19 Şubat 2018 Pazartesi

SA5669/KY57-AHCZD84: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 47: En'âm (74-83)

  "Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. ”


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


EN’ÂM SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (74-83. Ayetler)[1]

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ لِاَب۪يهِ اٰزَرَ اَتَـتَّخِذُ اَصْنَاماً اٰلِهَةًۚ اِنّ۪ٓي اَرٰيكَ وَقَوْمَكَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

“İbrâhim, babası Âzer’e, "Putları tanrılar mı sayıyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlık içinde görüyorum" demişti.” (En’âm Suresi,6/74.)

“Tek başına bir ümmet olan”, put kıran, “sizde atalarınızda apaçık bir sapıklık içindesiniz” diye haykıran atamız/babamız Hz.İbrahim (as.)’ın bize örnek olarak haber verilen, fıtratın hak ve batıl karşısındaki tutumunun hikâyesidir. Putlara ilişkin cahiliye düşüncelerini reddeden ve onlardan tiksinmeyi öğreten bir sahnesidir bu. Müminin ilân ettiği ve bu konuda hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmediği inancın hikâyesidir. Bu konuda babaya, aileye, aşirete ve ulusa hoş görünmek gibi bir endişesi yoktur. İbrahim’in (selâm üzerine olsun) babasına ve kavmine karşı takındığı şu katı, kesin ve net tutum gibi. 

“Şüphesiz İbrahim, Allah’a itaat eden, hakka yönelen bir önder idi (tek başına bir ümmetti). Allah’a ortak koşanlardan değildi.” (Nahl,16/120.)[2] 

“ İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır.” (Mümtehine,60/4.)[3]

“Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur’an’da müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O, ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır!” (Hacc,22/78.)[4]

 “Andolsun, daha önce de İbrahim’e doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini verdik. Biz zaten onu biliyorduk. Hani o, babasına ve kavmine, “Ne bu tapınıp durduğunuz heykeller?” demişti. "Babalarımızı bunlara ibadet ediyor bulduk” dediler.  İbrahim, “Andolsun, siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.” (Enbiyâ, 21/51-56.)[5]

İbrahim Peygamber'in (a.s) hayatında geçen olay şöyle bir delil getirmek için anlatılmaktadır: "Nasıl bugün Peygamber Hz. Muhammmed (s.a) ve izleyicileri Allah'ın hidayetiyle şirki reddetmişler ve yapay tanrıları bırakarak Kâinatın Tek Sahibi'ne teslim olmuşlarsa, daha önce İbrahim Peygamber (a.s) de aynısını yapmıştı. Ve nasıl bugün cahil insanlar Hz. Muhammed (s.a) ile tartışıyorlarsa, daha önce de İbrahim'in kavmi aynı şekilde İbrahim'le tartışmıştı. Ve dün İbrahim'in (a.s) kavmine verdiği cevabın aynısını bugün Hz. Muhammed'in (s.a) izleyicileri karşılarındakilere vermektedirler. Bunun yanısıra Hz. Muhammed (s.a) Nuh, İbrahim ve İbrahim'in soyundan gelen tüm diğer peygamberlerin (selam üzerlerine olsun) gittiği yoldan gitmektedir. Bu bakımdan onu inkar edenler bilmelidirler ki, Peygamberlerin yolundan sapmakta ve yanlış yolda yürümektedirler." (Tefhîm,I/563.)

وَكَذٰلِكَ نُر۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِن۪ينَ

“Aynı şekilde biz İbrâhim’e göklerin ve yerin melekûtunu görüp kavrama imkânı veriyorduk ki kesin inananlardan olsun.” (En’âm Suresi,6/75.)

Yani, "nasıl tabiattaki olgular her gün gözlerinizin önündeyse ve Allah'ın ayetleri size gösteriliyorsa, aynı şekilde İbrahim'in de önündeydi. Fakat, İbrahim bunlar üzerinde derinden derine tefekkür edip gerçeği gördüğü halde, siz kör insanlar gibi onlara bakıyor ama görmüyorsunuz. (Tefhîm,I/564.)

Ayet “İbrahim (as)’ın  düşünce yeteneğini güçlendirilip, istidlâl yöntemine ulaştırıldığı” şeklinde de anlaşılmış olup, “putlara tapan kavminin ve babasının dalâlette olduğunu gören, bu yüzden babasını ikaz eden İbrâhim’e biz, göklerde ve yerde mülkiyet ve tasarrufumuz altında bulunan şeylerin mahiyetlerini, hakikatlerini açık seçik gösterdik; bunların bizden başka yaratıcısı ve yöneticisi olmadığı hususunda onu bilgilendirdik ve bütün bunları, kuşku götürmez kesinlikte bir imana ulaşsın diye yaptık.” Şeklinde de yorumlanmıştır. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/430.)

فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ رَاٰ كَوْكَباًۚ قَالَ هٰذَا رَبّ۪يۚ فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ

“Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. "Rabbim budur" dedi. Yıldız batınca da "Batanları sevmem" dedi.” (En’âm Suresi,6/76.)

فَلَمَّا رَاَ الْقَمَرَ بَازِغاً قَالَ هٰذَا رَبّ۪يۚ فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِن۪ي رَبّ۪ي لَاَكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّٓالّ۪ينَ

“Ayı doğarken görünce, "Rabbim budur" dedi. O da batınca, "Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yolunu şaşırmış kimselerden olurum" dedi.” (En’âm Suresi,6/77.)

فَلَمَّا رَاَ الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هٰذَا رَبّ۪ي هٰذَٓا اَكْبَرُۚ فَلَمَّٓا اَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ

“Güneşi doğarken görünce, "Rabbim budur; zira bu daha büyük" dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! ben, sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım." (En’âm Suresi,6/78.)

اِنّ۪ي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذ۪ي فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَن۪يفاً وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۚ

"Ben, O’nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim." (En’âm Suresi,6/79.)

“Tek başına bir ümmet olan”, put kıran, “sizde atalarınızda apaçık bir sapıklık içindesiniz” diye haykıran atamız/babamız Hz.İbrahim (as.)’ın tefekkür, tezekkür, taakkül ve tedebbürüne şahit oluyoruz. Müvahhid Müslümanlar olarak düşünme (tefkîr), inceleme-araştırma (bahs) ve geniş, derin, etraflıca düşünme (teemmül, tedebbür, reviyye), kalp ile yapılan akıl yürütmeyi kullanmamız gerekiyor.

Ayetlerde Hz. İbrâhim pek çok müslüman ilim ve fikir adamının Allah’ın varlık ve birliğini aklî delillerle ispat etmek bakımından önemle üzerinde durdukları, gözleme dayalı bu istidlâli ile hem putperest kavminin inançlarını çürütmüş hem de hak dinin en temel ilkesi olan doğru bir ulûhiyyet inancının nasıl olması gerektiğini göstermiş bulunmaktadır. Ayrıca Kur’an’ın insanlarda ulûhiyyet fikrinin fıtrî olduğu, ancak bunun birçok şirk çeşidiyle, çok tanrıcılık inancıyla bozulduğu şeklindeki yaklaşımından kaynaklanmaktadır. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/431.)

ALLAH’IN İNSANA İKRÂMI: AKIL

Kur’an, doğru (sahih) bir iman için aklî düşünceye özel bir önem atfeder. Kur’an, aklı kullanarak imana ulaşmayı önerirken, özellikle yaratılışa, evrene ve evren içinde gerçekleşen olaylara dikkat kesilmemizi bizden ister. Çünkü Allah’ın varlığı ve birliği bilgisine, dolayısıyla imanına ancak bu suretle doğru bir şekilde ulaşılabilir. Nihayetinde insanlar, İmam A’zam’ın da belirttiği gibi, kendilerine bahşedilen akılları sayesinde, kanıtlarıyla birlikte Allah’ın varlığını ve birliğini onaylamışlardır ki, işte bu, onların imanı olmaktadır.[6]

Kur’an, düşünen, düşünce üreten; bilen, anlayan, anlamaya çalışan, yani bir fonksiyon icra eden pratik aklın önemine özellikle vurgu yapmaktadır. Çünkü ancak bu tür fonksiyonlar icra eden bir akıl, doğru (hakk) ile yanlışı (bâtıl) birbirinden ayırt edebilir. Aynı zamanda insanı diğer varlıklardan üstün kılan da işte bu tür bir işlevsel akıldır.(Bakara, 2/164; En’âm, 6/151; A’râf, 7/179) Kişiyi sahîh/doğru imana ve bu imanın gereği ve uzantısı olan yararlı ve uygun (sâlih) amel/eylem ve ahlâkî davranışlara yönelten de esasen bu aktif akıldır.[7]

Kur’an’ın akla yüklediği önemli bir takım işlevsel görevleri vardır. Evreni ve evrende gerçekleşen olayları gözlemleyerek onlar arkasındaki hikmeti ve mantıksal ilişkiyi keşfetmeye yönelik aklî çabalar bunlardan birisidir. Kur’an bunu, ibret almak (itibâr) olarak değerlendirmekte ve akıl sahiplerini bunu yapmaya özellikle çağırmaktadır.(Nur, 24/44; Yusuf, 12/105; Nahl, 16/66.) 

Kur’an’ın akla yüklediği işlevsel görevlerden biri de akıl yürütmedir (nazar). Nitekim, “Göklerin ve yerin melekûtu/ hükümranlığı, Allah’ın yarattığı şeyler üzerine düşünmediler mi?...”( A’râf, 7/185.)[8] ayeti bu hususu açıkça vurgulamaktadır.(Târık, 86/5-8.) Ayrıca Kur’an’da geçen ve bulup görerek anlamaya çalışmak (tabassur), (Zâriyât, 51/20-21) derinliğine düşünmek (tedebbür[9], tefekkür)[10], ince bir kavrayışa sahip olmak (tefakkuh)[11], düşünüp anlamak (tezekkür)[12] gibi anlamlara gelen kavramlar da aklın işlevsel görev alanlarını işleyen sözcüklerdir.[13]

Kur’an, aklı kullanarak imana ulaşmayı önerirken, özellikle yaratılışa, evrene ve evren içinde gerçekleşen olaylara dikkat kesilmemizi salık verir. Nitekim Kur’an; “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün peş peşe gelmesinde, Allah’ın gökten indirdiği su ile ölü toprağı diriltmesinde, her tür canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için birçok deliller vardır”(Bakara, 2/164.)[14] derken, “üstün deliller”(En’âm, 6/149.) ile işte bu noktaya dikkat çekmektedir. Ayrıca yine Kur’an, gökleri direksiz yükseltip, güneşe ve aya boyun eğdiren, işleri yöneten; yeri yayıp orada dağlar ve ırmakları var eden, her türlü üründen çifter çifter yetiştiren Allah’ın varlığına iman etmeye çağırırken de yine akledip düşünerek bu gerçeğe ulaşmamızı bizden istemektedir.(Ra’d, 13/2-4.) Kur’an’dan verdiğimiz sadece bu iki örnek ayet bile, imana ulaşmada aklın önemine vurgu yapması bakımından yeterlidir. Kaldı ki iman yolunda akletmenin önemini vurgulayan daha pek çok Kur’an ayetinin varlığı bilinen bir gerçektir.[15]

Kur’an’da insana üst düzeyde kıymet atfedilmesinin ve sorumlu tutulmasının nedeni, ona “akıl” yetisinin bahşedilmiş olması, dolayısıyla düşünce, anlayış, ilim, idrâk ve temyîz ile tezyin edilmiş olmasıdır.[16] “Andolsun ki biz, insanoğlunu üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır. Onları karada ve denizde taşıtlara yükledik ve temiz yiyeceklerle onları rızıklandırdık. Onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık” (İsrâ, 17/70.)[17] ve “O, göklerde ve yerde bulunan her şeyi kendinden bir lütuf olarak sizin hizmetinize râm etmiştir” (Câsiye, 45/13.)[18] âyetleri, insanın evrende var olan bütün yaratıklardan üstün niteliklerle yaratıldığını ve her şeyin onun hizmetine verildiğini gösterir.[19]

İnsanın, ilâhî emirler karşısında yükümlülük ve sorumluluk altına girmesini, peygamberliğin ilk halkası Hz. Âdem (a.s.)’den son halkası Hz. Muhammed (s.a.v.)’e kadar Yüce Allah’ın nebîler ve resuller vasıtasıyla gönderdiği din ve şeraitlere muhatap oluşunu sağlayan da akıldır. Akıl olmadan herhangi bir sorumluluktan bahsedilemez. Zira aklı olmayanın dini olmaz; dolayısıyla bu konumda olan kimsenin herhangi bir sorumluluk taşıması da söz konusu olmaz. Ayrıca akıl olmadan dinden de söz edilemez. Kur’an, doğrudan insan aklına hitap etmekte, düşünsel aklın duyusal yönünü ifade eden hicr, hulm, ulü’l-elbâb, ulü’l-ebsâr, ulü’n-nühâ vb. birçok kavramla aklı kullanmanın önemine; tefekkür, tedebbür, tezekkür, tefakkuh vb. birçok kavram ile de aklın işlevselliğine ne derece önem atfettiğine işaret etmektedir.[20]

İnsanın hem yaratıkların en şereflisi (eşref-i mahlûkât) ve hem de aşağıların en aşağısı (esfel-i sâfilîn);(Tin, 95/4-5.) hem meleklerden daha yüce bir mertebede, hem de hayvanlardan daha aşağı bir konumda olabilen bir varlık olarak nitelenmesi,(A’râf, 7/179.) aklını işlevsel olarak kullanıp kullanmadığına bağlanmıştır. Sözgelimi‚ “Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman (akıllarını doğru yönde kullanarak) düşünürler, (derhal Allah’ı hatırlarlar) bir de bakarsın ki doğru yolu görmüşler bile (gözlerini açarlar)” (A’râf, 7/201.)[21] âyetiyle mü’minlerin, hak yolda sebat etmelerinin ve içlerinde herhangi bir şüphe ârız olsa bile, o şüpheyi izâle edecek bir hak nûru ile kendilerini söz konusu şüpheden kurtarmanın yolunun Allah’ın mü’minlere ihsan ettiği selîm akıllarını doğru yönde kullanmaya bağlı olduğu beyan edilirken; öbür taraftan insanın hayata düşkün,(Bakara, 2/96.) gösterişi seven,(Maûn, 107/5-6.) refaha, makama-mevkiye, mala ve karşıt cinse fazlaca meyyâl,(Meryem, 19/72-73; Meâric, 70/18; Tevbe, 9/87; Fecr, 89/20.) sırf kendi nefsini düşünen, egoist,(Fecr, 89/17-19.) kibirli ve gururlu,(Mâûn, 107/5-6.) inatçı,(A’râf, 7/36.) hırslı,(Meâric, 70/19.) aceleci,(İsra, 17/11.) şüpheci,(En’âm, 6/2.) kıskanç,(Âl-i İmrân, 3/19) bilmediği konularda zanneden (Bakara, 2/78; Hucurât, 49/12.) ve yapamayacağı şeyleri söyleyen,(Sâf, 61/2-3.) çok zâlim ve çok câhil(Ahzâb, 33/72.) gibi olumsuz vasıflarla nitelenmesi ise aklını doğru yönde kullanmamasına bağlanmıştır. Bu nedenle Kur’an’da akılla birlikte, aklı doğru yola ileten vahye de uymanın gerekliliğine aşırı vurgu yapılmıştır.[22]

Yüce Allah insana iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırt etme yetisi olan aklı bahşetmekle beraber, akla yardımcı olarak, insana lütfettiği nimetleri tamamlamak istemiş, onu yanlış düşünmekten korumayı, hakiki fayda ve zararının nerede olduğunu bildirmeyi murat etmiş ve peygamberlerini bu hikmete mebnî olarak göndermiştir. Vahiy ile te’yit edilmiş bulunan peygamberler, Allah’tan getirdikleri din ve şeriat, emirler ve nehiyler sayesinde beşeriyeti, akıllarıyla üstesinden gelemedikleri hususlarda doğru yola iletmeye çalışmış, onlara hayır ve saadet yollarını göstermişlerdir. Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan peygamberlik zincirinin son halkası Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından beşeriyete sunulan Yüce Allah’ın evrensel mesajı Kur’an, “Allah, akıllarını güzelce kullanmayanları pislik (azap) içinde bırakır!” (Yûnus, 10/100)[23] gibi çarpıcı ifadelerle, aklı kullanarak doğru düşünmenin önemine aşırı vurgu yapmakla beraber, “Doğru yolu bildirmek (yolun doğrusunu göstermek) Allah’a aittir” (Nahl, 16/9)[24] ve cennetliklerin dilinden, “Eğer Allah bize hidâyet lutfetmemiş olsaydı, biz doğru yolu bulup nimetlere eremezdik” (A’râf, 7/43)[25] gibi ifadelerle de mutlak doğruyu göstermenin Allah’ın tekelinde olduğunu belirtmiştir. Böylece Kur’an, vahiy olmadan aklın doğruyu bulmasının oldukça zor olduğunu, fakat akıl olmadan da vahyin anlaşılamayacağını önemle vurgulamıştır.[26]

Sonuç olarak, aklî delillere dayanan objektif kesin bir bilgi sonucu imana ulaşmak, araştırmaya dayalı bir imanı, yani tahkikî imanın gereğidir ve imanda makbul olan da esasen budur. Dolayısıyla, araştırmaya, kesin bilgiye dayanmayan körü körüne bir iman, yani taklidî iman, İslam’ın benimsediği, onayladığı bir iman değildir. Aklın önemini öteleyen fideist iman anlayışlarını İslam benimsememiştir. İslam’da, aklî delillere dayalı inanmanın hem teolojik hem de ahlâkî temelleri bulunmaktadır. Çünkü insanlar, neye, niçin ve nasıl iman ettiğinden dolayı sorumludurlar. Dolayısıyla onlar, sorumluluklarının gereği olarak, imanlarını, sağlam temellere oturtmak durumundadırlar.[27]

“Fakat Allah, olacak bir işi (mü’minlerin zaferini) gerçekleştirmek için böyle yaptı ki, ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın.” (Enfâl,8/42.)[28] Yani, helâk olan, bâtıla uymakla helâki hak ettiğini gösteren açık bir delile göre helâk olsun; hakka tâbi olmakla hayatta kalmayı, ebedî hayat ve kurtuluşu hak eden de açık bir delile göre hak etsin.

وَحَٓاجَّهُ قَوْمُهُۜ قَالَ اَتُحَٓاجُّٓونّ۪ي فِي اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰينِۜ وَلَٓا اَخَافُ مَا تُشْرِكُونَ بِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ رَبّ۪ي شَيْـٔاًۜ وَسِعَ رَبّ۪ي كُلَّ شَيْءٍ عِلْماًۜ اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ

“Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: "Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O’na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak rabbimin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz?" (En’âm Suresi,6/80.)

İbrahim (as)’ın aklını kullanmayan ve şirk koşan kavmi bize gösterir ki, fıtrat bozulmaya başladı mı sapıtır. Ardından bu sapıklığını giderek derinleştirir. Artık açı genişlemeye, başlangıç çizgisinden gittikçe uzaklaşmaya başlamıştır. Öyle ki, fıtratın bundan sonra doğru yola dönmesi son derece güçleşir.

İbrahim (as) kavmine: “Elimden tutarken, basiretimi açarken, beni kendisine yöneltirken ve kendisini bana tanıtırken bulduğum Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Yüce Allah elimden tutmuş bana yol göstermiştir. O halde vardır. Bana göre bu, varlığının kanıtıdır. O’nu, çevremdeki evrende gördüğüm gibi vicdanımda ve bilincimde de gördüm. O halde, içimde bulduğum ve bunun için bir kanıta da ihtiyaç duymadığım bir şey hakkında benimle tartışmanızın bir anlamı yoktur. O’nun beni kendisine iletmesi yeterli bir kanıttır. Allah’ı bulan kişi nasıl korkabilir? Allah’ın gücünden başka tüm güçler ciddiye bile alınmayacağına, O’nun otoritesinden başka bir otoriteden korkulmayacağına göre, Allah’ı bulan kişi, neden ve niçin korkabilir ki?” Demiştir.

Hz. İbrâhim’in, Allah’ın birer âyeti olan tabii varlıklardan istidlâlle O’nun birliğine dair ortaya koyduğu bu açık ve kesin delillere karşı kavmi de kendi inançlarının doğruluğunu kanıtlamak için onunla tartışmaya, deliller ileri sürmeye kalkışmışlardır. Âyette bu delillerin zikredilmemesi, onların anılmaya bile değmeyecek kadar temelsiz olduğunu göstermektedir. Nitekim Hz. İbrâhim’in “Allah hakkında (O’nun eşi, benzeri ve ortağı olduğunu kanıtlamak için) benimle tartışıyor musunuz?” şeklindeki ifadesi de onların iddialarının saçmalığına işaret etmektedir. 

Burada açıkça bildirilmemekle beraber Hz. İbrâhim’in “Ben sizin Allah’a ortak koştuklarınızdan korkmam” demesinden, kavminin onu, tanrılarının öfkelenerek kendisini cezalandırmasıyla tehdit ettikleri anlaşılmaktadır. İbrâhim aleyhisselâm bu tehdide aldırış etmemekle birlikte, iyi bir mümin olarak, ilmi her şeyi kuşatan ve bu suretle bütün olup bitenler gibi kendisinin hal ve hareketlerini de eksiksiz bilen Allah’tan korktuğunu ifade etmiş; böylece fayda ve zararın da Allah’tan geldiğine, O’nun ilim ve iradesine bağlı bulunduğuna olan inancını ortaya koymuştur. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/432-433.)

وَكَيْفَ اَخَافُ مَٓا اَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناًۜ فَاَيُّ الْفَر۪يقَيْنِ اَحَقُّ بِالْاَمْنِۚ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَۢ

“Siz, Allah’ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gruptan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?" (En’âm Suresi,6/81.)

Atamız İbrahim (âs) biz Müslümanlara ne güzel bir Mümin tavrı göstermektedir.. “Siz, Allah’ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım?”

Bu, kendisine güvenen ve şu varlıkta yer alan gerçekleri kavrayan müminin mantığıdır. Korkması gereken biri varsa bu, İbrahim (selâm üzerine olsun) olmayacaktır. Korku duyması gereken, Allah’a iman eden, sadece Allah’tan korkan, O’na dayanıp tevekkül eden ve böylece yoluna devam eden mümin olmayacaktır. Bir müminin ne olursa olsun bu aciz tanrı iddiasında olan zavallı yaratılmışlardan korkması düşünülemez. 

Biz Müslümanlar da bugün bunu haykırmalıyız; Siz, düşmanlık, fitne, kaos, karayı ve denizi fesada boğmaktan, ahlaksızlık, kula kulluktan, zulüm ve işkence yapmaktan, merhametsizlik, vicdansızlık, şirk, küfür, riyakarlık, nifak ve fâsıklık içinde olmaktan korkmuyorsunuz da biz “sizden, sizin sapkın inançlarınızdan ve  ortak koştuğunuz zavallı şeylerden nasıl korkarız?” Biz Müslümanız, bizim Mevlâmız âlemlerin Rabbi olan Allah’tır! 

“İnkâr edenlere de ki: “Siz mutlaka yenilgiye uğrayacak ve toplanıp cehenneme doldurulacaksınız. Orası ne fena yataktır!” (Âli İmrân,3/12.)[29] 

“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” (Âli İmrân,3/139.)[30]

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُٓوا ا۪يمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ۟

“İnanıp da imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” (En’âm Suresi,6/82.)

“(Allah’a) inanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar” ifadesi, söz konusu kavmin Allah’a inanmakla birlikte, Tanrı saydıkları başka şeyleri O’na ortak koştuklarını göstermektedir. Âyetteki zulümden maksat, Allah’a şirk koşmaktır. Çünkü zulmün asıl anlamı, “hak sahibinin hakkını tanımamak, vermemektir.” Ulûhiyyet ve rubûbiyyet yalnızca Allah’a ait olduğu halde, başka varlık ve nesneleri de Tanrı yerine koymak, Allah’ın mahlûkatı üzerindeki hakkını tanımamaktır. Nitekim Hz. Peygamber de “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı O’na kulluk edip hiçbir şeyi kendisine ortak koşmamaktır” (Buhârî, “Tevhîd”, 1; Müslim, “Îmân”, 48-51) buyurmuştur. 

Sahih kaynaklarda nakledilen bir rivayete göre bu âyet geldiğinde müslümanlar, hayat boyunca zulümden uzak durmanın kendileri için mümkün olmadığını düşünerek telâşa kapılmışlar; bunun üzerine Resûlullah âyete şu şekilde açıklık getirmiştir: “Bu sizin düşündüğünüz zulüm değildir. Burada Lokmân’ın oğluna hitaben söylediği “Sevgili oğlum! Allah’a ortak koşma; çünkü O’na ortak koşmak (şirk) kesinlikle çok büyük bir haksızlık/zulümdür.” (Lokmân 31/13)[31] meâlindeki âyette geçen zulüm kastedilmiştir” (Buhârî, “Enbiyâ”, 41). (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/433-434.)[32]

وَتِلْكَ حُجَّتُنَٓا اٰتَيْنَاهَٓا اِبْرٰه۪يمَ عَلٰى قَوْمِه۪ۜ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَٓاءُۜ اِنَّ رَبَّكَ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ

“İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhim’e verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin rabbin hikmet sahibidir, her şeyi bilmektedir.” (En’âm Suresi,6/83.)

“…Ancak Allah’ın dilemesi başka. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” (Yusuf,12/76.)[33]

De ki: "Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltirsin, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Hiç kuşku yok sen her şeye kādirsin. Geceyi gündüze katarsın, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın ve dilediğine sayısız rızık verirsin." (Âli İmrân,3/26-27.)[34]



   <<Önceki                     Sonraki>>


Ahmet Hocazâde, 19.02.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları

[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir.
[2] إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلّهِ حَنِيفًا وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
[3] قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ
[4] وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ 
[5] قَالَ لَقَدْ كُنتُمْ أَنتُمْ وَآبَاؤُكُمْ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
[6] Bkz. Ebû Hanîfe, el-Fıkhu`l-Ekber, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde, (neşr. ve çev. Mustafa Öz), İstanbul 1992, s.56. Ayrıca geniş bilgi için bkz. MUAMMER ESEN, Kur’an’da Akıl - İman İlişkisi, s.87-88.
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/1633/17503.pdf
[7] MUAMMER ESEN, Kur’an’da Akıl - İman İlişkisi, s.88.
[8] أَوَلَمْ يَنظُرُواْ فِي مَلَكُوتِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّهُ مِن شَيْءٍ وَأَنْ عَسَى أَن يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ أَجَلُهُمْ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ
[9] Nisâ, 4/82; Müminûn, 23/68; Sâd, 38/29
[10] Bakara, 2/266; Âl-i İmran, 3/191; Rum, 30/8.
[11] Tevbe, 9/81; İsrâ, 17/46.
[12] Bakara, 2/269; En’âm, 6/126; Zümer, 39/9, 27.
[13] MUAMMER ESEN, Kur’an’da Akıl - İman İlişkisi, s.89.
[14] إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنفَعُ النَّاسَ وَمَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاء مِن مَّاء فَأَحْيَا بِهِ الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلِّ دَآبَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخِّرِ بَيْنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ 
[15] İmana giden yolda aklı kullanmayı öneren ayetler için ayrıca bkz. Ankebût, 29/63; Rum, 30/24; Nahl, 16/15-17. Bkz. MUAMMER ESEN, Kur’an’da Akıl - İman İlişkisi, s.93.
[16] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, IX/5936; Mevdudî, Tefhimu’l-Kur’an, VII/170.
[17] وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً
[18] وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِّنْهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لَّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ 
[19] Mehmet KUBAT, İslâm Düşüncesinde Aklın Vahiy Karşısındaki Konumu, s.73.
[20] Mehmet KUBAT, İslâm Düşüncesinde Aklın Vahiy Karşısındaki Konumu, s.112-113.
[21] إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَواْ إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِّنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُواْ فَإِذَا هُم مُّبْصِرُونَ
[22] Krş. Muhammed el-Behiy, İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, çev. Ali Turgut, İstanbul, 1988, s. 161.; Geniş bilgi için bkz. Mehmet KUBAT, İslâm Düşüncesinde Aklın Vahiy Karşısındaki Konumu, s.73-74.
http://isamveri.org/pdfdrg/D03200/2011_8_1/2011_8_1_KUBATM.pdf
[23] وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَن تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ
[24] وَعَلَى اللّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْهَا جَآئِرٌ وَلَوْ شَاء لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ
[25] وَقَالُواْ الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلا أَنْ هَدَانَا اللّهُ
[26] Mehmet KUBAT, İslâm Düşüncesinde Aklın Vahiy Karşısındaki Konumu, s.113-114.
[27] Daha geniş bilgi için bkz. Esen, “İman Kavramı Üzerine”, AÜİFD, s. 79-91. Bkz. MUAMMER ESEN, Kur’an’da Akıl - İman İlişkisi, s.94-95.
[28] لِّيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَن بَيِّنَةٍ وَيَحْيَى مَنْ حَيَّ عَن بَيِّنَةٍ 
[29] قُل لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلَى جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمِهَادُ
[30] وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
[31] وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ
[32] Daha geniş bilgi için Bkz. SA4348/KY57-AHCZD5: İslâm'ın Kavramları: Şirk
http://www.sonsuzark.com/2017/05/sa4348ky57-ahczd5-islamn-kavramlar-sirk.html
[33] إِلاَّ أَن يَشَاء اللّهُ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مِّن نَّشَاء وَفَوْقَ كُلِّ ذِي عِلْمٍ عَلِيمٌ 
[34] قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۘ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّۘ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı