7 Aralık 2018 Cuma

SA7233/KY1-CÇ563: Tuhaflıklar

"Bu kapalılık, bu bilinmezlik gerçekten korkutucu değil mi? Korkmak için bahane mi arıyorum? Bilmiyorum! Bildiğim belki de herkes için sıradan gelen şeylerin bana tuhaf, olağanüstü gelmesi."


Bardağı taşıran son damla bu oldu. Balkondaki masanın üzerindeki küllüğün kaybolup yeniden belirmesinden söz ediyorum. Sırayla mı anlatmalıyım? Sanırım öyle yapmalıyım ki, net anlaşılsın? Hangi sıra? Neye göre? Anlamsız. 

Balkondaki masanın üzerindeki küllüğün kaybolup belirmesine benzer o kadar çok olay yaşadım ki. Sadece kayıplar anlamında değil. Olağanüstülükler anlamında. İzahı kabil değil. Belki ben abartıyorumdur. Belki çoğu kişiye sıradan gelecek şeyleri ben olağanüstü olarak değerlendiriyorum. Örneğin şuan kaybolup beliren küllük gibi. 

Bir göz aldanmasından başka bir şey değil. Yani aklım böyle olmasını umuyor. Böyle değerlendirmemi buyuruyor. Hurafelere, cinlerin-perilerin insan dünyasında bir şeyler yapacağına, yaptığına oldum olası inanmadım, inanmam da. Modern hurafelere de zerre kıymet vermiyorum -şimdi de bir paralel evren kurgusuyla bir takım şeyleri açıklama derdinde kimi insanlar, açıklayamadıkları şeyleri elde hiçbir verisi olmayan zihinsel bir kurgu olduğu (şimdilik herkes için, benim ise kıyamete kadar böyle) apaçık olan paralel evrene hamlederek kendilerini rahatlatma gayretindeler, cinler, periler bu bağlamda daha inandırıcı- kıymet verenlere de gülüp geçiyorum. 

Hem öyle bıyık altı gülüp geçme değil, apaçık gülüp geçiyorum. Ama yine de itiraf edeyim ki korkum –karşılaştığım tuhaflıklara ilişkin- gittikçe keskinleşiyor ve bu keskinleşme bugün, biraz önce yaşadığım kaybolan küllükle adeta zirve yaptı. 

Belki göz aldanması, diye kendimi rahatlatma girişimimi içimde derinlerde beliren bir fısıltı göz aldatıcı bir ortamı sağlayacak verilerden uzak olduğumu söyleyerek öyle bir baltalıyor ki.. ki haksız değil. Hani güneş ışınları güçlü olsa, masanın da beyaz oluşundan gözlerim kendilerini korumak için küçülse, gözlerimi pussam.. belki. Ama yok! 

Ne ışık olağanüstü şiddetli ne herhangi bir nesnenin görünmesini engelleyecek kadar zayıf. İkindi gölgesi çökmüş balkona. Göz aldanması işin içine girmeyeceğine göre geriye birinin küllüğü bir süre –ben lavaboya gidip, sonra mutfakta kendime çay yapıncaya kadar- saklayıp tekrar geriye getirmesi kalıyor. Bu olasılık da yok. Yalnızım! Hâlihazırda, şuan en yalın anlamıyla yalnızım. 

Üst kat komşunun balkondan inip küllüğü alacak, sonra yeniden masaya bırakacak hali yok. Birinin oyun oynamasına uygun bir ortam yok. Hani belki ben kendime –unutkanlık eseri- oyun oynamış olabilirim. Böyle olmadığını da biliyorum. Çünkü masanın üstünde küllüğü göremeyince aklıma mutfağa götürüp temizledikten sonra orada bırakmış olacağım geldi. Ama mutfakta da yoktu. 

Balkona geri döndüm.. küllük masada bana sırıtıyor gibiydi -hoş küllük gibi benzeri şeyler, nesneler sırıtmaz.. bunu biliyorum- Canlı olsa inanın ancak böyle durup sırıtırdı. Farklı bir duruş sergilemezdi. Bir olasılık daha var kuşkusuz. Benim bilmediğim, her hangi bir yerde rastlamadığım –belki bir başkasının da bilmediği- bir hastalığa sahibimdir. Yeni olmayan bir hastalık. Belki yıllar geçtikçe daha bir kendini belli eden. 

Yıllar diyorum, çünkü böyle tuhaflıkları ta çocukluğumdan beri yaşarım. Kendimi bildim bileli zaman zaman yaşıyorum. Şimdi şimdi arası kısalır gibi geliyor yaşadığım tuhaflıkların. Daha iki hafta önce de küllüğün başına gelen benzer olayı flash bellekle yaşadım. Flash belleği oturma odasındaki televizyona takmış Alain Delon’un siyah beyaz La Samurai filmini izlemiş sonra tv.yi kapatıp flash belleği tv.den çıkarıp sehpanın üzerine bırakmıştım. 

Film sonrası dışarı çıkıp epey bir yürümüştüm. Filmin finalinin etkisinden olsa gerek bedenimin en son sınırına varıncaya kadar yürümeye karar vermiş ve fakat sürdürememiş geri dönmüştüm. Flash bellek lazım oldu. Oturma odasına geçtim. Bıraktığım yerde yoktu. Belki unutkanlıkla tv’de takılıdır deyip tv.ye bakmış orada da görememiştim. Çalışma odama geçmiş bir süre orada aranmıştım. 

Sinirlerim altüst olmuştu. Hışımla tekrar oturma odasına geçmiş ve sehpanın üzerinde tv’den çıkarıp koyduğum zamanki yerinde tıpkı şu küllük gibi sırıtır olarak görmüştüm. Flash belleği elime aldım, koltuğa –sözcüğün bütün anlamlarıyla- çökmüş niye böyle şeylerin benim başıma geldiği üzerine düşüncelere dalmıştım. 

Örneğin otuz yıl önce kadar Sivas kentinde bir gece yarısı Tekke denen mezarlıkta yar’ın –belki iki yüz üç yüz metre vardır yarın derinliği, bilemiyorum- kenarında oturup sigara içmiştim. Kalktığımda sendeledim, ayağım kaydı. Düştüm. Yarın kenarında nasıl tutundum bilmiyorum. Çünkü bilenler bilir tutunacak bir yer yoktur. Otlardan başka. 

Yüreğim ağzıma gelmiş, bağırmaya kalkışmış, bağırmıştım. Kim duyacaktı. Kimsecikler yoktu. Saat çoktan gece yarısını geçmişti. Tamam, diye geçirmiştim içimden, buraya kadar. Kuru otlar ellerimden kayıyor ben düşüyordum. Gözlerimi yumdum. Tekkede bir intihar olayı. Belki eş dost arkadaş kaza olduğuna hükmederdi ya bir süre sonra onların da bilinçlerinin derinliklerinde intihar yargısı şekillenirdi. Sonra sanki görünmez bir çift el koltuklarımın altında belirdi ve beni usulca, bir tüy gibi kaldırıp güvenlikli alana kondurdu. 

Neredeyse bir iki saat kıpırdamadan, titreyerek dizlerimin üzerinde kalakalmıştım. Bedenime söz geçiremiyordum. Kalkıp oradan kaçmak, hem öyle böyle değil, olanca gücümle durmaksızın koşmak istiyordum, gel gör ki bedenim ayazda kalmış bir it gibi zangır zangır titriyordu. 

Oturduğum koltukta o anı yeniden yaşar gibi oldum, nefesim kesildi. Sonra daha yakın zamanda -sanırım sekiz dokuz yıl oluyor- elli kilometre hızla giden arabamın direksiyonun kilitlenmesi ve karşı yola çıkmaya ramak kala refüjde duruşu. Arabanın refüjden karşıya geçmesi demek kesin ölümdü. O hızla karşıya geçişi ne engelledi bilmem. Normalde geçmesi gerekirdi. Ve fakat olayın olağanüstülüğü bu değildi. 

Otomobil refüje çıktıktan saniyeler sonra korkunç bir patlama oldu. Ben yaşadığım kazayı unutup altı yedi yüz metre ilerde göğe yükselen alevlere bakmaya başladım. Bir helikopter kazası. Refüje çıkmasam o alevlerin içindeydim. Direksiyon niye kilitlendi? Bilmiyorum. Mekanik bir arıza olmadığını öğrendim. Kilitlenmişti işte. Kilitlenme olayı beni daha büyük bir olaydan uzak tutmuştu. 

Yaşamayan için sevindirici bir olay gibi gelebilir. Nihayetinde korkunç alevlerin içinde olmak vardı. Ama işte öyle değil.. korkuyor insan.. neyse ki sık sık olmuyor! Bir açıklaması vardır kuşkusuz ve fakat bana kapalı. Öyle anlaşılıyor. 

Bu kapalılık, bu bilinmezlik gerçekten korkutucu değil mi? Korkmak için bahane mi arıyorum? Bilmiyorum! Bildiğim belki de herkes için sıradan gelen şeylerin bana tuhaf, olağanüstü gelmesi. 

Şeytan diyor ki al şu küllüğü altıncı kattan aşağı var gücünle fırlat.



Cemal Çalık, 07.12.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları







Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı