24 Ekim 2015 Cumartesi

SA1940/KY26-CA25: Kadınların 'Süleymaniye'si

"Kadınların Süleymaniyesi’nde mekan yaşlı ve güzel, zaman taze ve düşünceli; en başından beri öyle."


Süleymaniye, dönemsel muhasebelerin mekânı gibi gelir bana. Issızlaşmaya, işitme yeteneğini yitirmeye zorlanıyor semt oysa çoktandır ve bu yüzden de sanki daha iyi görmeye çalışıyor; bulunduğu tepede, Dubaileştirilen şehrin karakteristik dokusunu böylelikle alıkoyabilirmiş gibi. Herkes Süleymaniye’den hayranlıkla söz ediyor, ama aynı zamanda onun ıssızlığına yol açan akışa karşı konulamazmış gibi kuruluyor cümleler.

Biz bu ıssızlaşma konusunu daha önce de az mı konuştuk? “Süleymaniye’den Sonra Bir Toplantı” isimli, ilk öykü kitabım Üç İhtilal Çocuğu’nda (1991) yer alan öykü, semtin sembolleşirken yaşadığı yalnızlaşmayı anlatır. 

Galiba biz Süleymaniye nasılsa hep orada oldu ve olacak düşüncesiyle kendimize savruk yaşama hakkı tanıyoruz. Her şey orada bir yatılı yaz Kur’an kursuyla başladı. Bir mevsim boyunca yeniden öğrenci olmuştuk. Aradan yıllar geçti. Okullar bitti, evlilikler gerçekleşti, ayrılıklar kendini dayattı, görüş ayrılıkları baş gösterdi.

Sonra yine aradan yıllar geçti ve biz geçen hafta yine Süleymaniye’de buluştuk. Kuşak buluşması yerine kuşaklar buluşması gerçekleşti bu kez. Başörtüsüyle alternatif kamuların arayışına düşen ilk kuşağın kadınları –Ravza Kavakçı öğretim üyesi olan annesinin hikayesi üzerinden anlattı bunu- bazen uzun etekli giyim için bile kendilerini savunmak zorunda kaldılar. 

Bizleri sadece görünüşlerimizi korumaya zorlayan sistem, Türkiye’yi de görünüşte modern –tüketici- bir ülke olarak muhafaza etmek için darbeleri olağanlaştırdı. Darbe yıllarını da faili meçhul yılları takip etti hep. Kaybolup giden canlar, ulaşılamayan cesetler, tüketilen umutlar… 

Geriye baktığımda şimdi onar onar görüyorum yılları ve zaman zaman “darbe”ler ve faili meçhuller üzerinden okumaya devam ediyorum. 

“Üç İhtilal Çocuğu”nda “Süleymaniye bakışı”yla anlatmıştım: Dönemler arasında bağlar kurmadığınızda yorumlarınız hafif bir esintide toza dumana karışıyor. Bu bağları hesaba katan yorumların eksikliğinde gençler yakın tarihi sadece çeşitli mahkemeler için seçilmiş sayfalardan ibaret bilecek şekilde okuyor. 

Biz Süleymaniye derslerinde cahiliyenin bilgi yoksunluğu değil bir tür yorumsuzluk hali, yorum yapma fukaralığı olduğunu öğrenmiştik hocalarımızdan. Herkesin ortaklaşa okuduğu Ana Kitap, kişisel tecrübelerin ışığında farklı tecrübelerde Hayat Kitabı olmayı sürdürürdü; Seyyid Kutup’un “Hareketin Fıkhı” dediği olgu.

Elbette düşünüp taşınan ve yorulmayı göze alan yol alıyor. “Muhafazakar” derdi ki “etekli şeytan.” Ulusçu derdi ki “Ninja Kaplumbağa.” Sağcı, milliyetçi, muhafazakâr değildik. Modern dünyada her şey değişirken sadece kadınların değişmemesini talep eden, bunu da kadın ve ailenin korunması duyarlığına bağlayan bir söylem, konuşma cesaretimizi yüce kelimeleri kendince yorumlayarak kırmaya çalışıyordu. Böyle bir söylem şehirlerin ve mahallelerin, sembol yapıların korunması karşısında da her zaman nostalji yüklü, korumacı cümleler içerdi. 

Gelgelelim kadınlar hayattan yükselen eleştiriyle doğrudan yüzleştikleri, bu eleştiriyi duymazdan gelemedikleri için rafta bir saksı misali yaşayamayacaklarını derk ediyorlardı. Buldozerlerin sesi bazen sadece duymaya açık olanlarca fark ediliyor. Fındıklı’daki Süheyl Bey Camii kendi çabasıyla nasıl ön cephesine AVM sureti geçirilmesine itiraz edebilirdi? Süleymaniye gece saatlerinde ıssız bir cami olmaya karşı nasıl bir direniş örgütleyebilirdi? Aradan yıllar geçti. Kadınlar ailelerini Süleymaniye’de sahur saatlerine taşıdılar.

Tecimle ve turistik ziyaretlerle sınırlanmaya izin vermeyecek bir geçmişi var Süleymaniye’nin, hepimize verdiği bir emek var. Konuşma, tartışma, muhasebe fırsatını verirken şart koşuyor: Hayatı sürekli yeniden okumak gerek, dini de, siyaseti de… Kusuru önce kendinde aramak gerek, sorumluluğu da önce kendinde bilmek…

Geçen hafta içinde 45 yaş üzeri üç hatta dört kuşak kadın Ahde Vefa programıyla yine Süleymaniye’de bir araya geldik. Sema Abdülaziz, Gülden Sönmez ve Mine İzgi aylardır bu toplantı için planlar yapmış, sinevizyon gösterileri hazırlamışlar. Ahde vefayı yaşatan sesler, sözler, Asrı Saadet sahnelerine karışan tecrübeler… 

Süreyya Yüksel ve Macide Göç Türkmen yine aramızdaydı. Suffa oradaydı; yolcu, yetim ve yoksul, evsiz barksız olan kapısını çalabilir. “Seni Dinleyen Biri”nde anlattım: Elbirliğiyle gecekondu mahallelerine gider ve öğrendiğimiz ayetleri paylaşmaya çalışırdık. Bunun için gerekli güveni Süleymaniye’de yaşlı bir binanın sınıflarında aldığımız derslere de borçluyduk. Aldığımız ulusal eğitimin zorladığı sınırlara karşılık müslümanlığımızın “evrensel” bir bakış talep eden ilkelerini içselleştiriyorduk. Üzerimize Müslümanlık adına boca edilen hurafe ve tanımları, etiket ve adları sorgulayıp reddediyorduk. Varlığımızı kuşatan –agorafobiye zorlayan dönemlerin eseri olan- taklit ve tekrar sarmalından kurtulmanın yolları üzerine düşünüyorduk. Her konuda aynı mı düşünüyorduk sanki? 

Hayır elbette, ancak dinlemeye açıktık ve birbirimizin samimiyetinden kuşku duymuyorduk. Din uğruna aşkla mücadelenin kişisel zorlukları mahrem sayılırdı; ancak aynı duyarlık yüzünden başkalarının acılarını görmekle mükellef olduğumuzdan kuşku duyamazdık.

Bir zamanlar ne kadar doğru bir şekilde inanmış olursan ol, zamanı doğru okuyamadığında mekan tarafından çeliniyor aklın. Kadınların Süleymaniyesi’nde mekan yaşlı ve güzel, zaman taze ve düşünceli; en başından beri öyle. Yaşlı ağaçların serinlettiği bahçelerde ve kentsel dönüşümden kurtarılma konusunda tereddütlü sokaklarda Asrı Saadeti bugünkü şartlar altında nasıl yaşayabileceğimizi tartışarak dolaşmayalı kaç yıl geçti?

Yolda olmanın fıkhını unuttuğumuzda muhasebenin yerini tekrar ve taklit cümleleri alıyor. Şöyle yazmışım 1991’de yayımlanan Üç İhtilal Çocuğu içinde yer alan öyküde: “Süleymaniye'den bu yana çok şey mi değişti, yoksa değişen bir şey olmamış mıydı bazıları için? Belki de Süleymaniye, yüreklerinde olduğundan farklı imlerle yer etmişti. Belki de yeniden düşünmeliydi orada geçen günler hakkında.”

Kuşkusuz öyle: Süleymaniye, asla değişmeyeceği, değişmemesi gerektiği düşünülen nirengi noktası. Değişmeyeceği düşünüldüğü için de savruk ve hoyrat davranmanın şehre ve her şeye büyük bir zarar vermeyeceği sanılıyor olsa gerek. Camisinin eteklerinde oluşturduğu uzamla sürekli şehri temize çekiyor gibidir Süleymaniye. (Bu sözü Üstün Bol’dan ödünç aldım.)

Mekana takılırken zamana yabancılaşmak, dünyayı gerçek anlamda bir imtihan yeri olarak görmeye izin vermeyen bir benlik arzusuyla sınırlanmak demek. Hem İslam’dan söz edip hem de rövanştan, nostaljiden, daha fazla tüketme arzusundan ibaret insanlar olamayız. Çünkü bir genç karşınıza çıkıp da “Öyleyse senin dininin kapitalizmden (veya kemalizmden) farkı ne?” diye sorduğunda, güncel hayatın sınavları karşısında umut duyuran örnekler vermenizi bekliyor. Süleymaniye bu yüzden de “Biz”i olguları yeniden görmeye çağırıyor şimdi. İstanbul artık bambaşka bir şehir. Gece yarıları ıssızlığı bir yere kadar: Eteklerine, dibe vurmamaya direnen mülteciler tutunuyor.

Gülden Sönmez genç kuşakların önceki kuşakları tanımamasından ileri gelen tanımlama zorluklarına değindi. Ne demiştik eskiden? Semra Abdülaziz hatırlattı: Ortak cümlelerde buluşarak söyleşiyi genişletmek. 

Nevbahar Grubu, Süreyya Yüksel’in çalıştırdığı koronun şarkılarını dinletti. “Rahmani hareketin bir eli olsam…” Biz kusuru sürekli kendinde arayan bir kuşaktık, bir bakıma kendi kendini doğuran bir kuşak. Başımızı dik tutmayı sağlayan azığımız ayetler ve “öncekilerin” tecrübeleriydi. 

Şule Yüksel’in olağanüstü cehdi, Fevziye Nuroğlu’nun sabırlı öğretmenliği, Özden Sönmez’in Hz. Fatma’yı hatırlatan açık eli, Necla Koytak’ın analitik bakışı, Türkan Cumhur’un Avrupa’da katlanan okuyup anlatma kaygısı… Hayır, “nimetleri korumak” olamaz endişemiz; adalet kuşatıcıdır.

Daha sonra başka bir yerde oturduk konuştuk bir kısmımız. Ucu açık öykü bizimki, kesitlerinde Süleymaniye düşünceli bir ev sahibi ve bir muhasebe için ilham kaynağı olarak bir yer buluyor her zaman.

“Süleymaniye’den Sonra Bir Toplantı” öyküsünde, kahramanın bilincinde şöyle duyuruyor kendini muhasebe:

“Yeni, yepyeni cevaplar aramalıydı sorularına. Sorular bittikçe yeni soruların peşine düşmeliydi. Belki de eksiği buydu, soruların peşini bırakışıydı eksiği. Her şey yerinde kalmıyordu ki, değişip gidiyordu zamanın çevriminde. Başkaları gibi kendisi de ne kadar değişmiş olmalıydı! Yeni sorular sormanın tam sırası mıydı? Belki de, evet!”

 Cihan Aktaş, 24.10.2015, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Perspektif Yazıları, 

Sonsuz Ark'ın Notu: 
Kaynak belirtilmek kaydıyla Cihan Aktaş Hanımefendi'den yazıları için yayın onayı alınmıştır.  Seçkin Deniz, 09.05.2015


Yazının ilk yayınlandığı yer: Dünya Bülteni:

http://www.dunyabulteni.net/yazar/cihan-aktas/20384/kadinlarin-suleymaniyesi


Seçkin Deniz Twitter Akışı