10 Ocak 2020 Cuma

SA8280/TG275: How America Ends-Amerika’nın Sonu-III

Sonsuz Ark'ın Notu:
Aşağıda çevirisini yayınladığımız analiz, Atlantik Enstitüsü Fikirler bölümü kıdemli editörü Yoni Appelbaum'a aittir ve Amerikan toplumunda ve siyasetinde yaşanan kaotik durumu ele almaktadır. Sonsuz Ark olarak 'ABD'nin Çöküşü' etiketi ile yayınladığımız bir çok yayına ek olarak, doğrudan 'How America Ends- Amerika’nın Sonubaşlığını taşıyan bu analiz, ABD dışında yaşayanların bir temennisi beklentisi olmaktan ziyade, ABD'nin çöktüğünün somut bir gerçek olduğunu tescil etmektedir. Yazar Yoni Appelbaum'un şu cümlesi yeterince net ve nesneldir: "Amerika Birleşik Devletleri, belki de hiçbir zengin ve istikrarlı demokrasinin tecrübe etmediği bir geçiş dönemi yaşamaktadır: Tarihsel olarak baskın olan grup politik bir azınlık olma yolunda ilerlerken, azınlık olan gruplar ise eşit hak ve menfaatlerini savunur hale geldiler. Böyle bir geçişin emsalleri varsa; o emsaller, Beyaz İngilizler’in başlangıçta baskın olduğu ve baskın grubun sınırlarının o zamandan beri müzakere edildiği Amerika Birleşik Devletleri'ndedir. Ancak bu emsaller pek de teselli edici değildir. Bu yeniden müzakerelerin çoğu siyasi çatışmaya veya açık şiddete yol açmıştır ve çok azı şu anda devam etmekte olan kadar derindir." Türkiye, bu gerçeğin ışığında dış politika hedeflerini belirlemeli, temkinli ve tereddütsüz ilerlemelidir.
Seçkin Deniz, 10.01.2020

How America Ends
"Tektonik bir demografik değişim sürüyor. Ülke bir arada kalabilecek mi?"

Siyasi Sağ ve ülke bu durumdan geri dönebilir. Geçmişimiz, demokratik ilkelere olan bağlılıklarını, sahip oldukları gücü muhafaza etme adına kaybeden, ancak bunda başarısız olduktan sonra çok korktukları siyasi düzen içinde de başarılı olabileceklerini keşfeden etkin gruplarla doludur. Federalistler, yönetimlerine yönelik eleştirileri suç sayan Yabancı ve İsyana Teşvik Yasaları’nı uygulamaya geçirdiler; kefaret dönemi demokratları siyahî seçmenin elinden seçme hakkını aldılar ve İlerici Cumhuriyetçiler belediye yönetimini göçmen seçmenlerden uzaklaştırdılar. 


Her biri, sandıklarda kaybetme ve sonrasında ortaya çıkabilecek terör korkusuyla popüler demokrasiden uzaklaşmıştı. Her durumda demokrasi, kaybedenler üzerinde trajik bir etki yaratmadan sonunda baskın çıktı. Amerikan sisteminin çalıştığı zamanlar çalışmadığı zamanlardan daha çoktur.

Birinci Dünya Savaşı'ndaki yıllar başka bir örnek sunuyor. Bu dönemde özellikle Doğu ve Güney Avrupa'dan gelen bir göçmen seli nedeniyle birçok beyaz Protestan kendisini tehdit altında hissetmişti. Kısa bir sürede ülkede, kısmen bu yeni popülâsyonların toplumsal alışkanlıklarını düzenlemek için Yasaklama sistemi uygulamaya geçirildi; binlerce siyasi radikali toplayan ve yüzlerce kişiyi sınır dışı eden Palmer Baskınları(*) sahnelendi; milyonlarca üyeli ulusal bir örgüt olarak Ku Klux Klan yeniden canlandırılırken bunların onbinlercesi açık bir şekilde Washington’a karşı gösteri düzenledi ve ABD'ye açılan kapıları göçmenlere kapatan yeni göç yasaları kabul edildi.

Demokrat Parti, Cumhurbaşkanı Woodrow Wilson'un yönetimi altında, bu ulusalcı tepkinin en ön saflarında yer alıyordu. Wilson görevden ayrıldıktan dört yıl sonra parti, Wilson'un damadı ile İrlandalı, Alman ve İtalyan kökenlere sahip bir New York Katoliği olan ve Yasaklara karşı çıkarak linci kınayan Al Smith arasında başkanlığa yönelik bir savaşla karşı karşıya kaldı. 100'den fazla oyla çıkmaza giren Konvansiyon, sonuçta farklı bir aday üzerinde uzlaşmaya varmıştı. Ancak bundan dört yıl sonraki adaylık mücadelesinde Smith, parti içindeki ulusalcı güçleri ekarte ederek galip geldi. 

Smith yeni oy hakkı verilmiş kadınları ve büyüyen sanayi şehirlerinin etnik seçmenlerini bir araya getirdi. Demokratlar 1928'de başkanlık yarışını kaybetti ama Amerikan siyasi tarihinin en zorluları olan sonraki beş seçimi kazanmayı başardı. Demokrat politikacılar, değer verdikleri şeyleri korumanın en etkili yolunun, göçmenleri partiden uzaklaştırmak değil, onları partiye davet etmek olduğunu gecikmeli olsa da anlamıştı.

Daniel Ziblatt'ın çalışması, bugün Amerikan siyasi sisteminin daha fazla kırılmadan devam etmesinin, merkez sağın şu anda yaptığı seçimlere bağlı olabileceğini gösteriyor. Eğer merkez sağ, bazı seçim yenilgilerini kabul etmeye karar verir ve daha sonra müzakere ve cazibe yoluyla taraftar kazanmaya çalışırsa - ve en önemlisi, örgütlenme ilkesinin ırksal miras tarafından oluşturulmasından kaçınırsa – Cumhuriyetçi Parti hayatta kalabilir. 

Bu durumda, 1920'lerde Wilson'dan sonraki Demokrat Parti'de olduğu gibi çatlaklar iyileşecek ve umutlar gelişecektir. Demokrasi varlığını sürdürmeye devam edecektir. Ancak, merkez sağ, demografik kargaşaya bakarak seçim kayıpları olasılığını dayanılmaz bulursa; Trumpizm ve etno-milliyetçiliğe dayanan aşırı bir sağ ile kader birliği yapacak olursa, o zaman daha az sayıda seçmene sahip olmaya mahkûm olacak ve tarihimizin en çirkin dönemlerini yeniden ziyaret etme riskini alacaktır.

Mitt Romney'in 2012 yılındaki kaybından sonra ve Trump'ın 2016 yılındaki seçiminden önce üretilen iki belge, menfaat ve seçimleri ortaya koyuyor. Romney'in başkanlık seçimlerinde aldığı yenilgi sonrasında, Cumhuriyetçi Ulusal Komitesi, aynı şekilde devam edildiği takdirde siyasi sürgüne mahkûm edileceğini görmüştü. Komite, Cumhuriyetçi Parti’yi “Hispanik [ler]; Asyalılar ve Pasifik Adalılar; Afrikalı, Hintli, Yerli Amerikalılar; kadınlar ve gençleri kazanmak için daha fazlasını yapmaya” çağıran bir rapor yayınladı.

Bu öneride panik havası vardı; bahsedilen bu gruplar, 2012 yılında kullanılan oyların yaklaşık dörtte üçünü oluşturmaktaydı. Raporda, “Cumhuriyetçi Ulusal Konvansiyon (RNC) bu sorunla mücadele konusunda ciddi bir önlem almadığı takdirde, gelecekteki seçimleri kaybedeceğiz,” ifadesi yer alıyor. “Veriler bunu göstermektedir.”

Ancak bu paniği hissedenler sadece Cumhuriyetçi Parti içindeki pragmatistler değildi. Muhafazakâr yazar Michael Anton, Claremont Kitap İncelemesi dergisi için yazdığı en etkileyici Trumpizme yönelik sağ-kanat destek beyanında şöyle diyordu: “2016, Flight 93 seçimidir: Kokpiti ele geçir yoksa ölürsün.” (**)

Anton’un umutsuzluk çığlığı, RNC'nin demografik analizinin kasvetli bir yankısını sunmaktaydı: “Eğer fark etmediyseniz, 1988'den beri tarafımız sürekli kaybediyor, güverte ezici bir çoğunlukla bize karşı yığılmış.” Demokratları “sonsuza dek demokratik ve anayasal detaylara saygı duyma mecburiyetini ortadan kaldıracak kalıcı bir zaferin zirvesine yerleştiren 'Üçüncü Dünya' yabancılarının durmaksızın ithalatını” suçlu olarak görüyordu.

Cumhuriyetçi Parti, son başkanlık seçiminde bu iki rakip vizyon arasında bir seçim yapmakla karşı karşıya kalmıştı. 2012 sonrası rapor Cumhuriyetçi Parti’yi ideolojik olarak: liderlerini; yeni gruplara ulaşmaya, ortak değerlerini vurgulamaya ve partiyi başkanlık yarışında oyların çoğunluğunu kazanabilecek bir organizasyonda yeniden inşa etmeye çağıran bir yapı olarak tanımlıyordu. 

Anton’un makalesi ise bununla tezat oluşturacak şekilde partiyi, Amerika'nın büyüyen çeşitliliği nedeniyle tehdit altında bulunan “bir milletin, bir medeniyetin” savunucusu olarak tanımlamaktaydı. Anton’a göre Cumhuriyetçi Parti’nin koalisyonu genişletme çabalarını rezil bir şekilde teslim olmak olarak görüyordu. Bir sonraki seçimleri kaybedecek olursa, muhafazakârlar “direniş ve muhalefete karşı kindar bir kovuşturmaya” maruz kalacaklardı.

Anton ve diğer 63 milyon Amerikalı kokpiti ele geçirdi. Cumhuriyetçi Parti'nin standart sahipleri, hiç bir gününü devlet dairesinde geçirmemiş ve demokratik süreçleri küçümseyen bir aday tarafından yenilgiye uğratılmıştı. Donald Trump farklı bir seçmen kitlesine ulaşmak yerine, çekirdek Cumhuriyetçi seçmenleri, kendilerine karşı dönmekte olduğunu söylediği bir kültür ve devletten koruyacağı sözünü vererek ikiye katladı.

Cumhuriyetçi Parti, Trump'ın başkanlığı sona erdiğinde, onun yükselişinden önce karşı karşıya geldiği seçimle daha da acilen karşı karşıya gelecek. 2013 yılında parti liderleri önlerindeki yolu açık bir şekilde görmekte ve Cumhuriyetçileri, değerleri partinin “idealleri, felsefesi ve ilkeleri” ile eşleşen farklı sosyal çevrelerdeki seçmenlere ulaşmaya çağırmaktaydı. Trumpizm, etno-milliyetçilik adına muhafazakâr fikir ve ilkelerin önemini azalttı.

Amerika’nın politik mirasının- süreklilik lehine önyargı, gelenek ve kurumlara duyulan sevgi, keskin değişikliklere yönelik sağlıklı bir şüphecilik- muhafazakâr ipleri, ulusa zorunlu bir kararlılık sağlıyor.
Amerika bir zamanlar sürekli bir değişim ve güçlü bir istikrar ülkesiydi. Amerika Birleşik Devletleri'ne her yeni göç dalgası kültürünü değiştirdi, ancak göçmenler kendilerine ait temel geleneklere sahip çıkarak onları korudu. 

Din adamlarının büyük hayal kırıklığına uğraması nedeniyle, bu kıyılara gelen Yahudiler ve Katolikler ve Müslümanlar gücü kürsüden sıralara çevirerek (Çev: Kilise’deki kürsü ve oturma sıraları) biraz cemaatçi oldular. Köylüler ve emekçiler daha girişimciyken yeni gelenlerin çoğu eşitlikçi olur. Ve bunların hepsi daha Amerikalı hale gelir. Bu göçmenleri kabul ederek ve onları ülkenin kurucu ideallerine uymaya davet ederek, Amerikan elitleri yerinden edilmekten kaçınmış oldu. Ülkenin egemen kültürü, değişen nüfusun çoğunluğunu korumak için sınırlarını genişleterek kendini sürekli olarak yeniden tanımladı. 

Birleşik Devletler ortaya çıktığında, Amerikalıların çoğu beyaz, Protestan ve İngiliz'di. Ancak bir Galli ve İskoç arasındaki köklü farklılık kısa süre içinde fark edilemez hale geldi. Beyazlık, ilk önce Yahudileri, İtalyanları ve İrlandalıları dışlayıp daha sonra da onları kuşatarak ne kadar esnek olduğunu kanıtladı. Resmileşmiş kiliseler çeşitli Protestan mezheplerin oluşumuna yol verdi ve diğer inançların çoğalması “Hıristiyanlık”ı tutarlı bir kategori haline getirdi; bu da Yahudi-Hıristiyan geleneğine doğru genişlemeyi sağladı.

Amerika’nın beyaz Hıristiyan çoğunluğu giderken, yerini almak için yeni bir çoğunluk zaten ortaya çıkmaktadır; Amerikan ana akımına mensup olmanın ne demek olduğunu anlamanın yeni ve daha kapsamlı bir yolu. Amerikan düşüncesinin cazibesi o kadar güçlüdür ki muhaliflerimizi bile etkisi altında bırakmaktadır. Seneca Falls Bildirgesi’nde kadınlara oy hakkı sağlanması için çalışanlar, Lincoln Anıtı’nın basamaklarında Martin Luther King Jr. ve San Francisco meclisinin önünde Harvey Milk, hepsi Bağımsızlık Deklerasyonu’ndan alıntı yaptılar. Amerika Birleşik Devletleri güçlü bir radikal geleneğe sahiptir, ancak en başarılı sosyal hareketleri genel olarak muhafazakârlık dilini benimsemiş ve değişim çağrılarını, Amerika'nın kurucu ideallerinin reddedilmesinden ziyade bunların ifade edilmesi şeklinde çerçevelemiştir. 

Bugün bile, çok sayıda muhafazakâr, cesaretini korumakta ve davalarına yeni taraflar kazanabileceklerine inanmaktadır. Seçimlere yönelik umutsuzluk içine düşmemişler ve baskıyı seçerek ahlaki ikna yöntemlerini terk etmeye hazır değiller; partilerini, seçmenleri ülkenin kendilerinden uzaklaştığına ikna etmeye çalışan bir başkanın elinden kurtarmak için savaşıyorlar. 

Cumhuriyetçi seçmenler, demokratik seçimlerin onlara zafere giden uygun bir yol sunmaya devam edeceğine; çeşitlendirici bir ulus içinde gelişebileceklerine ve yenilgi durumunda bile temel haklarının korunacağına ikna edilemezse, Trumpizm Trump’ın görevden ayrılmasından çok sonra bile etkisini devam ettirecek ve demokrasimiz bundan zarar görecektir. 


Yoni Appelbaum, Aralık 2019 sayısı, The Atlantic

(Yoni Appelbaum, Atlantik Enstitüsü Fikirler bölümü kıdemli editörüdür.)





Tamer Güner, 10.01.2020, Sonsuz Ark, Stratejik Araştırma, Çeviri






Çevirenin Notu:

(*) Palmer Baskınları: Başkan Woodrow Wilson yönetimi altındaki ABD Adalet Bakanlığı tarafından 1919-Kasım ve 1920-Ocak tarihlerinde, başta İtalyan ve Doğu Avrupalı göçmenler olmak üzere şüpheli radikal solcuları yakalamak ve tutuklamak için düzenlenen bir dizi baskın.

(**) 2016, Flight 93 seçimidir: Kokpite saldır yoksa ölürsün: Flight 93, United Airlines'ın 93 sefer sayılı uçuşu, Amerika Birleşik Devletleri'nde iç hat uçuşu gerçekleştiren ve el-Kaide üyesi kişilerce, 11 Eylül 2001'de gerçekleştirilen saldırılar dâhilinde kaçırılan yolcu uçağıdır. Yolcular, Boeing 757'nin kokpitine hücum etmiş ve kontrollerdeki korsanlara ulaşmak için kokpit kapısını parçalamaya çalışmışlardır.

(***) Cemaatçi yönetim veya cemaatçilik: cemaatleri bağımsız sayan kilise sistemi ve yönetim şeklidir. Her yerel cemaatin kendi bağımsız olduğu bir kilise yönetim biçimidir. Anabaptizm, Baptizm ve diğer bazı kiliseler bu tarzda yönetilmektedir.



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.





Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı