19 Şubat 2018 Pazartesi

SA5670/KY1-CÇ467: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman IV-1

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak; bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

Dördüncü Bölüm
-1-

Bin İki Yüz Yıl Önce- Mareşal Dark- Güven- Önemli Bir Açıklama- Mösyö Füritye’nin Şaşkınlığı- Bakanlar Kalmadı- Daireler Tatil- Alize Sarayında- Fransa’nın Yeni Savunma Düzenleri- Aralıksız Sınırlar- İlk Mustahkem Hat Ordugâhı- İngiltere ile Savaşım- İspanya Olayı

İstila ordusu Ren bölgesine ulaştığı zaman, manevi gücü kırılmış, korkuyla şaşırmış, böyle müthiş bir düşmanla başa çıkamayacağını anlamış olan bütün Avrupa, kıtasının dörtte üçünü ele geçiren İslamlara karşı ne yapacağını bilmiyordu. Yalnız iki büyük devlet kalmıştı; biri Semerkant’ta kadar gelen sarı ırk istilasıyla uğraşan Rusya, diğeri saldırganların son darbelerine karşı direnmek için hazırlanan Fransa.

Meclis kapandığından ötürü vekillik de kalmadığından herkes asker olmak zorundaydı.

1200 yıl önce Müslümanlar İspanya’yı ele geçirerek Pirene dağlarını aşmışlardı. Bunlar, Sespimani’yi, Pruvansi’yi, Akiten’iyi geçmişler ve III Abdurrahman Paris kadar gitmeye azmetmişti.

O dönemde, henüz uygarlığa o kadar alışmayana Avrupa yine umutsuz kalarak İstila-i İslam’ın durdurulmasını Frenk Kralına bırakmışlardı. 

Şimdi, 732 tarihiyle bugünkü olayın gerçekleştiği tarih arasında ne kadar bir benzerlik var!
Fransa orduları komutanı olan Mareşal Dark Janloren sülalesinin son evladıdır. On yıl süren sömürge savaşlarında ilk ününü kazanan bu zat Madagaskar’da, İngilizlerin kışkırtmasıyla Havavaslar arasında çıkan isyanı on beş günde bastırmıştı. Kongo da pek önemli işler görmüştü. Özetle Fransa’da kendisine karşı pek büyük bir saygı gösteriliyordu.

Üyelerinin büyük çoğunluğu askere katılan Parlamento lağvedildi. Senato da Parlamentoyu izleyerek kapandı. Mareşal Dark, bunun yerine bir Büyük Savunma Kurulu oluşturarak Yöneticiler, Askeri ileri gelenler, çeşitli sınıf generalleri, mühendisler, sanatkârlar, öğretmenler, tıp doktorları, makinistler, baloncular bu kurula alındılar.

Bu kurul görüşmelerde bulunarak karar verecek ve Mareşalin gerekli emirlerini yerine getirecekti.
Mareşalin ilk çağırdığı adam Bilgin Kutye idi.

Bu varlığın oluşumundan bir çok şeyler başarılmıştı.  Şovaz, Lovrva çevresinde, büyük elektrik fabrikaları yapılmıştı. Doğu ve kuzey doğu sınırlarında son yollar taşıyıcı tel ağıyla örülmüştü. 

İstenildiği zaman şiddetli bir cereyan bu madeni ağı harekete geçirerek dehşetli bir savunma gücüne dönüşecekti.

Versay’ın güneyindeki Sakle’de büyük bir zehirli gaz borusu da yapılarak altı bin işçi, kauçuk maskelerle burada geceli gündüzlü çalışıp özel tüpler aracılığıyla soluk alıp veriyorlardı.

Az bir süreden beri Paris çevresine ulaşan hava filosu Fransızlara, yeni bir savunma gücü kazandırıyordu.

Vebadan da o kadar korkulmuyordu. Pastör laboratuvarının öğrencileriyle Doktor Hoke’nin mesai arkadaşları sayesinde bu müthiş hastalık mikroplarının da yok edilme olanağı bulunarak Fransa’nın her yöresine aşılar gönderildi.

Maluel, İntikam balonuyla dönünce doğruca Kristiyan’a gitmek gereğini duyumsadı.

İlk sevdalı buluşmadan sonra, Kristiyan yine nişanlısının gözlerine bakınca gizli bir arzunun varlığını gördü ve yine bir üzüntüye mahkûm olacağını anladı.

Şair Jozefin Sülari:

“ İlk erişemeyecek mutluluk bir düşten ibarettir!” demişti. 

Güzel yüzünde bir üzüntü belirdi. Bir söz söylemeden önce uzun kirpiklerinin ucunda bir damla gözyaşı belirdi.

Maluel, kızın her şeyi anladığı yargısında bulunarak O’nu bağrına bastı. Yavaş sesle:

- Evet, Kristiyan, siz: her şeyin henüz son bulmadığını anlıyorsunuz; pek doğru, sizi yeniden üzüntüde bırakacağım.. fakat, ne çare ki böyle gerekiyor. Artık beklemeye dayanacak gücüm kalmadı, dedi.

Kız ellerini bitiştirerek:

- Merhamet ediniz, pek çok gözyaşı döktüm! Yine, nasıl bir felaket haberi vereceksiniz? Kalbim donuyor. Çabuk söyleyiniz.. beni sokacağınız üzüntüden dolayı siz bağışladığımı önceden söyleyeyim. Sözlerini söyledi.

Maluel, söze nasıl başlayacağını düşünüyordu. Kristiyan hemen elini sevgilisinin ağzına götürerek:
- Durunuz; soracağım soruya derhal yanıt verirseniz sizi dinlemek için kendimde büyük bir cesaret bulacağım.. yine mi gideceksiniz? Beni yeniden mi terk edeceksiniz?

- Hayır, burada kalıyorum.

- Beni her zaman sevecek misiniz?

- Her zamankinden çok..

- O halde, kendimde büyük bir cesaret duyumsuyorum.. haydi söyleyiniz.

O vakit, Maluel söze başladı:

Afrika’daki Nil nehri kenarında uğursuz Selahaddin’in, yüzüne karşı fırlattığı açıklamayı söyledi; caniyi nasıl bir şiddetle reddettiğini ve fakat o gün kendisi için her şeyin mahvolduğunu ve diğer bir kadını sevmeye başladığını anlattı.

Kristiyan boğuk bir sesle:

- Başka bir kadın mı? diye haykırdı.

Maluel, yavaş sesle sözünü sürdürdü:

- Evet, bir genç Arap kızı, esir kafilesinden kurtararak kendisine bağlanan Faslı bir kızı sevdim, dedi.
Kristiyan, boğazı tıkanmış, gözlerini yere dikmişti.

Kalbi, beyaz dantelaların altında şiddetle çarpıyordu.

Maluel, nişanlısının yanında diz çökerek ellerini tuttu. Ve başından geçenlerin tümünü hiçbir şey saklamadan anlattı. Kalbini ortaya koyarak, döndüğü zamanki kuşkularını anımsatarak, kararsızlıklarını söyleyerek, ikinci kez dönüşünün gerçek nedenini açıklayarak her şeyi tatlı ve sakin bir sesle itiraf etti.

- Şimdi Kristiyan, siz karar veriniz: sizi önceleri nasıl seviyorsam bugün yine aynı şekilde ve daha fazla seviyorum. Aradaki zamanda bir düş görmüş olduğumu sanıyorum ki bunu söyledim. Dedi.
Kız ayağa kalkarak bir elini alnına götürdü.

- O kadar şiddetli bir acıya uğradım ki öleceğimi sandım. Fakat sizi seviyorum. Sizi seviyorum. Başka bir yanıt veremem. Dedi.

- Kristiyan sözlerini bir kere daha yinele!

- Evet! Sizi seviyorum. İçten itirafınız bu yükün ağırlığını hafifletecektir. Teşekkür ederim sevgilim. Artık size hayatımı verebilirim. Güvenim sonsuzdur. Fakat, bu yara kapanıncaya kadar bekleyeceğiz. Bu anda o yara kanıyor. Fakat, sizi seviyorum!

- Evet, bekleyeceğiz. Aynı düşünce bana da gelmişti.

- Artık son ıstırabımız olacak.

- Her gün gelmeme izin verecek misiniz?

- Bunu sormaya gerek var mı?

Bu anda içeri giren Mösyö Füritye:

- Ay, gençler, söyleyiniz bakalım, düğünü ne zaman yapacağız? Sanırım acele etmemiz gerek, dedi.

Kristiyan:

- Nişanlılık döneminin pek güzel olduğunu işitiyordum. Şimdi ise gelecekteki eşim artık Paris’i terk etmeyeceği için her ikimiz de düğünü biraz ertelemekte bir sakınca görmüyoruz.

Mösyö Füritye kollarını kavuşturarak:

- Amma tuhaf! Çocuklar yine size ne oldu? etrafımızda her şeyin titrediğini duymuyor musunuz? Yarın bir papaz bulacağımız bile belli değil.. belki hepimiz de müslüman olacağız.!

- Babacığım, söylediklerinizi hiç düşünmüyorsunuz o kadar acele işimiz yok. Gelecek, kurgunuz kadar karanlık değildir.

- Altı aydan beri süren ve belki de bir yıl sürecek bir savaştan sonra mı düğün yapacaksınız? Vallah, bundan bir şey anlamıyorum. Önceleri, düğünü ben erteliyorken siz beni boğmaya kalkıyordunuz.. bugün acele ediyorum, karşı çıkan siz oluyorsunuz..

- Bizim de kendimize göre bir düşüncemiz var.

- Ya! Doğru mu komutan?

- Evet.

- Bu düşüncenizi ben de öğrenemez miyim? Kristiyan.

- Sonra.. bu bizim sözümüzdür.

- Anlıyorum.. aranızdan bir kara kedi geçmiş. Önemli bir şey değil.

Kristiyan delikanlının iki elinden tutarak:

- Tersine pek önemli. Fakat, aramızdan öyle kara kedi falan geçtiği yok. Şimdiye kadar birbirimize bu kadar bağlı olduğumuzu bilmiyorduk.

Mösyö Füritye odasına giderken:

- Siz işinizi kendi kendinize halledin, yoluna koyun! Sözümün geçmeyeceğini anlıyorum. Ne vakit hazır olursanız bana haber verirsiniz. Hatta o zaman İslam ordusu Paris’te olsa bile gidip Kadı veya Müftüye nikâhınızı kıymasını rica edeceğim. Azizim, kızımı ağırlığınca altına karşılık alacaksınız şayet sonradan O’ndan bıkarsanız paranızı alır kızımı bırakırsınız, dedi.

Bir başka adete bakarak eğleniyordu; fakat Kristiyan ciddi bir tavırla yanıt verdi:

- Evet babacığım; hazır olduğumuz zaman size haber vereceğiz.

Maluel Kristiyan’ın yanından ayrıldığı zaman artık rahatlamıştı. Rahat rahat nefes alıyor ve mutluluğun yeniden kendisini bulduğunu duyumsuyordu.

Doğruca Savaş Bakanlığına gitti. Sen Dominik sokağına ulaştığı zaman, boş yere Savaş Bakanının odasına giden kapıyı aradı.

Her yer kapalıydı. Dairenin avlusunda kimse görülmüyordu. 

İhtiyar kapıcı:

- Komutan, hiç kimse kalmadı. Dedi.

- Nasıl, kimse kalmadı mı?

- Evet.. artık bakan falan yok.

- Demek sıkıyönetim var öyle mi? Tam sırası!

- Öyle de değil, komutan.. Savaş Bakanlığı lağvedildi.

- Amma tuhaf, böyle bir zamanda! E yerine ne konuldu? Bir maliye memuru mu?

- Hayır, Mareşal!

Mareşal sözü Maluel’e her şeyi anlatmaya yetti. Sözü edilenin Mareşal Dark olduğunu sezdi.
Fransız mareşallerinin en sonuncusu, kahraman Kanruber’di.

Mareşal Dark, bu buhranlı zamanda mareşal bastonunu alarak, tarihin en şanlı ve tanınmış kurmayı yönetiyordu.

Kapıcı açıklamasını tamamladığı zaman:

- Savaş Bakanlığının eski yaveri dostum Yüzbaşı Füru ne oldu? diye sordu.

- O da şimdi Mareşalin yanındadır. Genelkurmayın özel bölümüne katıldı.

- Kendisini nerede bulabilirim?

- Eliza’da.

Maluel hemen Eliza’ya koştu.

Karşılaştığı ilk kişi, Mareşalin Genelkurmay başkanı General Gussar oldu. General, iki elini binbaşı Maluel’e uzatarak:

- Ay, genç arkadaş, göreve ne zaman başlayacaksınız? Diye sordu.

Maluel şaşırarak:

- Hangi görevden söz ediyorsunuz? Diye yanıtladı.

- İzniniz bitmedi mi?

- Evet.. fakat, henüz nereye atandığımı bilmiyorum.

- Evinizde emrinizi almadınız mı?

- Evimde mi? Bu anda evimin neresi olduğunu bilmiyorum. Havada mıyım, yerde miyim? Daha bu sabah geldim.

- Gitmeden önce, adres olarak Mösyö Branten’in Gabriel caddesindeki evini göstermiştiniz. O, oraya gönderildi.

- Lütfen, bu emrin neden ibaret olduğunu söyler misiniz?

- Buradaki memuriyetinize ilişkin..

- Mareşalin Genelkurmayında mı?

- Evet.

- Sizin maiyetinizde değil mi?

- Kuşkusuz.

- Ah, Generalim, son derece minnettarım.. benim için bundan daha büyük bir mutluluk düşünülemez. Fakat, bu iyilik için kime teşekkür borçluyum?

- Kimseye değil.. kendinize.. sanırım, artık kayırma konusunun ortadan kalktığını bilmiyorsunuz. Eski dönemde pek kötü bir etki oluşturan bu yöntem bütünüyle ortadan kalktı. Mareşal maiyetinde zeki ve çalışkan adamlar görmek istiyor. Dolayısıyla, şanlı geçmişiniz bu memuriyete atanmanızı gerektirdi.

- Dostum Çahner ne oldu?

- Evet, arkadaş, gerçek dost.. O’nu sizden ayırmak istemedik. Kendisi de Mareşalin maiyetine atandı. Şimdilik, ne gibi bir görev yapabileceğini göreceğiz. Siz ise, Eliza ile Kutye laboratuvarı arasındaki ilişkiyi yöneteceksiniz. Bilirsiniz ki, bu laboratuvar bu savaşta pek büyük hizmet görecek ve kurtuluşumuz ona bağlı olduğu için komutanlıkla Mösyö Kutye arasında ilişki kuran bir kurul vardır. Dolayısıyla bu kalemi siz yöneteceksiniz.

- Ben mi bir kalemi yöneteceğim?

- Rahat olunuz ve görevinizi yerine getirmeye gayret ediniz.

- Generalim, bilirsiniz ki kalem..

- Evet, bilirim. Biraz durgunluğu vardır; fakat bu da gerekli. İsterseniz buna kalem diyeceğiniz yerde bölüm deyiniz.

- Bölüm deyimi daha iyi.. örneğin “Buluş Bölümü”

- Pek hoş bir deyim. Her tür övgüye layıksınız Maluel.. bir şey daha düşünüyorum Azizim, bize doğru gelen bu afetle Avrupa haritasının düzeltilmesi.

- Hangi bakımdan Generalim?

- Aynı yasalar altına yaşayan, aynı soya bağlı kavimlerin hukuku bakımından. Bir kere şimdiki Avrupa’ya bakınız.. kavimler ne kadar karma karışık bir biçimde bölünmüş. Küçük Asya’daki Yunanlılara, Türkiye yönetimindeki Ermenilere, büyük Rus sılavlığından ayrılmış Bulgarlara, Sırplara, Hırvatlara, Çeklere, dillerine karşın Avusturyalılara katılan Macarlara, ve Almanlara katılan Lehlilere, İsveçlilere katılan Cenovalılara bakınız! Acaba bu dağınık kavimler soy itibariyle bir yere gelmiş olsalar uygarlığa büyük bir hizmet göstermezler mi?

- Ben konuya bu bakış açısıyla düşünmemiştim. Şayet Fransa bu istilaya karşı koyarsa doğallıkla Avrupa’da bir önde olma, ileri olmakla ilgili hakkı Mareşal belirleyecektir.

- Elbette.. fakat, size söylediğim sözlerin salt O’nun düşüncesi olduğunu anladığınızı sanırım. bu düşünceyi de gerçekleştirecek olaylar hazırdır. Dolayısıyla, ilk önce istila belasından kurtulmak için gereken düzenlemeleri yapmakla meşgul oluyoruz ki siz de birkaç uykusuz gece geçirmeye hazırlanınız. Zira, geceli gündüzlü çalışıyoruz.

- Çalışmak gözümü yıldırmaz!

- Önce, burada olmadığınız zamanlarda ne gibi şeyler yapıldığını bilmeniz gerekir. Savunma düzenlemelerimiz için gereken bilgileri size sabırsızlıkla bekleyen dostunuz Füru’dan alacaksınız. Kendisi kabul salonundadır.

Maluel, yeni görevinden memnun olarak hemen arkadaşına gitti. İçten bir hoş geldin eylemlerinden sonra, Füru Genelkurmay özel bölümü gösterdi.

İçeri girdiği salın gayet geniş olmakla beraber son derece gösterişli olarak döşenmişti. Yirmi kadar subay öteye beriye gidip geliyorlardı.

Genç Binbaşının dikkatini çeken şey, geniş salonun bir duvarını tamamıyla kaplayan büyük bir Fransa haritasıydı.

Bu Fransa Genelkurmayının 274 paftadan ibaret 1/8000 ölçüsündeki haritası olup duvarda 12 metreden fazla bir yüksekliği işgal ettiği için tavan ikinci kat yüksekliğine kadar yükselmişti.

Yerde 20 metre kadar bir yer işgal ediyordu. Çünkü yabancı haritalardan alınarak aynı ölçüye indirgenen diğer paftalar eklenmişti.

İtalya ve Almanya’nın 1/100000 ve Avusturya’nın 1/75000 İsviçre ve Felemenk’in 1/5000 Belçika’nın 1/4000 ölçütündeki haritaları 1/8000 ölçütüne indirgenmiş olduğundan harita üzerinde Berlin, Viyana ve Venedik’e kadar olan arazi görülüyordu.

Maluel sordu:

- Doğu sınırımız boyunca uzanan bu kırmızı yüzey nedir?

- Doğu müstahkem ordugâhlarımızı bilmiyor musun? Bezenson, Belfor, Nepinal, Tul, Nansi ve Roden.. bunlardan aşka diğerleri de yapıldı ki onlar da: Şarm, Mirkur, İstane, Mjiyer, Jive’dir.

- Fakat, bu müstahkem ordugâhlar pek çok değil mi?

- Evet, ancak, bugün bunların yerine getirecekleri görevler çok önemlidir. Çünkü, yakındaki ve dışardaki kentlerden, köylerden kaçan halk hep buralara sığınacak andığımız mevziler içinde yeniden köyler yapılıyor. Birçok erzak toplandı. Su depoları yapıldı; bu müstahkem orduların sınırlarını birleştirmeyi tamamlamak için binlerce adamlar çalışıyor.

- Evet, anlıyorum; ayrı tabyalar yöntemi terk edilmiş.

- Elbette, doğal değil mi? zenciler, gece karanlığından yararlanarak gece saldırılarında pek ustalık gösteriyorlar. Ne kadar projektör kullanılsa, mermi yağdırılsa boş.

- Siperlerde ne gibi değişiklik yapıldı?

- Tırmanması olası olmayacak derecede yüksek duvarlar. Azizim, düşmanımız topçudan yoksundur; bunun için ilkel savaş yöntemine dönüyoruz. Aradaki fark: biz, eski zaman surlarını geliştirdik. Bu duvarların ilerisinde, 10-20 metre derinliğinde bir hendek kazdık. Gerektiğinde hendekleri nehir sularıyla dolduruyoruz. Duvarlarda, yan ateş için de aralıklı kaleler yaptık. Bazı noktalarda duvarlar dört beş sıra ateş etmeye uygundur.

- Gerçekten uygun bir şey..

- Sakın, tekil istihkâmların terk edildiği yanılgısına kapılma; dört beş kilometre gerideki hâkim noktalarda kapalı istihkâmlar yapıldı ki bunlar da büyük çaplı toplarla donatılmış olup uzaktan düşmanı döğmek içindir. Şayet sur, birkaç noktasından geçilirse bunlar geri dönüş saldırısı için birer dayanak noktası olacaktır.

- Bu müstahkem ordugâhların çevresinde ne kalıyor?

- Ne mi kalacak? Gördüğün şeylerin hepsi hazırlanmak üzeredir. Bu mevzilere birkaç ay önce yerleşmek boşuna ve zamansız olarak kuşatma erzakını tüketmeye neden olacaktı.

- Müstahkem ordugâhlar gerçek bir kent olacaklar değil mi?

- Evet, Bezansen, Bumledami, Belfor,  Minyelyari kapsıyor. Epinal, Remirmun,  Jerar ve Mer yoluyla Şelohat ve Hunek boğazına kadar uzanıyor; bu birleşik hat, Loren sırtlarının aralarından geçiyor. Tul ile Nansi bir grup oluşturuyor. Meziyar ile Şarlovil güneyinden Sedan’e kadar gidiyor. Jive kuzeyde Dinan aracılığıyla Namver’deki Belçika istihkâmıyla birleşiyor.

- Bu, birinci hat; ikincisi, kuşkusuz benim bildiğimdir.

- Evet.. o da: Lion, Dijon, Langer, Vitre, Rayms, Lil, Revye, Turkuvan, Armantir.. fakat, bu son iki ordugâh kuzey ve Padukla halkını sığdırmak olanaksız olduğundan birinci ordu komutanı olan General: Dunkork’tan başlayarak Berig, Sen Umer, İr, Hes, Munterub’dan geçerek İkapil’de son bulacak ve şekilde kuzey denizinden Manş denizine eklemek için yol yönü üstünde Kolm kanalını, An Nehrini, Nugusse kanalını, Lis ve Kanj yolunu örtecektir.

- Ne büyük bir iş! Böyle şeyleri yapmak için normal zamanlarda yıllarca çalışmak gerekir.

- Evet.. şimdi esasa gelelim: 1-2-6-7 kolorduları ilk hat ordugâhlarına bölünecekler. Falamandler, kuzey kale başlangıcında, Burbunna ve Artuvaliler, Kaller, Bolonya sınırında toplanacaklar; eski Henililer, Vallanisin- Düi- Kambre ordugâhını işgal edecekler; Lorenliler Bezansin’de kapanacaklar; Şambanuvazler, Langer, Vitrey, ve Rayms’ı üstlenecekler.

İşte bu hay huy arasında Fransa ile İngiltere arasındaki ilişki bozuldu. Bundan söz edildiğini duydun mu?

- Hayır, fakat, bunu uzun zamandan beri bekliyordum. Nedeni neymiş?

- Birçok zamandan beri Fransa genel düşüncesi, İngiliz kavminin dost olmayışına karar vermişti. Bu kez önemli bir ola artık her türlü kuşkuyu ortadan kaldırdı.

Birçok Berton aile reisleri eşleri ve çocuklarını güvende bulundurmak arzusuyla bunları Jereseyi, Kerneseyi, Urubniyeyi göndermek düşüncesinde bulundular.

- Doğrusu ya, İngilizlerin bizim toprağımızdan ayrı bu bölümleri egemenliklerinde bulundurmaları bizim için ayıptır!

- Alt tarafını dinle: Fransız gemileri adalara yaklaştıkları zaman İngiliz valisi, böyle bir girişime zorla karşı koyacağını söyledi.

Bu yanıttan üzülen ve İngilizlerin yakınında Menkine ve İkrehu adalarına yapılan saldırılardan öfkelenen Sen Malu, Sensevan, Granvil halkı balıkçı kayıklarıyla gizlice bir filo oluşturarak bir gece Senhili’yeyi basıp Jörese’yi ele geçirdiler. İngiliz gemilerinin baskınını beklemeksizin buradaki istihkâmları tahrip, seyfiyeleri yakarak, topları da denize atarak Fransa’ya döndüler ve vali ile polis müdürünü esir aldılar.

Tabi, meydana gelen üzüntüyü anlarsın: İki esirin İngilizlere teslimi için Mareşalin girişimi ve aracılığı gerektir. İngilizler de bütün Manşı filosuyla gelip Şarburgda bir deniz gösteri yaptılar.

- Böyle bir zamanda gösteri öyle mi?

- Evet, Azizim; bu nankörler, istila ordusuna karşı koyarak Avrupayı kurtaracak bir devlete savaş ilan ediyorlardı.

Almanya’nın ciddi karşılığı ve Baltık, kuzey denizleri Alman filolarının Portsmut önüne ulaşmaları İngilizleri düşündürdü... bunlar, bütün Avrupayı arkalarında göreceklerini sanmışlardı. Vazgeçtiler.
- Ah! Sapkın ulus! Bunlardan ne zaman kurtulacağız?

- Hayır Azizim; bunların acısı çıkacak; Avrupa halkı düşüşten kurtulurlarsa sanıyor musun ki bu yaptıkları şeyler yanlarına bırakılacak?

- Hayır.

- İngilizler şimdi fırsattan yararlanarak Afrika’nın yerlileri tarafından terk edilen bazı kıyılara yolculuk ediyorlar ve Afrikalılar Avrupa’da birleşmeye çalışırlarken bunlar da kaybettikleri Hindistan’a karşılık Afrika’da bir sömürge elde etmeye uğraşıyorlar. 

- Bu da kötü değil! Niçin biz de yapmıyoruz?

- Çünkü biz, Avrupa’yı bu afetten kurtarmaya çalışıyoruz. 

Yüzbaşı Füru birden bire sözünü kesti. Bir kapı açılarak uzun boylu, general elbiseli bir adam içeri girdi.

Yaver, yavaş sesle:

- Mareşal! Dedi.

Mareşal, masaları dolaşarak:

- İyi, çocuklar, yeni ne haberler var? diye sordu.

Bölüm müdürü ilerleyerek bir saniye kadar kendisiyle görüştü. Sonra General Gussar Maluel’i işaret etti.

General Gussar, bunu Mareşale sunarak:

- İşte yeni arkadaşımız, Sayın Mareşalim!

Mareşal, Maluel’in elini tutarak:

- Değerli, dünya değer bir arkadaş.. komutan, yolculuklarınız, ciddiyetiniz bence bilinir şeylerdir. Yardımcılığınız da pek önemlidir. Dedi.

Maluel eğildi.

Sonra, Mareşal, istila ordusunun durumunu, yapısına ilişkin bir çok sorular sordu; Genç Binbaşı hepsini yanıtladı. Sonunda da:

- Fakat, Mösyö Kutye’nin son buluşları bu saldırıları sonuçsuz bırakacaktır. Dedi.

- Zehirli gazı mı söylemek istiyorsunuz?

- Evet Sayın Mareşalim!

- Düşman bütün gücünü belli bir noktada toplamak yanlışını yaparsa sözünüz doğrudur; ancak bu yanlışı yapacak mı?

- Hareketlerinin hedefi Paris’tir. Bunu birçok kez Sultanın ağzından duydum.

***

Mareşal salonun sonuna giderek bir piyanonun önünde durdu. Bu piyanonun tuşları, sıradan bir piyanonunkinden üç kat büyük olup her birinin üstünde bir kent ismi yazılıydı.

Mareşal, Bezenson yazılı bir tuşa dokundu, önünde bir levha açılarak vali ile konuşmaya başladı. Bu plak, aynı zamanda sözleri hem naklediyor hem topluyordu. Eski telefonda olduğu gibi bunu kulağa götürmek gerekmiyordu. Hattı bin kilometre uzakta olan bir yerle kolaylıkla konuşuyor ve aletten yarım metre uzaklıktan bile sözler işitiliyordu.

Mareşal, yarım saat kadar birçok kolordu komutanları ve valilerle konuştu. Sonra, salondan çıktı.
İki arkadaş yine konuşmaya başladılar.

Maluel:

- Çevremizde bir ulus daha var ki, Pirene sıradağları sayesinde bir zencinin rengini bile görmeyecek.. dedi.

- İspanya’yı söylemek istiyorsun; fakat, aldanıyorsun; anlaşıldı, son olaylardan haberdar değilsin. Bu saatte, Endülüs’ün bir bölümü: Faslılar, Cezayirliler, Tuaregler tarafından istila edilmiştir.

- Ne söylüyorsun? Demek ki tünel!

- Evet, zenciler, Nariga ile Afrika sahilindeki Tanca arasında bulunan tünele saldırdılar. Aynı gece, boğazı binlerce kayıklara binerek geçip Suta ve Nariga’yı ele geçirdiler.

- İspanyollar niçin bu tüneli yıkmadılar?

- Bu yüzden son derece üzgündürler. Fakat, düşün, on dört kilometre uzunluğundaki bu tüneli 12 yılda yaptılar ve 700 milyondan fazla bir para harcadılar. Onların büyük umutları vardı.

- Doğru ama, işte şimdi güney yönünden tehdit altında bulunuyoruz. Bu tüneli kapamak için bir çare yok mu?

- Çalışılıyor; Mösyö Kutye’nin gönderdiği mühendisler yakında hareket ederler. Bunlar gidip İspanya ve Portekiz mühendisleriyle konuşacaklar. İspanyol amirali Martinez, sahilde dip torpiller aracılığıyla denemeler yapıyorsa da, ancak su dağları kaldırmayı başarmaktan başka bir sonuç alamadı.

- Çünkü, sahile pek yakın olarak denendi. O kadar derin olmadığından başarı elde edilemedi. Boğazın ortası ne kadar derindir?

- Herhalde burada konuşacağımız kadar kolay değil. Ancak, yine bir çaresi bulunacaktır sanırım. O yönden iki müthiş düşmanımız var ki İspanyolları berbat ve perişan etmek onlar için işten bile değildir.

- Bunlar kim?

- Oranın güneyindeki devrimcinin oğlu Bin İmame ile Afrikalılar içinde en zekisi olan Şerif Hacı İbrahim’dir. İşte İspanya’yı bu şekilde geçen düşman bu Hacı İbrahim’dir.

- Bundan anlaşılıyor ki, ilk geçenler Tuareglerdir.

- Azizim, ufuk fazlasıyla kararıyor; dediklerim çıkıyor.

- Hiç İtalyanlardan söz etmiyorsun; bunlar da şimdiye kadar bir şey yapmadılar.

- Ah! Bunlar saf makarnacılardır. Solferino ve Kosto zade olduğu gibi müttefiklerin işi temizlemesini beklerler.


<< Önceki                   Sonraki>>





Cemal Çalık, 19.02.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman

Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı