19 Temmuz 2019 Cuma

SA7845/KY26-CA223: Yaptak Değil, Sözü Olan Sinema

"Bir film size içinde bulunduğunuz karmaşa içinde başka türlü bakma sebeplerini gösteriyorsa, bunun için sahip olduğunuz gücü ve umudu harekete geçirebilecek açılar sunuyorsa, “bu başkaymış” dersiniz. Başka türlü bir sinema kuşkusuz seyredilmekle kalmaz, seyirciyi içine dâhil eder ve bunu da bir illüzyonla yapmaz. Gerçeğin büyüsünün keşfi için de ne çok emek vermek gerekiyor!"


Filmi nerede izlenirse izlensin, önemli olan kandırılmaya izin vermeyen uyanık bir seyirci bilinci. Bu bilinci geliştiren ise elbette katlımı mümkün kılan bir sinema. Sadece vakit geçsin diye ekranda bir şeylerin akmasını isteyen bir seyirci değilseniz, bir süre sonra seçtiğiniz filmdeki lego düzenini ayırt etmeye başlıyorsunuz. Bu da sinemanın bir türü, beri taraftan, sinema sanatının hayalde başlayıp temsil ve tasvirle, resim ve fotoğraflarla oluşan uzun yolculuğu çok daha iyi hikâyelerle sürmeli, bunu beklersiniz. 

Aradığınız o sinemanın filmlerine ulaşmak için de özel bir çaba göstermeniz gerek, hem seyirci hem yapımcı olarak. Sinemanın gidişatından şikâyet eden mütedeyyin kesim, bu alana ne hayal gücü ve hikaye sunuyor, ne de yüreklendirecek bir ortam hazırlığı için ekonomik pay ayırıyor. Sinemayı ciddiye almayan yetki ve kaynak sahipleri yeri geldiğinde gençlerimizin Netflix aboneliğini kınamaktan geri durmuyorlar. (Öyle ya, Mustafa Akkad da  İstanbul’un Fethi üzerine planladığı film için kaynak bulamamış ve Çağrı filmi için de başvurduğu kesimlerden umudunu kesince Kaddafi’nin desteğini kabul etmişti).  

Sinemada her zaman yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. Kriz dönemlerinde sinemanın öldüğünden söz edilir. Öte yandan kriz dönemlerinde sinema aynı zamanda kendine yeni bir çıkış yolu da arar. Biz Müslümanlar bu arayışa nasıl bir katkıda bulunuyoruz?

Sinema salonları giderek AVM çatıları altına toplanıyor. Genç seyirciler sinema salonlarına nostaljik bir duyguyla bakmıyor. İşten dönüş saatlerinde dijital ağlarda gezinirken seyirciyi bir köşesinden akışa dahil eden filmler ve oyunlar, gençlere bir yandan dinlenirken hâlâ dünyanın bir parçası olduğunu hissettiriyor. Daha yaşlılar ise eğlence içerikli televizyon programlarına gençlere göre çok daha geniş zaman ayırıyor. 

Onu oradan getir, diğer parçayı şu köşeden topla, elde zaten kalmış bir şeyler vardır, kullanırsın, yeter ki algı sağlansın… Endüstrileşmiş bir edebiyat, endüstrileşmiş bir sanat, endüstrileşmiş bir sinema…  Bütün, her zaman parçaların toplamından fazla bir şeydir, Geştalt Kuramı’ndan habersiz olmasak da bunu bilebilirdik. Göz boyama ile acelecilik arasında da bir bağ var. Parçaların dışarıdan görece uyumu içselliklerinin de uyum sağladığı anlamına gelir mi?  

"Yaptak" kültürel üretimde "kapkaç" gibi, diye yazmıştım Twitter’da 2013 yılında. Yaptakçı, kelimenin orjinali ne söylerse söylesin Shayegan’ın yorumunda önüne gelen malzeme yığınından bir bütün oluşturmak için bir o parçayı, bir bu parçayı denemekle vakit öldürür. Öngöremediği hakikatin su yüzüne muhtemel çıkışı ile kaos arasında sıkışmış kişilik, yaptakçı. 

Yaptak, yapısalcılık jargonu kapsamında kendi elleriyle bir şeyleri birbirine ulama anlamına gelen “bricoleur”u karşılamıyor tam olarak. Gönlüyle eyleyenin ulaştığı uyumun, bir bakıma ‘rind’ işinin tersi bir yerde duruyor yaptakçının işi.  

Darius Shayegan Melez Kimlikler’de “içedönüklük ayaklar altına alınırken öne çıkarılan bir tür kuru gürültü üretimi olarak ‘yaptakçılık’tan” söz ediyor. Yaptakçılık gösteriye hızla ayak uydurma mahareti aynı zamanda. 

Kuru gürültü ile kuruntu arasında bir bağ var. Kuru gürültü, düşünülmesi üstlenilmesi gerekenin sürekli ertelenmesi demek; kuru gürültü yeteneği ve emeği önemsiz kılarak örtbas eden kalpazanlığın orkestrası. Tabii ve mümkün olanı zorlaştırmanın öteki adı kuruntu, onun ortaya çıkardığı “sosyal yüz”ün adı ise istihza.

Akla Yunus Suresi’ndeki uyarı geliyor. Sihirbazlar Hz. Musa’nın sözlerini illüzyonla, kuru gürültüyle görünmez kılmaya çabalıyor, buna karşılık Musa, “Bu yaptığınız sihirden başka bir şey değil; Allah bunu mutlaka boşa çıkaracaktır. Gerçek şu ki Allah bozgunculuk yapanların işlerini asla doğrulamaz. Tersine, kelimeleriyle Hakkı Hakikatleştirecektir; günahkârlar bundan hoşlanmasalar da!” diyor onlara.  (Yunus, 81, 82)  

“Kelimelerle Hakkın Hakikileştirmesi” sözünü nasıl anlamalıyız? Sanat ve edebiyat bir yalanın allanıp pullanmasında gerçekleşmiyor, yapılmışın yozlaştırarak tekrar edilmesinde hiç oluşmuyor. Hayalin perdeye yansıyacağı âna kadar da ne çok emek vermek gerekiyor peşine düşülen eserin! 
İllüzyon ne rüyaya karşılık gelir ne hayale ve hayatın sahici akışını da görünmez kıldığı için daha ötesini düşünmenin perdesi olur. Kuru gürültü, kuruntu, kandırmaca; yaptakçılığın malzemeleri. “Çabuk çabuk” komutunu hatırlatıyor terim. Hani, büyük şehirlerimizin, Afrikalı kaçak işçilerin düşük ücretle ve nefes nefese çalıştırıldığı göze görünmeyen köşelerinde sürekli yükselen komut: “Çabuk, çabuk, daha çok parça var sırada.” 

Çabuk çabuk, sabah yeniden iş başı yapacak yorgun ve yılgınlar için yeni filmler yetiştirmek lazım.  Endüstriyel sinema ne demek, “Apocalypse Now”(Kıyamet)  filminin yönetmeni Francis Ford Coppola’nın 11 Mayıs 1996’da Le Monde’da yayımlanan söyleşisinden okuyalım: “Aslında Hollywood Sanayiine ait filmlere ‘Amerikan filmleri’ demeyi bırakmamız gerekir. Çünkü bunlar sanayi filmleridir. Çünkü çok uluslu şirketler tarafından üretilirler. Bu sanayi yalnızca Hollywood-Wall Street eksenini yansıtır. Yabancı filmler kadar ‘büyük yapımcılar’ın filmlerinden son derece bağımsız bir Amerikan sineması vardır.”  

Endüstriyel bir sinema gerçekliğin sorularını görmezden gelmeyi olağanlaştıran bir ses kirliliği içinde kitlelere hayaller üretiyor. Bu sinema her zaman içinde bulunduğu ve beslendiği güç merkezlerinin amaçları doğrultusunda oluşturuyor imgelerini. Uyumaya meyilli olan uyusun, geleceğin felaketlerine ilişkin senaryolarda silikleşsin halihazırın acı gerçekleri… 

“Hitler ve onun propaganda bakanı Joseph Goebbels, geniş kitlelere kendi görüşlerini benimsetme konusunda sinemanın gücünü kullandı; Coppola, Laurent Bouzereau'nun yönettiği Beş Geri Geldi (Five Came Back, 2017)  isimli belgeselde  bunu dile getiriyor. Hollywood da sinemanın gücünü Amerikan yönetiminin siyasetlerini kitlelere telkin etme konusunda kullanmaktan hiçbir zaman geri durmadı.*Aynı belgeselde Spielberg sinemanın en sade haliyle propaganda için kullanılabileceğini dile getiriyor: “Sinema en baştan beri sarhoş edici bir şeydi. Ve Hollywood onun değişim için büyük bir silah, bir araç olduğunu çok kısa zamanda anladı.”

Her yer ekran, her görüntü ve söz bir yanılma payıyla düşüyor ekranlara. Nasıl uyanık bir sinema seyircisi olunabilir?  

Bir film size içinde bulunduğunuz karmaşa içinde başka türlü bakma sebeplerini gösteriyorsa, bunun için sahip olduğunuz gücü ve umudu harekete geçirebilecek açılar sunuyorsa, “bu başkaymış” dersiniz. Başka türlü bir sinema kuşkusuz seyredilmekle kalmaz, seyirciyi içine dâhil eder ve bunu da bir illüzyonla yapmaz. Gerçeğin büyüsünün keşfi için de ne çok emek vermek gerekiyor!

Bütün iyi filmler çekilmedi, bütün iyi kitaplar yazılmadı. Sinema içinde sinemalar, kültür içinde kültürler var. Endüstriyel sinema içinde kaybolmaya direnen başka bir sinema olmalı ve pekâlâ dijital ağların listelerinde de ulaşabiliriz bunun örneklerine. İçselliğinden taviz vermemek, dünyanın seslerine kulak tıkamak değil, kendi hikâyelerinin peşinde gitmekle aynı şey. Çok okuyan bir toplum değiliz, oysa tasvirle, temsille her zaman ilgili muhayyilemiz ve hafızamız. Görselliğin, sinemanın bu kadar etkili olduğu bir çağda ilkokullardan itibaren sinema bilinci dersleri konulmalı okullarımıza.

*Metni Mark Harris tarafından kaleme alınan,  Merly Streep’in anlatıcı olduğu belgesel, II. Dünya Savaşı sırasında savaşı belgelemek için orduya katılan John Ford, George Stevens, William Wyler, Frank Capra ve John Huston ‘un çalışmalarını konu alıyor.   Steven Spielberg, Francis Ford Coppola, Guillermo Del Toro, Paul Greengrass ve Lawrence Kasdan belgeselin diğer yorumcuları.  


Cihan Aktaş, 19.07.2019, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Perspektif Yazıları, 



Sonsuz Ark'ın Notu: Cihan Aktaş Hanımefendi'den yazıları için yayın onayı alınmıştır.  Seçkin Deniz, 09.05.2015

Yazının ilk yayınlandığı yer: Nihayet Dergi, Haziran 2019 sayısı





Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı