10 Mart 2015 Salı

SA1208/ KY23-NN10: Netanyahu, Obama ve Jeostratejik Konuşmalar

"İsrail, daima ABD stratejisinin bir piyonu, fakat hayati bir piyonu olmuştur."
George Friedman, 


İsrail Başbakanı Netanyahu, 3 Mart'da Kongre'de bir konuşma yapmak için ABD'yi ziyaret ediyor. Obama yönetimi, Netanyahu'yu kendilerine danışmadan davet ettiği için, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı John Boehner'e kızgın.. Aynı zamanda Boehner'i tribünlere oynamakla da suçlamakta. 

Netanyahu geliş sebebini İran tehdidine karşı bir uyarı niteliğinde olduğunu söylerken İsralli muhalifler, ziyaretin aslında gelecek seneki seçimler öncesi Netanyahu'nun pozisyonunu geliştirecek bir halk onayı oyunu olduğunu düşüncesinde. Boehner ise, ziyaretin Netanyahu'nun fikirlerini öğrenme dışında hiç bir politik gayesi olmadığını da söylüyor.

Önce bilinenle başlayalım. Bu konuşmada Netanyahu zaten hakkında konuşmaktan hiç bıkmadığı İran'la ilgili yeni hiç bir şey söylemeyecek. İkincisi, zaten konuya dahil olanlar yani politikacılar, onlar hep tribündeler. Ve üçüncüsü, bu konuşma ile ABD-İsrail ilişkilerinin parçalanacağını düşünmek de mantık dışı.

Konuşmalar bir tarafa, ABD-İsrail ilişkilerinin soğuk savaşın bitmesinden beri ciddi anlamda bir değişim gösterdiği kuşkusuzdur. Bu değişim 11 Eylül'de durur gibi görünse de, değişim ülkeler arasında bir mesafeye ve tansiyona neden olmuştur. 

Netanyahu'nun konuşması ise altta yatan gerçekliğin ufak bir belirtisidir. Orada yapmacık ve kişisel düşmanlıklar olsa da başkanlar ve başbakanlar gelir geçicidirler. Önemli olan her iki ülkenin veya bir tanesinin düşmanlarının ve savunucularının, ilişkilerinin yarattığı gerçek üstü bir ilişki durumu ortamında, odaklanılması gerekirken çıkarların birbirinden uzaklaşmaması durumudur.

ABD-İsrail İlişkilerinin İnşası

İşe önce, ABD ve İsrail'in daima yakın ilişkileri olmadığını bilmekle başlamak gerek. ABD, İsrail'i en baştan itibaren tanımış ve 1957 yılındaki 6 gün savaşlarına dek sıcak ilişkilerde bulunmuştur. İsrail, İngiltere ve Fransa ile birlikte 1956'da Mısır'ı işgal ettiklerinde, ABD İsrail'in Sina ve Gazze'den geri çekilmesini talep etti ve İsrail buna boyun eğmek zorunda kaldı.

ABD, BM kanalıyla yapılan yiyecek yardımı dışında İsrail'e hiçbir yardımda bulunmadı. ABD İsrail'e karşı düşmanca hiç bir politika gütmemiş olsa da, ilişkilerinde de bir zorunluluk hissetmedi.

Bu durum 1967 anlaşmazlığı öncesi yani Baascıların Suriye ve Irak'taki darbeleri döneminde değişmeye başladı.

Bu tehdide cevaben, ABD 1965'te, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail'i kapsayan bir uçaksavar füze sistemi oluşturdu.

Bu, İsrail'e yapılan ilk askeri yardım olmakla beraber, amacı Sovyet gücünü engellemeye yönelik kurulan sistemin de bir parçası olmasıydı. 1967'ye kadar İsrail'in silahları Fransa'dan geliyordu ve ABD'nin bu ilişkiye itirazı olmayıp Washinghton için ciddi bir mesele de değildi.

6 Gün Savaşları bu durumu değiştirdi.. Çatışmalardan sonra Fransa, Araplarla olan ilişkilerini geliştirme istediğini duyurup İsrail'e silah satışını durdurdu. ABD, Mısır ve Suriye'nin gitgide birer Sovyet hava ve deniz üssü haline geldiğini görmeye başladı. Bu, ABD'nin Doğu Akdeniz'deki 6. Filosunu ve bölgedeki diğer unsurları için bir tehditti. 

Bilhassa, Sovyetlerin kontrolündeki İstanbul Boğazı, Doğu Avrupa ve Akdeniz'de bir Sovyet meydan okumasına yol açabilirdi. Artık Türkiye sadece kuzeyden değil, güneyden Irak ve Suriye tarafından da tehdit altındaydı. 

Önce İran, sonra ABD müttefikleri, Irak'ın yüzünü kuzeyi yerine doğuya çevirdiler. İsrail, Suriye'nin güneye odaklanmasını sağladı. Neticede, Fransa'nın İsrail ilişkilerinde geri çekilmesi, 6 Gün Savaşı'ndan sonra Rusya'nın da Mısır ve Suriye ile ilişkilerini sağlamlaştırması, ABD'yi İsrail'le farklı bir ilişki kurmaya zorladı.

1967 Savaşı ve ardından ABD'nin İsrail'e desteği, Arap dünyasındaki anti-Amerikanizm'in de başlangıcı olduğu söylenir. 

Kuşkusuz bu olay anti-Amerikanizm'i derinleştiren bir durum olmakla beraber, fikrin başlangıç nedeni bu değildir. Mısır, ABD'ye rağmen 1956'da Sovyet yanlısı olurken, Irak ve Suriye de Amerika'nın İsrail'e askeri yardım göndermesinden önce Sovyet saflarına geçtiler. Fakat 1967'den sonra, ABD, İsrail'le stratejik bir ilişkiye girip, İsrail'in askeri destek kaynağı haline geldi. Bu destek 1973 Arap-İsrail Savaşında daha da arttı. Öyle ki gayri safi milli hasıladaki oranı %5 olan Amerikan desteği, bir yıl sonrası %20lere çıktı.

ABD, Doğu Akdeniz'de güç dengesini sürdürebilmek için stratejik olarak İsrail'e tabiydi. Ama bu dönemde bile ABD stratejik çıkarlar için mücadele ediyordu. Örneğin, 1973 savaşından sonra bölgedeki dengeler açısından, baskıyla İsrail'i istemediği halde Sina'dan çekilmeye razı etti. Benzer bir şekilde, ABD Başkanı Reagan, İsrail'in Beyrut'a kadar olan Lübnan işgaline de karşı çıktı. Ve ABD'nin Lübnan'a müdahalesi Arap unsurlara değil, aksine İsrail'i engellemeye yönelikti.

ABD'nin İsrail'e stratejik bir bağımlılığı olsa da bu asla basit bir ilişki değildi.

İsraillilerin ulusal güvenlik gereksinimleri her zaman kaynaklarını geride bırakmıştır . İsrail için daima bir dış patronun olması gerekiyordu. Hiçbir zaman için tamamen Amerika'nın isteklerine boyun eğmeseler de, milli güvenliklerinin ayrılmaz bir parçası olan bu ülkeyle tamamen ters düşmeyi de göze alamadılar.  

Önce Çekoslovakya üzerinden Sovyetler, daha sonra Fransa  ve Amerika Birleşik Devletleri.. Ne lilli güvenliklerinin olmazsa olmazı Amerika Birleşik Devletleri'ne yabancılaşmayı asla göze aldılar, ne de tamamen Amerikan isteklerine uygun davrandılar. 

Amerika Birleşik Devletleri için İsrail önemli bir unsurdu. Ama aynı zamanda Suudilerle ilişkilerini de İsrailinkiyle beraber dengede tutmalıydılar.  İsrail ve Suudi Arabistan anti-Sovyet koalisyonunun bir parçası olmakla beraber ABD'nin Suudilere hava ihbar ve uyarı sistemi satması da çıkarlarına ters düşüyordu. İsrail hem ABD'ye ihtiyaç duyuyor, hem de  Washinghton'un sınırlamaları altında yara alıyordu.

Post-Sovyet İlişkiler

Sovyetler Birliği'nin çöküşü, ABD-İsrail arasındaki strateji kurumuna da zarar verdi. Bu ilişkiye son vermeye hiç gerek olmasa da bir uzaklaşma ve evrilme de başlamıştı. Sovyetler Birliği'nin çöküşü, Irak ve Suriye'yi patronsuz bırakmıştı. Ürdün, İsrail için anahtar bir müttefik durumundaydı. Mısır Amerikan donanımlı ordusu ve askeri güçten temizlenmiş bir Sina ile, İsrail için artık bir tehdit değildi. 

ABD, Akdeniz ve Ortadoğu'yu tamamen farklı algılamaya başladı. İsrail kuruluşundan beri ilk kez, direkt bir saldırı tehdidi ile karşı karşıya kalmadı. Ek olarak, İsrail ekonomisinde bir artış oldu. Ve Amerikan yardımı daha az önem arz etti. 2012'de Amerikan desteği (2.9 milyar Dolar) İsrail gayri safi mill hasılasının sadece %1'i olarak açıklandı.

Artık iki ülke manevraya her zamankinden daha açık bir durumdaydılar. Birbirleriyle kısıtlı bir ilişkiye mahkum değildiler. Ve sonrasında iki ülkenin ilişkileri gereklilikten çok, bir alışkanlık durumu olarak devam etti. ABD İsrail'in Batı Şeria işgal politikasına sıcak bakmasa da bu durum ilişkileri tamamen kesme riskini de ortaya çıkarmadı. İsrail artık ABD'nin vetosunu risk etmek gibi bir derdi olmayan ve ABD'ye eskisi kadar bağlı olamayan bir ülkeydi.

11 Eylül'den sonra İsrail ve ABD tekrar ortak bir noktada buluştu. İsrail perspektefinden, ABD ve kendilerinin İslam dünyasına ortak bir bağlantıları vardı. ABD'nin tepkisi çok daha karmaşık forma dönüştü, özellikle ABD'nin Irak ve Afganistan'daki varlıkları bu iki ülkeyi pasifize etmeye yetmedi. 

Amerika'nın cihadistlerin ülkelerine olan saldırıları önleyecek bir stratejiye ihtiyacı vardı. Bu durumda da gerekli olan sadece İsrail istihbaratıyla değil, İsrail'e düşman ülkelerin istihbaratlarıyla da işbirliğine ihtiyaç vardı

Bu da İran uzaklaşmasının köküdür. İsrail'in bakış açısına göre, ne kadar uzak olursa olsun, İran nükleer programıyla zaten doğasında var olan bir tehdidi sergilemektedir. İsrail, ABD'nin İran'a karşı onunla beraber bir duruş sergilemesini istiyor. Bu durumda, Tahran'ın nükleer silahlara ne kadar yakın olduğudur. Ama İsraile'e göre nükleer risk ne kadar düşük olursa olsun, aslolan İran ideolojisinin var olan bir tehdit olmasıdır.

İran Sorunu

Amerikan perspektifinden, (bir tehdit unsuru olduğunu göz önüne alarak) Iran'la ilgili sorulacak en önemli soru; 'İran'a askeri olarak zarar verilebilir mi?' İranlılar aptal değiller. İsrail'in 1981 yılında Irak'ın nükleer reaktörünü imha edişini büyük bir rahatlıkla izleyerek kendilerininkini derinlere gömdüler. Bu nedenle ABD'nin her ne amaçla olursa olsun İran'ın nükleer programını havadan imha etmesi gibi bir durum söz konusu olamaz. Bunun için riskli, ciddi bir kara harekatı gereklidir.

İsrailliler zaten bu zorlukların oldukça farkındalar. İran'a saldırmak mümkün müydü? İsrailliler kendi dediklerine inanıyorlar mıydı? Mesafe büyüktü. Ama İran'ın nükleer programını imha etmek gibi düşünceleri olan daha yakın ülkelerin topraklarını kullanma durumu da olabilirdi. Ama İsrail İran'a saldırmadı.

İran nükleer programından kuşkulu ve askeri müdahale ihtimalinden uzak olan Amerika'nın tek seçeneği İran'ın programında azaltmaya gitmeye teşvik etmekti. Yaptırımları uzatmak bu programı sonlandırmıyordu. Sadece İran'la anlaşmaya gitmek bir çözüm olabilirdi. Amerikan bakış açısından, askeri ihtimalin olmadığı yerde müzakereler olabilirdi.

İsrail'e göre İran'a asla güvenilemezdi. Ama Amerika'ya göre de başka bir seçenek yoktu

Bu durumun arkasında daha derin bir sorun vardı. İsrail, Amerikan bakış açısını aslında anlayabiliyordu. İsrail'i asıl korkutan ise Amerikan stratejisiydi. Afganistan ve Irak'ı pasifize etmekte başarısız olmuş ABD, işgallerin Amerika'nın kapasitesinin üstünde durumlar olduğunu gösteriyordu. Örneğin Irak'ta hava kuvveti kullanabilirken, karada gayet kısıtlıydılar. Bununla beraber, Amerika Birleşik Devletleri kendini belirleyici gücü getirme seçeneği sahip olarak da görmüyordu.

Karmaşık bir ABD Stratejisi

Bu yüzden ABD'nin gelişen iki stratejisi var. İlk katman, hem destek sağlayarak hem de sorumluluk almadan bölgedeki tansiyona mesafeli durmak. Bölgede durum kötüleşirken, ABD bölgesel güçlerin sorumluluk almaya mecbur kalacağını  ummakta. Suriye, Irak ve örneğin Türkiye sınırındaki çatışmalar. 

Bırakın Türkiye bu durumla yaşamaya devam etsin, veya Türkiye kendi birliklerini göndersin. Eğer bu olursa, ABD destek için limitli güç kullanacak. Aynı dinamik Ürdün ve Körfez İşbirliği Konseyi için de geçerli. Önemli olan İran ile olan yakınlaşma her iki ülkenin de ortak düşmanı olan IŞİD'e karşı gelişen bir durum. Olup biteni işbirliği olarak adlandırma konusunda emin değilim, ama şu kesin ki ABD ve İran arasında şu an paralel bir oyun var.

Bu stratejinin ikinci katmanı bir güç dengesi yaratmaktır. ABD, bölge güçlerinin ABD çıkarlarından çok kendi çıkarlarını tehdit eden unsurların üstesinden gelmelerini istemekte. Ama aynı zamanda ABD hiç bir ülkenin bölgeye hükmetmesini istemiyor da. Böyle 4 güç var; Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve İsrail. Kimisi işbirlği yapılabilir, kimisi muhalif ve kimi de zaman içinde yön değiştirmiş. ABD, İran'ın silahlarından kurtulmak istese de ülkeye zarar vermek istemiyor. Bu bölgesel mesuliyet ve denge motifinin bir parçası.

Bu İsrail'in probleminin kalbidir. İsrail, daima ABD stratejisinin bir piyonu, fakat hayati bir piyonu olmuştur. Görünen ise bu stratejide, ABD birbirini dengeleyen oyuncularla ve en az hamle ile eşitliği sürdürmeye devam etmesiyle İsrail kendini üç ülke ile karmaşık bir ilişki içinde bulmasıdır. Bu karışıma ABD'nin İran'ı dahil etmesi İsrail'i rahatsız etmektedir. Bunun nedeni sadece nükleer programı değil, aynı zamanda Suriye ve Lübnan üzerindeki İran etkisidir. İşte İsrail tüm bu riskleri kendinden uzak tutmak istemektedir.

Bunun Obama veya Netanyahu'nun şahsiyetleri ile bir alakası bulunmamaktadır. Amerika, ülkeleri, elindeki güç ile pasifize edemeyeceğini göstermiştir. Cinnetin tanımı, aynı şeyleri tekrar edip, farklı sonuçlar beklemektir. Eğer ABD bölgedeki çatışmaya dahil olmasaydı bu bölge güçlerinin başa çıkmak zorunda olduğu bir durum olacaktı. Eğer bu güçler üstlenmeleri gereken rolleri alsalar, bölgesel bir hegemonyaya ihtiyaç duymadan da bir denge oturtmaları gerekir

İsrail, bir sürü güç arasında bir tanesi olarak algılanmak istemiyor, İran'ın nükleer gücüne odaklanmış durumda. İran'ın nükleer faaliyetlerinin durdurulamayacağını ve hiçbir yaptırımın bu faaliyetleri durduramayacağının da farkında. İsrail'in asıl korkusu İran ve ABD'nin bir anlaşmaya varması ve bir ilişki sistemi kurulması.

Neticede konuşma yapılacak. Obama ve Netanyahu'nun birbirlerini sevmedikleri varsayılıyor. Politikacılar hep seçilecekler, onlar gücün jokeyleridirler. Aslında bu gerçekler çok da önemli değil. 

Önemli olan, başkanının kimin olduğu değil, ABD'nin, bölge için yeni bir strateji geliştirmesi gerektiği gerçeğidir. Bu Irak ve Suriye'yi işgal etmeyi düşünmenin dışındaki en iyi seçenektir. 

Başbakanı kimin olduğu önemli olmayan İsrail, ABD bölgedeki diğer oyuncularla bağlarını sürdürmeye çalışırken, sistem gereği dışarıda kalmamalıdır. İsrail'in bu stratejiyi engellemeye yetecek bir ağırlığı olmadığı gibi ABD'nin de bunu sürdürme dışında başka bir alternatifi yoktur.

Olay sadece Obama veya Netanyahu ile de ilgili değil (ve kendileri de bunun farkında). Olay, bölge yeniden şekillenirken ABD'nin ne kontrolü elinde tutabilmesi, ne de bölgeyi terk edebilmesidir. 

Büyük güç stratejisinin de özü budur. Taraflar istemedikleri roller yüklendiğinde, bir güç dengesi yaratmaktır. Bu mükemmel bir strateji olmasa da, ABD'nin elindeki tek şey budur. İsrail bu isteksizlikte yalnız da değil. Türkiye, İran ve Suudi Arabistan da aynı durumdalar. 

Gel gör ki jeopolitizm isteklerle alakalı değil, mecburiyet ve kısıtlamalarla alakalıdır.

 George Friedman, 3 Mart 2015, Stratfor


Nehir Nil, 10.03.2015, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Çeviri



Orijinal Metin:
https://www.stratfor.com/weekly/netanyahu-obama-and-geopolitics-speeches?mc_cid=10e3de5ab6&mc_eid=130d09c33f

Seçkin Deniz Twitter Akışı