28 Ocak 2016 Perşembe

SA2411/KY43-BRŞ12: Kur'an'ın İnsan Tasavvuruna Karşın Din-Kadın Karşıtı Söylemlere Eleştirel Bakış

"Makalemizde geniş yer verdiğimiz gibi, İslam’ın bir yaşam tarzı olarak kabul görüldüğü toplumlarda, kadın ve erkek arasında yaşanan sorunları, bir takım ithal Batılı direktiflerle, ideolojilerle, hayat modelleriyle veya sosyal ya da hukuki düzenlemelerle çözmek mümkün değildir."

Özet

Kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkilere dair tartışmalar çok uzak bir geçmişe dayanır. Ve ne yazıktır ki, tüm bu tartışmalarda kadın ve erkek iki zıt kutuba yerleştirilmiş, sanki birbirine yabancı iki varlıkmış gibi ve sanki bu ikisinin bir araya gelmesi için kendi bütünlüklerini sarsan büyük fedakarlıklarda bulunmaları gerekiyormuş gibi. Cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender) gerçekliklerinin birbiriyle çatışıyor olduğu genellikle ihmal edilmiştir yapılan bu tartışmalarda. 

Her ne kadar kadın erkekten farklı olarak kendine özgü bazı niteliklere sahip olsa da –ki erkek de kadından farklı niteliklere sahiptir-, kadın yüzyıllar boyunca insan olarak değerlendirilmeyip, doğanın erkek için yaratılmış bir parçası olarak görülmüştür. Ayrıca kadın-din karşıtı söylemler kadın sorunu bağlamında hakim olan başka bir sorunsal olarak çıkar karşımıza. Dolayısıyla kadın sorunsalı asıl itibariyle bir toplumsal sorundur. Bu makale, dinin, toplumsal cinsiyet rolleri üzerindeki etkisini değerlendirmek  bakımından anlama ve açıklamaya dayalı bir araştırmanın ürünüdür.

Anahtar Kavramlar: İslam, kadın, erkek, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, din.

Giriş

Özellikle son birkaç yüzyıldır kadının toplum içinde bir kimlik arayışına şahit olmaktayız. Kadını bu arayışa sürükleyen temel etkenler üzerinde felsefik, dini, psikolojik ve sosyolojik bir çok tartışma yapılmış olmasına rağmen, halen bu tartışmaların hararetle sürdürülüyor olması, kadının bu hak arayışında net bir sonuca ulaşamadığının göstergesidir. Daha çok kadınların başlattığı tartışma, temel olarak kadının erkeğe göre toplum içinde ikincileştirilmiş konumunu eleştiren, önceleri eşit konuma yükselme sonrasında eşit haklara sahip olma mücadelesine dönüşmüş bir süreçtir.

İnsan davranışlarını anlamaya yönelik çalışmalarda, onların davranışlarına yön veren her değişkenin değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Kadın sorunsalı çerçevesinde yapılan tartışmaların odak noktasına dinin yerleştirilmiş olduğu görüşümüz; dinin, kadın-din arasında bir gerilimine sebep olduğuna dair yaygın görüşleri saptamamızdan sonra pekişmiştir. Ne var ki, biz böyle bir gerilimin dinin kendisinden değil algılanış ve yaşayış biçiminden kaynaklandığını savunuyoruz. Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, kadınlar, haklı olarak yola çıktıkları hak arayışlarında sık sık haksız olarak kadın-din karşıtı söylemler geliştirmiştir. Buradan yola çıkarak, toplumsal cinsiyet rollerinin oluşmasında, dinin (asıl metinlerinden ziyade algılanış biçiminin) etkili olduğu varsayımına dayanarak, kadın sorunsalını değerlendirme bağlamında dinin bir problematik olarak ele alınması zorunlu görülmüştür.

Metodolojik düzlemde anlama ve açıklama metodlarına başvurarak yürütülen çalışmamız, İslam’ın insan tasavvuru çerçevesinde kadına dair yaklaşımı ele alınacaktır. Makalenin sınırlarını çizmek adına; makalemizde Türkiye’deki kadınların toplum içindeki konumlarını, toplum-din etkileşimi bağlamında tarihsel bir vizyondan ele alacağız. Bu anlamda, son olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla yeni bir kadın kimlik tasarımı fenomeninin bu günkü yansımaları değerlendirilecektir.

Müslüman toplumların Batı ile etkileşim içerisinde olduğu gerçekliğinden yola çıkarak, Batı’da yaygın olan Hıristiyanlık dinin Batı’daki kadınların hak ve eşitlik arayışındaki mücadelelerine olan etkisini değerlendirmek, araştırmamız açısından oldukça önemli görülmektedir. Dolayısıyla, bir alt başlıkta değerlendirilecektir. Tartışmaya kattığımız ana hatlar dışında daha kapsamlı bilgi edinmek isteyenler için yer yer yönlendirmeler yapılacaktır.

Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Kadın ve Erkek

“Aralarında sevgi ve esirgeme var olan ve kendileri ile huzura kavuşulacak eşler”[1]… 

Günümüzdeki kadın erkek ilişkilerine bakıldığında, her ne kadar ütopik geliyor olsa da bu söylem; cinselliği ve cinslerin birbirine olan zaaf ve temayüllerinin kulağa bundan daha hoş gelecek başka bir izahı yapılabilir mi? Kadın sorunsalı çerçevesinde yapılan bütün samimi tartışmalar aslında sorunun kaynağını çözmek açısından “kadınların varoluşsal gerçeklikleri nelerdir?” sorusunun cevabını aralar. Peki ya erkeklerin varoluşsal gerçeklikleri nedir? 

Bu sorunun cevabı kanımızca sanıldığının aksine çok da  farklı değildir. Ancak birbirinden yalıtılmış batıl kadın ve erkek tasavvurları, insanlar için elem verici, ıstıraplı durumlar doğurmuştur. Peki aslında ortak bir paydada buluştuğuna inandığımız kadınlar ve erkekler tarih içerisinde neden bu kadar birbirine ayrı düşmüştür? Gerçekten bu kutuplaşmada İslam’ın etkileri var mıdır? Yani Müslüman toplumlarda kadın sorununun kaynağında İslam mı vardır? Bu sorunun cevabına geçmeden önce cinsiyet ve toplumsal cinsiyet rollerine değinmek yerinde olacaktır.

‘Cinsiyet’ (sex) biyolojik erkek-kadın ayrımını anlatırken, ‘toplumsal cinsiyet’ (gender) erkeklik ve kadınlık arasındaki buna paralel ve toplumsal bakımdan eşitsiz bölünmeye gönderme yapmaktadır (Marshall, 2003:98). “Kadın ve erkeğin toplumsal cinsiyet rolünü anlayabilmek için, onun geçmişten gelen genlerini bilmek gerekirken; kadını kadın, erkeği erkek yapan özelliklerin içinde bulunulan ortam ve kültürle ilgili olduğu göz ardı edilemez. Kız çocuklarının ‘dişilik özellikleri’ diyebileceğimiz, sevimli, sıcak kanlı olma, romantik duygularının baskın olması, ürkek olmaları ; erkek çocuklarının da doğuştan sert, dik başlı, kolay yola gelmiyor olmaları ve heyecanlarına ket vurmaları gibi farklı özelliklerinin olması kalıtım sebebiyledir. Biyolojik bir özellik olarak herhangi bir kültürel olguda erkeğin olaya ilk yaklaşımı mantıki olurken, kadının bakış tarzını duyguları belirler. Erkeğin beynine duygusallığı ve estetiği katmayı öğretmesi gerekirken, kadının da kendisini geliştirerek, duygusallık ve estetik kaygısına mantık ve muhakeme ile ilgili veriler ilave etmelidir. Beynin mantık ve his dengesi ancak böyle sağlanır. Bu konuda söylenecek en önemli şey, kadının cinsiyet kimliğinin oluşmasında onun biyolojik boyutunun göz ardı edilmemesi gerektiğidir. Kadının davranışlarının temelinde, onun genetik yapısı yatar. Günümüzde kadının toplumdaki başarısının erkekleşerek gerçekleşeceği inancı var. Oynadığı insanlık oyununda, ona başarının erkek rolünü en iyi şekilde oynadığı takdirde geleceği intibaı verilirken, dişi rolünün benimsenmesi vurulan bir sekte gibi görünüyor” (Tarhan, 2005:102).

Kısacası, cinsiyet doğumla kazanılmakta, toplumsal cinsiyet ise sosyalleşme sürecinde öğrenilmektedir. İlki ontolojik, ikincisi sosyolojiktir. Dolayısıyla, kadınlar ve erkekler arasında varolan ve kendi başına bir eşitliksiz ilişki içermeyen cinsel farklılığın, toplum ve kültür içinde eşitsiz, hiyerarşik bir farklılığa dönüştürülmesiyle verili bir “kadın” ve “erkek” tanımları ortaya çıkar (Berktay, 2004:2). Oysa, cinsiyetler arasındaki farklılık, bir kozmik bölünme veya toplumsal bir yazgı değil, yalnızca üremedeki işlevsel bütünleyiciliktir (Kesriklioğlu, t.y.:4). Bu konuya dair düşüncelerimizi, alt başlıklarda tartıştığımız konularla birlikte ele alıp ilişkilendirmek niyetindeyiz. Bu nedenle, bu bölümde cinsiyet ve  toplumsal cinsiyet kavramlarının anlaşılması adına literatürde geçen açıklamalarını vermekle yetinmek durumundayız.

Din ve Toplum İlişkisi

Modern bilim her ne kadar dini, ilahi dogmalar içeriyor olduğu gerekçesiyle, bilim dışına atmaya çalışsa da, İlahi bir dine inandığını iddia eden herkes, bilinçli ya da bilinçsiz olarak inandığı dinin kitabını ve içeriğini kabul etmiş ve dolayısıyla kendisine farz edilmiş buyrukları yerine getirmeyi yani dinî bir yaşam tarzını benimsemiş olması gerçeğini değiştirmez[2]. Bu gerçeklik, tam da bu noktada,  kadın sorunsalına dair bakış açımız daha bir somutluk kazanmaktadır. Şöyle ki; genel olarak tüm dünyada özel olarak da Türkiye’de, kadın sorunsalı  denince akla gelen[3] din, din denince akla gelen dinin insan tasavvuru, insan tasavvuru denince de akla gelen fıtrat’tır.

Kadın sorunsalı çerçevesinde yapılan tartışmalarda din neden bu kadar önemlidir? Daha da önemlisi din nedir? Sözlükte (Grekçe ve Latince’de, Religion) bağlanma, korkma anlamına gelen din, felsefe, sosyoloji, ve din çevrelerinde çok farklı biçimlerde tanımlanmaya çalışılmıştır (Aydın,2000:102). Din kelimesi deyn kökünden gelir ve sözlükte kısaca: “üstünlük, egemenlik, itaat, zorlamak, itaatkar olarak kendini bir güce teslim etmek, şeriat, kanun , millet, adet, taklit” anlamlarına denk düşer (Ece, 2006:136).

Bizim burada konu edindiğimiz din, özellikle Batılı düşünürlerin toplumun ürünü olduğu sanılan din anlayışı değil[4], genel kültürel yapıyı oluşturan, dışsal ve kavramsal davranış örüntülerinin doğruluk ve yanlışlığına işaret eden, ahlak ve değer sistemi (Aydın,2000:99) olarak algılanan din anlayışıdır. Yani din bir hayat tarzıdır. İnananlar için aksi düşünülemez. “İnanç sisteminin temelini aşkın varlıkla bağ kurma oluşturur… Dinî hayat, Tanrı ile insan arasındaki bir farklılığa, insanın bu dünyada arınmasının gerekli olduğuna, bunu sağlamanın da ya doğrudan ya da dolaylı onun yardımına bağlı bulunduğu düşüncesine dayanmaktadır (Aydın, 2000:121). Ancak bizim burada dikkat çekmek istediğimiz İranlı düşünür Abdulkerim Suruş’un[5] “bizatihi din” ile “dinî anlayışlar” arasında yaptığı ayrımdır. Ona göre din mukaddestir, fakat dini anlayış mukaddes değildir. Dinin aslî metinleri olan Kur’an ve Peygamber sözleri değişmez, ama bunun yorumları değişkendir” (akt. Canatan, 2006:22). Dolayısıyla, bizim buradaki amacımız katî surette İslam üzerinden bilim yapmak değil, dinin toplum tarafından algılanışına ışık tutmak adına Kur’an’ın ne söylediğine orijinal ayetleri alıntılayarak, İslam tefsir geleneğinde bu ayetlerin yorumlarının, kadının toplum içinde bugünkü konumuna etkisini açıklamaya çalışmaktır. Seyyid Kutup İslam’ın eleştirilemeyeceğini savunmakta ve bu konudaki hassasiyetini, haklı olarak, oldukça sert bir üslupla ortaya koyar: “İslam’dan, bilimsel araştırmalar yapılabilmesi için bir kuramsal forma dönüşmesini istediğimizde onu ilahi oluş ve ilahi düşünüş yönteminden çıkarmış oluruz. Böylelikle onu insanî düşünme yöntemleri karşısında boyun eğmeye mecbur bırakmış oluruz; sanki ilahi yöntem, insanî yöntemlerden daha basitmiş gibi!... sanki tasavvur ve hareket planında ilahi yöntemi, kulların ortaya koyduğu yöntemlerle paralel bir düzeye getirmeyi istiyoruz gibi!...” (Kutup, 2006:50). Değil bilim yapmak, ayetlerin yorumu konusunda dahi bir yetkinliğimizin olmadığını belirtmemiz gerekmektedir. 

Din konusunda yapılması gereken başka bir açıklama dinin meşrulaştırım işlevidir. Bu konuda İlahiyatçı Ejder Okumuş’un sosyolojik bir perspektiften ele aldığı, farklı alanlarda kendini gösteren farklılık ve eşitsizliklerin toplum nezdinde anlamlandırma, geçerlilik kazandırma, haklılaştırma, yani meşru olarak görülmesinde algılanan ve yaşanan dinin rolünün ne olduğuna dair yaptığı araştırmanın incelemeye değer bir çalışma olduğunu düşünüyoruz. “Din, davranış ve düşüncelerimize kutsallık kazandırmak; bireyin iç dünyasında olup bitenleri, ferdin inanç ve bilinçlerini, bilgi ve tezlerini, toplumsal kurumları, siyasal ve toplumsal düzen, onlara nihai olarak geçerli ontolojik statüler bahşetmekte, yani onları kutsal ve kozmik referanslar çerçevesine yerleştirmek suretiyle meşrulaştırır.” (Okumuş: 2003:53). Weber’in de tespit etmiş olduğu gibi, din, toplumdaki gücün kullanımını haklı göstererek açıklar ve razyonalize eder. Ancak hemen belirtilmelidir ki, dinsel meşrulaştırmalar, sadece mevcut sosyal durum  ve düzenlemeleri haklılaştırmak, açıklamak ve geçerli kılmak için kullanılmaz aynı zamanda mevcut sosyal düzeni eleştirme, reddetme, ona muhalefet etme biçimlerine de potansiyel olarak sahiptir (Okumuş: 2003:54).

Dinin meşrulaştırım ile din istismarının aynı anlama gelmediği (Okumuş: 2003:59) ve birbirinden ayrı tutulması gerektiği oldukça önemlidir. Tarihsel süreçte, özgün İslam geleneğinin kırılma noktası olarak gördüğümüz ve İslam toplumunun Yarımada dışına genişlemesine paralel olarak, özellikle Abbasiler döneminde Yunan, İran, Bizans (Aydın, 2001:157) dolayısıyla Hellenistik kültürle bir etkileşim içine girdiği döneme denk düşen bu süreçte, istismarcıların etkin ve etkili olmak adına dini meşrulaştırımın istismara açık yönünü kullandıklarına şahit olmaktayız. Böylece istismarcılar, yöneten ve yönetilenler arasında olduğu gibi, erkekler ve kadınlar arasında da bir eşitsizliği meşru kılmaya çalışmışlar ve ne yazıktır ki başarılı olmuşlardır. Onlar adına daha vahim olan ise; dine yeni dünyevi kurallar eklemlemeye çalışırken, bunu Allah adına yapıyor olduklarını iddia etmeleridir. 

Zira, mevzunun vahametini Hz. Peygamber’in “Her kim şu dinimizde olmayan şeyi icad ederse o, reddedilmiştir” (Müslim’den[6] akt. Aydın, 2001:157) sözü yeterince açıklamaktadır. Başka söze ne hacet?

Makalemizin devamında daha kapsamlı bir şekilde ele alacağımız gibi, Kur’an kadının toplum içindeki konumunu erkeğin konumuna yükseltmeyi hedeflerken, nasıl oldu da İslam geleneğinde kadının ikincil bir varlık olduğu düşüncesine (Canatan, 2006:22) varıldı?

Kur’an Bağlamında İnsan

“Kadının da erkeğin de hem mahiyeti hem de hakikati aynıdır: insan. Varoluşsal her hitabın, kökü eşeleyen her sorunun muhatabı ne tek başına kadın, ne de tek başına erkektir, sadece ve sadece insandır.” (Cündioğlu, 2004:62). “Ey iman edenler” diye hitap eder Kur’an inananlara. Bu bakımdan, bu başlık altında Kur’an’ın insan tasavvurunu ele almayı düşünüyoruz.

Bilimsel camiada; genelde insan doğası, özelde kadın doğası ve erkek doğası olarak kabul gören kavramları biz burada fıtrat kavramı üzerinden tartışmak niyetindeyiz. Çünkü, İslam dininin temel prensiplerinin anlaşılması açısından fıtrat, bir nevi anahtar niteliği taşımaktadır.

“Fıtrat” kelimesinin aslı olan ‘fatr’ kökü, “uzunlamasına yarmak, ikiye ayırmak, icat etmek, bir şeyi özellikleriyle ortaya koymak, bir şeyi meydana getirmek” demektir. Fatr, ‘ibda’ (yoktan var etme) fiilinden sonraki aşama olan yaratmaya başlama demektir. Bu bakımdan ‘fatr’ın fiil hali her zaman Allah hakkında kullanılır. ‘te’ harfinin eklenmesiyle oluşan ‘fıtrat’, bir isimdir ve bu haliyle “yaradılış, belli yeteneklere ve yatkınlığa sahip oluş, karakter, mizaç, doğal eğilim, huy ” gibi anlamlara gelir (Ece, 2006:196). Kur’an’da, insandaki inanma ve ibadet etmeye meyli ve kabiliyeti anlamına gelen fıtrat, her kişinin kendine ait özelliği değil de bütün insanlarda ortak olan bir yaradılışı ifade eder. Kur’an’a göre insan yaradılışı itibariyle saf olmakla beraber dine doğuştan meyillidir (Ece, 2006:198). “Fıtrat, ‘tevhide’, yani Allah’ın varlığı ve birliğine inanmak yönünde bir kabiliyet olduğu gibi, sadece İslam’a değil, diğer bütün dinlere ve inançlara da yatkınlıktır”[7]. “O halde, psikolojik bakış açısıyla insan kendiliğinden dindardır, fakat kendiliğinden Müslüman, Hıristiyan vs. değildir”(Ay, 2002:3).

Kısacası, yaptığımız araştırmalar göstermiştir ki, “fıtrat” kavramı çok geniş bir anlam bütünlüğüne sahiptir. Bizim amacımız, bu bölümde, kavramın din-insan ilişkisi açısından önemine dikkat çekmektir. Dolayısıyla fıtrat kavramını açıklamak, insanların davranışlarını anlama noktasında bizim bakış açımızdan gereklidir. O halde kısaca denebilir ki, fıtrat “insanın özgün yaradılışı” (Kılıç[8], 1991:13, akt. Karacoşkun, 2005:89) ve bu özgünlüğün “iyiye ve temiz olan şeylere daha yatkın olmasıdır” (Okumuşlar[9], 2002:35; akt. Karacoşkun, 2005:89). Bilindiği üzere insan bir toplum içine doğar ve her daim bir sosyalleşme süreci içerisindedir. O halde diyebiliriz ki, insanlarda fıtratın işlemesi için bir sosyal çevreye ihtiyaç vardır, ancak bu sosyal çevrenin insan üzerinde olumlu olduğu kadar olumsuz etkileri de olabilir; insanı değiştirir, fıtrattan uzaklaştırır ya da fıtrata uymayan davranışlar yapmasına sebep olur. Nihayet inanan insan için fani olan bu dünyaya gelmenin temel esprisi de budur.

İnsanın doğru bir din üzerine yaşaması için fıtratına yerleştirilmiş olan ve insanın en müstesna özelliklerinden biri de ‘akıl’dır. Akıl, insanları tüm diğer canlılardan üstün kılan bir cevherdir. Kelime anlamı itibariyle akıl, anlamak, önlemek, düzen vermek, bağlantılar kurarak çıkarımda bulunmak, vs. demektir (Şentürk, 2004:36). Kur’an’da 30 surede olmak üzere toplam 43 ayette yer alır. Onlardan bazıları:

“Böylece Allah size ayetleri açıklar, umulur ki düşünür, hakikati anlarsınız.”[10]

“…hala aklınızı kullanmaz mısınız?”[11]

“…fakat çokları akıllarını kullanmazlar.”[12]

“…Allah yaşatmayı belli bir vakte kadar ulaşmanız ve olur ki aklınızı kullanmanız için yapar.”[13]

Kur’an’da akıl, “batıda ansiklopedistlerle başlayan rasyonalizm anlamındaki akıl değildir. Zira rasyonalizm, her türlü din ve idealizmi redderek insan aklının sınırsız egemenliğini savunur.” Oysa Kur’an’daki akıl, her şeyin taşkınlığına gem vurmaya çalışan şey, sebep sonuç ilişkisi kurabilen, kalp anlamı da taşıyan şeydir. “Akl kelimesi, aynı zamanda aklın hem araçsal yanı olan reason (itidlali akıl) hem de yaratıcı yönü olan intellect (kalbi akıl) anlamındadır (Şentürk, 2004:36).

Kur’an’dan açıkça anlaşılacağı üzere insan, kendi yaradılış yönelimlerini geliştirebilmesi ve Kâmil İnsan mertebesine ulaşabilmesi için çeşitli araçlarla donatılmıştır. İlgili ayetleri kendimizce bir sıraya koyduk. İnsanın bu donanımlarının ne olduğuna dair bir seyir izlemek adına...[14]

“Allah’tır sizi annelerinizin karnından çıkaran. Hiçbir şey bilmezdiniz. Ve size , kulaklar, gözler, kalpler verdi ki şükredesiniz diye.”[15] Kur’an-ı Kerim’de, kalp ile insanın idrak unsurlarının hepsi kastedilir. Akıl denilen idrak gücüyle ilgili, gizli ilhamlarla alakalı bütün unsurları ‘kalb’ ve ‘fuad’ kelimeleriyle ifade eder ve o idrake ulaşmak üzere insanlara kulak, göz, gibi araçlar verilmiştir.

“Allah Âdem’e bütün isimleri öğretmişti. Sonra onları meleklere göstererek: ‘Eğer sadıklardan iseniz bunları adlarıyla bana bildirin.’ demişti.”[16] İnsana eşyayı isimlerle rumuz haline getirme kudreti verilmiştir.

“İnsanı yarattı. Beyanı öğretti.”[17]  insan, akılla idrak ettiği, öğrenerek isimlendirdiği eşyayı beyan etme niteliğine de sahiptir. Kuşkusuz insanın bilgiye ulaşmasında dil elzemdir.

“O, göklerde ve yerlerde ne varsa hepsini size boyun eğdirmiştir.”[18] İslam’ın insanoğlu için gayesi, onun yeryüzünde Allah’ın hilafetini yüklenebileceği bir konuma yükseltmektir.

Seyyid Kutup, Kur’an tefsirinin mukaddimesinde Allah’ın insan tasavvurunu şöyle izah etmektedir:
“Allahü Teâla bu yüksek makamı insan oğluna bahşetmiş, onu başarabilme kudretini insana vermiş, bu büyük vazifeyi yerine getirme esnasında muhtaç olacağı her türlü enerji ve kuvveti onda gizlemiş, bu yolda kendisine yardımcı olması için kâinat kanunlarını onun emrine âmâde kılmış ve hayata hakim olmak, çalışıp harikalar vücuda getirmek için onun varlığıyla kâinat varlı arasında bir intizam kurmuştur.” (Kutup, t.y.:26). Şu halde insan, doğa ile uyumlu yaratılmıştır.

Ayetullah Muttahari’nin kadın ve erkeğin fıtraten bazı farklılıklarına dair yorumları dikkate değerdir: “Kadınlar ve erkekler arasındaki farklılıklar, toplumda inanıla geldiği gibi kadının eksikliğini ya da erkeğin mükemmelliğini göstermez. Yahut bu iki insanın birbirinde eriyip kaybolması anlamına da gelmez. Bu iki ayrı yaradılış biçiminde varoluşuyla kadın ve erkek birbirini mükemmelleştirmektedir. İslam, kadın karşısında erkeğe ayrıcalık tanımış ve hukuki imtiyazlar da vermemiştir. Bütün insanların ‘insani haklar’ açısından eşit olduğu ilkesinden hareketle, kadın ve erkeğe de bu eşitliği uygulamıştır. Şu noktaya dikkat etmek gerekmektedir: İslam, kadınla erkeğin eşit haklara sahip olmasından yanadır; ancak, yek diğeriyle ‘benzer’ olmayan bu ikisinin ‘benzer haklara’ sahip olmasına karşıdır.” Ayetullah Muttahari, t.y.[19],135-185; akt. Aktaş, 1997:98).

Yine İngiliz asıllı Müslüman Teolog T.J. Winter, insan tabiatının bir bütünlük içinde algılandığı müddetçe, hiçbir mahluk olarak insanın ruhani özünün belli bir cinsiyete sahip olmasında bir problem olmadığını, zira İslam’ın her bir cinsin istidatını en üst derecede tasdik ettiğini söyler (Winter, 2003:83).

Kur’an bağlamında insanı ele almaya çalıştık bu bölümde. Kendi açımızdan belli bir açılım sağlayabilmiş olduğumuzu düşünüyor olsak da, Mustafa İslamoğlu’nun İslam ve insan ilişkisine dair yüreğinden kopup gelen bir samimiyetle kaleme aldığı satırları buraya aktarmanın, takva üzerine yaşayan bir Müslüman örneğini temsil etmesi bakımından uygun buluyoruz.

“İslam, insanın evrenle, tabiatla, insanla uyum içerisinde yaşamasıdır. İslam, insanı insan yapan değerler bütünüdür. İslam, sonradan verilen bir fazlalık değil özde bulunanın ortaya çıkarılmasıdır. İnsanın aradığı İslam, İslam’ın aradığı insandır. Bu iki sevgilinin buluşmasıyla iman ortaya çıkar. İnsanın İslam’ı yaşamasıyla amel, bilmesiyle ilim, görmesiyle ihsan, tanımasıyla irfan,bilincine ererek yaşamasıyla takva ortaya çıkar.” (İslamoğlu, 2003:18)

Kadınlar ve erkeklerin insanlık açısından eşit ancak fıtraten bazı farklılıklarının olmasının temelinde yatan gizem, her gün üzerinde düşünmüyor olsak da, bilim nesnel olmayan bu gizemi göz ardı ediyor olsa da, insanlığın bekası açısından hayranlık uyandıran bir istikrarı da beraberinde getirmektedir.

Kur’an Bağlamında Kadın Erkek İlişkileri – İslam Yorum Geleneği ve Günümüze Etkileri

Bir Müslüman hayatını İslamî düzen üzerine kurmuştur. Yani o, kendisini bir Müslüman olarak tasdik ettiği andan itibaren Kur’an’ın tüm ayetlerini de tasdik etmiş demektir. Zira Kur’an’ın bir bütünlük arz ettiği ve içerisinde çelişkiye yer olmadığı “La Raybe Fih”, yani “Kendisinde hiçbir şekilde şüphe olmayan o kitap, müttekiler için bir hidayet kaynağı ve yol göstericidir.”[20] Dolayısıyla, bir Müslüman’dan Kur’an’ın dışında, Kur’an'a karşı bir davranışta bulunması beklenemez, beklenmemelidir.

Kur’an kadın ve erkekler arasındaki muhtelif arzu ve temayüllerinin, onların davranış ve faaliyetlerinde ne kadar tesirli olduğunu bilir. Böylece iki cinsin aralarındaki münasebetlerin onların kafalarını ve zihinlerini ne kadar meşgul ettiğini de bilir. Çünkü, Yaratan onları belli bir fıtrat üzerine yaratmıştır. Bundan dolayıdır ki, çeşitli ayetler vasıtasıyla, kadın ve erkek arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğini bildirmiştir.

Kadın ve erkek arasındaki ilişkilerde aslolan nedir? Kur’an’ın bu konudaki ayetlerini incelemek, amacımız açısından elbette vazgeçilmez bir önem arz etmektedir.

Makalemizin girişinde de dikkat çektiğimiz bir ayet vardır ki, günümüzde eksikliğinden dolayı artık eşlerin birbirinden uzaklaşmasına, ayrılmasında sebep olmaktadır: huzur. Maalesef, çağımızda daha karmaşık bir hal alan ev dışı toplum hayatından, yüzyılın vebası diye nitelendirilen stresten uzaklaşıp yuvalarında buluşan kadınlar ve erkekler için  huzur, bir nevi terapi niteliğindedir.

“İçinizden kendileri ile huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve esirgeme var etmesi de O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunlarda düşünen kavim için ayetler vardır.” 

Bizim ayette altını çizdiğimiz üç kavrama dikkat çekmek istiyoruz. Demek ki, bir yuvada eşlerin birbirlerinde huzur bulmaları, onların birbirlerine karşı sevgi ve esirgeme hissetmelerine bağlıdır. Eşer arasında sevginin gerekliliği herkesçe malumdur; ancak esirgeme, toplumda erkeğin kadın için hissetmesi gereken bir meleke olarak bilinir. Oysa Kur’an en az erkek kadar kadının da erkeğini esirgemesini öngörmektedir. Ancak inananlar, “ruhlarına bu duygu ve eğilimleri veren, cinsler arası alakadan ruhlar için bir sükûn, sinirler için bir dinlenme vasıtası yaratan, kalbin ve bedenin huzuru, hayatın ve maişetin istikrarı, ruhun ve vicdanın ünsiyeti böylece sağlayan hem kadın hem de erkeğe güven ve emniyet vesilesi kılan bu yaradılış şeklindeki kudret elini çok az kere düşünürler” (Kutup, t.y., cilt11:414). Kudret elini az düşünmek… inananlar için burada, yaradılışlarının asıl gayesini, O’na yönelmeyi, mümkün kılacak şartlardan biri de kadın ve erkeğin aralarındaki yaşadıkları huzurlu ilişkidir. Evliliğinde sorunlar yaşayan eşlerin psikolojik ve organik yapılarında rahatsızlık yaşayacağı bilinmektedir. İşte inananlar için Kur’an-ı Kerim; “kalbin derinliğinden, duyguların kökünden yakalayıp çıkardığı, incelik dolu, letafet yüklü bir üslup ile iki cins arasındaki alakayı tasvir etmiş olur” (Kutup, a.g.b.).

Eşlerin birbirini sevmek, merhamet etmek ve esirgemek üzere bir araya geldiklerinde, hayatın gerçeklerinden uzak yoğun bir duygusallık söz konusu olmaz mı? Bu kadar hassas temellerin korunması tek taraflı bir sorumluluk anlayışıyla mantıken mümkün müdür? Kur’an, inananlar açısından bir şaşkınlığa mahal bırakmayan başka bir ayetle bu duygu yüklü ilişkiyi rasyonelleştirmektedir: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velîleridirler. İyi emreder, kötülüklerden alıkoyarlar…”[21] Bu ayetteki velî kavramının anlamını bilmek, Kur’an’ın bu ayetle kadınlar ve erkekler üzerine yüklemiş olduğu sorumluluğu idrak etmek açısından önemlidir. “Velî kelimesinin kökü ‘vela’dır. Bunun mastarı da velayettir… Velî sözlükte: dost, yardımcı, birbirinin işini üstlenen, yönetici, yakınlık, bir şeyin sahibi gibi anlamlara gelir (Ece, 2006:747-749). Şu halde Kur’an eşleri birbirine dost kılmıştır. İyiye yöneltmek, kötülükten alıkoymak ancak dostluk ve yardımlaşma ile mümkün olur. İlgili ayette bizim açımızdan dikkat çeken başka önemli bir nokta, Kur’an ne erkeği kadın üzerine ne de kadın üzerine velî kılmıştır. Yani aralarında bir üstünlük yoktur. Bu eşitlik açık, yorum gerektirmeyen bir netlikte bildirilmektedir.

İslam’dan önceki Arap toplumu içerisinde kız çocuklarının dolayısıyla kadınların durumu “Onlardan birine bir kızı olduğu müjdelenirse, içi kederle dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışır, utana utana onu tutsun mu, yoksa toprağa gömsün mü? Bakınız ne kötü hükmediyorlar.”[22] sureleri ile ifade edilmiştir. Yani kadınlar daha doğumlarıyla birlikte utanç vesilesidir. Bu nedenledir ki, Kur’an kadınları ve erkekleri birbirlerinin velîleri olarak zikrederken; kadının şahsiyetini, erkeğin şahsiyeti yanında güçlendirmek, desteklemek ve kökleşmesini sağlamayı amaçlamaktadır (Derveze, 1998:378). Dolayısıyla evvela aile içinde, daha sonra toplum içinde huzur sağlamak bakımından kadınlar ve erkekler aynı derece sorumludurlar. Ailede veyahut toplum içerisinde bir huzursuzluk var ise, bunun çözümünü kadınlar ve erkekler ortak aramalıdır.

Nihayet, eşler arasında Kur’an’ın öngördüğü, yani eşlerin birbirinde sevgi ve esirgemeye bağlı huzur buldukları ve birbirinin velîsi, dostu oldukları bir yuva sağlanamamışsa, eşler arasında bugün adına “şiddetli geçimsizlik” dediğimiz bir türden bir ilişki var ise, bu durumda Kur’an eşlerin ayrılmasına izin verir. Çünkü, evliliği sürdürecek, bağlayıcı ve hayatı devam ettirici unsurlar mevcut olmadığında aile beraberliği fertlere faydadan ziyade zararlar getirecektir. Ayrılma talebi her iki taraftan da gelebilir. Müslüman toplumlarda inanıla geldiği gibi; ‘ancak erkek boşayabilir’ diye bir hüküm yoktur. Ve yine toplumda bilindiği gibi, her ne kadar Kur’an’ın son çare olarak gördüğü ayrılma, Hıristiyanlıkta olduğu gibi men edilmemiş, üstelik bu şartlarda dahi Yaratan mümin kulunun yanında olduğunu vaat eder, ki O vaadinden dönmez: “Karı koca boşanarak birbirinden ayrılırlarsa, Allah her birini nimetlerinin genişliği ile yoksulluktan beri kılar. O, hükmünde hikmet sahibidir.”[23] 

Görüldüğü gibi, ne kadını ne erkeği, “nefret ve zorluk duvarlarıyla örülü bir zindanda yaşamaya mecbur etmek, İlahi adaletin ve insanî esasların asla kabul edemeyeceği bir keyfiyettir. Kur’an onları fıtratlarında mevcut olmayan hayali bir hayata zorlamaz.” (Kutup, t.y., cilt:3:478).

Ailenin kudsiyeti, insan içgüdülerinin bastırılmasından değil, onların bir çatı altında kendilerini gerçekleştirmesinden hasıl olur… Dolayısıyla hiç kimse, ahlaki düşünce ve davranış bakımından diğer cinsi tek taraflı eğitme gibi bir hak iddia edemez… İslam, pratik sosyal yapılarında bir ayrıma gitmesine rağmen (erkeğin ailenin geçimini sağlama sorumluluğu gibi), erkek ve kadın ilkelerinin eşitliğini teyit etme eğilimindedir. Bu paradoksu anlamak, İslam’ın rollerinin yukarıdan değil, aşağıdan kuran cinsiyet felsefesinin özünü anlamaya bağlıdır (Winter, 2003:86-89-76).

Bütün bu açıklamalardan sonra, Müslüman toplumlarda kadın erkek ilişkilerinde yaşanan sorunların kaynağının ne olduğu sorusu akla geliyor. Yani madem Kur’an böyle bir ailevi intizamı öngörüyor ve madem ki inananlar Kur’anî bir model üzerine yaşadıklarını iddia ediyorlar, o halde nasıl oluyor da Müslüman toplumlarda en büyük sorunlar aile içindeki eşler arasında vuku buluyor? Nasıl oluyor da Müslüman toplumlarda, kadın ve erkek arasında hakim olan ayrımcı görüş, din adına etkinliğini sürdürüyor? Bu sorulara cevap bulmak adına araştırmalarımız bizi İslam’ın tarihsel seyrine götürdü. Kadir Canatan’ın, “Klasik Dönem İslam Yorum Geleneğinde Cinsiyetçilik Düşüncesinin Anatomisi” başlıklı makalesi kanımızca bu konuda yapılmış araştırmalar arsında klasik nitelik kazanacak, takdire değer bir çalışmadır. Yukarıda sorduğumuz sorulara, literatürde dağınık olarak bulduğumuz cevaplar bu makale içerisinde gayet açık, kısa ve net bir şekilde işlenmiştir.[24]

Cinsiyetçilik, bütün yukarıdaki açıklamalardan sonra da anlaşılacağı üzere, İslam’ın özüne ters düşmektedir. “Cinsiyetçilik (sexizm); cinsiyet temeline dayalı ayrımcılıktır. Bu tanım, ilk etapta doğru bir tanım gibi gözükmekle birlikte kadın ve erkek arasındaki her türden farklılık gözetmeyi, bir ayrımcılık olarak nitelediği için sorunludur. Oysa sadece kadın ve erkek arasında değil, insanlar ve gruplar arasında farklılıklar olması ve bunun farklı muamele doğurması normaldir.” Şu halde cinsiyetçilik, “eşit durumlarda, kadın ve erkeğin farklı muameleye maruz kalmalarıdır” (Canatan, 2006:21).

İslam toplumunda cinsiyetçiliğe karşı duruş Abbasi dönemine kadar özgün haliyle sürer. “Abbasiler, Hz. Peygamberin amcası Abbas(ın soyun)a dayandırılan ve 509 yıl süren dönemin adıdır. Ancak ilk yüzyılı parlak, otoriter geçmiş, daha sonraki irili ufaklı İslam devletçiklerinin kurulup iktidarı paylaşmalarıyla Abbasi Halifeliği sembolik hale gelmiştir. Bu dönemde siyasi hareketlerin dışında ilmî  ve fikrî canlılık olmuş, İslam ve İslam dışı kültür kaynaklarının birleşip buluşmalarından ‘medeniyet’ doğmuştur. Dil ve edebiyatın gelişmesi, hadis ve tefsir gibi dini bilimlerin tasnifi, fıkhi mezheplerin doğuşu ve gelişmesi, kelam ve tasavvuf, tercüme faaliyetleri, ağırlığı bu döneme ait hareketlerdir. Ne var ki genel yapısıyla, İslam’ın kendisini gerçekleştirdiğini, her haliyle tutarlı bir birikimin ortaya konduğunu söylemek güçtür… Bir taraftan, Emeviler devrinde devlet mekanizması dışında gelişen dini bilimleri uygulamaya koyarak, durumdan şikayetçi dini önderlerle siyasi otorite arasındaki uçurumu kapatmaya çalışırken, diğer taraftan Yunan felsefesinin resmi koruyuculuğunu yaparak mevcut dini gelenekle çelişen bir eğilimin doğmasını sağlamıştır… Bu çerçeveden olarak Helenistik etkinin ortaya çıkardığı Mutezile’nin, resmi devlet doktrini haline getirilip ehl-i sünnet ulemasının sıkıntıya sokulması, devlet dışında bir öğretimi getirmiş, bu ise tüm olumsuzluklarına rağmen bir içe kapanışın ve fikrî gerileyişin sebeplerini hazır kılmıştır.” (Aydın, 2001:155).

İslam kültürünün çeviriler yoluyla etkisi altına girdiği diğer kültürlerde öncelikle Yunan geleneğinde kadın  iyi bir imaja sahip değildir. “Öncelikle, İslam filozoflarının etkisi altında kaldığı Aristo’ya göre kadın ‘eksik erkek’tir. Platon’a göre kadın, eğer eşit eğitim ve olanaklarından faydalanırsa erkek kadar eşit bir akla sahip olabilir. Ne var ki İslamî gelenek, kendisine Platon’u değil, daha çok Aristo’yu hoca olarak seçmiştir.” (Canatan, 2006:23). Kadın ve erkeği toplum içinde aynı konuma getirmiş olan Kur’anî ilkeler, bu karşılıklı kültürleşmeler sonucunda ihmal edilmiş, hatta bilinçli olarak göz ardı edilmiştir. Hıristiyanlığın ilk günahta sorumlu Havva dolayısıyla kadın imgesi başta Gazali olmak üzere çağdaşları arasında yaygın kabul görmüş ve dolayısıyla İslam düşüncesini etkilemeyi başarmıştır.

Gazali’nin söylemine göre kadın, cinselliği sebebiyle erkek ve toplumsal düzen içinde potansiyel bir tehlikedir. Onun deyimiyle bir ‘fitne’ ve ‘şeytanın aleti’dir. Gazali’nin bu dönemde kadın aleyhtarı söylemleri oldukça dikkat çekicidir. “Eğer şehveti olmasaydı kadınların erkekler üzerinde sultası olmazdı” diyecek kadar ileri gitmektedir. Yine Gazali adına üzüntü verecek bir başka söylemi de İslamla büyük tezatlıklar içinde bulunan hadis rivayetidir: “Erkeklere kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım.” (Canatan, 2006:23-26-30). İşte bu dönemden başlayarak günümüze kadar gelen “Müslüman kadının yeri evidir” hükmü, başta İmam Gazali olmak üzere, dönemin İslam yorumcularına aittir. Kadınların toplum içindeki konumlarına dair verdiği mücadelelere ket vurmada bu söylem etkinliğini sürdürmektedir.

Din- kadın karşıtı söylemlere baktığımızda, İslam’ın kadını ikincileştirdiğine dair iddiaların oldukça fazla olduğuna şahit olmaktayız. Genelde bu iddialar, miras, çok evlilik, şahitlik gibi temel konular etrafında döner. Bu konuların Kur’an’a göre yorumunu her yerde bulmak mümkündür. Bundan dolayı bu konulara değinmenin yersiz olduğunu düşünmekteyiz. Biz, bu söylemlerde sık sık gündeme getirilen “dayak” mevzuuna değinmenin daha öncelik li olduğunu düşünmekteyiz. Zira, İslamî çevrelerde açıklık getirmek bakımından, bu söylemden uzak durulmuş ve görmezden gelinmiş olduğunu fark ettik. İlgimizi çeken ilgili ayetin orijinali şöyledir: “Allah’ın kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkeklerin mallarından sarf etmelerinden dolayı erkeler kadınlar üzerinde hakimdirler. İyi kadınlar; gönülden boyun eğerler ve Allah’ın korumasını emrettiğini, kocasının bulunmadığı zaman da koruyanlardır. Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara önce öğüt verin. Uslanmazlarsa yataklarında yalnız bırakın. Yine dinlemezlerse dövün. Size itaat ettikleri takdirde incitmeye bahane aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür.”[25]

Görüldüğü gibi ayet kendi içerisinde bir bütünlüğe sahiptir. Bizim özellikle dikkat çektiğimiz kavramların anlaşılması önemlidir. Allah insanları, takva derecelerine göre birbirine üstün kılmıştır. Dolayısıyla bazı insanların diğer bazılarına göre üstünlüklerini ayet teyit etmektedir. Erkekler mallarından sarf etmelerinden dolayı, yani evin geçimini sağladıklarından dolayı kadınlar üzerinde etkindirler. ‘İyi kadınlar’ gönülden boyun eğerler; dikkat çekmek istediğimiz buradaki boyun eğmenin bir rızaya dolayısıyla özgür bir iradeye bağlı olduğudur. Allah’ın korunmasını emrettiği de şüphesiz bizim halk dilinde kullandığımız anlamıyla ‘namus’udur. Serkeşlik, sözlükte ‘başkalarına itaatsizlik’ olarak açıklanmıştır (Doğan, 2001:1161). Ancak buradaki kullanımda İslam’ın dışında bir yöne sapması anlamındadır (Kutup, t.y. cilt:3:215). 

Dolayısıyla eşini fıtratına döndürmek erkeğin eş olarak sorumluluğundadır ve önce kadına öğütte bulunur, olmaz ise yatağını ayırır, daha olmaz ise… İşte tam bu noktada bir tıkanıklığın olduğunu tespit ettik. Çok farklı yorumlarda gördük ki, “dövme” eylemi aynen tercüme edilmiş hali ile kabul edilmiş ve çok değerli İlahiyatçılardan bazıları dahi bu ön kabul üzerine yorumda bulunmuşlardır. 

Örneğin, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde doktorasını tamamlayıp, ‘İslam ve Kadın’ konusunda ender rastlanan bir İlahiyatçı olan, ancak örtülü olduğu için hocalık yapamayan, Başkent Kadın Platformu’nun aktif üyelerinden biri olan Hidayet Şevkatli Tuksal’ın Ruşen Çakır’la yaptığı röportajından aynen  alıntıladığımız konuya ilişkin yorumu ilginçtir: Kur’an o dönemin erkelerini bir nevi terbiye ediyor, en son kertede dayağa olur veriyor ama bu bugün bizim kabul edemeyeceğimiz bir öneri” (Şevkatli Tuksal, 2007). Eğer bu dayağa salık verilmişse, bugün de kabul edilmelidir. Çünkü inananlar için Kur’an hem evrensel hem de ebedidir. Yani herhangi biri dahi Kur’an’ın tek bir ayetini kabul etmeme gibi bir imtiyaza sahip değildir. Dolayısıyla böyle bir yaklaşımı ve yorumu bizim kabul etmemiz mümkün değildir. Yaptığımız araştırmada bizi tatmin eden açıklamayı Yunus Vehbi Yavuz’un beyanında buluyoruz. Kur’an’da geçen ‘darb’ kavramının sözlükte 53 manası bulunduğuna dikkat çeken Yavuz: “Bunlardan bazıları, yüz çevirmek, terk etmek, ayrı yaşamaktır.” der. Kadınları dövünüz şeklinde tercüme edilen meallerdeki ‘darb’ kavramının yanlış manada kullanıldığını, ayette ve Kur’an’ın diğer ayetlerinde yer alan bu kavramın, dövmek anlamında kullanılmadığını ifade ediyor. Dolayısıyla ona göre “İslam’da kesinlikle dayak yoktur”. Şiddetin sebebinin “Cahiliye anlayışı” olduğunu ifade eden Yavuz, kadına karşı şiddet uygulayan erkeklerin eğitimli olsalar dahi cahil olduklarını iddia etmektedir (Yavuz, 2007)[26]. Bu açıklamanın, kendi içinde şüpheye yer olmadığı iddiasındaki Kur’an’ın bütünlüğüyle örtüştüğü düşüncesindeyiz. 

Özellikle tekrar etmekte fayda gördüğümüz nokta, bizim burada herhangi bir ayeti yorumlamak gibi bir iddiamızın olmadığıdır. Zira dikkat edilecek olursa bizim yapmaya çalıştığımız ancak bir ayetin başka bir ayetle desteklendiğini ve inananlar açısından anlaşılır bir dinin var olduğuna dair inançlarını anlaşılır kılmaktır.

Kur’an yorumlarında ve tercümelerinde bazı farklılıklara dikkat çekmek istedik. Bu konuya açıklık getirmekle, Müslüman toplumlarda kadınların bu günkü konumlarının daha iyi anlaşılabileceğini düşünüyoruz. Bundan başka Müslümanlar arasında ayrılmalara yol açan diğer bir husus hadis derlemeciliği üzerinedir. Yukarıda bahsettiğimiz İmam Gazali’nin rivayet ettiği hadisler gibi Müslümanlar arasında bir ihtilafa sebep olmuştur ki, bu konuya açıklık getiren en önemli araştırmacılardan biri olan  Fazlur Rahman’dır. Peygamberin vefatının hemen ardından yaşanan sıkıntıları çözmek adına farklı kimseler tarafından farklı, birbiriyle tutarsız hadisler rivayet edildiğini, ancak daha sonraları bu işin bir disiplinle işlenmesi gerekliliğine inanan bir takım derlemecilerinin çıktığını söyler. Dolayısıyla bir hadisin sahih sayılabilmesi için genel olarak üç ölçüt ortaya konduğunu aktarır. Bunlar; 1. hadisin Kur’an’a uygun olması, 2. zaman ve mekan şartlarıyla uyumlu olması[27], 3. tabiat kanunlaına ters düşmemesidir. Günümüzde Sünni Müslümanların hadis derlemeleri konusunda muteber kabul ettikleri eserler, ‘sıhah esitte’ (altı sahih kitap) çatısı altındaki eserlerdir[28] (Rahmen, 2004:118).

Buraya kadarki çalışmamızda amacımız, Müslüman ülkelerdeki, dolayısıyla Türkiye’deki kadınların toplum içinde ikincileştirilmelerinde dinin kendisin değil algılanış ve yorumlanış biçiminin etkisinin olduğunu göstermekti. Ancak ve ancak bizim özellikle vurguladığımız nokta şudur: Kur’an’ın kendisinde iddia edildiği gibi bir cinsiyetçilik (sexizm) yoktur. Fakat Ortaçağ boyunca tüm geleneksel kültürlerde ve Orta Doğu’da egemen olan ataerkil dünya görüşü, insan konusunda farklı bir perspektif getiren İslam düşüncesini de derinden etkilemiş ve onu kendi kalıplarına dökmeyi başarmıştır. İslam’ın içerisine cinsiyetçilik sokulmuştur. Kavramın (sexizm) sonuna getirilen izm takısından da anlaşılacağı üzere bu bir ideolojidir ve bir ideoloji olarak cinsiyet ayrımcılığından daha fazla bir şeyi ifade etmektedir (Canatan, 2006:21).

Hıristiyanlık ve Kadın, Batı’daki Kadının Eşitlik Mücadelesi

Yaygın bir kabul olarak “kadın sorunu” kavramı ilk olarak Batı’da görülür. Akademik düzeyde ilk kadın örgütlenmelerinin Batı’da gelişmesi temel gerekçedir. Ayrıca toplumsal cinsiyetin evrimci kurama göre şekillendiği varsayımı Batı üzerinden neredeyse bütün bilim camiasınca kabul görmüştür. Doğal olarak da özellikle sanayi devrimi sonrasında işi gücünden faydalanmak için toplumsal cinsiyet rollerinde bir dönüşümün olması gerekliliği destek görmüştür (Seyyar; 2002: 174). 

Peki mantığa aykırı gelmeyen bu sürecin altında yatan gerçeklikler nelerdir aslında? Bu sorunun cevabına ulaşmaya çalışırken, Batı’da kadının toplum içindeki konumuna kısaca değinmekte fayda görülmektedir.

Aslında Batı’da kadının toplum içindeki konumunu ele alırken Orta Çağ dönemine kadar gidip, o dönemde kilisenin baskısı altındaki Hıristiyan topluma değinmekte fayda var (daha öncesine gitmenin faydaları olduğunu kabul etmekle birlikte çalışmamızın genel çerçevesinden çıkmamak adına, Batı kültürünü etkileyen Antik Yunan kültürüne ve ardından bütün kültürleri etkileyecek olan Helenizm dönemine değinilmeyecektir[29]) Batı’yı tesiri altında tutan Hıristiyanlığın kadının konumunu yükselttiği ya da düşürdüğü üzerine hararetli tartışmaların yapıldığı söylenebilir. 

Peder Brown ve birçok feminist, bu tartışmada ikinci görüşü savunur. “Ben Witherington’ın gözlemine göre, Luka İncili ile Resullerin İşleri gibi geç dönem Yeni Ahit metinleri kadınlar için iyileştirilmiş bir savunuculuğunu yapar ve ilk Hıristiyanların tavırlarını biçimlendirmiş olan rabbinik (ve bu bakımdan, peygamber-sonrası) normlardan kopuşu ifade eder. Bununla birlikte, İsa vahye ve özelde merhamet yüklü bir kalıp içerisinde onun yorumlarına sadık bir Yahudi peygamber olduğuna göre, Pavlus’un[30] mektuplarını tefsir eden bazı yazarların eski zaman dinlerinden ithal ettikleri kadim Helenistik kadın düşmanlığının ağırlığı altında alabora olan ilk İsa cemaatinde içtenlik yüklü kadın-taraftarı olasılıklarının mevcut olduğunu farz etmek akla uygundur” (Winter[31], 2003:85).

Ancak, Üç Teslis[32]in temel inanç olarak kabul edilişinden sonra Hıristiyanlık inancına göre insan ve onun ruhuna dair, kendi içinde muhalif olmalarına rağmen, yaygın farklı inanışların hakim olduğu gözlemlenir. Bazıları, Tanrı’nın cennetten kovulan Adem’in ruhunu yarattığı ve diğer insanların ruhlarının onun aracılığıyla meydana geldiğine inanırlar. Bazıları ise, zaten yaratılmış olan ruhların bedenlerden önce var olduğuna ve doğumla birlikte vücuda girdiklerine inanırlar. Diğer bazıları ise ruhların bedenler yaratıldıkça yaratıldığına inanırlar. Ruh kavramı, görüldüğü üzere üzerinde en çok tartışılmış meselesidir Hıristiyanlık dininde. Öyle önemli bir meseledir ki, genel olarak bu üç farklı görüşün benimsediği; bu ruhların ilk ruh olan Adem’in cennette işlemiş olduğu günahın kefaretini ortak ödüyor olmalarıdır. Yani daha önceki hayatta işlenen günahın cezasını çekmek için dünyaya düşmüşlerdir (A. Weber, 1998:132).  

Başka bir deyişle, bu ruhlar doğuştan günahkardırlar. Dogmatik Hıristiyanlık dönemi boyunca Hıristiyanlar günahları altında kendilerini ezik hissettiler, ta ki Martin Luther çıkıp da insanların günahlarının kefaretini tanrı Mesih İsa’nın çarmıhta ödediğini, dolayısıyla insanların bu günahtan kurtulduklarını ilan edene kadar. “Kurtuluşta, Mesih'in çarmıhında, İnanlıların tüm günahlarını üstlendi ve Mesih'in doğruluğu inanlılara doğruluk sayıldı” (www.hristiyan.net.info:11.05.2006)[33]. 

Aslında bu insanı aklama erkek üzerinden gerçekleşti. Şöyle ki, Adem’in şeytana kanıp yasak elmayı yemesinde asıl sorumlu olan Havva idi, dolayısıyla kadındı. ‘Kadın’ kelimesi birçok Kilise Pederi tarafından güçlü bir arzu (özellikle de cinsel arzu) anlamında metafor olarak kullanıldı. 

Hıristiyanlığın evlilikten daha yüksek bir davet olarak sürekli bekarlığı tercih etmesi, kadınlara özel bir tavır takınılmasının sonucuydu. Burada model olarak alınan kişi, kuşkusuz, Kilise muhayyilesinde tasvir edilip yorumlandığı şekliyle, İsa’nın kendisiydi. Hıristiyanlık inancına bağlı olarak, kadının toplum içinde hor, aşağı görünmesinin başka bir nedeni de Tanrının erkek oluşuna dair imgelerdi. Sadece Tanrı değil, Mesih İsa ve Kutsal Ruh da erkekti. Bu imgeler daha sonra feministler tarafından hararetle tartışılmıştır[34] ( Winter, 2003:78) .

İmdi artık diyebiliriz ki, dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi, Batıda da erkek üstünlüğünü meşru kılmak için dini araç olarak kullanmıştır. Erkek, yasalar icad ederek, egemenliğini sağlamlaştırarak üstünlüğü kültürel geleneklere işlemiştir. Tim Marshall, erkeklerin aslında bilinen tarihin en eski dönemlerinden günümüze dek erkeklerin kadınlara hükmettiğini savunur. Yirminci yüzyılda erkeklerin teknolojik açıdan inanılmaz ilerlemelerine rağmen kadınlara karşı tutumlarının aynı ölçüde ilkel kaldığının altını çizer. Erkelerin yok etme, hükmetme eğilimlerinin ardında “rahim kıskançlığı”na bağlı olarak yetersizlik duygusunun yattığını iddia ederek tartışmaya çok farklı bir yaklaşım sunmuştur[35] (Marshall, 1997:83). Kendisinin bir insan olup olmadığının tartışıldığı bir ortamda kadın, bu durumu kanıksamış görünür.

Kadın erkek karşıtlığına dikkat çeken Erich Fromm ise anaerkil ve ataerkil ilkelerin hatlarını belirlemek üzere yaptığı çalışmasında ilginç sonuçlara ulaşmıştır. “Anaerkil ilke hayat, birlik ve huzurdur. Çocuklarıyla ilgilenen kadın, sevgisini kendi benliğinden başka insanlara taşırır ve yetenek ve imajinasyonlarını başka insanların varlığını korumaya ve güzelleştirmeye yansıtır. Anaerkilliğin ilkesi evrenselliktir oysa ataerkil sistem, sınırlamalar getirir. İnsanlığın evrensel kardeşlik ideali, annelik ilkesinden kaynaklanır ve bu ilke, ataerkil toplumun gelişimiyle birlikte kaybolur.
Anaerkillik, evrensel eşitlik ve özgürlük ilkesinin, barışın ve iyi insanlığın temelidir. Aynı zamanda, maddi esenlik ve dünyasal mutluluğun da temelidir. Ataerkil ilkeler ise; ciddiyet, görev, disiplin gibi babalık özelliklerinin yanı sıra koşullu sevgi,hiyerarşik yapı, soyut düşünceler, insan yapısı olan yasalar ve devlettir. Ancak ataerkil  ilkelerin kapitalist anlayış ile birleşmesi sonucunda; zorbalık, otorite ve sömürü düzenine dayalı toplum yapıları ortaya çıkmıştır. Bu yanlışlıklara duyulan tepkiler sonucunda bu kez de anaerkil özlemler belirginleşmiştir toplumda. Tek bir tarafa olan eğilim diğer tarafı körelteceği içindir ki, anaerkil ve ataerkil ilkeler bir sentez oluşturduklarında her iki ilke birbirini renklendirir. Bu sentezde ana sevgisi adalet ve akılcılıkla, baba sevgisi de merhamet ve eşitlikle renklenir. Canlı ve gelişimci gerçek çözüm ancak karşıtların bu sentezi halinde mümkündür” (Fromm, 1998:11-18).

Batıda, insan aklını yücelten, dinin geri plana itildiği, Rönesans, reform, modernleşme ve aydınlanma gibi birbiri içine geçmiş süreçler içerisinde –ki paralelinde kadın erkek eşitliği tartışmalarının başladığı dönemdir - dinlerin kadına bakışı bağlamında yaşanan süreç, son kertede din ve kadın arasında da bir gerilimi ortaya çıkarmıştır. Kadının özgürlüğünü elde etmesi dinden bağımsızlaşmasına endekslenmiştir. Bu durum, kadının özgürlüğü, statüsü, kimliği gibi birçok konularda dinin eleştirilmesini beraberinde getirmiştir. Aydınlanmanın dinsel olana yönelttiği eleştiri sonucu, kadınlar açısından da din problematik olarak eşitlik mücadelelerinin dışında tutulmuştur (Tekin, 2006:40).

İlk akademik kadın örgütlerinin Batıda ortaya çıktığını söylemiştik. Bunlardan en çok ses getireni kuşkusuz Feminist[36] harekettir. Fransız ihtilali yıllarında 1791’de Olympe de Gouges’in “Kadın Hakları Beyannamesi” ile ortaya çıkan feminist söylem, (Seyyar; 2002: 174) cinsler arasındaki eşitliği kadın haklarının genişletilmesiyle sağlamaya çalışan bir toplumsal harekettir. Feminizm terimi 1890’larda, özellikle, kadınlara oy hakkı verilmesi ve kadınların eğitim ve çalışma olanağına sahip olmaları için kampanya yürüten kadınlar ve erkekler için kullanılıyordu (Marshall, 2003:240). 

Erkek merkezli toplumsal geleneği ve kadın-erkek arasındaki ayrımda erkeğin üstünlüğünü sonra erdirmeyi amaçlayan ilk feminist hareket, zaman içerisinde toplumsal gidişata müdahale konusunda söz sahibi olmak adına siyasal haklarını savunmaları bakımından kadın hakları savunuculuğu anlamına gelen Feminizm olarak ilk kez 1892’de Paris’te toplanan “Birinci Ulusal Kadın Kongresi”nde kullanıldı (Seyyar; 2002: 175). Ancak 1960 sonrası feminist grupların söylemleri ve mücadeleleri farklılaştı. Modern diyebileceğimiz bu feministler, kadını, toplumun her alanında özgür kılmayı, çocuk doğurma ve yetiştirme faaliyetleri de dahil olmak üzere, cinsiyetle bağlantılı tüm sosyal rolleri terk etmeyi temel gaye olarak görmeye başladı (Hoecker; 1998:25-27, Akt: Seyyar: 2004:x). Feminist odaklı kadın politikaları, kadın sorununu çözmeye dair, erkeklere karşı bir tutum izlemiş ve sadece kendi hemcinslerinin destekleri ile mücadelelerine devam etmeyi amaç edindiklerinden zaman içerisinde etkin olamamışlardır. Zira her toplumsal sorunun çözümü gibi kadın sorunsalının çözümü de siyasi, sosyo-ekonomik, ahlaki, fıtri, ve dini unsurların ele alınması gerekmektedir (Şişman; 1996: 123).

Zaman içerisinde etkinliğini yitiren feminist odaklı politikalara alternatif olarak kadınların değil erkeklerin de sorunlarını ele almak ve cinsiyet haklarının eşit sağlanması ilkesine dayanan “Gender Mainsteaming” (GM) stratejisi geliştirildi. 'Cinsiyet odaklı beyin fırtınası’ olarak tercüme edilebilecek olan GM, kadın ve erkeğin bazen birbirinden farklı olan psiko-sosyal özelliklerini dikkate alarak bir orta yol bulma, ancak etkin alternatif politika anlayışıdır” (Seyyar, 2004:2).

Kısaca GM, kadınlar olmadan kalkınmanın olmayacağı ilkesine dayanan, kadını hesaba katma işine, cinsiyet eşitliğini hedefleyen plan, politika ve proje hedefleriyle kaynaştırılmasıdır (Sancar& arkadaşları, 2006:19). Bu bağlamda cinsiyet eşitliği ise hem kamusal hem özel yaşamda her iki cinsin eşit görünürlük, eşit güçlenme ve eşit katılıma ulaşması demektir (Kılıç,2005:5). Dolayısıyla: “GM stratejisi için ‘fıtrat ekseninde kadın ve erkek politikaları’ da denebilir. Bu anlamda fıtri sosyal siyaset, geniş manada toplumun, dar manada belirli bir sosyal grubun (kadın ve ailenin) sosyal sorunları çözümünde, genel olarak ‘biyo-psikolojik-sosyal’ bir varlık olan insanların ontolojik alt yapısını dikkate alarak çözüme kavuşmasına yönelik politikalar içerir. Sosyal sapmalara meydan vermemek ve kalıcı bir sosyal barışı temin etmek için, sosyal politikaların, toplumun doğuştan sahip olduğu psikolojik özelliklerini yanında sosyolojik, ontolojik, psikolojik ve sosyo-kültürel yapısına göre belirlenmesi ve uygulanması gerekmektedir” (Seyyar, 2004, 178). 

GM’nin stratejisinden hayli etkilendiği anlaşılan Seyyar, makalesinin devamındaki yorumları dikkate değerdir: “kanaatimizde sanayi ve teknoloji yönünden gelişmiş fakat sosyal çözülmelerin her geçen gün arttığı Batı ülkelerinde fıtrat ekseninde oluşturulan ve geliştirilen düşünce tarzı ve eylem planı, akl-ı selim ve zevk-i selam açısından zihni bir ilerleme olduğu kadar ‘Güneş’in Batı’dan doğacağının da ilk somut işaretidir.” 

Seyyar’ın bilerek veya bilmeyerek göz ardı ettiği husus, GM’nin Strasbourg’ta Şubat 1999’da yayımlanan “Cinsiyet Eşitliği Yaklaşımını Özümleme”[37] Raporuna göre bu özgün cinsiyet politikalarının temel bazı ön koşulları vardır. Her şeyden önce bu politikada kadın ve erkeklerin aynı oranda temsili ile, yani kota uygulaması ile her iki cinsin haklarının temsil edilebileceğini, ancak bu şekilde tarafsız bir yasama, yürütme olanağının mümkün olduğunu savunur. Bizim ister istemez eleştirel yaklaştığımız birkaç husus vardır. 1. cinsiyet eşitliği adı altında bir cinsiyetçiliğin var olduğu gerçeği, 2.cinslerin hala birbirine karşılıklı güven eksikliği vardır ki, rekabet üzerine kurulmuş olan Batı’daki kadın erkek ilişkileri için bu aslında şaşılacak bir durum değildir, 3.toplum içerisinde henüz eşit eğitim olanaklarına sahip olmayan kadınlar arasında yeni bir bölünmeye yol açması söz konudur. 4. ve belki de en önemlisi, hukuka toplumsal değişim işlevi yüklemektedir, tıpki Aydınlanma çağından itibaren diğer ideolojilerin kendilerini hayata geçirmeye çalışırken hukuku bir araç olarak kullanmaları gibi. Bu anlamada hukuka bir meşrulaştırım işlevi yüklenmektedir ki, hukuk böyle bir işlev üstlenmeye elverişli değildir. Çünkü “hukuk tarihsel olarak yeni bir yaşam biçimi sunmak yerine, toplumsal yaşantı içerisinde kendiliğinden oluşan ve değişen yaşam tarzları ve inanç biçimlerinin istikrarlı biçimde devamını sağlamak için ortaya çıkmıştır. Yeni bir hayat modelini dayatmak hukukun görevi olamaz… İnsanlar istese de, din, ahlak, örf-adet kurallarını bir gün ya da birkaç ay içerisinde değiştirmelerine olanak yoktur.” (Balı, 2005:224-226). 

Sonuçta demokrasi adına böyle bir uygulama topluma huzur getireceği sanılırken, toplumun alt kesiminde, özellikle aile içinde, daha büyük sorunlar doğuracağı kesindir. Şöyle ki, “kadınların siyasete katılmalarının önündeki engeller (eğitim veya aile içindeki konumu gibi) olduğu gibi dururken, bununla hiç uğraşmadan kadınları meclislere sokmaya çalışmak, elitizme, kadınların şimdi olduğundan daha çok bölünmesine yol açmak demektir” (Savran Acar, 2006).

Batı’da gelişen kadın politikalarının temelinde cinsiyet eşitliği iddialarına karşın, temelde cinsiyetçilik üzerine geliştiğine dikkat çekmeye çalıştık. Dolayısıyla bu siyasi projelerin ardında yatan gerçeklik gerek kadın gerek erkek açısından kendileri için sunulan bir toplumsal rolü kabul etmeleri gerçekliğidir. Kamusal alanda birbirini dışlayan ve birbirine güvenmeyen cinslerin, akşam evlerine döndüklerinde bu belirlenmişlikten kurtulup, birbirlerinde huzur bulmaları bizim düşüncemiz açısından zordur. Dolayısıyla Batı evvela cinsiyetten doğan farklılıkları algılama biçimini değiştirmeli ve ilişkilerini rekabet ve güvensizlik üzerine değil, velayet ve güven üzerine kurmayı öğrenmelidir.

Türkiye’de Kadın

Günümüz Türkiye’sinde kadının toplum içindeki konumuna dair araştırmalarımızı değerlendirmeye geçmeden önce, çalışmalarımız sırasında Said Nursi’nin bizi etkileyen oldukça etkileyen bir sözüne dikkat çekmek istiyoruz: “Ekmeksiz yaşarım hürriyetsiz asla”. Hürriyet kavramının sözlükteki daha ilk karşılığı ‘insanın istediğini yapma veya yapmama iradesi’ olarak verilmiştir (Doğan, 2001:584).

Bu anlamıyla düşünüldüğünde değil Türkiye’de tüm dünyada kadınların sadece ev içi rollerine bakıldığında ne kadar hür oldukları daha doğrusu olmadıkları gerçeğini buruk bir şekilde kabul etmemizi gerektiriyor. Nevval Sevindi, “bir çoğumuz (kadınlar) ekmeği gözden çıkartamadığımız için hürriyetimizden vazgeçiyoruz.” Derken bir anlamda birilerinin kadınların toplum içindeki konumlarını iyileştirmesini bekleyen kadınları da artık bizzat bu mücadelenin içine çekmek istiyor. Kadın olmanın hem Doğu’da hem de Batı’da, dünyanın neresinde olursa olsun zor olduğuna dikkat çeken Sevindi, ilk Türk toplumlarında kadının konumunun erkeklerle eş olduğunu, Hakanların eşleriyle birlikte yan yana ülke yönettikleri örneğini vererek açıklıyor. “Türk Kadını” üzerine yaptığı çalışmalarla adını sık sık duyuran Sevindi, Osmanlı kadınının İslam adına kendilerine atfedilen ikincil konumun esasen özgün İslamî anlayışından gelmediğini fark ettiklerinde, Batı’daki feminist hareketlerden çok çok önce bir hak arayışı mücadelesine girdiklerine dikkat çeker. Özellikle 18. yy.da seslerini duyuran, dergi, gazete gibi mecmualar çıkartmaya başlayan kadınların ortak sloganı “ uyanmak, görmek, istemek” tir (sevindi, 2005).

Osmanlı dönemindeki kadın hareketlerine değinenin makalemizin sınırlarını zorlayacağını düşünmekteyiz. Ayrıca Osmanlı’nın son dönemlerinde kadın hakları söylemlerinin Batıcılık, Türkçülük ve İslamcılık akımlarının odak noktasında olduğu halde, siyasal güç sağlamak adına bir vaatten öte nitelik taşımadığı kanısındayız.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, 19. yy.ın ikinci yarısından itibaren Osmanlı’nın ve toplumun kurtuluşuna yönelik ortaya çıkan akımlar arasından Batıcılık ve Türkçülük söylemlerin sentezi olan ulusalcı medeniyetçi söylemin zaferini, buna karşın İslamcı söylemin yenilgisini simgeliyordu. 1930’lu yıllarda Kemaliz olarak ifade edilen ulusalcı medeniyetçi söylem, İslam’la özdeşleştirilen geleneğin antitezi şeklinde kurgulandı (Kılıçbey, t.y[38].:209; akt. Nişancı, 2006:106). Bu yeni sistem içinde İslam, dolayısıyla Müslüman sistemin dışına atılmakla kalmadı, aynı zamanda hem toplumun geri kalmışlığından hem de kadının ikincileştirilmesinden sorumlu tutuldu. 

Modernleşmenin ön koşulu Osmanlıyla dolayısıyla İslamla bütün bağları koparmaktı. Bunu gerçekleştirmek ise kadın üzerinden mümkündü. Dolayısıyla ulusalcı medeniyetçi zihniyet modern Türk toplumundaki kadını için yepyeni bir kimlik tasarlamıştı.

Cumhuriyet döneminde yapılan kadınlara yönelik reformlarla kadın özerkleştirildiği halde, kadına biçilmiş olan bir rol vardır ki, bu özerklik kısa sürede yerine getirilmemiş bir vaat olarak kalmıştır. Kadın için biçilen bu yeni kimlik tasarımı ulusal davaya hizmet eden ana kadındır ve yine ataerkil zihniyet dünyası tarafından tasarlanmıştır. Böylece geleneksek statüsü içinde eşine ve çocuklarına hizmet eden kadın, ulusa hizmet ettiği ölçüde anlamlı sayılmıştır. Ailenin yerini ulus, hanenin yerini vatan almış: aile reisi baba ise yerini devlet babaya bırakmıştır ve nihayet kamusal alan, özel alan gibi şekillendirilmiştir. Kadına tanınan göreli haklar adeta bir lütuf gibi sunulmuş, bu borca karşın kadınlar bireyselliklerini vermiştir. Bir kez daha kadınlar bir takım idealler uğruna araçsallaştırılmıştır. Ulusal davaya hizmeti, özverili babaya hizmet etmekle eş değer gören kadından bu talep, toplumun çıkarını bireysel davranışlardan üstün tutan, özverili davranışları ve olağan üstü yetenekleriyle insanlarda saygı uyandıran bir önderin/önderlerin talebidir  (Nişancı, 2006, 110-113).

Ulusalcı medeniyetçi söylemleriyle dönemin siyasi çevresinde etkili bir yere sahip olan Halide Edip bu yeni kadın kimliğinin yerleşmesinde aktif rol oynamıştır. “Vatanın hukuku kadının hukukundan bin kat mühimdir ve muhteremdir. Onun için kadınlar bugün hukukumuz diye haykırırken, bunu kendileri için değil, vatana yetiştirecekleri evlada lazım olan terbiyeyi verebilmek için olduğunu der-hatır etmelidirler” (akt. Durakbaşa[39], 1998:39; akt. Nişancı, 2006:111) derken aslında kendisinin değil elbette Türk toplumundaki kadının cinsiyet ve cinsiyet rollerinin arasında kalacağı bir çatışmaya sürüklediğinin ne kadar farkındadır acaba?

Bu güne gelindiğinde İslam’ı olumlu veya olumsuz referans alan bir takım zihniyetler, kadını ezmeye, sömürmeye halen devam etmektedir.

Modernizm-din-kadın üçgeninde gelişen tartışmalar özellikle 1980’li yıllardan sonra farklılık göstermektedir. Özellikle ‘dinin yükselişi’ olarak nitelendirilen dönemden bu yana, artık din ve kadın karşıtlığı düzenli bir merak ve araştırmanın konusu olduğunu (Tekin, 2006:49), dolayısıyla İslamcı, Gelenekselci ve Modernist görüşteki aydınlar tarafından, daha olumlu neticeler sağlayacak şekilde tartışıldığını düşünüyoruz. [40]

Sonuç Yerine

Yaptığımız araştırma, tarih boyunca, özellikle kadınlar için erkekler tarafından roller biçilmiş olduğunu göstermektedir. Bu roller genellikle din adına tayin edilmiştir.

Özellikle Müslüman toplumlarda, ayet ve hadisler referans gösterilerek, kadınlar evlerine kapatılmış, dolayısıyla bilinçsiz bir teslimiyete girmişlerdir. Kavmî gelenekler, dini ahkamların yerine oturtulmuş, batıl inanç ve hurafeler, cehalet ve gericilik, babadan atadan kalan çeşitli alışkanlıkların kutsanması, yoz toplumsal ve bireysel alışkanlıkların sürüşü, İslam’la aykırı olarak devam eden çarpık ailevi ilişkiler içerisinde kadın ezilen tek taraf olmuştur (Aktaş, 1991:83).

Türkiye’deki kadının toplum içindeki konumuna dair katkıların sağlanması, ancak İslam’ın algılanışına dair yanlışların giderilmesine bağlıdır. Makalemizde geniş yer verdiğimiz gibi, İslam’ın bir yaşam tarzı olarak kabul görüldüğü toplumlarda, kadın ve erkek arasında yaşanan sorunları, bir takım ithal Batılı direktiflerle, ideolojilerle, hayat modelleriyle veya sosyal ya da hukuki düzenlemelerle çözmek mümkün değildir. Sorunun çözümü kadın ve erkeğin insan statüsünde eşit oldukları ve fıtratlarından gelen bir takım farklılıkları göz önünde bulundurarak, onların vicdanlarında kabul görecek, aralarında uzlaşı sağlayacak özgün bir dini eğitimle mümkündür. 

Müslüman Türk toplumlar açısından bu ıslahat hareketleri hayati önem taşımaktadır. Zira hızlı küresel arenada farklı kültürel biçimlerin empoze edildiği, yaratıldığı, yeniden işlendiği ve dönüştürüldüğü karmaşık ve kimi zaman ironik süreçlerin etkisinde kalmaktan kendini alıkoyamaz halde manevi bir boşluğa düşme tehlikesindedir Müslüman kadın.

Araştırmamız, bizim içinde yaşadığımız toplumdaki din algısı ile bizim tanıdığımız ve bildiğimize inandığımız bir dinin çatışıyor olduğu gözlemimizle başladı. Makalemiz, bu çatışmaların kaynağındaki gerçekliklere ulaşma amacıyla zihnimizde oluşan sorulara somut cevaplar aramanın neticesinde bir anlama ve açıklama kaygısıyla gelişti. Literatürde yaygın olarak kabul görmüş açıklamaları kendisine çıkış noktası olarak seçen, buna bağlı olarak daha araştırmanın başında yanlış hipotezler kurulmasına sebep olan sorunun ne olabileceği üzerine bizi yoğunlaştırdı. 

Vardığımız sonuç, temelinde bilimsellik kaygısı taşıyan araştırmaların, kadınların kamusal alanda faaliyet gösterebilmelerinin ancak siyasal arenada çözümler üretmekle mümkün olacağı ön kabulü ile yapılmış olmalarıdır. Bundan başka, kadının aile içindeki konumuna dair yapılan değerlendirmelerde, eşlerin kabul ettiği dinin kitabındaki söylemler ile algılanışı arasındaki farklılığa bakılmaksızın, dini sorumlu tutan bir anlayışın hakim olduğunu saptadık. Ancak yine araştırmalarımız bize göstermiştir ki, halen gerek İslamcılılığı gerek Gelenekselciliği gerekse moderniteyi savunanların dine karşı tutumları önyargılı ve baştan belirlenmiş şekilde olsa da, özellikle Müslüman toplumlarda yaşayan kadınların toplum ve aile içindeki konumlarını iyileştirecek yoğunluğa sahiptir.

Son olarak, bilimin; o katı, despot pozitivist dogmalarından sıyrılıyor olması, bu bağlamda yapılan ve yapılacak olan araştırmaların olumlu katkılar sağlayacak olması ümit vericidir.


Birsen Şöhret, 28.01.2016, Sonsuz Ark, Konu Yazar, Sosyoloji Temrinleri, Makaleler

Dipnotlar:
[1] Rum, 30/12. Ayetin orijinali: “Kendileri ile huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aralarında sevgi ve esirgeme var etmesi de O’nun ayetlerindendir.”
[2] Bu durum bütün dinlere mensup üyeler için de geçerlidir.
[3] Tüm kadın-din karşıtı söylemlerden de yola çıkarak…
[4] İlk akla gelen isimler kuşkusuz Durkheim ve Marx’dır.
[5] Suruş, A., (1997), Modern Durum ve Bilginin Evrimi, İstanbul, Pendik Belediyesi Kültür Yay, s. 11-31.
[6] Müslim,(t.y.), Sahih, K.Akdiye,VII/1718.
[7] Mehmet Emin Ay bu yorumu İsmail Hakkı Bursevi’nin Rûhu’l-Beyan adlı tefsirinden aktarmıştır.
[8] Kılıç, Sadık (1991), Fıtratın Dirilişi, İstanbul.
[9] Okumuşlar, Muhittin (2002), Fıtrattan Dine, Konya.
[10] Bakara, 2/242.
[11] Mü’minun, 23/80.
[12] Ankebut, 29/63.
[13] Mü’min, 40/67.
[14] İlgili ayetler ve yorumları Seyyid Kutup’un FÎZİLÂL-İL-KUR’ÂN adlı terfisinden nakledilmiştir.
[15] Nahl, 16/78.
[16] Bakara, 2/31.
[17] Rahman, 55/3-4.
[18] Casiye, 45/13.
[19] Ayetullah Muttahari, (t.y.),Kadın.
[20] Bakara, 2/2.
[21] Tevbe, 9/71.
[22] Nahl, 16/58-59.
[23] Nisa, 4/130.
[24] Ayrıntılı bilgi edinmek isteyenlere ilgili makale tavsiye edilmektedir.
[25] Nisa, 4/34.
[26] Prof. Dr. Yunus Vehbi Yavuz’un bir çok haber kanalında ve haber sitesinde yayımlanan “İslam’da Kesinlikle Dayak Yoktur” başlıklı beyanı.
[27] Peygamber dönemi.
[28] 1. Buhari; Sahih, 2. Müslim; Sahih, 3. Nesai; Sünen, 4. Ebu Davud; Sünen, 5. Tirmizî; Sünen, 6. İbn Mace; Sünen.
[29] ilgili olan kimselere Nevzat Tarhan’ın Kadın Psikolojisi adlı eserinden sayfa 119-125 önerilir.
[30] Pavlus’un yazdığı mektuplar İncillerin yazılmasından çok önce kaleme alınmıştır. Bu nedenle Mevcut Hıristiyanlığın temelleri Pavlusçudur.
[31] Kahire’de Arapça ve İslamî ilimler tahsili sırasında Müslüman olduktan sonra Abdulhakim Murad adını almıştır.
[32] Kutsal Üçlü Birlik anlamına gelir ve Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olmak üzere üç kişiden oluşur; ancak tek bir öz, tek bir tanrıyı simgeler.
[33] Hıristiyanlık dini ile ilgili ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler için http://www.hristiyan.net internet adresi önerilir.
[34] Daha detaylı bilgi için T.J. Winter’ın a.g.e.’inden İslam,Irıgaray ve Cinsiyetin Yeniden Tanzimi isimli makale önerilir.
[35] Marshall kitabının neredeyse tamamını erkeklerin yok edici eğilimlerine ayırmış ve çarpıcı örneklerle tezini çalışmasını zenginleştirmiştir.
[36] Latince ‘femina’ (kadın) kökünden gelir femeinist (kadınsı) hareket.
[37] GM’nin orijinal metninden Türkçe’ye çevrilmiş hali.
[38] Kılıçbey, M.A. (t.y.), Atatürkçülük ya da Türk Aydınlanması. A.Y. Sarıbay, E.Kalaycıoğlu (edt.), Türkiye’de Siyaset: Süreklilik ve Değişim içinde, İstanbul, Der Yay.
[39] Durakbaşa, A. (1998), Cumhuriyet Döneminde Kemalist Kadın Kimliğinin Oluşumu, Tarih ve Toplum, 51. s., 167-171.
[40] İslamcı, Gelenekçi ve Modernist projeler kendi başına bir araştırma konusu olmakla beraber burada değinilmeyecektir.


KAYNAKÇA
  1. AKTAŞ, C. (1991), Sistem İçinde Kadın, İstanbul, Beyan Yay.
  2. AKTAŞ, C. (1997), Devrim ve Kadın, İstanbul, Nehir Yay.
  3. AY, M. E. (2002), “Fıtrat” Kavramı Üzerine Düşünceler, yenidünya dergisi, haziran sayısı.
  4. AYDIN, M. (2000), Kurumlar Sosyolojisi, Ankara Vadi Yay.
  5. AYDIN, M. (2001), İslam’ın Tarih Sosyolojisi, İstanbul, Pınar Yay.
  6. BALI, A.Ş. (2005), Hukuk, Konya, Çizgi Kitapevi.
  7. BERKTAY, F. (2004), Kadınlara İnsan Haklarının Gelişimi ve Türkiye, Sivil Toplum ve Demokrasi Yazıları no:7.
  8. CANATAN, K. (2006), Klasik Dönem İslam yorum Geleneğinde Cinsiyetçilik Düşüncesinin Anatomisi, Kadın Çalışmaları Dergisi, sayı:1, ss.18-37.
  9. CÜNDİOĞLU, D. (2004), Philo Sophia Loren, İstanbul, Gelenek Yay.
  10. ECE, H.K. (2006), İslam’ın Temel Kavramları, İstanbul, Beyan Yay.
  11. FROMM, E. (1998), Anaerkil toplum ve Kadın Hakları, Çev. A. Doğan, İstanbul, Arıtan Yayınevi.
  12. GIDDENS, A. (2000), Sosyoloji, Ankara, Ayraç Yayınevi.
  13. İSLAMOĞLU, M. (2003), Yürek Devleti, İstanbul, Denge Yay.
  14. KARACOŞKUN, M.D. (2005), Kur’an Bağlamında Olumsuz Davranışlara Psikolojik Yaklaşımlar, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, c.IX/1, ss.87-100.
  15. KESİRLİOĞLU, F. (t.y.), Küreselleşme Bağlamında Değişen Cinsiyet Kavramı, Paradoks-Ekonomi, Sosyoloji ve Politika Dergisi, yıl:2, sayı: 2.
  16. KILIÇ, Z. (2000), Eşitlik İçin Kota Politikaları, Ankara Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi, Ankara.
  17. KUTUP, S. (t.y.), Fizılâl-il Kur’an, İstanbul, Hikmet Yayınları no:1, İlmi Eserler serisi:1.
  18. KUTUP, S. (2006), Yoldaki İşaretler, Çev. A. Keskinsoy, İstanbul, Nesil Yay.
  19. MARSHALL, G. (2003), Sosyoloji Sözlüğü, Çev. O.Akınhay&D.Kömürcü, Ankara, Bilim ve Sanat Yay.
  20. MARSHALL, T. (1997), Hükmeden Erkek Boyun Eğen Kadın, Çev. G. Şen, İstanbul, Altın Kitaplar Yay.
  21. NİŞANCI, E. (2006), Modern Türkiye’de Kadının Kimlik Tasarımı, Kadın Çalışmaları Dergisi, sayı:1,ss.106-116.
  22. OKUMUŞ, E. (2003), Toplumsal Eşitsizliklerin Meşruiyet Kazanmasında Din, C.Ü. Sosyoloji Tartışmaları Dergisi, sayı:1, ss.51-68.
  23. RAHMAN, F. (2004), İslam, Çev. M. Dağ & M. Aydın, Ankara, Ankara Okulu Yay.
  24. SANCAR, S. ve arkadaşları (2006), Bir de Buradan Bak, Yarın İçin bugünden Kampanyası Eğitim Dizisi, Ka-der Yay.
  25. SAVRAN ACAR, G. (2006), Hareket Noktası Cinsiyet Olmalı, BİA haber Merkezi, 10 Mart 2006.
  26. SEVİNDİ, N. (2005), Ölümünün 45. Yılında Said Nursi “Ekmeksiz Yaşarım Hürriyetsiz Asla” paneli, Konya, 22 Mayıs 2005
  27. ŞEVKATLİ TUKSAL, H. (2007), Kadın Bakış Açısına Sahip Olmalıyız, Milliyet, Ruşen Çakır’ın röportajı, 02 Ocak 2007.
  28. SEYYAR, A. (2002), Sosyal Siyaset Terimleri Ansiklopedik Sözlük, İstanbul, Beta Yay.
  29. SEYYAR, A. (2004), Fıtrî Cinsiyetler Politikalarının Doğuşu, Sivil Toplum Dergisi, sayı:8.
  30. ŞENTÜRK, M. (2004), Kur’an’da Akıl, İstanbul, PınarYay.
  31. ŞİŞMAN, N. (1996), Global Konferanslarda Kadın, İstanbul, Nehir Yay.
  32. TARHAN. N. (2005), Kadın Psikolojisi, İstanbul, Nesil Yay.
  33. TEKİN, M. (2006), Kadın Aydınlanması ve Din, Kadın Çalışmaları Dergisi, sayı:1, ss. 38-49.
  34. WEBER, A. (1998), Felsefe Tarihi, Çev. H. E. Eralp, İstanbul, Sosyal Yay.
  35. WINTER, T.J. (2003), İslam, Irigaray ve Cinsiyetin Yeniden Tanzimi, Postmodern Dünyada Kıbleyi Bulmak, Çev. Ö. Baldık & M. Şevkier, İstanbul, Gelenek Yay.
  36. YAVUZ, Y.V. (11.01.2007), İslam’da Kesinlikle Dayak Yoktur, Anadolu Ajansının Haberi.

Seçkin Deniz Twitter Akışı