mehir bir yandan kadınlara verilen değerin ve onlara karşı gösterilen rağbetin bir sembolü, diğer yandan da bir teminat, bir güvenlik vasıtasıdır. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/ 17-18.)


وَلاَ تُؤْتُواْ السُّفَهَاء أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللّهُ لَكُمْ قِيَاماً وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُواْ لَهُمْ قَوْلاً مَّعْرُوفًا

“Allah’ın, sizin için geçim kaynağı yaptığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin. O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.” (Nisâ Suresi,4/5.)

Mü’minler, kimin mülkiyetinde bulunursa bulunsun malda, servette diğerlerinin de hakları ve menfaatlerinin bulunduğuna, bu sebeple mülkiyetin ve malın korunması sorumluluğuna bütün toplumun katılmasının gerekli olduğunu bilirler. Sefih, harcamalarda ölçüsüz davranan, malını akıllıca kullanma yeteneğinden mahrum bulunan insandır. 

Ayette Müslümanlara, hayatın devam ettirilmesi için çok gerekli olan servetin, hiç bir zaman sefihlere ve onu doğru dürüst kullanmayı başaramayacak ehil olmayan kişilere verilmemesi gerektiği, çünkü bu tür kişilerin serveti israf ederek toplumun ekonomik ve kültürel sistemini, uzun dönemde de ahlâkî düzenini bozabileceği öğretilmektedir.

Mü’minler özel mülkiyet hakkını mutlaka korunmalıdırlar, fakat aynı zamanda kişinin onu istediği şekilde sınırsızca kullanıp, toplumu ifsad etmesine de izin vermemelidirler. Her servet sahibi Mü’min, kendi servetini birine emanet etmeden önce o kişinin ehil olup olmadığına dikkat etmelidir. 
---
وَابْتَلُواْ الْيَتَامَى حَتَّىَ إِذَا بَلَغُواْ النِّكَاحَ فَإِنْ آنَسْتُم مِّنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُواْ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ وَلاَ تَأْكُلُوهَا إِسْرَافًا وَبِدَارًا أَن يَكْبَرُواْ وَمَن كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَن كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ فَإِذَا دَفَعْتُمْ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ فَأَشْهِدُواْ عَلَيْهِمْ وَكَفَى بِاللّهِ حَسِيبًا

“Yetimleri deneyin. Evlenme çağına (buluğa) erdiklerinde, eğer reşid olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (ve mallarını geri alacaklar) diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetim malından yemeğe) tenezzül etmesin. Kim de fakir ise, aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” (Nisâ Suresi,4/6.)

Mü’minler, Allah korkusu ve O’nun gözetiminin gölgesinde yetimler ve malları hakkında ayrıca İslâm’ın toplumsal düzeninin dayandığı esaslar noktasında eğitilmektedir. Yetimlere mallarını geri verebilmek için iki şart koşulmuştur: Olgunluk (rüşd) ve evlenme yaşının gelmesi.  Büyük insanlık ailesinin genel dayanışma temeli olan ailesel dayanışmayı gerçekleştirmek için yetime yakınlık derecesi göz önünde bulundurularak, toplum içinde toplumun bu malını en iyi idare edecek birine verilir tasarruf yetkisi. 

Çevre, olgun kişiyi sefih (zayıf akıllı) ten ayırt edebilmektedir. Bu arada malı elinde bulunduranın koruması, sahip çıkması, büyüyüp teslim etmeden önce çabucak yiyip israf etmemesi de telkin edilmektedir. Veliler ve vasîler uygun vasıtalarla kısıtlıları deneyecekler, rüşdün oluştuğuna kanaat getirdiklerinde şahitler huzurunda mallarını, artık reşîd olan sahiplerine (yetimlere) teslim edeceklerdir.

لِّلرِّجَالِ نَصيِبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاء نَصِيبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَّفْرُوضً

“Ana, baba ve akrabaların (miras olarak) bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Ana, baba ve akrabaların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Allah, bırakılanın azından da çoğundan da bunları farz kılınmış birer hisse olarak belirlemiştir.” (Nisâ Suresi,4/7.)

Mü’minler nasıl hayatlarının tamamında yegane Rab ve İlahları olan Allah’ın belirlediği düzenlemelere (emir ve yasaklar) riayet ediyorlarsa, miras paylaşımında da Allah’ın belirlediği sınırların dışına çıkmazlar. İşte bu, kadınlara da erkekler gibi miras hakkını veren İslâm’ın 14 asır önce yerleştirdiği bir ilkedir. Bununla cahiliyenin haksızlık ettiği ve haklarını yediği küçüklerin haklarını da korumuştur. Çünkü eski ve modern cahiliye, savaş ve üretimdeki pratik değerlerine göre bakıyordu fertlere. İslâm ise insana “insanlık” değerine göre bakan Rabbani bir sistem getirmiştir. Ayete göre hem kadınların hem de erkeklerin mirasta bir hakları vardır ve az olsun çok olsun miras bütün varisler arasında paylaşılmalıdır.

Nisâ sûresi, başta kadınlar olmak üzere aile fertlerinin haklarını açıklamaya devam ediyor ve bu âyetle bir Câhiliye âdetini daha kaldırarak miras paylaşımında adaletli bir düzen koyuyor. İslâm’dan önce Araplar mirastan kadınlara ve kızlara pay vermezlerdi. Vârisler ya vasiyet ile ya da –vasiyet yok ise– güç ve yaşa göre belirlenen erkeklerden ibaret idi. “Azından çoğundan, belli pay” ifadesi, miras az olsun çok olsun hak sahiplerinin belli paylarının bulunduğunu belirtmekte ve aşağıda açıklanacak olan miras paylarının sahiplerine verilmesi konusunda titizlik gösterilmesi gerektiğine işaret etmektedir. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/20-21.)

Kur’an’ın bu açık hükmüne rağmen memleketimizde özellikle Doğu ve Güney Doğu’da belli oranda Karadeniz’de kadınlar miras olan haklarını alamamaktadırlar. Halbuki örf başta olmak üzere hiçbir şey İslam’ın hükümlerinin önüne geçemez ve geçmemelidir.

وَإِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ أُوْلُواْ الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينُ فَارْزُقُوهُم مِّنْهُ وَقُولُواْ لَهُمْ قَوْلاً مَّعْرُوفًا

“Miras taksiminde (kendilerine pay düşmeyen) akrabalar, yetimler ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara (gönüllerini alacak) güzel sözler söyleyin.” (Nisâ Suresi,4/8.)

İslâm’ın insanlara telkin ettiği merhamet, şefkat, karşılık beklemeden yardım gibi erdemlere sahip olması beklenen Mü’minlere, ölen kişinin varislerine, mirasta hiçbir hakları olmadığı halde yakın ve uzak akrabalara, ailedeki fakirlere ve mirasın paylaştırıldığı sırada orada hazır bulunan yetimlere karşı cömert olmaları emrediliyor. Varisler onlara bir şeyler vermeli ve güzel sözler söylemelidirler. Uzak akrabaya ve yoksullara mirastan bir miktarın dağıtılmasının hükmünü (bunun farz mı, tavsiye mi olduğu) Mezhep imamlarının da dahil bulunduğu çoğunluk bunun farz değil, gönüllü bir tasadduk olduğunu vurgulamışlardır. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/21-22.)

وَلْيَخْشَ الَّذِينَ لَوْ تَرَكُواْ مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافًا خَافُواْ عَلَيْهِمْ فَلْيَتَّقُوا اللّهَ وَلْيَقُولُواْ قَوْلاً سَدِيدًا

“Kendileri, geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde, onlar hakkında endişeye kapılanlar, (yetimler hakkında da) ürperip korksunlar. Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.” (Nisâ Suresi,4/9.)

Mü’minler yetimlerle alakalı sorumluluklarını yapamamak endişesi ile ürperip korkarlar. Mü’minler, Allah’ın bizlere emaneti olan yetimler hakkında sorumluluk bilinci ile hareket ederler. Ayette Mü’minlerin empati yapmaları istenmiş ve geride bıraktığı zürriyetlerini, kanadı kırık, ne acıyanı ne de koruyanı bulunmayan bir durumda tasvir ederek haksızlığa uğrayıp perişan olmalarını istemeyeceğinize göre “asıl kanadı kırık yetimleri de kendi çocuklarınız olarak düşünün”, onlara haksızlık edip perişan etmeyin denilmiştir.

إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا

“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.” (Nisâ Suresi,4/10.)

Mü’minler, yetimlerin mallarını haksız yere yemezler. Mü’min yüreği buna cesaret edemez zaten. Alah’ın bu şiddetli tehdidinden korkarlar. Allah’ın kitabına iman eden ilk Mü’minler her ayeti kendi üzerlerine alıp, emirlere riayet edememekten endişe ediyorlardı. Onlar yetimlerin mallarında, yüce Allah’ın şu güçlü ve derin işaretleri bulunan ayetlerde sözünü ettiği ateşi görüyorlardı. Bu yüzden yetimlerin mallarına dokunmaktan çok korkuyorlardı. Bugünün Müslümanları olarak bizler de aynı hassasiyeti taşımalı ve haksız yere yetim malını yemeyi “karınlarına ateş doldurma” olarak görebilmeliyiz.

يُوص۪يكُمُ اللّٰهُ ف۪ٓي اَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۚ فَاِنْ كُنَّ نِسَٓاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَۚ وَاِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُۜ وَلِاَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ اِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌۚ فَاِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُٓ اَبَوَاهُ فَلِاُمِّهِ الثُّلُثُۚ فَاِنْ كَانَ لَهُٓ اِخْوَةٌ فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوص۪ي بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْۚ لَا تَدْرُونَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعاًۚ فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماً
وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ اَزْوَاجُكُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَدٌۚ فَاِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوص۪ينَ بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَكُمْ وَلَدٌۚ فَاِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُمْ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ وَاِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً اَوِ امْرَاَةٌ وَلَهُٓ اَخٌ اَوْ اُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُۚ فَاِنْ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَهُمْ شُرَكَٓاءُ فِي الثُّلُثِ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصٰى بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۙ غَيْرَ مُضَٓارٍّۚ وَصِيَّةً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَل۪يمٌۜ

﴾11﴿ “Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder. (Mirasçılar) ikiden fazla kadın iseler bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, anne babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da anne babası ona vâris olmuşlarsa annesinin hakkı üçte birdir. Ölenin kardeşleri varsa annesinin payı, vasiyetten ve borçtan sonra altıda birdir. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş paylardır; şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.” (Nisâ Suresi,4/11.)

12﴿ “Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra, eşlerinizin, çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Çocuğunuz varsa bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının, annesi, babası ve çocukları bulunmadığı halde malı (diğer) mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kız kardeşi varsa, vasiyetten ve borçtan sonra her birinin payı altıda birdir. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. Kimse zarar görmesin; Allah’ın hükmü budur. Allah her şeyi bilendir, hilim sahibidir.” (Nisâ Suresi,4/12.)

Yaratan, yaşatan ve kullarını her kesten daha iyi tanıyan âlemlerin Rabbi, mevlâmız olan Allah, kullarının nasıl yaşayacağını (kullanım kılavuzu gibi), hangi kurallara tâbi olacağını belirlediği gibi miras hukukunun gereklerini de belirlemiştir. Miras taksimi, İslâm’ın öngördüğü sosyal adalet ve refahın sağlanmasında rol oynayan önemli kural ve kurumlardır.

İslâm’da miras taksiminin şahsî duygulara ve tercihlere göre değil, akrabalık bağına ve bu bağın cemiyet ve aile hayatında sağladığı faydalara göre belirlenmiştir. Mirasın akrabalık bağına dayanması ve bunun da akraba fertleri arasında farklı bulunması, payların da buna göre az veya çok olmasını gerektirmektedir. (Kur'an Yolu Tefsiri, II/24.)

“Kur'anı Kerim tatbikatta en çok cari olan halleri nazara alarak hüküm sevk etmiş ve miras paylarını en yakın mirasçı­lar hakkında tespit buyurmuştur. Teferruatı, yani sair mirasçıların tespitini ve paylarının tayinini Hadis'e ve icmâ ve içtihada terk eylemiştir. İşte içtihadın da iştirak edip genişleterek teferruata bağladığı miras sistemine (Ferâiz) adı verilmektedir. Haddizatında ferâiz Kur'anı Kerim'deki esaslara dayalı geniş şekilde ifade olunmuş miras sistemidir. Şu halde Kur'anı Kerim'deki mirasla ilgili esasların çok iyi bilinmesi, ferâizin de sahih ve emin şekilde anlaşılmasına yardımcı olur.[4]

Kur'anı Kerim'in miras hukuku ile ilgili âyetler şöyledir:

I — Ana babanın ve hısımların bıraktıkları mallardan erkeklerin hisseleri olduğu gibi, kadınların da payları vardır. Bırakılan mal (tereke) az veya çok olsun hüküm böyledir. (Nisa,4/7).

2 — Mirasçı olmayan hısımlar ve akrabalara, yetim ve yoksullara terekenin taksiminde yanınızda iseler terekeden bir şey verin ve kendilerine güzelce söz söyleyin. (Nisa,4/8).

3 — Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarını ateş ile doldururlar, onlar dehşetli ateşe sokulacaklardır (Nisa,4/10).

4 — Allah çocuklarınızdan erkeklere iki kız hissesi takdir etmiştir. Kızlar ikiden ziyade ise terekenin üçte ikisi onlarındır. Kadın mirasçı bir tek ise, terekenin yarısı ona aittir. Murisin (müteveffa) hiç bir çocuğu olmayıp da ana babası vâris iseler, üçte bir ananındır. Erkek veya kadın kardeşleri varsa, terekenin altıda biri ananındır, (Nisa,4/11).

“İlk bakışta adaletsizlik gibi algılanan İslam miras hukukunda kadınlarla erkekler arasındaki bu farklılığı İslam hukukunun bütünlüğü içerisinde değerlendirmek gerekir. İslam miras hukukundaki nafaka[5], mehir[6], erkeklerin –gerektiğinde- savaşla sorumlu olmaları, ceza hukukundaki âkile[7] ve kasâme[8] müesseselerinde erkeğin maddi yükümlülüğü göz önünde bulundurulduğunda kadın-erkek arasındaki ikili birli taksimin hukuk sisteminin bütünlüğü, erkek ve kadınların toplum ve ailedeki ekonomik sorumlulukları içinde hayatın gerçeklerine daha uygun ve adil olduğu görülür.” [9]

5 — Bu hükümler yapılmış olan vasiyetin tenfizden borçların ödenmesinden sonra tatbik olunur. (Nisa,4/12).

6 — Zevcelerinizin çocuğu yoksa terekelerinin yarısı sizindir. Varsa, dörtte biri size aittir. Bu hükümler de vasiyetin tenfizi ve borçların edasından sonra tatbik edilir. (Nisa,4/12).

7 — Çocuğunuz yok ise terekenizin dörtte biri karılarınızındır. Çocuğunuz varsa sekizde biri onlarındır. Bu hükümler, vasiyetin yerine getirilmesi ve borçların edasından sonra câ­ridir. (Nisa,4/12).

8 — Muris, miras bırakan erkek veya kadın, çocukları ve babası olmayan kimse ise, ana bir erkek ve kız kardeşten her birine altıda bir hisse verilir. Bunlar birden ziyade iseler terekenin üçte birini taksim ederler. Bu ahkâm da vasiyetin tenfizi ve borçların ödenmesinden sonra câridir. (Nisa,4/12).

9 — Ey iman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmanız haramdır. (Nisa,4/19).

10 — Kendileriyle yemin akd ettiğiniz kimselere de hisselerini verin, çünkü Allah her şeye hakkiyle şahittir. (Nisa,4/ 33).

11 — Ey iman edenler, birinize ölüm tehlikesi eriştiği zaman vasiyet yaparsanız sizden (yani müslim) iki âdil şahit tutun; seyrüseferde iseniz sizlerden başkasından iki şahit gösterin. Bunlar doğru şahitlik edeceklerine yemin etsinler...) (Maide,5/106).

12 — Ölüm tehlikesi gelince mal bırakılıyorsa, anaya babaya ve hısımlara iyi bir şekilde vasiyet etmek farz olurdu. (Bakara,2/180).

13 — Vasiyeti işittikten sonra onu değiştiren, söyleneni başka türlü beyan eden günahkârdır. Allah vasiyet edenin sö­zünü işitir, onu hakkiyle bilir. (Bakara,2/182).

14 — Vasiyet edenin hatalı veya kastı yanlışlığını dü­zeltmek isteyene günah yoktur. «Çünkü bu vasiyeti değiştirmek değil,» vasiyetçinin gerçek arzu ve iradesini meydana koymaktır». (Bakara,2/182).

İslâm miras hukukunda mirasçıya vasiyet yapılamamaktadır. Bunun sonucu olarak miras bırakanın ölümünden sonra mirasçılar arasında muhtemel husumet ve anlaşmazlıklara da sebebiyet verilmesi engellenmiş olacaktır.

Bunlar özlü olarak kanunî miras ve ölüme bağlı tasarruflar hakkında Cenabı Allah'ın hükümleridir.” [10]

تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve peygamberine itaat ederse Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır, orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kazanç budur.” (Nisâ Suresi,4/13.)

وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَاراً خَالِداً ف۪يهَاۖ وَلَهُ عَذَابٌ مُه۪ينٌ۟

 “Kim de Allah’a ve peygamberine itaatsizlik eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar, onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (Nisâ Suresi,4/14.)

İlahlık yetkisini ve  Rabb olma yetkisini elinde bulunduran yüce Allah’ın bilgisi ve hikmeti uyarınca ortaya koyduğu gerek ailenin iç ilişkilerini ve gerekse toplumun ekonomik ve sosyal ilişkilerini düzenlemek için önerdiği bu yasalar, bu hükümler “Allah’ın sınırları”dır. Bu miras sistemi hem insan fıtratının ve hem de bütün yönleri ile aile düzeninin ve insanlık hayatının gerçekleri ile uyumlu bir sistemdir. Bu âyetlerde, yukarıda belirtilen buyruk, yasak ve tavsiyelerin Allah Teâlâ tarafından konulmuş sınırlar olduğu, Allah ve resulüne itaat edenlerin âhirette büyük mükâfatlara nâil olacakları, onlara itaatsizlik edip Allah’ın koyduğu sınırları aşanların ise ağır cezalara çarptırılacağı vurgulanmıştır.  Bu sert uyarı, insanları, miras hükümlerini değiştirdikleri veya Allah tarafından belirlenen sınırları aştıkları zaman atılacakları Cehennem azabından korumak için yapılmıştır. Ne yazık ki bazı Müslümanlar da, Yahudilerin yaptığı hataya düşerek Allah'ın hükmüne karşı gelmiş ve onu değiştirmeye çalışmışlardır.

أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

“Dikkat edin, yaratmak da, emretmek (idare ve hüküm)  de yalnız O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı yücedir.” (A’raf,7/54.)
---

وَالّٰت۪ي يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ اَرْبَعَةً مِنْكُمْۚ فَاِنْ شَهِدُوا فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتّٰى يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ اَوْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلاً
وَالَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَاٰذُوهُمَاۚ فَاِنْ تَابَا وَاَصْلَحَا فَاَعْرِضُوا عَنْهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ تَـوَّاباً رَح۪يماً

﴾15﴿ “Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun.” (Nisâ Suresi,4/15.)

﴾16﴿ “İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir.” (Nisâ Suresi,4/16.)

Mü’min zinâ etmez ve zinaya yaklaşmaz. Mü’min bilir ki iffetini koruyana cennet vardır. İffetini koruyanların kurtuluşa ereceklerini, cennetlerde ikramlara nâil olacaklarını bildirirken  (Mü’minûn,23/5; Meâric,70/29), onları günahlardan uzak tutmayı hedef alır.

Allah Tealâ kullarını dünyaya tertemiz gönderir ve orada iffetli yaşamalarını ister. Gözlerini dünyaya açtıklarında nasıl saf ve su gibi berrak iseler, gözlerini dünyaya kapadıkları zaman da, elbiselerine bulaşan çamurlardan arınmış olarak kendisine tertemiz dönmelerini arzu eder. Hem nesillerinin hem de yaşadıkları toplumların bozulmaması için iffetli yaşamalarını gerekli görür. “Gözün zinası bakmak, kulağın zinası dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası tutmak, ayağın zinası yürümektir. Nefis zinayı isteyip arzu eder; üreme organı da bu isteği ya gerçekleştirir veya  reddeder (Buhârî, İsti'zân 12, Kader 9; Müslim, Kader 20-21; Ebû Dâvûd, Nikâh 43). Allah’ın elçisi Muhammed Mustafa (sav)’e, insanı cehenneme en çok sürükleyen şeyin ne olduğunu sordular, o da bunun “ağız ve cinsel organ” olduğunu söyledi (Tirmizî, Birr 62; İbni Mâce, Zühd 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 392, 442).

İslam hukukunda zina, şer'i bir sözleşme bulunmadan yapılan haram bir cinsel ilişkidir. Zinâ suçu, Kuran tarafından gösterilmiş olup, hem Allah'a karşı işlenen suçları kapsamındadır hem de İslam toplumunun yararlarına dokunan suçlardandır. Zina fiilinin ika edilmemesine ilişkin emir, İsrâ Suresi‟nin 32. Ayetinde şu şekilde öngörülmektedir: “Zinaya da yaklaşmayın, çünkü o şüphesiz ki çok çirkin, yüz kızartıcı ve kötü bir yoldur”.  Konuya ilişkin bir başka ayet de Furkân Suresi‟ nin 68. ayetidir ki söz konusu ayet şu şekildedir: “Onlar ki Allah’ın yanında başka bir ilaha tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Zina etmezler. Bunları yapan günahının cezasını çeker”. Söz konusu suçun cezası da Nur Suresi’nin 2. ayetinde “zina eden kadınla, zina eden erkeğin her birine yüzer sopa vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara Allah’ın dinini tatbik hususunda acımayın. Mü’minlerden bir grup da bunların cezalandırılmalarına şahit olsun” şeklinde öngörülmektedir.

Yarattığı insanı en iyi bilen Rabbimiz, “Ya Muhammed! Mümin erkeklere söyle gözlerini kaçırsınlar (harama bakmasınlar), ırzlarını korusunlar/bellerine sahip olsunlar…”(Nûr,24/30.) “Mümin kadınlara da söyle onlar da gözlerini kaçırsınlar ve iffetlerine sahip olsunlar.” (Nûr,24/31.) emriyle insanı zinaya götüren ilk adıma engel olmuştur.

Genellikle zinanın bir anda olup biten bir olay olmayıp; sözsüz iletişim, sözlü iletişim, sınırlı bedensel iletişim ve sınırsız bedensel iletişim gibi dört evreden sonra gerçekleştiğini, Hz. Peygamber (sa.)’in bu evrelere değinerek bunların zinaya götüren birer unsur olduğuna işaret ettiğini ve Kur’ân’ın da bu evrelerin tamamını kapsayan yasağı, gayet beliğ bir üslûp içinde “zinaya yaklaşmayın!” (İsrâ,17/32.) şeklinde ifâde ettiğini görüyoruz.

 “Fuhşun çeşitlerine göre cezalarını belirleyen Nisâ ve Nûr sûrelerinin ilgili âyetleri birbirini tamamlamış; âyetlerin açıklamaya muhtaç kısımlarını da hadisler açıklamış, böylece cinsel suçlarla ilgili cezaların kaynağını sünnet ve buna dayalı sahâbe icmâı teşkil etmiştir.  “Çirkin fiil” diye tercüme ettiğimiz fâhişe kelimesi Kur’an’da, hemcinsler arasındaki cinsel ilişki için de kullanılmıştır (Ankebût 29/28). Buradan hareketle âyetler lafızlarına uygun olarak yorumlandığında 15. âyette kadınların kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (sevicilik, lezbiyenlik), 16. âyette de erkeklerin kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (livâta, homoseksüellik) bahsedildiği anlaşılmaktadır. Nûr sûresinin 2. âyetinde ise kadınlarla erkekler arasında yapılan fuhuş (zina) suçunun hükmü açıklanmıştır.” (Kur'an Yolu Tefsiri, II/29-33.)

Allahım! Senden hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isteriz. (Müslim, Zikir 72.)
Daha geniş bilgi için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tefsirine müracaat edilebilir.

اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَر۪يبٍ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِۚ حَتّٰٓى اِذَا حَضَرَ اَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ اِنّ۪ي تُبْتُ الْـٰٔنَ وَلَا الَّذ۪ينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً

﴾17﴿ “Allah’ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir; işte Allah bunların tövbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Nisâ Suresi,4/17.)

﴾18﴿ “Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında "Ben şimdi tövbe ettim" diyenlerle kâfir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisâ Suresi,4/18.)

Kul kusursuz olmaz. Kusur işlemek kulun özelliğidir. Kusursuz olan sadece Allah’tır. Bununla beraber, müttakî ve muhsin bir Mü’min yaptığı kötülükten dolayı Allah’tan utanmalı, vicdan azabı duymalı, hatasında ısrar etmemeli ve hatasına pişman olmalıdır. Bir Müslüman günahlardan sakınmaya, hatalardan uzak durmaya elbette çalışmalıdır. 

Bu konudaki bütün titizliğine rağmen yine de günah çukuruna düşerse, hemen tövbe ipine sarılmalıdır. Allah Teâlâ günahlardan nefret edip onlara sırt çevirmemizi diler; gönülden (nasûh) tövbe ederek ve pişmanlık duyarak kendisine yönelmemizi arzu eder; bizi bağışlaması için kendisine yalvarmamızı bekler; ancak o zaman kötülüklerimizi bağışlayacağını bildirir. Çünkü kullarının tövbelerini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıkları her şeyi bilen yalnızca O’dur. Mü’min, Allah’ın affedici olduğunu unutmaz ve Allah’ın rahmetinden umut kesmez.

Gerçek bu olduğuna göre tövbe etmekte geç kalmamalı, ölüm gelip çatmadan önce Allah’a yönelmeli ve Ona teslim olmalıdır. Böyle yapılmadığı takdirde, ileride başa gelecek sıkıntılardan insanı korumaya hiç kimsenin güç yetiremeyeceği bilinmelidir. Ne yazık ki, çoğu insan bu konuda gevşek davranır; ölüm anına kadar kötülük işlemeye devam eder; ölüm gelip çattığında “Şimdi tövbe ediyorum” diyerek bağışlanmasını ister. Ama Allah Teâlâ böyle yapanların tövbelerini kesinlikle kabul etmez.

Mahşer; dünyada, başkaları görmesin diye bin bir ince hesap ile yapılan günahların ortaya döküldüğü, kimin ne yaptığının herkesçe görüldüğü, günahkârların rezil, rüsvâ olduğu bir yerdir. Rabbim bütün Müslümanları hesap gününde rezil-rüsvâ olmaktan muhafaza buyursun!

Âyette geçen “bilmeden” ifadesi, “yapılanın kötülük veya günah olduğunu bilmeden” mânasında olmayıp, “bildiği halde iradesine hâkim olamayan, bilgisini uygulamayan, nefsine uyup kötülük yapan” mânasında kullanılmıştır. İnsanlar yaşadıkları müddetçe tövbe kapısı açıktır. Ne zaman akılları başlarına gelir ve tövbe ederlerse Allah’ın, vaadinin gereği olarak bu tövbeyi kabul buyurması ve günahkâr kullarını affetmesi umulur, lutfundan beklenir.( Kur'an Yolu Tefsiri, II/34-35.)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَرِثُوا النِّسَٓاءَ كَرْهاًۜ وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اِلَّٓا اَنْ يَأْت۪ينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍۚ وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۚ فَاِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْراً كَث۪يراً

“Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmek için -evlenme ve boşanma konusunda- engel çıkarmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, Allah’ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.” (Nisâ Suresi,4/19.)

“Kadınlara zorla vâris olmak” ya kendileri veya malları için söz konusu olmaktadır. Mü’minler ikisinden de berîdir. Kadınlara karşı haksızlık ve zulüm demek olan bu âdetler ve uygulamalar İslâm’da kaldırılmış, haklar sahiplerine verilmiştir. İslâm, kadının mal ve hayvan gibi miras konusu olmasını yasakladı. Ayrıca kadını evlenme hakkından yoksun bırakıp evde alıkoymayı, onu mutsuzluğa mahkûm etme, zararlı duruma düşürme aracı olarak kullanılan bu haksız uygulamayı da yasakladı. 

İslâm, aile ocağına huzur, güven ve barış yuvası gözü ile bakar. Karı-koca ilişkilerini de karşılıklı sevgi, merhamet ve dirlik temeline oturtur. Eşler arasındaki ilişkiye karşılıklı anlayış, sempati ve sevgi egemen olsun diye bu ilişkinin başlangıcını özgür iradeye ve serbest tercihe dayandırır. İşte bu İslâm kocalara “Eğer onlardan (eşlerinizden) hoşlanmıyorsanız, biliniz ki, Allah hoşlanmadığımız bir şeyi hakkınızda çok hayırlı kılmış olabilir.” buyuruyor. Nikâh bağını ciddiye alsın, onu aklına ilk estiğinde kesmesin diye. Karı-koca ilişkisine sımsıkı yapışsın, ilk duygusal parlamada ondan kopmasın diye. Bu bağa kadın da erkek te gerekli özeni göstermelidirler.

“Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça” kaydı iki şekilde anlaşılmıştır: Zina etmedikçe veya evlilik hukukuna riayetsizlik etmedikçe. Birinci yoruma göre evli kadın zina ederse kocası, ona verdiği mehir ve yaptığı masrafın bir kısmını geri alabilmek için kendisini sıkıştıracak, rahatsız edecek, fakat boşamayacaktır. Kadın bu rahatsızlık sebebiyle kocasına bir meblağ ödedikten sonra boşanma imkânını elde edecektir. İkinci yoruma göre evli kadın iffetli olmakla beraber hak hukuk ve sınır tanımaz bir tutum içine girerse (nüşûz) bu âyet kocaya, yaptığı masrafın ve ödediği mehrin bir kısmını almak üzere sıkıştırma, rahatsız etme hakkı vermektedir.( Kur'an Yolu Tefsiri, II/34-35.)

وآخر دعوانا أن الحمد لله رب العالمين ، والصلاة والسلام على أشرف الأنبياء والمرسلين .



<<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 13.11.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları


[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] SA4745/KY57-AHCZD36: İslam'ın Kavramları; Takvâ
http://www.sonsuzark.com/2017/08/sa4745ky57-ahczd36-islamn-kavramlar.html
[3] https://www.oecd.org/els/family/SF_3_1_Marriage_and_divorce_rates.pdf
[4] Prof. Dr. Şakir Berk, Kur'an'da Mîrâs Hukuku, s.107-108.
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/304/2861.pdf
[5] İslam hukukunda erkek yani koca Kur’an ve Peygamber (sav)’in sünnet ve uygulamasında koca, çocuk ve karısının nafakasını karşılamakla mükelleftir. Kadın zengin de olsa çalışıyor da olsa erkeğin nafaka sorumluluğu devam eder. Bkz. Bakara, 2/233; Talak, 65/6–7.
[6] Evlenirken erkeğin eşine mehir vermesi gerekir. Ayrıntı için bkz. el-Bakara, 2/236–237; en-Nisâ, 4/4, 20, 24, 25; el-Maide, 5/5; el-Ahzab, 33/50; Buhari, “Nikâh” 14.
[7] Âkile, İslam ceza hukukunda kasıt unsuru olmaksızın taksirli öldürme veya yaralamada suçlu adına diyet ödemeyi yüklenen kimselerin genel adıdır. Ayrıntı için bkz. eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, III, 237 vd.; es-Serahsî, el-Mebsût, XXVI, s. 110, 128; İbn Kudâme, el-Muğnî, XII, s. 21, 40, 47.
[8] Fâili meçhul cinayetlerde cezaî ve malî sorumluluğu tesbit amacıyla cinayetin işlendiği bölge insanlarının veya maktulün yakınlarının yemin etmesi, duruma göre diyetle sorumlu tutulmalarını ifade eden İslam ceza hukuku terimidir. Ayrıntı için bkz. es-Serahsî, el-Mebsût, XXVI, s. 110, 111, 120; İbn Kudâme, el-Muğnî, XII, s. 208–210; Sağlam, H. (2010). “İslam Hukuku Tarihinde Faili Meçhul Cinayetler Meselesi: Kasâme Müessesi”. Erzincan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 3(2): 485–532.
[9] Dr. Abdurrahman YAZICI, İslam Miras Hukuku İle Türk Medeni Kanunu Miras Sisteminin Mukayesesi,  s.173-174.
http://www.ekevakademi.org/Makaleler/1699303152_11.pdf
[10] Prof. Dr. Şakir Berk, KUR'AN'DA MÎRÂS HUKUKU, s.109.



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı