4 Aralık 2017 Pazartesi

SA5271/KY1-CÇ444: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman II-5

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak; bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

İkinci Bölüm
TOPLANMA VE HAC GÖREVİNİ YERİNE GETİRME
-5-

Munza’nın Dönüşü- Levazım Hizmeti- Hareketi Belirleme-  Çahner’in Kurgusu- Tutuklandılar- Torpillerin Patlaması- Çar Balonunun Dönüşü- Boşuna Ölüm- Bir Düşman Daha

Şimdi İslam orduları sahile ulaşarak, Ömer’in kendilerine göndermiş olduğu emirler doğrultusunda yerleşiyorlardı; bu şekilde, yarım daire biçiminde olarak Asab’dan Zila’e kadar iki yüz kilometre bir cephe ve yüz kilometre bir derinlik üzerinde yayıldılar.

Dünya kurulduğu tarihten beri böyle bir buluşma görülmemişti. Sultanın buyruğuyla hazırlanan erzakın bir bölümü bu cephede bulunuyordu. Bundan başka zenci orduları bunun kadar bir erzakı da beraberlerinde getiriyorlardı.

Bir akşam Kral Munza, öldürülen Menelik’in karısı Taytuv’la beraber ordugâha geldi.

Ömer bunun sorguçlara olan hevesini bildiği için tuhaf giysisiyle görmek istiyordu.

Fakat Manbututu Kralı tüylerle süslü şapka, üzerine beyaz bornoz, kaplan postundan giysilerle dönüyordu. Yolu üstünde yapılan kutlama gösterilerine önem vermiyor gibi görünüyordu.

Kollarının ve bacaklarının derisi büyük koyu lekelerle kaplı olup eğer takımının örtüldüğü sarı postun rengi değişmişti.

Bundan da, kan içinde yüzdüğü anlaşılıyordu.

Ömer, ordugâha girişinde bunun korkunç gözlerini, buruşmuş alnının sertliğini, çevresine yönelttiği araştırıcı bakışlarını görünce bunun kalbinde yanan tutku ateşinin henüz sönmediğini anladı.

Kuşkusuz, Necme’yi arıyordu. Şua’yı alkana boyayan katliamı son dereceye gelen bir gözü karalık ve kıskançlığın itkisiyle yapmıştı.

Genç Prense yönelttiği kindar bakışlar buna kanıttı.

Gerçekten, bu haşin Kralın arzusuna engel olan ne Necme, ne de Fransız subayıydı; bu: babasına sadık bir dostu memnun edecek yerde bir Hristiyan’ı koruyan Ömer’di.

Genç Prens buna önem vermedi; çünkü Munza’nın kendisine baş eğeceğini biliyordu.

Fakat, Kralın Zervak’ı yanına çağırdığını duyunca Maluel’e:

- Kıza iyi bak, Munza geldi.. zira hala eski tutkusu devam ediyor.. dedi..

Subay başını üzüntüyle sallayınca Genç Prens:

- Korkuyorsun ve korkmaya da hakkın var; fakat, yanımdan ayrılma, yanımda bulunursan bir şey yapmaya cesaret edemez, sözlerini söyledi.

- Bugün başaramazsa, yarın, on gün, bir ay sonra başarır.. ben, böyle bir düşmana karşı ne yapabilirim? Yanıma yaklaşan yerliler arasında O’nun adamlarından bulunduğunu sanıyorum. Kralın celladı Mazemin’in benim için bir buyruk aldığını duyumsuyorum, zira bana yan yan bakıyor.. kimbilir.. belki bir sabah çalılar arasında boğazım kesilmiş olarak bulunurum. Necme’ye gelince, O’nun karşılaşacağı felaketi düşünmeye bile cesaret edemiyorum.

- Hayır, korkma; ancak ordugâhtan da ayrılma.. Munza sana gelecek bir felaketten sorumlu tutulacağını biliyor.. kendisine söyledim.

- Ömer, beni dinle: burada ne kadar acı çektiğimi biliyorsun! Rica ederim, babana söyle bizi tamamen serbest kılsın.

- O, sözünden dönmez.. yalnız Ren nehri havzasında bırakılacaksınız..

- Ren havzasında öyle mi? oraya ne zaman ulaşacağız? Hiç değilse İstanbul’da bıraksın.. bizi niye tutuyor? Bizzat kendisi söyledi: Avrupa’ya buradaki gizi açıklamamak için.. varsayalım ki Avrupa şimdi bundan haberdar olmasın.. fakat, ilerde siz bir uygar kente ayak basınca öğrenmeyecek mi? bir daha rica ederim Ömer, bizim için aracı ol! Ben İstanbul’a kadar sabretmeye çalışacağım.

- Etüdün doğru.. ben bir kere kalkışırım, fakat başarılı olacağımı hiç sanmıyorum. Şimdilik sen her şeyden kendini sakın.

***

Mütemehdinin ordusu Kasasla’dan döndü.. bu kenti yerle bir etmişti.

Bu ordu, oldukça düzenli olup topçusu da vardı. toplar Krup ve Vinfürit yapımından olup 1867de İngilizlerin Navarin’de Rus aleyhine açtıkları seferde yaptıkları gibi filler üzerinde taşınmışlardı. Mütemehdi bunları, İngilizlerle Almanlardan satın almıştı.

Mütemehdi ordusunu bir kısmı da develerle, küçük vapurlarla, yükleriyle Nil boyunca yukarı çıkmışlardı ki bunlar Suriye’de asıl orduya katılacaklardı.

Mütemehdi ordusundan sonra Emin Paşanın oğlu tarafından komuta edilen ve Mısır yöntemince düzenlenen Uganda ordusu geldi. Bu ordu Habeşistan’dan geçerken, ülke tümüyle yağma ve yıkıma uğradığı için erzak elde etme konusunda pek zorluk çekilmişti.

Sultanın yönetim kurulu, bu orduya Somalilerin gönderdiği kurutulmuş balıktan çokça verdi.
Sonra Masa’yi ordusu geldi.. bu da ormanlık bir araziden geçerek sekiz hafta zarfında dokuz yüz kilometrelik bir yol kat etmişti.

Kongo ordusunun bir bölümü de göründü. Bu, ancak beş haftada toparlanacaktı. Zira, yürüyüş yönleri pek çeşitli olduğu gibi geçilmesi güç olan araziden geçiyorlardı.

Bunun komutanı Nezik, filleri pek çok olan Kasunku ile beraber ordugâha ulaştı. Viktor Niyanza gölüne kuzeyden hâkim olan Selsela’den geçerken yüz fil kaybetmişti de yine 1400 kadar vardı.

Hemen, bunları naklettirmek için Haddali Ormanlarına sal yapmak üzere binlerce adam gönderdi. 

Rastlantıyla karşılaşılan bir sel kesilen ağaçları denize kenarına kadar taşıyordu.

Bunun ardından Nezige’nin en zalim yardımcılarından biri ve Kusihi kabilelerinin reisi olan kanlı Makua’da ulaştı.

Sultan pek fazla seviniyordu.

Bütün kavimler, sözlerinde , anlaşmalarında durmuşlardı.

Bin İmame’nin başarılı haberini aldığı günden beri, galip olacağından asla kuşkusu kalmamıştı.

Yalnız Ömer, endişeliydi.. zira, işaret gecikiyordu.. toplanan erzak ne kadar çok olursa olsun böyle büyük bir dairede birkaç hafta daha kalınırsa yeterli gelmeyecekti.

Yönetim kurulunun da kuşkuları vardı.

İstila ordusunda levazım birliği var mı? evet.. daha işin başında olmakla beraber yine iyi iş görüyordu.

Sultan, Emir Abdulkadir’i taklit ederek sürekli yanında yönetim memurlarını bulunduruyordu.

Bunlar da:

Para işlerini yöneten birim Hazinedar El Kebir; erzak işlerini yöneten birim Hazinedar El Sagir; Ambar Müdürlüğüydü (baş kumanyacı).

Bu üç sorumlu birim de, ordu müfettişi görevini gören (Vekil El Halife)  adındaki biri tarafından yönetiliyordu. Bu oldukça zeki bir yapılanmaydı.

Her ordu da Ebu Muhammed’in buyruğuyla, erzak dağıtımı göreviyle sorumlu memurlar bulunuyordu.

Bu yönetim kurulunun Avrupa orduları levazım kurullarından farkı, defter tutmamasıydı. Yalnız memurlar verdikleri erzakın sayısını günlük bu kadar adama gerekli olanı deneyim ile hesap ederek ilerde gerekecek erzakın edinilmesinde kolaylık olması için kaydediyorlardı.

Açlık ve güçlüğe son derece dirençli bu erlerden her biri çok küçük bir erzakla yetiniyordu. 100 gram kuru balık, küçük bir tas susam yağı, bir muz, üç Hint biberiyle bir asker besleniyordu. Bu savaş yolculuğunda tüm ordunun tayiniydi.

***

Bir gece sultanın oğlu, Osmanlı Amiral gemisinin direğinde yeşil fenerin yandığını görünce pek çok sevindi.

Beklenilen işaret sonunda görünmüştü.

Birkaç dakika sonra, diğer Osmanlı gemisinin de direklerinde aynı ışık göründü.

Dânakıl dalgıçlarına, direklerinde yeşil ışık görünen gemilere ilişilmemesi için uyarılar yapılmıştı.

O zaman, büyük zenci ordusunun bütün cephesi boyunca coşkun bir velvele koptu.

Sahilde bulunan kıtalar, Sultanın buyruğuyla silah başındaydılar. Birçok takımlar, sessiz bir biçimde denize hâkim noktalara konulmuşlardı.

Müslümanlar kendilerine Asya’nın kapısını açacak olaya tanıklık ediyorlardı.

Gemilerin kırılması son bulur bulmaz nöbetçiler sandalların karaya yanaşmalarına engel olacaklardı.
Gemilerin batışı sırasında sandallarla kurtulan denizcilerin sahile çıkmaları güçlü bir olasılıktı.

Bu girişimi dikkate alan Sultan: Masua’dan Sevakin’e kadar sahili koruyan Hadinebya kabilesiyle Kasır’a kadar uzanan Bişarin kabilesine, kuzeye doğru karaya çıkmak isteyenlere aman verilmemesi için emirler gönderdi.

Kızıl Denizin Arabistan sahilindeki şeyhi de, geceleyin yüzerek giden Arapların götürdükleri emir üzerine gereken düzeni hazırlamıştı.

Şeyh Said, Fransızların elinde olan bu yeri de boğazın kilidi konumunda olduğundan Tehame kabilesi tarafından kurşun atmaksızın ele geçirmişti.

Denize düşecekler için iki geçerli kurtuluş yeri vardı, Pirim ve Aden.

Pirimden doksan mil uzakta bulunan Aden’e sandal ile kaçacakların ulaşması pek zor bir nitelik idi.

Gece saat on bire doğru, gemilerin ışıkları söndü; yalnız Ruvayal Suverin zırhlısının projektörü sahile birkaç kere yansıdı.

Donanmanın kırılmasından birkaç saat önceki bu tedbirsizliği, müttefiklerin hiçbir kuşkusu olmadığını, kendilerinden birkaç kilometre uzakta duran ordunun ezici güç ve kuvvetine önem vermediğini kanıtlıyordu.

Sultan bu gece olayı izlemek için çıktığı gözetleme yerinde projektörlerin birbirini izleyerek söndüğünü görünce rahat bir nefes aldı. Çünkü, donanmayı gerekli önlemleri almaya zorlayarak girişimin ertelenmesini ve belki sonuçsuz kalmasını gerektirecek bir ihanetten endişe ediyordu.

Gece yarısını yarım saat geçerek Ruvayal Suverin’in de elektrik ışığı söndü.. deniz ve sahil karanlık içinde kaldı.

Yalnız donanma uzaktan boğazda ayrımsanıyordu.

O zaman, bu uygun karanlık içinde zencilerin esrarengiz harekâtı başladı. Donanmanın görüş alanından uzak üç tarafta gizlenmiş binlerce tahtalar sahile getirildi. Yakın ormanlarda yapılan sallar sahil boyuna çekildi.

Donanmanın batırılmasından önce geçit işi tamamlanıyordu.

***

Sultanın gözetleme yerine yakın bir yerde, gece olur olmaz çalılık arasına saklanan iki kişi saat on birde gizlendikleri yerden çıktılar.

Çevrelerinde, aynı şekilde saklanan Dânakıl dalgıçları da parolayı bekliyorlardı.

Bir rastlantıyla buraya çıkan bir yabancı, sahil bütünüyle çıplak zencilerle kaplı ve yarların üstünde binlerce silahlı savaşçılar beklerken kendisini ıssız bir yerde sanırdı.

Çahner:

- Daha fazla gecikmemeliyim! Eğer benden daha iyi yüzücü olan bu Araplardan önce yola çıkmaz isem o vakti zamanında yetişemem.. dedi.

Gecenin bu saatinde, sahilde görülen iki kişi Maluel ile Çahner’di. 

- Bu tahtanın üzerinde o kadar uzun bir mesafeyi kat edebileceğine emin misin?

- Her halde.. gerçi denemediysem de inancım tamdır.

- Gemileri şaşırmayacağından emin misin?

- Tamamıyla!

- Kararlaştırdığımız şeyi unutma!

- Merak etme.. komutana giderek adımı söyleyeceğim, deli olmadığımı kanıtlayacağım, uyarımı kimseye söylemeyeceğine ilişkin yemin ettireceğim ve fazla bir şey demeksizin gemilerinin etrafına tel ağı germesini rica edeceğim.

- Tamam.. gemiye nasıl çıkabileceksin?

- Fransızca olarak imdat isteyip denize düşen bir gemici gibi kendimi yukarı çektireceğim.
Çahner arkasındaki beyaz bornozu çıkarına çırılçıplak göründü.

- Cesur dostum, bu girişiminiz büyük bir kendini adamışlıktır.. emin olunuz, eğer sizin kadar yüzücü olaydım şerefi size bırakmazdım.

- Adam sende! Yüzbaşım.. bu angaryalar nöbetçi astsubayının görevidir. Ben de, kırılmış bölüğünüzün tek astsubayıyım.. (gülerek) kıyafetim de nöbetçi astsubay kıyafetine benzemiyor ya!

- Ay azizim.. belki bir kazaya uğrarsın.. gelemezsin.. söyleyecek son bir arzun yok mu?

- Vallah yok.. ordugâhta kâğıt olmadığı için vasiyetname yazamadım. Dünyada rütbemden aşka bir malım yo.. az kaldı benim küçük Huriye’yi de unutacaktım. Zavallı kadın.. bana çok acıyacaktır.

- Çahner bana ciddi biçimde yanıt veriniz.. örneğin belki kurtulur ve sensiz vatanımıza dönerek akrabalarını görürsem..

- Ben yetimim.. işte işi benim yapmama bu da bir nedendir! Görüyorsun ya yüzbaşım, arkamdan ağlayacak kimsem yok..

- Susunuz; eğer, bu görevi senin yüklenmene neden buysa aldanıyorsun.. Hartum’daki sözlerimi duydun.. bana da acıyacak kimse yoktur.

- Dur yüzbaşım, kalbimdeki tek arzuyu az kaldı söylemeyi unutacaktım..

- Söyleyiniz!

- Sen-Sir’deki oyun salonlarını anımsıyorsunuz değil mi?

- Evet!

- Bu salonlardan sonuncusunda, ayrıcalıklar salonunda, düşman tarafından öldürülen askerlerin adının yazıldığı tutanaklar vardır.

- Evet.. bunlara General Dumgar öncülük etmişti.

- Yüzbaşım, eğer bu tutsaklıktan kurtulursanız benim adımı da o tutanağa ekletir misiniz?

- Emin ol, kahraman dostum.

- Sus! İşte iki zenci bize doğru geliyor. Ben de bornozumu giyeyim; suya girdiğim zaman çıkarırım. Derim beyaz olduğundan görürler ve belki bir kuşkuyu davet eder.

Gerçekten, çok gölgeler yaklaşmışlardı; fakat hiç biri kendi kayığını arkasında sürüklemiyordu.

Maluel arkadaşının dikkatini bu noktaya çekti.

Çahner yanıt verdi:

- Kuşkusuz, daha önce deniz kenarında koymuşlardır.. bu da onların hemen hareket etmek üzere olduklarına işaret eder. Haydi yüzbaşım Allaha ısmarladık.. tam vaktidir..

İki asker birbirlerine sarılarak büyük bir üzüntüyle öpüştüler, sonra Çahner tahtasını suya kadar itti ve bir kez daha Fransız gemilerine bakarak bornozunu çıkardı.

Eğildi; tam tahtaya yatmak üzereyken iki güçlü kol kendisini kavradı, sıktı, nefesini kesti ve geriye attı. Sonra hareketsiz kalınca bir dev çeneli zenci omuzuna alarak götürdü.

Maluel, arkadaşının hareketini izlemek için gizlendiği çalılığın arkasından bu olayı izledi.. fakat saldırmak üzereyken diğer iki gölgede kendisine saldırdı. 

Birden bire arkasından tutuldu. Kafasına yediği bir darbe ile sersemledi ve Çahner gibi alınıp götürüldü.

Her ikisi de kendilerine gelince kap karanlık bir yerde bulunduklarını gördüler. Gecenin nemiyle ilk önce uyanan Çahner aklını başına toplayarak kolunu çevresine uzattı, elinin altında bir bornoz olduğunu görünce sarıldı.

Sonra, yanında bir soluk alma duydu. Maluel de ayılıyordu.

- Siz misiniz Çahner?

- Evet yüzbaşım; yaralı değilsiniz yaz?

Maluel elini başına götürdü.. kafasına bir sopa yemişse de kemiğe bir şey olmamıştı yalnız bir ağrı, geceki saldırıyı anımsatıyordu.

Çahner:

- Bizi izlemişler..

- Belki burada da gözetleniyoruzdur.

Çahner, güçlükle ayağa kalktı. Başı kayaya çarptı ve birkaç adımda bu zindanı dolaştı. Karanlığa alışan gözleri gayet hafif bir ışığın içeri girdiğini gördü. Deliğe yaklaşınca işi anladı.

- Bulunduğumuz yer, Arapların yar içinde kazdıkları bir nöbetçi inidir. Fakat, delik büyük bir taşla kapalı.. yalnız başıma kımıldatamayacağım.

- Bekleyiniz, şimdi size yardım ederim.

Bunun üzerine her ikisi de taşı kımıldatmaya çalıştılarsa da emekleri boşa çıktı.

Maluel:

- Boşuna uğraştık; bekleyelim; herhalde yalnızız.

Başlarına gelen şeyi anımsayarak bir takım savlarla meşgul olurlarken Maluel üzüntülü bir sesle çığlık attı. Yay gibi doğrularak:

- Ya Necme! dedi.

Büyük bir acı yüreğini kasıp kavurdu.

Bunu daha önce düşünmesi gerekmez miydi?

Artık kuşku var mı ya, darbe Munza’dan geliyordu; ya şimdi.. artık meydan ona kalmıştı.

Maluel, deliği kapayan kaya parçasının yanına doğru sıçradı.

Boğuk bir sesle:

- Çahner! Bir daha deneyelim!

Güçleri birkaç kat daha artmıştı; fakat engel kımıldamıyordu.

Kulakları çınlamaya başlamıştı.

- Livne! Livne! Bağırıldığını duyar gibi oldu.

Sırtından soğuk bir ter boşandı.. Kral Munza’nın korkunç yüzünü, kindar gözlerini, koca dudaklarını görüyordu.

Yeniden taşa atıldı.. tırnakları kan içinde kaldı.

Kesin çaresizliğinden ötürü kuduruyor, köpürüyordu.

Acısını hafifletmek için bağırmak üzereyken Çahner kolundan tuttu:

- Dinleyiniz! Dinleyiniz! dedi.

Bir çıtırtı duyuldu, bu da bir takım seri boğuk patlamalara dönüştü. Sonra, bir fırtına gürültüsü gibi uzun süren bir uğultu meydana çıktı.

Dışarıdan içeri giren hafif ışıl, kıp kırmızı kesildi. 

Çahner:

- Torpiller! dedi.

Her ikisi de, oynanan korkunç dramın sonucu bekleyerek üzüntü ve acı içinde boğulmak derecelerine gelerek kaldılar.

Burada zavallılar bir aciz, bir güçsüzlük içinde bulunurlarken tarih de bu ana kadar görülmeyene bir bela, bir ürkütücü olay gerçekleşiyordu, dünyanın en büyük bir donanması yok oluyor, binlerce insanlar okyanusun karanlığına gömülüyor, Avrupa aleminde büyük bir çözülüş yaratacak ciğer yakıcı bir oyun oynanıyordu.

Maluel, biraz önceki üzüntüsünü, acısını, Necme’yi düşünmekten ötürü ortaya çıkan büyük üzgüyü unuttu.

Sulara gark olan iki Fransız zırhlısını gözünde canlandırıyordu.

- Oh! Tanrım! Tanrım! dedi.

Aradan bir saat kadar geçti. Ortalık ağarmak üzereydi.

Ayak sesleri duyuldu; manivelalarla mağaranın kapısını örten kaya kaldırıldı.. deliğin önünde bir gölge göründü. Fransızca olarak bir ses:

- Ay, Maluel! Ben sana ne demiştim? dedi.
- Ömer, sen misin?

- Evet, benim.. senden istediğim sözde durmayacağını bildiğim için her ikinizi de izleterek büyük bir cinayete neden olmanıza engel olan benim.

Maluel doğruldu..

- Bir cinnet ha!

- Başarmanızın asla olası olmadığı bir şeyi demek isterim; sana söylememiş miydim? “Binlerce gözler sizi izliyorlar! Hiçbir şey yapamazsınız..” işte, dediğim çıktı, bir şey yapamadınız!

Biraz sertçe söylemişti; fakat sesi tatlılaştı; Onlara doğru bir adım attı.

- Evet, ne kadar azap içinde olduğunuzu biliyorum; emin ol ben de iki Fransız gemisi için üzüldüm. Tanrı tanıktır; eğer bu gemileri kurtarmak elimde olsaydı yapardım.

Yüzbaşı sordu:

- Demek her şey bitti öyle mi? hepsi de sulara gark oldu değil mi?

- Evet, hepsi; denizin üstünde Osmanlı deniz kuvvetlerine ait gemilerinin yeşil fenerlerinden başka bir şey görünmüyor; diğer gemiler battılar; seni, bu manzarayı görmekten ben uzak tuttum; şimdi yol serbesttir.. yarın bizimle gitmeye hazırlanınız!

- Yarın gece mi?

- Evet, babam bütün gün özel ordusuyla Mütemehdi ordusunun geçidini izlemek istiyor; diğerleri bunların geçidinden sonra geçecekler.. artık şimdi siz de serbestsiniz; çadırlarınıza gidiniz; bu işten yalnız benim bilgim olduğunu söylemeğe gerek yok değil mi? Çünkü babam bilmiş olsa sizi asla bağışlamazdı.. artık bundan söz edilmesin..

İki subay, üzüntüyle ordugâhın yolunu tuttular.

Sürüp giden heyecanları onları pek zedelemişti.

Yarları geçince her ikisi de aynı zamanda durdular.

Sultanın çadırının elli metre kadar üstünde Çar balonu duruyordu.

Balonun, böyle yakından demirlemesi ilk kez olarak gerçekleşiyordu. 

Hartum ’da rastlamalarından beri bir çok kereler balon görünmüşse de böyle açıkta değil, sanki sahibi, öncüsü olduğu bir ordudan emin değilmiş gibi pek çekingen bir biçimde hareket ederek ağaçlar arkasında kalıyor ve ordugâhta bir saatten fazla bulunmuyor, gece olunca uzaklara giderek demirliyordu.

Selahaddin, intikamını kendince uygun gördüğü bir zamana ertelemişti.

Astsubayın yumruklarıyla şişen, yarılan suratıyla ilk defa prensin karşısına çıktığı zaman kendisine hiçbir soru sorulmamıştı. Fakat, Ömer’in işin farkında olduğunu alaycı gözlerinden, bakışlarından anlamıştı.

Fransız astsubayına pek fazla kin gütmekle beraber bunun Ömer’in gözetiminde olduğunu ayrımsayınca uygun bir fırsat beklemeye karar verdi.

O akşam da tüfeğini balon teknesinin küpeştesine ve yakınına koymuş ve gözleriyle, Sultanın çadırına yakın bulunduğunu bildiği Fransız subaylarının çadırlarını aramıştı.

Gece, bir hurma ağacının üstüne demir atmıştı da pek o kadar güvenmediğinden Mata’yı aşağı indirerek: 

- Orada dur ve dikkatli ol! dedi.

Zenci oraya çömelerek, karanlıkta diğer çadırlardan ayrımsanan bir çadır gurubuna üzgün üzgün baktı.

Bunlar yanındaki iki çadırı Mata iyice tanıyordu… zira, birinde Maluel’in çadırında, küçük, sevgili Halime’si Necme’nin yanında dinleniyordu.

Zenci, on beş günden beri bir düş içinde yaşadığını sanıyordu.

Çar Balonuyla İran’ı, Hindistan’ı dolaşmış onu oldukça fazla şaşkınlıkta bırakmıştı.

Selahaddin, balonda her şeyi yoluna koyduktan sonra aşağı indi; zenci, bunun Prens Ömer’in çadırına girdiğini gördü.

Çadır boştu; hain adam orada yalnız Ömer’in sadık hizmetçisi olup sürekli kılıç elde nöbet bekleyen iri yarı korkunç Sudanlıyı buldu.

Nöbetçi, Ömer’in Sultanla beraber sahile doğur gittiğini işaretle anlattı.

Selahaddin, bunun üzerine özel kuvvetler komutanı Selim’in çadırına gitti. selim, süslü tüfeğini bacaklarının arasında olduğu halde çubuk içiyordu.

Bunu kurnazlıkla Arapça konuşarak sorguladı, deniz kuvvetlerinin bu gece Zervak’ın patlayıcı maddesiyle yok edileceğini özel birliklerin ilk işarette sahile koşması için emir aldığını öğrendi.

Yine intikam düşüncesi zihnini işgal ederek:

- İki Fransız subayı da Sultanla beraber mi? diye sordu.

- Sanmıyorum; çünkü yüzbaşı, geceleri güzel Necme’yi yalnız bırakmak istemiyor..

Selim’in çene çalmak için adam aradığını ayrımsayan Selahaddin kurnazlıkla iki subaya ait öğrenilecek şeyleri bütünüyle öğrendi.

Selim, Maluel’in Faslı kıza vurgun olduğunu, O’nu çadırında asla yalnız bırakmak istemediğini, son derecede özenle koruduğunu söyledi.

Bunun üzerine Selahaddin’in aklına bir düşünce geldi. Acaba Maluel’in diğer kadına olan aşkını bütünüyle mahvettiği gibi bu yeni aşkını da bir darbe ile imha edemez miydi? Önce bu kadını öldürüp yüzbaşıyı korkunç bir ıstıraba uğrattıktan sonra kendisini de yok etmek daha uygun olmaz mıydı?

Küyi Dö Branten’in ‘cinayet silahı’ dediği müthiş tüfeği düşündü. Bu, sessiz, dumansız tüfek bu amacını gerçekleştiremez miydi? Niçin bu kadar gecikmişti? Çahner, çoktan beri pervasızlığının cezasını çekmeyi çoktan hakketmemiş miydi?

Selahaddin, bu andan itibaren fırsat beklemeğe karar verdi.

Çahner ’den sonra da yüzbaşının hakkından gelecekti.

Mata’ya yeniden uyarılar yaptıktan sonra balona çıktı.

Fakat, bir türlü gözüne uyku girmedi… küpeşteye yaslanıp beyni ateşler içinde yandığı halde düşünmeye başladı.

Bakışları ordugâhın üstünde dolaşıyor ve Maluel’in çadırından ayrılmıyordu. Çadır elli metre kadar uzaktaydı. Cani birden bire doğruldu, tüfeğini yakaladı, nişan aldı, elini tetiğe koydu.

Bir dakikadan az bir zaman süresince, kimse ayrımsamadan kırk kurşun atabilecekti.

Kurşunlar çadırı deldiği gibi belki her ikisini de öldürecekti. Fakat, silahını indir; hızlı bir düşünce bu cinayetin neden olacağı tehlikeyi ona duyumsatmıştı. Ya yaralanarak bağırırlarsa, çığlıkları ortalığı ayağa kaldıracak ve Çahner’ de katilin kim olduğunu derhal anlayacaktı. Dolayısıyla, Prens Ömer bu cinayeti hoş görmeyeceği gibi bağışlamayacaktı da.

Bu şekilde kurduğu programının en önemli bir bölümünü gerçekleştirmeyecekti.

Maluel’in nereden geldiği meçhul kurşunla ölmesinden önce, çok, çok sevdiği bir kızın cesedi üstünde ağlaması gerekiyordu.

Gece ilerliyordu… sahil yönünden bir arı vızıltısına eş gürültü duyuldu: karanlıkta binlerce kollar, ertesi günkü hareket için gerekli olan kayıkları denize indiriyorlardı. 

Selahaddin birden bire titredi. Doğu yönünde, uzaktan yansıyan top sesleri gibi, boğuk bir patlama duydu.

Gözlerini bu yöne çevirdi. Ufuk kızıllık içindeydi. Patlama, hızla yayılıyordu.

Caninin bakışları parladı; aldanmaya yer yoktu; bu, donanma toplarının yankısı değil, torpillerin patlama sesiydi. Avrupa’ya, kendi silahıyla saldıran Sultanı pek değerli buldu.

Sahra-yı Kebir Fransız ordusunun yok edilmesinden sonra donanma da sulara batarak engel olmaktan çıkmış, yok edilmişti.

Altında, ordugâh sevinç naraları içindeydi. Zenciler çadırlarından çıkarak diziliyorlar ve sonra koşar adımla sahile iniyorlardı.

Selim’in gür sesi bu gürültü içinde duyuluyordu.

Az bir zaman sonra ordugâh boşaldı.  

Selahaddin, Maluel’in çadırını göz önünden ayırmamıştı. O’nun çıkmasını bekliyordu, silahı hazırlayarak küpeşteden eğildi.

Fakat çadırın kapısı açılmadı.

Oysa bu anda mağarada bulunan Maluel taşı kımıldatmak için Çahner’le beraber uğraşıyordu.
Bunun dönmemesinden son derece üzülen Necme de yatağında oturmuş olduğu halde, ayaklarının ucunda bırakılan post üzerine uzanan Halime’ye bir şey söylemeye cesaret edemeyerek titriyordu.

Aradan yarım saat geçti. Selahaddin yine eski düşüncesine dönerek ordugâhın kısmen boşalmasından yararlanarak Maluel’in çadırını kurşunlarla delik deşik etmenin daha iyi olup olmayacağını düşünürken çadırın kapısı açılarak bir beyaz gölge göründü.

Gece son buluyor ve binlerce çadırlar da epeyce ayrımsanmaya başlıyordu.

Selahaddin’in kalbi hızla çarptı. Uzun uzadıya beklemesine gerek kalmamıştı. Zira, beyaz bir bornoza bürünen bu gölge kesin bir kadındı. Bu kadın da herhalde Necme’den başka biri değildi.

Hemen gölgenin başına nişan aldı…

Tam ateş etmek üzere iken gölge, balona doğru koştu. Selahaddin, tüfeğiyle O’nu izleyerek yirmi adım yaklaşınca tetiği çekti.

Beyaz gölge, kollarını açarak olduğu yere yığıldı. Kimse O’nu izlememişti.

Hiçbir tanık katil hakkında tanıklık edemeyecekti… özellikle kurşun da toprağa gömüldüğü için tehlike falan kalmamıştı.

Yalnız Maluel, balonu görünce kurşunun nereden geldiğini bulacaktı.

Birden bire, yürek dağlayan bir çığlık ortalığı sarstı.

Selahaddin eğilerek Mata’nın cesedi yerden kaldırıp şaşkın şaşkın bağrına bastığını gördü.

Zencinin boğazından boğuk sesler çıkarıyordu. Doğruldu. Kolları açılmış olduğu halde çevresine bakındı. Sonra bir deli gibi koşarak her yeri, çadırların, hurma ağaçlarının arkasını aradı.

Haykırışları iniltiye dönüştü. Cesedin yanına geldi:

- Halime! Halime! Diye bağırarak ayağa kaldırmak istedi. 

Selahaddin, beyaz bornozun içinde bir zenci karısının kıvırcık saçlarını gördü.

Boşuna bir cinayet işlediği için kendi kendine öfkelendi.

Selim, Necme’yi hafifçe sarı tonlu bir beyaz olmak üzere betimlemişti. Cani ise bunun yerine bir zenci karısını öldürmüştü. Mata’nın sergilediği üzüntü ve ağlayışından pek kötü bir cinayet işlediğini anladı.

Eğer Mata, katilin kim olduğunu anlarsa işin tehlikeli olacağını düşündü.

Bunun üzerine, bedbaht zencinin gözüne ilişmemek için hemen küpeşteden ayrılarak tüfeği yerine koydu. Mata, eşinin cansız cesedini demirin yanına bırakıp öteye beriye koşmaya başladı.

Fakat, ordugâh ıssız olduğundan bir süre dolaştıktan sonra gelip Halime’nin yanına uzandı.

Hıçkırıklarla ağlayarak O’na, sanki anlıyormuş gibi sözler söylüyordu.

Ölü yanıt vermediği için, Aşanti ülkesinin önceki inançlarını anımsayarak havada, suda, gece sislerinde bulunan ruhları davet etti. hurma ağaçlarının perisine, Kumasi’de saygı duyulan ve tapılan bir kayaya Halime’sini geri vermesi için yalvardı.

Ölünün cesedini kaldırınca yeniden bağırdı.. yaradan akan kan bornozu geçerek kırmızı bir leke bırakmıştı… O, bu kanı görmediği için ilk önce işi anlamamıştı.. artık dünyanın tüm putları bir araya gelse bunu diriltemeyeceğini bildiği için yere kapanarak bir çocuk gibi ağladı.

Tercüman birden bire zencinin bu ağlayışına bir takım seslerin de karıştığını ayrımsadı.. Mata’ya teselli verenin kim olduğunu görmek istedi; fakat, bunlar teknenin tam altında oldukları için anlamadı.

Mata’nın ağlayıp inlemeleri derhal kesildi. Teselli veren sesler, Tercümana önemli bir korku aşılayarak, devam ediyordu. Sonra, demirin halatı sallanmakla beraber tekneye doğru vahşiyane bir bağırma yükseldi.

Selahaddin bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu sezdi; hemen doğrulup küpeştenin altına eğilip baktı.. zencinin, bıçağı ağzında olduğu halde maymun gibi ip merdivenden çıktığını gördü. artık kuşkusu kalmamıştı; Mata, katilin kim olduğunu öğrenmişti. O’na bu konuda bilgi verenler de iki Fransız subayıydı.

Bunlar yarayı inceleyince, deliğin ufaklığından bunun yeni Fransız silah olduğunu anlamışlardı.
Bütün zenci ordusunda beş milimetre çapında hiçbir tüfek yoktu.

Bundan başka, bu cinayeti işlemek de Tercümandan başka kimin ilgisi olabilirdi?

Zenci, Halime’nin Necme’nin  çadırından çıktığı zaman vurulduğunu söylemişti. Maluel, katilin karanlıkta yanlış gördüğünü anlamakta güçlük çekmedi.

İlk önce Mata bunan inanmak istemedi, Selahaddin buna yüce bir amaç ve bir hırs aşılamıştı.

Fakat bir sabah Hartum’da  elinde tüfek olarak çadırların çevresinde dolaştığını anımsadı. 

Bu anı, kuşkularını yenmiş ve O’nun merdivenlere  doğru koşmasını sağlamıştı. Ve fakat küpeşteye kadar ulaşamadı.

Selahaddin balta ile bir vuruşta demirin ipini kesti ve balon havaya yükseldi.

Zenci de şiddetle yere düşerek inlemeler içinde, kaçan canavara yumruklarını gösterdi.

Eğer Selahaddin, gelecekte bu zencinin kendisinden ne büyük bir intikam alacağını anlamış olaydı düşlediği projesinden vaz geçer ve Beir Grama’da topladığı milyonlarla rahat rahat yaşamak için Avrupa’ya geri dönerdi.

<< Önceki                   Sonraki>>




Cemal Çalık, 04.12.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman
İstilâ-i Cihan-Kara Öfke

Cemal Çalık Yazıları








Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı