29 Eylül 2019 Pazar

SA8014/TG266: Karanlığın Sesi G.E.Fuller: "Türkiye’yi Kim Kaybetti?"

Sonsuz Ark'ın Notu:
ABD'nin Ortadoğu'da ve Türkiye'de askeri darbe ve kaos adına, iç savaşlar ve terör örgütlerinin inşâsı, organizasyonu, hedef ülkelere sevki konusunda uzman sorumlu, 17-25 Aralık 2013 FETÖ Yargı ve Emniyet Darbesi'nden 15 Temmuz 2016 FETÖ Askerî darbesine kadar Türkiye'nin varlığını hedef alan tüm organizasyonların en aktif direktörü olan eski CIA Türkiye ve Ortadoğu istasyon şefi Graham E. Fuller'in, her zamanki gibi 'nesnel olma çabası' sarf ettiğini görmemizi isteyerek yaptığı analizi şeytanî bir ustalıkla Ak parti ve Erdoğan aleyhine siyasi faaliyetlere başlayan Ahmet Davutoğlu'na destek verici bir bağlama taşıması dikkat çekicidir: “Avrasyalı Türkiye’nin” kilit noktadaki entelektüeli ve politik mimarı, yılların yetenekli dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu, bu sefer Erdoğan’ın siyasi rakibi olarak yeniden politika sahnesine çıkıyor gözükmektedir."  Darbeci CIA ajanı Fuller'in bu ifadeleri Ahmet Davutoğlu'nun pervasız çıkışlarını ve 'anlamı izah edilemeyen cesaretini' izah etmeye yeter mi, tartışmak gerekir; ancak görünen o ki Türkiye kendi siyasi geleceğini kurarken NATO ve patronu ABD Türkiye'yi yalnız bırakmayacak ve siyasi yapısını tahrip ederek yeni kukla yönetimler oluşturmaktan vazgeçmeyecektir. 2023'te Erdoğan'ın yeniden seçilememesi durumunda neler olacağını görmemek ahmaklıktan kaynaklanmıyorsa, apaçık bir şekilde ihanetten kaynaklanıyor demek mümkündür.
Seçkin Deniz, 29.09.2019

“WhoLostTurkey?”

İşte yine, “….. (ülkesini) kim kaybetti- (boşlukları doldurun)” üzerinde cadı avcılığının bir diğer aşamasına geçiyoruz. 1949'da Çin’i, 1959'da Küba’yı, sonra 1979'da İran'ı ve diğerlerini kim kaybetti diye soruyorduk. Son olarak bu soru “Türkiye'yi kim kaybetti?” şeklinde tekrarlanıyor.

Bu soru, klasik bir şekilde “Amerikan kampına” sıkıca kilitlendiğini düşündüğümüz bir ülke aniden bize karşı döndüğünde ortaya çıkıyor. Washington politika yapıcıları, rasyonel ulusların ABD ile olan stratejik ittifaklarının, eşyanın doğasında olduğuna gerçekten de inanıyor gibi görünüyor. Böyle bir ittifaktan kaynaklanan herhangi bir kusurun var olmaması gerekiyor ve eğer böyle bir şey olursa bunun için “kimi suçlayacaksınız”? Uzun zamandır “güvenilen bir ABD ve NATO müttefiki” olan Türkiye, Rusya ile nasıl iyi ilişkiler kurabildi, İran'la uyumlu bir şekilde çalışmaya başlayabildi ya da Çin’in yeni Avrasya vizyonuyla nasıl sıkı bağlar kurabildi?

Aslında, Türkiye'nin son yirmi ya da otuz yıl boyunca yaşadıklarına dair daha geniş bir perspektiften bakacak olursak, Ankara’nın eylemleri daha fazla anlam ifade edecektir.


En basit ifadeyle Türkiye, zaman içinde egemenliğini tam olarak kullanabilmeye yönelik adımlar atmaya başladı. Soğuk Savaş sırasında, sorunlu olsa da “sadık” bir NATO müttefiki olarak kabul ediliyordu. Türkiye için önde gelen jeopolitik gerçek, Sovyetler Birliği ile sınır komşusu olmasıydı; Ne de olsa Rusya, Türk Osmanlı İmparatorluğu ile yüzlerce yıl süren çatışma ve savaş dönemleri yaşamıştı. Ancak, 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte, Türkiye’nin doğusu boyunca, eski Sovyetlerin yerinde yeni bağımsız devletler –Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan– ortaya çıktı. Türkiye bir anda Rusya ile ortak sınırı olmayan bir ülke haline gelmişti ve bu muazzam bir jeopolitik değişimdi.


Aynı zamanda Türkler, Soğuk Savaşın sona ermesiyle dünyadaki konumlarını tamamen farklı bir şekilde değerlendirme imkânı buldular. Türkiye artık kendisini, Amerika ve NATO’nun gördüğü gibi, öncelikli olarak Batı’nın stratejik doğu karakolu, NATO’ya göre konumlanmış bir ülke şeklinde görmüyordu. Ankara için NATO’nun asıl anlam ve amacı sorgulanmaya başlanmıştı.


Aslında tartışmak istediğim şey –ki bu konuda ABD dış politika kurumu tarafından şiddetli bir saldırıya uğrayacağım – şu; Sovyet komünist imparatorluğunun sona ermesiyle NATO, hızlı bir şekilde stratejik anlamını yitirmeye başladı. (NATO [sıklıkla “Atlantik ittifakı” olarak adlandırılır]  elbette uzun zamandan beri ABD’nin Avrupa’ya yönelik dış politikasının kilit enstrümanını temsil ettiği için Washington tarafından şiddetli bir şekilde savunulmaya devam ediyor.) Ancak komünizmin bitişi ve Sovyetler Birliği’nin düşüşü ile beraber Avrupa’nın kimliği, Washington’un değerlendirdiğinden çok daha az “Atlantik” olarak nitelendirilebilecek hale geldi.


Hiç şüphe yok ki, Trump’ın kaba ve onur kırıcı politika tarzı, bu yeni ve daha bağımsız Avrupa kimliğinin ortaya çıkışını hızlandırdı. Ancak, Avrupa’daki bu jeopolitik eğilimin sadece Trump’a atfedilmesi son derece basiretsiz bir görüş olacaktır. Soğuk Savaşın sona ermesiyle, daha büyük bir Avrupa bağımsızlık süreci kaçınılmaz hale gelmiş ve bu süreç Trump'tan çok daha önce gelişmeye başlamıştır. Ancak çoğunlukla jeopolitik küresel değişimleri inkâr eden Washington dış politika kurumu, şimdi “Avrupa'yı kim kaybetti?” diye sorabilir.


Benzer şekilde Türkiye de, kendisini daha çok geçmiş Türk Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi jeopolitik perspektifleri kapsamında değerlendirmeye başlamıştı. Türk Osmanlı İmparatorluğu, hâkimiyet ve nüfuzu bir şekilde Orta Asya'dan Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya ve yukarıda Balkanlara ve hatta aşağıda Doğu Afrika’ya kadar genişlemiş bir imparatorluktu. Belki de en önemli olan şey ise Osmanlı İmparatorluğu’nun, Sünni İslam’ın kalbini ve makamını temsil ediyor oluşuydu. (Türkiye’ye politik, kültürel, endüstriyel ve hatta askeri anlamda rakip olmaya bile yanaşamayan Suudi Arabistan’ın birçok meselenin yanı sıra hala kin güdüyor olmasının sebeplerinden bir tanesi de bu konudur.) 


Dünyanın siyasi ve kültürel haritalarını inceleyen herhangi birisi, Türkiye’nin esasen ne kadar çok Avrasyalı olduğunu açık bir şekilde görebilir; Avrupa’ya yönelik menfaatleri ise sadece Türkiye’nin kültürel yelpazesinin sağ kanadını temsil etse de jeopolitik ve kültürel varlığını tam anlamıyla tanımlamaktan uzaktır. Erdoğan yönetimindeki Türk dış politikası, aceleci bir şekilde kendini Orta Doğu’nun baskın Sünni gücü olarak göstermekte aşırı hırslı davranmış olabilir fakat tartışılabilir olsa da bu (düşünce) doğrudur.


Fakat Erdoğan’ın, cesur bağımsız Türk dış politika vizyonunu bozmaya başlamasıyla, Ankara için 2012 Suriye ayaklanması bir dönüm noktası oldu. [Türk kimliği ve siyasi kültürü hakkında daha derin bir analiz için “Türkiye ve Arap Baharı” kitabıma bakınız.] Ancak Erdoğan’ın 2012 Suriye macerası, daha önceki “İyi Komşu” siyasetinden tam anlamıyla büyük bir sapmayı gösteriyor ve Türk halkının uzun süreden beri baskı altında tutulan İslami kimliğini kucaklamasını temsil ediyordu. 


Suriye konusunda verilen kötü kararlar, Türkiye’nin bir zamanlar istikrarlı olan dış politikasının yönünü şaşırmasına sebep oldu ve bu durum hala devam ediyor. Fakat Ankara, defacto bir Avrasyalı ve İslami güç olarak eski dış politika vizyonunu yavaş bir şekilde düzeltmeye çalışıyor. Ve Ankara’nın Rusya ile arasındaki ilişkilerde yüz seksen derecelik dönüş (ne anlama geliyor)? Türkiye, yüzlerce yıl öncesindeki Çarlık zamanından Orta Doğu ve Levant bölgesinde önemli bir aktör olarak Rusya’yı yakından tanıyor. Ancak Rusya, 1991 itibariyle Türkiye'nin sınırlarına yönelik yayılmacı emperyalist emellerinden vazgeçti. 


Ve ABD provokatif bir şekilde NATO’yu Rusya’nın kapı eşiğine doğru itmeye çalışırken; Rusya, ABD’nin eski küresel hegemonya rolünü başarısız bir şekilde koruma çabalarını engelleme konusunda Çin ile aynı hedefi giderek daha fazla paylaşmaya başladı. Çin ise bu sırada, vizyoner bir proje olan  ‘Bir Yol, Bir Kuşak’ trans-Avrasya ticaret ve ulaşım ağı projesi ile Avrasya sahasını yaratıcı bir şekilde yeniden tasavvur etmekteydi.


Bu dramatik yeni 21.yy. gerçekliğinde, Türkiye’nin bu sürecin içine kendisini yoğun bir şekilde dâhil etmeyeceğini düşünmek mümkün müdür? Gerçekten de NATO, Türkiye (ve hatta Fransa ve Almanya gibi birçok Avrupa ülkesi) için, ABD ve Avrupa ülkeleri ile arasındaki ilişkileri yürütmeye yarayan bir araçtan daha fazla bir anlam ifade etmekte midir? 


Türkiye’nin NATO içindeki itibari üyeliği, ironik bir şekilde, Çin ve Rusya ile arasındaki ilişkilerde kendisine büyük bir güç sağlamakta olan bir karşı ağırlık işlevi görmektedir.


Öyleyse, Ankara’nın görüşüne göre, Rus S-400 hava savunma füze sistemlerini satın alarak NATO ile bağlarını -koparmasa bile- ciddi biçimde aşağı düzeye indirmesi sonucunda, en azından kendi güvenliği bakımından, kaybedeceği çok az şey bulunmaktadır. İkili Doğu-Batı kimliği nedeniyle Türkiye’nin tamamen Batı’ya dönerek geleceğin bu gelişen güçlü Avrasya projesine arkasını dönmesi ne kadar aptalca ise; Batı ile tüm bağlarını koparması da-özellikle ekonomik anlamda- o kadar aptalca olacaktır.


Son olarak, ABD dış politikasının Orta Doğu’daki ciddi hatalar, yanlış hesaplamalar, savaşlar ve felaketlerle dolu ve henüz sonlanmamış  geçmişi göz önüne alındığında, Türkiye'nin kendisini bu tür ABD “liderliği” ile tanımlamak istemesi gerçek dışı olacaktır. Ayrıca ABD’nin, Türkiye için çok önemli bir komşu olan İran’a yönelik politikası, ABD’nin önemli müttefiki İran Şah’ının 1979’da devrilmesinden itibaren irrasyonel bir nitelik taşımaktadır. İran gururlu, inatçı ve milliyetçi tavırlar sergilese de Türkiye, rekabetin yanı sıra ortak menfaatlerin paylaşımında da, İran ile gerçekçi bir düzlemde çalışmanın kendi kaderinde olduğunun farkındadır. Bölgede tarihi köklere sahip, gelişmiş, gerçek anlamda bağımsız kültürlere, devlet güçlerine ve toplumlara sahip yegâne iki devlet olan Türkiye ve İran, aralarında periyodik gerilimler olsa da birbirleri ile yüzyıllardır savaşmamışlardır.


Şüphesiz Ankara, karmakarışık bir sorun haline gelecek olan ABD’nin İran’a meydan okuması meselesinde ABD liderliğini kabul etme istek veya heveslisi değildir. Ankara, Vahhabizmin yayılması için İslam dünyasında Sünni liderliği ele geçirme arayışındaki- ve endişe verici bir şekilde bunda kısmen başarılı da olan- Suudi Arabistan’ın aşırılık yanlısı, hoşgörüsüz ve yabancı düşmanlığı formundaki Vahhabi İslam’ı ile ittifak yapma isteklisi de değildir. Rusya, Ankara ve Tahran’ın bu iki ağır sıklet ve yarı demokratik ülke içindeki huysuz milliyetçi doğasını iyi tanımaktadır. Moskova bugüne kadar her iki devlet ile olan ilişkilerini oldukça etkili bir şekilde yönetirken Washington bu konuda başarılı olamamıştır.


Erdoğan’ın, ilk on yılda sergilediği parlak AKP liderliğinin sonrasında, 2013 civarından başlayarak üzücü bir şekilde tek kişilik yönetimin baskıcı ve kindar bir biçimine doğru yalpaladığını gördük; şimdi bu durum, Türkiye’nin dış (iç ilişkilerden bahsetmeyelim) politikalarını oldukça düzensiz ve sarsıntılı hale getirmiştir.


Hâlihazırdaki Türk hükümeti, tüm çirkinliği ve toleranssızlığına rağmen, liberal olmaktan uzak ve baskıcı niteliği ile birlikte teknik anlamda yine de demokrasi olma özelliğine sahiptir. Gerçek manada seçimler gerçekleştirilmekte ve sonuçlar uygulamaya geçirilmektedir. “Avrasyalı Türkiye’nin” kilit noktadaki entelektüeli ve politik mimarı, yılların yetenekli dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu, bu sefer Erdoğan’ın siyasi rakibi olarak yeniden politika sahnesine çıkıyor gözükmektedir.


Dolayısıyla Türkiye’yi hiç kimse kaybetmiş değildir, süreç pek çok yeni jeopolitik gücün ürünüdür. Dahası Türkler, Washington tarafından elde tutulacak veya kaybedilecek bir mülk gibi değerlendirilmeyi veya Ankara’nın, ABD’nin doğal bir müttefiki olması gerektiği yönündeki bir varsayımı kabullenmeyi küçültücü bulmaktadır. Türkiye kimsenin müttefiki olmayacak gibi görünmektedir-Rusya’ya dikkat.


Şu an Türkiye’nin Rus füzelerini satın alarak ve Akdeniz’de Kıbrıs civarındaki enerji rezervlerinde hak iddia ederek almış olduğu risk, Erdoğan tarafından dikkatlerin içerideki problemlerden dıştaki girişimlere doğru kaydırılmasına yönelik riskli bir çabayı yansıtmaktadır. Diğer yandan Türkiye İsrail ile dost olmayacaktır.


Türkiye’de yeni bir iktidar ortaya çıktığında, Batı’nın uzun bir süredir bel bağladığı uysal “müttefik” statüsüne Türkiye’nin geri döneceğini farz etmek büyük bir hata olacaktır. Gelecek yeni lider, başlangıçta Batı ile arasındaki bozuk çitleri onarmaya çalışacak ancak daha sonra Avrasya'ya derinlemesine katılımı içeren, Türkiye’nin genişleyen jeopolitik kaderi olarak gördüğü yola devam edecektir. 


Graham E. Fuller, 5 Ağustos 2019




Tamer Güner, 29.09.2019, Sonsuz Ark, Stratejik Araştırma, Çeviri







Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı