15 Ocak 2018 Pazartesi

SA5486/KY1-CÇ456: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman III-2

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak; bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

Üçüncü Bölüm
-2-

Bir Açıklama- Mösyö Branten’in Yanında- Kutye Laboratuvarı- Bazı Keşifler- Savaşı Olanaksızlaştırmak İçin- Koleraya Karşı- Af- Yeni Düşünce

Fakat, araba Opera Caddesine geçmek üzere Rövol sokağını terk etmek üzereyken Maluel adıyla çağrıldığını duydu.

Başını çevirince sevinçle:

- Pol Karden! Diye bağırdı.

Gerçekten bu: Pirim ’deki bir saatlik dostu genç deniz subayıydı. Maluel arabadan atlayarak arkadaşının kolları arasına atıldı. Ve iki arkadaş birbirlerini kucakladılar. Sonra, Maluel yavaş bir sesle sordu:

- Kristiyan’a mektubu verdiniz mi?

- Evet, fakat, O’nunla görüşmeden önce sizinle konuşmam gerek.

 Pol Karden Mösyö Füritye’ ye döndü: 

- Dostum Maluel’i yanınızdan geçici olarak ayırdığım için üzgünsem de aldığım emri yerine getirmem gerek, dedi.

- Nasıl! Emir mi? Hangi emir?

- Evet, Deniz bakanı bekletmeksizin Maluel’i kendisine götürmemi emretti. Onu kutlamak istiyor.

Mühendis:

- Deniz Bakanı mı?

- Ta kendisi.

- O da diğerleri gibi istasyonda buluna bilirdi.. kendisine Maluel’in huzuruna çıkacak bir kıyafette olmadığını söyleyiniz.

- Kıyafetin böyle şeyde hiç geçerliliği olmaz.

- Ben bir saat sonra kendisini bizzat götürürüm.

- Bir saat sonra mı? Eğleniyor musunuz? Sizin Bayındırlık Bakanı böyle bir şeyde razı olursa bizimki sanmam ki buna katılsın.

- Karden, halini herkesten fazla bildiğiniz halde Kristiyan’ı bu mutluluktan nasıl yoksun edeceksiniz?
- Emir öyle.. yarım saat sonra yine kendim getiririm.

- Pekâlâ! Öyle ise ben götürürüm.

- Zahmet etmeyin arabam var.. siz Matmazel Kristiyan’a muştu veriniz!

- Muştu vermek mi? Zaten zavallı kız saatlerden beri bekliyor.

- Biz saat iki buçukta geleceğiz. Kendisine bu saati söyleyiniz.

Deniz subayı, daha beklemeksizin Maluel’i orada duran bir arabaya atarak arabacıya:

- Rövayil sokağına! Emrini verdi.

Biraz uzağa gidince:

- Of, bereket versin ki tam vaktinde geldim. Sizi evde beklemek düşüncesi aklıma geldiyse de görüşecek vaktimiz olmayacaktı. Diyerek işi anlattı.

Her şeyi biliyordu. Matmazel Füritye, mektubunu aldığı zaman Karden’e anlatmıştı. Maluel ne kadar büyük bir yanlışa düşmüştü. Böyle güzel, melek gibi bir kızı, Selahaddin gibi bir canavarı sevmekle suçlayarak uyarmak nasıl uygun olur..

- Ne söylüyorsun? Ya, Kristiyan’ın bu adiye yazdığı mektup.

- O mektup mu? O size gönderilmişti!

- Bana mı?

- Evet size; bizzat mühendis Mösyö Füritye tarafından Mösyö Dörvil’ teslim edilmişti. Çünkü keşif birliğinin Sahra-i Kebirde size rastlayacakları umut olunuyordu. Bu gerçi bir kuruntuysa da, aşk ve sevgi böyle şeyi dinler mi? Mösyö Dörvil mektubu aldı. Ancak, size rastlayacağını hiç umut etmiyordu. İşte caninin eline düşmesi bundan dolayı. 

Maluel başını önüne eğdi.

Açıklamanın basitliği hiçbir itiraza yer bırakmıyordu.

Önceden işin böyle olacağını düşünmediğine lanet ediyordu.

Pol Karden yeniden söz başladı:

- Şimdi anladın ya, artık Kristiyan’la gereksiz tartışmada bulunma. Kendisinden af dile; zaten çoktan beri seni affettiği için hiç korkma.

Maluel yumruklarını sıktı; Selahaddin’e karşı beslediği kin ve düşmanlık daha bir artmıştı.

- Bu caniden intikam almadan mutluluğum tam olmayacaktır. Diye homurdandı.

Sonra:

- Acaba, benim için bir mutluluk olası olacak mı? dedi.

Aklına zavallı Necme geldi! Bunu çabucak unutmak olası mıydı? Buna gönül vermişken bir diğerine aşk ve sevgiden söz etmek nasıl olası olacaktı? Kalbi acı bir sıkıntı içinde kaldı.

- Dostum! Yalnız kalmak ve bu ziyareti ertelemek isterim.

- Niçin? O’nu göreceğinizden dolayı mutlu olmayacak mısınız?

- Kalbimden geçen şeylerin hepsini size söyleyemem. Gerçekten, Kristiyan’ı hiçbir zaman aklımdan çıkaramadım. O’nun beni sevdiğini de biliyorum, kuşkularımdan ötürü pişmanlık duyuyorum.

- Anlıyorum, genç faslı kızı düşünüyorsun, değil mi? O nerededir? Ülkesinde mi kaldı?

- Evet!

Maluel’in gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

Boğuk ve kesik bir sesle Necme’nin karşılaştığı felaketi anlattı.

- Şimdi nasıl bir duygu içinde bulunduğuma siz karar veriniz.. anlıyorsunuz ya.. ölünceye kadar beni seven bir kızcağızın anısıyla bir süre yalnız kalmak istiyorum.

Pol Karden hiç yanıt vermedi.

Bu sırada araba hızla giderek Deniz bakanlığını geçmiş ve durmamıştı. Kongre meydanını geçerken Maluel eğitim gören bir çok kıtayı görerek şaşırdı. Pol Karden, gerek bu meydanın ve gerekse Miyadin Suare’nin sırayla silahaltına alınan Destek birlikleriyle yedek erlerine eğitim yeri olarak kullanıldığını söyledi.

Gabriel sokağına girdiler.

Maluel:

- Beni nereye götürüyorsunuz? Diye sordu.

- Daha vaktimiz var.. Deniz bakanının sizi görmek istediği yalanını uydurdum.

- Ya!

- Evet, bu: sizi, Mösyö Füritye ’den ayırmak için bir yalandı. Bu zamanımızdan, sizi bugün derhal görmek isteyen birine gitmek için yararlanacağız, zira kendisi üç güne kadar hareket edecek.

- Ben o adamı tanır mıyım?

- Hayır, fakat size kendisinden söz etmiştim. Mühendis Mösyö Dörvil’in yeğeni Mösyö Dö Branten’dir.

- Sahra-i Kebirde balon faciasından kaçan kişi değil mi? Ah! Evet kendisini görmek isterim. Üç güne kadar hareket mi edecek dediniz?

- Evet.

- Yani balonuyla mı?

- Evet.

- Hangi tarafa?

- Hareketine ilişkin Avrupa’ya bilgi vermek için İslam ordusunun önüne.

Araba, zarif bir dairenin önünde durdu.

Deniz subayı:

- İmalat yerleri buraya yakındır. 1900 sergisi için eski sanayi sarayı harabeleri üzerine yapılan daire buna ayrıldı.

***

Mösyö Dörvil’in yeğeni konukları pek büyük bir saygıyla kabul etti. Branten, sürekli tek gözlüğüyle kusursuz bir centilmendi.

Birkaç sözcükle olayı, macerasını subaya anlattı.

Afrika avcı teğmeniyken Tuaregler tarafından katledilen subaylardan birinin atı olan Bungarsu’nun sayesinde kaçarak Laguate ulaşmıştı. Oradaki Destek birliği taburu komutanını görüp Afrika yenilgisini anlatmıştı.

İhtiyar asker, ilk önce buna inanmak istemeyerek Guy Dö Branten’in güneş çarpmasıyla anlağının alt-üst olduğu yanılgısına kapıldı.

Ertesi günü, uzaktan İstila ordusu gözetleme birimlerinin görünmesi gerçeği anlamasını sağlamıştı.
Guy, hayvanını iki saat kadar dinlendirdikten sonra vakit kaybetmeden yola çıktı.

Sonradan, Laguate askeri birliğinden hiçbir kişinin kurtulmadığını, erzak yetinceye kadar yedi ay savunduklarını haber almıştı.

Guy, her yer isyan içinde olduğundan sahile tam bir ayda ulaşmıştı.

Afrika ordusunun yenilgisi genel bir ayaklanmanın işaretiydi. Tiyaret, Maskara, Zida, Milyana, Medea gibi kentlerde Fransız askerleri kısmen müstahkem kalelere, dağlık bölgelere, kısmen de Cezayir’e sığınmışlardı. Kendisi de sapa yollardan dolaşarak bin bir zorlukla Cezayir’e ulaşmıştı.

Sonunda, orada, bir vapur bularak yaşamını kurtararak atla beraber Fransa’ya gelmişti.

Bunu söyleyerek delikanlı kıymetli atı Binbaşı Maluel’e göstermişti.

- Peki geliniz de yeni balonumuzu görünüz.

Pol Karden:

- Böyle giderse Mösyö Füritye’ye ancak gece gideceğiz..

Maluel:

- Üç gün sonra hareket ediyor musunuz?

- Evet.. her şey tamam.. artık daha gecikmek istemem.

- Beni de beraber götürür müsünüz?

Karden:

- Ne? Siz demi gideceksiniz?

- Evet..

- Nasıl?.. daha henüz geldiniz.. hiç dinlenmeden gitmek olur mu?

- Ben yorgun değilim..  amacınız aynı zamanda amcanızın balonunu bulmak değil mi?

- Söz aramızda kalsın.. bundan başka bir amacım yok. Keşif birliğini yok eden caniden intikam alacağım. On sekiz aydan beri bundan başka bir şeyi düşünmüyorum. Caninin Çar balonundan gururlanarak gezmesi ben pek etkiliyor. Herhalde onu öldürmeliyim!

- Benim de ondan alacağım müthiş bir intikam var. görüyorsunuz ya, ikimizin de amacımız bir. Beni, daha doğrusu bizi istiyor musunuz? Zira, kendisini bu geziden yoksun etmemi dostum Çahner asla affetmez.

- Ne demek, çok mutlu olarak kabul ederim, onur duyarım!

- Demek, üç gün sonra öyle mi?

- Evet..

- Saat kaçta?

- Akşamın dördünde.

- Nereden?

- Şanzelize Sarayından Otel Dezenövilid’e giden büyük köprünün girişinden.

- Tam vaktinde orada bulunacağız. Belki, üç veya dört kişi olacağız.. bizi herhalde taşıyabilirsiniz değil mi?

- Hay hay! 22 bin kilogramlık atık vardır; bundan birazını çıkarmak yeterlidir.

Maluel arabaya binerek:

- Şimdi rahatladığımı duyumsuyorum. Bu gezi kuşkusuz fazla uzun sürmez. Dedi.

Rahatlığı o kadar uzun sürmedi; zira araba yeninden Mösyö Füritye’nin konağı önünde durdu. 

Kalbinin yerinden koparcasına çarptığını hissetti. Gözleri karardı. Merdivenden el yardımıyla çıktı.

***

Öğleden beri Husman bulvarındaki güzel konakta, Kristiyan Füritye, koltuğundan balkona gidip gelerek merak içinde bekliyordu.

Baştan ayağa beyazlar giyinmiş, saçlarına mücevher olarak yalnız bir Margarit çiçeği takmış olduğu halde son derece güzel görünüyordu.

Ölmediği kesinleşen sevgilisini, gizli bir iç sezgisiyle döneceğine umudunu kaybetmediği Maluel’i bekliyordu.

Birkaç saniye sonra gelecekti.

Yirmi altı aydan beri O’nu bekliyordu!

Çar balonuyla giden keşif birliğinden yalnız sağ olarak Guy Dö Branten’in döndüğünü duymuş, kendisini görmüş ve faciayı ağzından işitmişti.

Bununla birlikte yine de umudunu kesmedi.

Aradan bir yıl geçtiği halde kimse gelip bu umudu güçlendirecek bir haber vermemişti.

Afrika kanalından, kalkışmadan, isyandan, kentlerin yakılıp yıkılmasından, müthiş, korkunç haberlerden başka bir şey işitmiyordu. Gazeteler hep bunlarla doluydu.

Fakat, kendisi hala: “ O güçlüdür, o cesurdur, ben O’nu sevdiğim için herhalde kurtulacaktır.” Diyordu.

Nasıl? Bunu derinleştirmek istemiyordu.

Bir gün babası, elinde bir gazete olduğu halde deli gibi kızının odasına girmişti. Kristiyan, İstila-i Cihan ordusunun Bab el Mendabtan geçtiğini, Pirim adası olaylarını okudu:

Pol Karden adında bir deniz subayı bu adada Arap elbiseli iki Fransız subayına rastlamış. Bunlar, namusları üzerine verdikleri sözleriyle Sultan’ın ordusunda serbest bir esri gibiymişler..

Gazete bunların adlarını yazmıyorsa da Tambukutu’dan geldikleri ve Afrika’yı batıdan doğuya kadar kat ettikleri yazıyordu.

Kristiyan:

- Orada! Bu O’dur! Dedi.

Mösyö Füritye de kızının düşüncesini onaylamıştı. Ertesi günü ayrıntılar verildi. Bu subayların isimleri de yazılıyordu. Kristiyan sevinçle: Livne Dö Maluel! Adını okudu. Hatta Sultanın bunları Ren bölgesinde serbest bırakacağı da yazılıydı.

Kız babasına:

- İstila ordusu Ren bölgesine gelecekti. Ben de O’nu göreceğim.. dedi.

- Ren’e kadar mı? Deli mi oldun kızım? Bu ordu asla Avrupa’ya ayak basamayacaktır.

- Göreceksiniz!

Aradan bir süre geçti. Bir gün Madlen kilisesine giderken subay tavırlı bir delikanlıyla karşılaşmış, O kızı izleyerek kilisede arka tarafına oturmuştu.

Kristiyan ayağa kalkar kalkmaz arkasından gelen:

- Ben Pol Karden’im. Mösyö Dö Maluel’i gördüm! Sözlerini duydu.

Sapsarı kesilerek heyecanla arkasına döndü. Deniz subayı yavaşça:

- Size gönderdiği mektup bende. Mektup yalnız size verilecektir. Bunu nerede size verebilirim? sözlerini söyledi.

- Yarın babam sizi saat dörde doğru Husman bulvarından 22 numaralı evde kabul edecektir.

Ertesi günü deniz subayı geldiği zaman, kızı yalnız bulmuş ve mektubu teslim etmişti.

O güne kadar heyecan içinde kalmıştı.

Subayın yazdığı: “ Rastlantı, beni unuttuğunuzun ve bir diğerine gönül verdiğinizin belgesini elime düşürdü.” Satırlarını okuduğu zaman az kaldı arka üstü düşecekti.

Maluel, nasıl aşktan, sevgiden söz ediyordu? Delirmiş miydi?

Fakat, işin ne olduğunu anlamakta güçlük çekmedi. Gerçek olduğu gibi karşısında beliriverdi.

Yazdığı mektup, gerçekte Maluel’e ulaşmıştı; fakat, nasıl ellerden geçerek? Mösyö Dörvil’in katilinin balonuna bir uşak olarak yerleştirdiği Selahaddin adisinin elinden.

Ah! Şeytan herif!

Babası, böyle bir canavarı Dörvil birliğine çevirmen olarak önerdiği için ne büyük bir yanlış yapmıştı!

Fakat, genç kızın en fazla şaşırdığı nokta: Maluel’in, bu herife Kristiyan’ın gönül vermiş olmasına inanmasıydı.

Kızın anlağında şimdi bir düşünce belirmişti.

Maluel ölmediğinden bir gün olup dönecekti. O vakit, gerçeği anlatarak O’nu inandırmayı başaracaktı.

Deniz subayı, o kadar uzaktan getirdiği mektubun genç kızda meydana getirdiği etkiyi O’nun yüzünde okudu. Mektubun içeriğini bilmediği halde önce, bu iki gencin birbirlerini sevdiklerini, ikinci olarak aralarında pek önemli bir olay olduğunu anlamıştı.

Fakat, genç kız dayanamayarak her şeyi anlattı., zaten, böyle üzüntülü zamanda sevgilisinin bir arkadaşından daha iyi bir sırdaş bulabilecek miydi?

Pol Karden, genç kızın samimi olarak anlattıklarından etkilenerek Maluel’in Paris’e dönüşünde, ilk önce kendisine gerekli açıklamayı yapmaya söz verdi ve işte sözünde durdu.

***

Kristiyan belki onuncu kez saatine baktığı sırada kapı açılarak oda hizmetçisi:

- Mösyö Kutye.. diye haber verdi.

Kristiyan:

- İçeri girsin, dedi.

Dimdik, sağlam, beyaz sakallı, altın gözlük altında batık gözlü bir ihtiyar içeri girerek kızı selamladı ve sanki evindeymiş gibi teklifsizce bir koltuğa oturdu.

Bu, mühendisin eski bir dostuydu. Mösyö Füritye, Bayındırlık bakanlığından memur olarak Sahra-i Kebir hattının keşif tutanağını düzenlemekle uğraşırken bu, Kristiyan’ı dizlerinde sıçratmış ve hattın zenciler tarafından tahribini ve çalışmanın ertelenmesinin ardından da her gün gelip kızcağıza teselli vermekte bulunmuştu.

Bekar, önceleri, yaşamını kötü düzenlemiş bir kişi olduğundan dünyada mühendisle kızından başka kimseyle dostluğu yoktu.

Mösyö Kutye şimdi tam 84 yaşındaydı.

Henüz genç ve düşünceleri diriyken politikacılığa pek heves etmişti. Fakat, durumu kendi bakış açsına uygun bulmadığından bu meslekten vazgeçerek bilimsel çalışmalara başladı.

Bu sırada, şimdiki zamanda milyonları, savaş zamanında insanları yokluk çukuruna gönderilen, her şeyi alt-üst eden, Avrupa’yı bir kışla haline getiren bir belaya karşı uğraşa atıldı. Genelin kurtuluşu için uluslar arası bir cemiyet kurarak bir çok takdirleri sağlayan konferanslar verdi.

Bu girişimiyle tanınınca dünya kadar mektup yazdı. Övgülü yanıtlar aldı. Büyük devletleri silah bırakmaya çağırdı. Genel düşünceyi kendi lehine çevirdiğini sandı, yöneticileri ikna ettiğine inandığı zaman: Bulgaristan’ adi bir değişik bakış, dünyanın bir ucunda sarı ırka mensup kavimler içinde bir uğraşı, çıplak bir kayayı sahiplenmek inadı gibi küçük şeylerin savaşları durmaksızın sürdüreceğini gördü. Ve Avrupa için kurmayı tasarladığı bir genel meclisin bu işleri çözemeyeceğini anladı.

Madem ki savaş tarihsel bir gerekliliktir.. madem ki barış ulusların yararları ve kavimlerin ilk işarette birbirileri üzerine atılmasını engelleyemiyor, o halde daha büyük bir şey tasarlamak, savaşı doğuracak kötülüklerin dehşetiyle olanaksızlaştırmanın gereğini duydu.

Kendisi kimya konusunda yetkindi.

Büyük bir servete sahip olmakla beraber, yıllardan beri izlediği insancıl düşüncelere katılan eşinin yardımıyla başka bir Edison oldu. Paris’te bir Fen Bilimleri Laboratuvarı kurdu. Bundan amaç: “Savaşı olanaksızlaştırmak için insanları öldürecek bir araç bulmaktı.”

Daha önce bir Amerikalı mühendis denizaltı gemisini inşaya başlarken aynı düşüncede bulunmuştu.
Fakat, Mösyö Kutye Fransız olduğu için yalnız kendi vatanının kurtuluşunu düşünüyordu.

Bu düşüncenin büyüklüğü herkeste bir övgü duygusu ve şevk ve dinginlik uyandırdı. Bu laboratuvara hediyeler gönderdi. Birçok kimseler yardım için başvurdu.

Gelenleri seçerek kabul ediyor, bunlara bir takım sınırlı görevler veriyordu. Ortağı Oktav Mansa ile çalışarak planları, formülleri, modelleri kasasına doldurdu.

Laboratuvar yedi bölüme ayrıldı:

Makinecelik- Elektrikçilik- Balonculuk- Denizaltı savaş gemisi- Patlayıcı Madde- Zehir Üretimi- Mikropçuluk.

Çalışmalar bu yedi yönde yapıldı. Mösyö Kutye’nin ilk girişimi: zehir, parlayıcı kurşunlar ve diğer maddelerini yasaklamak ve öldürmek hak ve yöntemini tehdit eden Cenevre Kongre kurallarının lağvedildiğinin Fransa tarafından duyurulmasıydı. Fakat, bunu başaramadı.

- İki ulus savaştıkları zaman, amaç; birbirlerini yok etmekten ibaret olduğundan her ikisinin de her türlü araca başvurmaları gerekir, diyordu.

Ne tuhaf! Bu büyük insan sever, türdeşleri için sonsuz bir barış düşlediği halde şimdi de ilk savaşın bir yok ediş savaşı olmasını düşüncesini savunuyordu.

- İşte bu şekilde, savaş ilan edilmeden önce taraflar bu savaşta ortaya çıkacak dehşetten ürkerek belki savaşmaktan kaçınırlar,.. diye çıkarımlarda bulunuyordu.

Kutye laboratuvarı git gide büyüyüp önem kazanmaya başladı. Bunu zenginleştiren yalnız yardımlar değildi. patlayıcı madde üretimi sırasında Kutye’nin eşi pek önemli bir keşifte bulundular. Bunların sayesinde alüminyum madeni gayet ucuzladı. Bunlardan içi boş tuğlalar yapıldı. Bu şekilde istenilen yerde bir ev veya köşk inşa edilmek üzere bu tuğlalar sandıklarla taşınıyorlardı.

Başlangıçta, Muvassan tarafından az bir miktar yapımı başarılan elmas, elektrik biliminin gelişmesiyle çokça üretildi. Bu şeffaf bir kömür halindeydi. Mösyö Kutye, bu kömürü, şiddetli basınç ve ısıya tutarak değerli bir elmas üretmişti.

Kutye’nin bu buluşu sayesinde aydınlatmada kullanılan gaz, petrol, zeytinyağı sonsuza kadar terk edildiler.

Bu sırada petrol ve buhar gücüyle işleyen motorların yerine kullanılmak üzere ekonomik elektrik motorları bulundu ve artık sokaklarda dumansız, gürültüsüz olarak geçen gemi ve kuğu kuşu şeklinde zarif, şık, arabalar görünmeye başladı.

Otomobillerin bulunuşundan sonra, artık atlar için de iş kalmayarak bunlar orduda veya yarışta kullanıldılar.

Fakat, bu buluşlar içinde en önemli olanı yaz bulutları aracılığıyla istenildiği zaman yağmur yağdırmak oldu.

Balonculukta, patlayıcı madde üretiminde, güçlü elektrik araçlarının kullanımında oluşan ilerleme sayesinde istenilen yerde, nemli hava yoğunlaştırılarak kuru tarlalara sağanak halinde yağmur yağdırma aracı bulundu.

Hatta daha büyük bir şey de icat olunmak üzereydi; Mösyö Kutye, yakın zamanda, Raivl Piken’in bir öğrencisi tarafından ortaya konulan güçlü soğutucu yasalarının yardımıyla kar bile yağdırmak olası olacağı umut ediliyordu.

Özetle, İstila-i Cihan ordusunun hareketi ortalığa korku saldığı sırada Mösyö Kutye’nin çok önemli buluşları olmuştu.

***

Dünyada her şeye son verecek bu İstila-i Ordusu, her türlü araca baş vurarak durdurmak gerekiyordu. İşte bu nedene dayalı olarak, Mösyö Kutye yeni buluşlardan bu konuda yararlanacakları araçlar hazırlamaya başlamıştı.

İlk önceki düşüncesine karşıt olarak Büyük Avrupa devletlerine başvurarak yararlanabilecekleri şeylerin gizemini öğretti.

Önerileri kabul olunduysa da, kolera ve veba ilk tehdit edilen ulusları kaçmaya zorlayarak bunların uygulamasını engelledi.

Dolayısıyla, ilk önce bu korkunç hastalıklarla uğraşmak gerekti. Derhal, Pastör laboratuvarıyla Kutye laboratuvarı mikrop bölümleri işe başladı. Fakat, ne yazık ki kolera ve sarıhumma aşısını oluşturacak keçi kanından başka bir şey bulunamadı. Hâlbuki beyaz ırkı tümüyle aşılamak için o kadar keçi yoktu.

Maluel ile Çahner’in Paris’e döndükleri zaman Mösyö Kutye birçok yeni buluşlarla uğraşıyordu.
Kristiyan’ı öz evladı gibi sevdiği için kendisini genellikle teselli ediyordu. Sevgilisinin dönüşünü duyunca ihtiyar pek sevinerek kızı kutlamaya gelmişti.

İçeri girince:

- Henüz gelmedi mi? diye sordu.

- Hayır.. Babam O’nu aramaya gitti.

- Ben sizden önce gördüm O’nu. Yardımcılarımdan biri, son buluşumdan biri olan foto-telefongraf aracıyla istasyona gelerek bizim iki kahramanın tam karşısına geçmiş ve elektrik ışığında yirmi kadar resim almış ve bana tel ile göndermişti. İşte size sevgilinizden önce resimlerini getirdim.

Kristiyan, ihtiyar dostunun uzattığı fotoğrafları aldı. Yüzünde sevinçli bir tebessüm belirdi.

- Evet.. Ta kendisi.. fakat biraz zayıflamış.. ben O’nu bu sivil elbiseyle görmeye alışmamıştım. Bu iki yol süresince ne kadar zorluk çekmiştir! Dedi.

- Gönderdiğim elaman, istasyonda gerçekleşen olayı da bildirdi. Savaş bakanı, nişanlınızı binbaşılık rütbesiyle onurlandırdı.

- Fakat, hala niçin gelmedi? Ah! İşte babam geldi.

Gerçekten Mösyö Füritye gelmişti; ancak yanında kimse yoktu. alel acele durumu kızına anlattı.
- Savaş Bakanı Maluel’i görmek istemiş. Şimdi neredeyse Mösyö Karden’le beraber gelir.

- Karden’le beraber mi?

- Evet..

Kristiyan derhal işi anladı. Deniz subayının, Maluel’i bu görüşmeden önce görmek ve orada oluşacak olumsuz durumun önünü almak istediğini anladı.

Biraz sonra, bir araba gürültüsü duydu. Maluel’in odaya girmesine kadar geçen birkaç dakika süresince ruhunu pek büyük bir mutluluk kapladı.

Nişanlısı kapıyı açınca, bayılacağını sanmıştı, kalbi çarpıntılara boğulmuştu. Gözleri karardı. Maluel’in diz çökerek:

- Bağışla! Sözünü mırıldandığını düşteymiş gibi gördü.

Sonra, elinden tutarak Maluel’i kaldırdı. 

O:

- Bağışla Kristiyan! Sözünü yineledi.

Bundan başka söyleyecek bir sözü bulamamıştı.

Pirim’den yazılan mektuptan haberdar olmayan Mösyö Füritye:

- Nasıl bağışla! Diye şaşkınlığını dile getirdi. Aziz komutanım sizin neyinizi bağışlayacak? Hemen O’nu kucaklayınız. Ve düğün gününüzü kararlaştıralım. Artık ikiniz de epeyce bir zaman beklediniz.
Maluel titrek bir sesle:

- Evet, sizden af diliyorum Kristiyan! Zira, onayınızı almadan düğün gümümüzü erteleyecek bir girişimde bulundum, dedi.

Kızı bembeyaz kesildi. Maluel, kendi ellerinin içinde bulunan sevgilisinin yumuşak ellerinin titrediğini hissetti.

- Sizden uzakta bulunduğum sırada sizi ne zaman göreceğimi bilmediğim için: tanıdığınız ve benim kadar nefret ettiğiniz bir caniden, Selahaddin’den intikam almadıkça dinlenmeyeceğime yemin ettim. Bu sözümü yerine getirmek için üç güne kadar gidiyorum.

Kristiyan:

- Gidiyorsunuz öyle mi? dedi ve kanı dondu.

Son derece şaşıran Mösyö Füritye:

- Bu nasıl şey? Daha şimdi geldiniz.. yine mi gideceksiniz? Diye bağırdı.

- Evet..

- Nasıl gidiyorsunuz?

- Branten’in balonuyla. Amacım: Selahaddin’i yakalayıp intikam almak. Bunu gerçekleştirince hemen döneceğim.. artık mutluluğumuza bir engel kalmayacak. Güveniniz, bu sonucu da pek çabuk elde edeceğim. Kristiyan, amacımı anladınız ve beni bağışlıyor musunuz?

Mühendis:

- Fakat, bu deliliktir! Sanki yolculuk yapmamışsınız, geçirdiğiniz tehlikeler yeterli değilmiş gibi gayet sakince yeni tehlikelere atılmak istiyorsunuz.

- Yeminimi yerine getirip intikam almadıkça benim için bir mutluluk yoktur.

Mühendis:

- Sizin yemininiz Mösyö Branten yerine getirir. Zaten O’nun da amacı budur.

Sizin gibi O da intikam almak istiyor. Nedenini siz de öğrenirsiniz. Çünkü, bu cani: O’nun gözünün önünde bütün arkadaşlarını öldürdü.

- Hayır.. Mösyö Branten ne kadar haklı olsa intikamı benimki kadar önemli değildir. Kristiyan bunu bilir.

Sanki kızdan yardım bekliyormuş gibi O’nun yüzüne baktı. sonra, yine devam etti:

- Beni gitmeye zorlayan nedeni Kristiyan bildiği gibi bu caninin bize ettiği kötülükleri de bilir.
Mösyö Füritye:

- Sizin aranızda gizli şeyler var..

- Kristiyan size bunları söyler. Benim yapmaya karar verdiğim şeyi nişanlım da arzu ediyor.

Matmazel Füritye:

- Beni dinleyiniz.. bir çok sıkıntı çektiğim gibi yine daha çekebilirim. Aramızda sürekli bir güven geçerli olmalıdır. Şimdiye kadar sizden kuşku duymadım. Ve duymayacağım da. Bir kadın kalbinde sevgi her yeri işgal eder. Ben sizi görünce o habise karşı beslediğim bazı duyguları unuttum. Fakat, siz de beni görünce O’nu unutmuyorsanız herhalde habisin mutluluğumuza engel olmamasını arzu ediyorsunuz.. gidiniz!

- Teşekkür ederim Kristiyan!

Fakat , kahraman genç kız bu savaşımda bütün ciddiyetini, bütün dayanıklılığını harcadığı için hıçkırıklarını tutamayarak odasına kaçtı.

Dünyaya birbirlerini sevmek için gelen bu iki sevdazedenin iki yıl ayrılıktan sonraki karşılaşmaları bu şekilde oldu.

Maluel, vaktinin büyük bir kısmını ayırmakla beraber akraba ve yakınlarını unutmuyordu.

Annesi hayattaydı ve Paris civarında bir köyde oturuyordu. Kendisi için ağladığı, dua ettiği çocuğunu kucakladığı zaman bu kadının duyumsadığı dinginlik burada anlatılamaz.

Oğlunun yeninden gitme düşüncesinde olduğunu işitince şaşkınlıkla:

- Daha çileni doldurmadın mı? dedi.

Maluel bunu da ikna etti. 

- Görevimi yerine getirmek, yeminimi yerine getirmek için bu yolculuğu gerçekleştirmek zorundayım. Dedi

Ertesi günü Maluel, Çahner’i buldu, daha ertesi gün hareket edeceklerini anlattı.

O sıçrayarak:

- Vay canına! Dedi.

- Ne çabuk unuttun? İstanbul’dayken Selahaddin’in balonuna benzeyen bir balon gördüğümüz zaman verdiğin kararı anımsamıyor musun?

- Hakkın var binbaşım.. iyi ama, şu balon bize birkaç günlük bir dinlenme veremez mi? Daha yeni geldik.

- Ne kadar erken gidersek o kadar erken döneriz, zaten iş o kadar uzamaz.

- Seni görenler, yolculuk için müthiş bir arzu duyduğunu sanırlar.

- Hayır, yanılıyorsun.. amacım şu işi de bir kere bitirmek. Bundan sonra artık rahat ederiz.

- Gevezelik ediyorum ama, affedersin.. Matmazel Kristiyan’ı böyle terk etmede niçin acele diyorsun?

- Caninin Hartum’daki hezeyanını anımsa.. o gün büyük bir yalan söylemişti. Ben Kristiyan’ı buldum. İş anlaşıldı.

- Madem ki öyledir, öteki hava postasını bekleyip balayını geçirsen olmaz mı?

- Zavallı dostum! Balayı.. evet, bildiğin anı olmasaydı dediğin doğru olurdu.

Çahner:

- Pek doğru! Zavallı kızcağız! Seni ne kadar da seviyordu. O halde gidelim! Biliyorsun ya, ben her zaman hazırım. Ailem yakınlarım falan yok. Şimdi benim her şeyim sensin. Rastlantısal aşklara gelince onlara da vakit var. Hareketimden önce birini arayacağım.

- Kimi?

- Hani ya, bana önceden Ömer’in aşkından söz etmiştin.

- Evet.. evet.. anladım.. Suzan.

- Ta kendisi.. Ömer de bana bundan söz etti.

- Ömer mi? ben ne vakit kendisine bundan söz açtımsa arkasını çevirdi.

- Çünkü, seni böyle bir konuda pek ciddi biliyordu; fakat, ben bu konunda O’nun keyfince gittiğim için her şeyi söyledi.

- Suzan’ı bulmanı mı istedi senden?

- Evet..

- O’nu bulduğun vakit ne yapacaksın?

- Ömer’in kendisini unutmadığını ve son derecede görmek istediğini söyleyeceğim.

- Fakat, O’nun buraya, Paris’e gelmesi gerek.

- Zaten geleceğine emin. Lakin, Ömer’in Paris’e geldiği gün tuhaf duygular içinde kalacağız; Fransız olduğumuz için kendisini kurşunla karşılayacağız. Minnettar ve teşekkür duygularıyla dolu olduğumuz için de Suzan’la buluşmasını sağlamak zorundayız.

- Suzan’ı bulmamız gerekiyor mu?

- Sen O’nu tanıyorsun.. ben de sana güvendim.

- Evet, Pazar günleri Ömer’i aramak için Monparnas’a geldiği zaman görürdüm.

- Yüzünü anımsayabilecek misin?

- Amma yaptın ha! bir kadın on iki yılda o kadar değişir mi hiç..

- Değil mi ya! hele kendilerini koruyan kadınlar..

- Suzan cidden güzel ve gençti. O vakti ancak yirmi iki yaşında bulunuyordu.

- Şimdi ise otuz dört yaşında oluyor.

- Esası hareketimizden önce O’nu bulmamız gerekiyor. O kadar çok vaktimiz de yok. Eski adresini anımsıyorum: Şose Danten..

- Otuz dört numaralı ev.. Ömer bana söylemiş ve zarfın üzerine yazmıştı.

- Sana, Suzan’a verilmek üzere bir mektup mu verdi?

- Evet..

- O halde sen O’nu bul. Kapı kapı dolaşacak vaktim yok. Başka işlerim var. bilirsin ya.. Savaş Bakanlığından izin almamız gerekiyor. Ben de hemen oraya gidiyorum.

***

Ertesi sabah Çahner gelip dostunu uykudan uyandırdı. Maluel, Bulvar Husmana yakın bulunmak için Grande Hotelde yatıyordu.

Çahner:

- İş yolunda, zorluk çekmeden Suzan’ı buldum.

- Nasıl?

- Hala Şose Dante’de 34 numarada oturuyor.

- On iki yıldır! Nasıl oluyor?

- Ömer buna pek çok para vermiş. Rahat, kimseye gereksinimi olmaksızın yaşıyor. Apartmanda bir İngiliz hizmetçi kadın tarafından kabul edildim. Bu da fena değildi. Kadın beni kötü bir amaçla gelmiş sanısıyla kapı dışarı etmek istedi. Mektubu gösterdim. Yelkenleri indirdi.

- Devam et! Devam et!

- Neyse Suzan’ın yanına girdim. Bu, Madam Suzan Kent olmuş.. pek sarışın, pek genç.. hatta bana..
- Geç; mektubu okuduğu zaman ne söyledi?

- Önce, kendisiyle eğlendiğim yanılgısına kapıldı. Fakat, gazetelerin dün söz ettikleri Çahner’in ben olduğumu anlattım. Mösyö Keynel’in Gru Jurnal adlı gazetesini aldı. Sonunda sözüme inanarak öykümü dinlemeyi kabul etti.

- Sevindi mi? heyecan gösterdi mi?

- Sevinmesine sevindi. Fakat, heyecan için bir şey diyemem. Sen de biliyorsun ya.. bu kadınlar hiçbir şey belli etmez.

- İyi.. bakalım ne yapacak?

- Ne mi yapacak?

- O’na yanıt yazacak mı?

- Mektubu kim götürecek?

- Ömer’in gelmesini bekleyecek.

- Hayır; öbür gün bizimle beraber gitmek istiyor.. bu, gözü pek bir kız. Benden Mösyö Dö Branten’in adresini aldı. Balonundan kendisine de bir yer ayırmasını rica için gitti.

- Gözü pek öyle mi?

- Oh! Kadınlar önce omnibüse bindikleri gibi şimdi de balona biniyorlar.

- Bizim balon, İslam ordusunun üstünde dolaşacak. Şayet bir kazaya uğrarsak ün kazanacak..





<< Önceki                   Sonraki>>


Cemal Çalık, 15.01.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı