6 Kasım 2017 Pazartesi

SA5122/KY1-CÇ435: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman II-1

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak; bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

İkinci Bölüm
TOPLANMA VE HAC GÖREVİNİ YERİNE GETİRME
-1-


 Selahaddin Başarıyor- Savaş Meydanına Bir Bakış- Atık İnsan- Abdurrahman Ve Beşir- Can Sıkıcı Cesetler- Floter Keşif Birliği Anıları- Kumda Bir Servet- Çad Gölünün Üstünde- Gölün Büyük Devletler Arasındaki Paylaşımı- Evlad-ı Süleyman’ın Katli- Esrarengiz Bir Seyyid- Atuqa’nın Araştırılması- Dahume’nin Üstünde- Bir Fransız Karakolunun Can Çekişmesi- Bir Telgraf

Geceki katliama katkı olarak gerçekleştirdiği müthiş cinayetten Selahaddin bir zafer çığlığı fırlatmıştı.

Balon artık kendisinin olmuştu.

Geleceğine yönelik tasarımını gerçekleştirme arzusunun üstünde son derece mükemmel olan balon elinde bulunuyordu.

Muhammed El Şerif Camiinde elde ettiği güven mektubunun yanında olduğuna emin olduktan sonra, ayakları altında uzayıp giden açık çöle baktı ve sonra bakışlarını balon güvertesine dikti.

Dört ceset yerde yatıyordu. Yediği kurşunla o anda ölmeyen Dö Kamp’ın yanında Tarqinin en yaşlısı elinde bıçağı olduğu halde eğilmişti, hırıltılı bir can çekişmenin ardından Dö Kamp ölmüş, ihtiyar da yerine getirdiği görevden dolayı sevinçle ayağa kalkmıştı.

Bir saniye kadar hiçbir üzüntü duymaksızın bu ölüleri izledi Selahaddin.. ne yapmalı? Bunların balonda bulunması can sıkıyordu… Fakat bunlardan nasıl kurtulmalı? Biraz önce diğer üç cesedin atılmasından ötürü hafifleyene balonun yükselme hızını hatırladığı için düşünüyordu. Eğer bu yükselme sırasında supabın ipine asılmamış olaydı acaba troposfer katmanının içinde ne kadar bir yüksekliğe erişirdi?

Şimdi balon dengelenmişti. Selahaddin barometreye baktı: üç bin yedi yüz metreyi gösteriyordu.
Bu yükseklikte iki yüz yirmi kilometrelik bir bölgeyi bakışlarıyla kuşatabiliyordu. Şayet zamanı olup da dikkat etmiş olsaydı vaktiyle birinci yabancı alayı ile dolaştığı, bildiği yerleri Jüril’den Biskra’ya  Vitaren’den Gharda’ya kadar olan bölgeyi tanırdı.

Birden bire aklına bir düşünce geldi. Dillere destan başarısının karşısına bir hayal dikildi, şakakları terledi.

Yolcuların en tiksindiricisi, en tehlikelisi, en çok nefret ettiği, kendisine sürekli kötü davranan öldürülmüştü.

Balon pek yüksekti. Yeri göremedi. Yeniden supabın ipini çekti. Barometre bin iki yüz.. yönü belirlerdi. Bir hava akımı balonu birkaç kilometre kuzeye sürüklemişti.

Denge ağırlığını devindirerek balona güneye doğru bir eğim verdi. Bu sırada genç Tuareg’in gösterdiği sevinç ve şaşkın bakışlar dikkatini çekti.

Dürbünüyle bin metre kadar altında bir insan topluluğuna baktı; dudaklarında sevinçten kaynaklanan bir gülümseme belirdi. Artık acınmaya gerek kalmamıştı. Tuareg’lerın endişe ettiği adamın da işini bitirdiklerini anladı. Zira deminki yürekler acısı olayın meydana geldiği yerde yirmi kadar Tuareq’in toplandığını görmüştü. Bunlar üç cesedin çevresinde dolaşıyorlardı. Ancak Selahaddin’in bu kadar yüksekten görmediği bir şey varsa o da  Küyi Dö Birant’ın bunların içinde olmaması idi.

Birkaç saniye sonra, balonu, geceki çatışmanın gerçekleştiği yerin bin metre ötesinde durdurdu. Devinmeden duruyordu. Çatışma sınırları ceset yığınlarından belli oluyordu. Dört köşenin ortasında ölü olan atlarla öldürülen askerler yatıyorlardı.

Ordugâhın merkezi bir mahşere benziyordu.

Zenciler, bölümlere ayrılarak her bir parçayı topluyorlardı. Reisleri gözettiği için yağmada bulunmuyorlardı.

Eşya denkleri, peksimet ve konserve sandıkları, kuru sebze ve kahve çuvalları güneye doğru götürüldüğünü görünce Selahaddin, galiplerin önceki toplanma noktası olan sulak vadiye döndüklerini anladı. Develer, katırlar çeşitli yönlere doğru başıboş kaçıyorlardı. Toplar toparlaklar (top arabaları), cephane arabaları, cephane sandıkları katledilenlerden ayrılarak aynı yöne götürülüyorlardı.

Zenciler, düşmanlarının silahlarını da toplamışlardı.. müslüman cesetleri de bir tarafa ayrılıyor ve bunlara dini tören yapılıyordu.

Selahaddin bu manzaraya dalmıştı. Bu sırada Tuareg’lerden biri eteğinden çekti;

- Bizi ne zaman kardeşlerimize götüreceksin? diye sordu.

- Kardeşlerin nerededirler?

Yerli doğu yönünü gösterdi. Selahaddin bunların Tibesti ahalisinden olduklarını sandı. Fakat yeni bir sorunun ardından bunların Nijer ile Çad arsında oturan Evailliyemiddin boyuna mensup olduğunu anladı.

Buyurucu bir sesle;

- Bekle! Gerçi seni kardeşlerine götürmeği vaat ettiysem de oraya kadar siz de bana tamamıyla uyacağınıza söz verdiniz. Sultan el Sahra nasıl benim amirim ise ben de sizin amirinizim. Hepimiz onun için çalışıyoruz. Sabırlı olunuz. dedi.

- Tanımadığımız, bilmediğimiz bir makine üzerinde sana nasıl hizmet görebiliriz?

- Bana hizmet edeceksiniz; onun nasıl yönlendirileceğini, çalıştırılacağını size öğreteceğim.

- Bizim aslımız hava değil topraktır.. bu meçhul kuşun kanadında yolculuk yapmaktansa yerde hecin devesinin sırtında dolaşmağı tercih ederiz.

- Hecin develerinize de kavuşacaksınız; fakat önce bana itaat etmelisiniz.

Bir çeyrek saat sonra, balon vadi eteğinin oluşturduğu çukurluğun üstünde süzülüyordu.

Şimdi buradaki orduyu dünkünden daha kalabalık görüyordu. Her ne kadar bir bölümü henüz Fransız ordugâhından dönmedikleri gibi bir bölümü de şehit oldukları halde bunların yerleri yeni gelen kabilelerle doldurulmuştu.

Balon yavaş yavaş indi. İhtiyar Targi kolunu sevinçle sallıyordu. Bu anda en yakın gruptan bir yaylım ateşi ve sonra da sürekli bir ateş başladı. Araplar işi bilmedikleri için bunları dünkü düşman sanıyorlardı.

Kurşunlar, alüminyum kalkanı yeniden delmişlerdi. Mühendisin cesedi barometrenin dibinde duruyordu. Tercüman bunu Tuareg’lerin yardımıyla kaldırıp aşağı attı. Mösyö Dö Vil’in cesedi yuvarlanarak bağırıp çağıran halkın tam ortasına düştü be düşüşle birçok yerlileri ezdi, öldürdü; fakat diğerleri tarafından derhal parça parça edildi.                                                                                                                                                                                                               
Bunun üzerine balon tekrar yükseldi. Tuareg’lerin şaşkın bakışları önünde yükseldi.

Selahaddin:

- Görüyorsunuz ya! Kardeşleriniz bizi kabul etmek istemiyorlar; artık burada yapacak işimiz yoktur. Zira bizi düşman sanıyorlar.

O andan itibaren iki Berberi balonun çalışmasına dikkat etmekle yetindiler. İki Berberi’den genç olan Beşir, merkez ağırlığı değiştiren iki ipi kullanmasını çabuk öğrenerek büyük yardımlar sergilemesine başladı. Tuaregler pek zekidir ve her şeyi az zamanda taklit etmeyi öğrenirler; dolayısıyla bunlar yalnız yağmacı, hırsız kabul edilirse yanlış bir düşünceye kapılınmış olur.

Bunlar, astronomide gerçekten isabetli görüşlere sahiptirler. Gündüzün sıcağından kaçınarak sürekli geceleyin yolculuk ettikleri için burcun hareketini, şeklini bütünüyle bilirler. Şiir ve müziği de pek severler. Tuaregler yenildikleri zaman, bunlara en son hakaret, eşlerinin şarkılarıyla karşılamayacaklarını söylemektir. Dil ve dil kurallarını kadınlar öğretir. Tifinag harfleriyle yazı yazarlar.

Ancak kadın olsun erkek olsun bizim Targi dediğimiz şeye asla yüz vermezler ve geleneklerine bağlı kalarak oldukları gibi kalırlar.

Gerçi Beşir, iki ipin kullanılmasıyla bulunan iniş ve yükseliş arasındaki ilgiyi pek çabuk fark ve idrak ettiyse de bunları bizzat yerine getirme hevesini göstermedi.

İhtiyar Abdurrahman’a gelince, O; etrafındaki şeylere önem vermeyerek elindeki teşbihi çekmekle yetiniyordu. Selahaddin derhal kararını verdi.

Cezayir Camisi müftüsü tarafından verilen şaşırtıcı bilgiden yalnız sultanın Çad yöresinde bulunduğunu aklında tutmuştu. Dolayısıyla Cezayir yöresindeki olaya önem vermeksizin doğruca bu meşhur noktaya yönelmek gerekti.

Onun yalnız bir amacı vardı; sultana katılmak. Balonun durdurdu. Mühendisin kamarasına indi. Bakışları, büyük ölçüde bir Afrika haritasına ilişti. Zaten önceden O’nunla bu haritayı incelemişlerdi. Bir köşede: barometre, termometre, su tesviyesi, teodilit, sekstant aletleri duruyordu.

Selahaddin, o zamana kadar geçirdiği serseri, berduş yaşamı esnasında boylam ölçmeyi öğrenmişti. Kolaylıkla ve oldukça yaklaşık bir biçimde gerek sekstant ve gerekse uzunluk saati sayesinde bulunduğu noktanın üç derece doğu boylamı ve otuz yedi buçuk derece doğu enleminde olduğunu belirledi. Bu noktayı harita üzerinde arayarak Mizap vadisinin üstünde uçtuğunu anladı.

Selahaddin, bulunduğu noktayı Çad gölüne ulaştıran çizgi ile meridyen noktasının ucundaki alanın yüksekliğini ölçtü. Bu iki çizginin yanındaki yükseklik otuz altı derece kırk dakikaydı; alanın yüksekliği, meridyen mıknatısı yani mıknatıs ibresine nazaran eğim dahil hesap etmek koşuluyla yüz elli dokuz derece kırk bir dakikaydı.

Balonun eksenine bu sabit yönü vererek herhalde büyük Afrika gölüne ulaşacaktı. Her ne kadar birkaç derece bir hata olmuş olsa bile, gölün bu alan konumuna göre dikey olarak hesaplanan iki yüz on kilometre sözü geçen boylam hatasını giderebilirdi. Harita üzerinde aradaki mesafeyi de ölçtü; iki bin yüz altmış kilometreydi.

Kendi kendine söylüyordu:

- Saatte yüz kilometre yol almak şartıyla yirmi iki saatlik bir mesafedir. Geceyi dinlenmekle geçireceğimden ötürü umduğum yere akşam ulaşmış olacağım.

Artık istediği yöne gidebileceğinden ve yön belirlemeyi böyle kolaylıkla gerçekleştirdiğinden memnuniyetle yola koyulmak üzere yön makarasının ipine yapışacağı sırada karnının acıkmış olması saate bakmayı anımsatıyordu. Saat sabahın onuydu. Hemen Küyi Dö Branten’in kilerini ziyarete gitti. Burada her şey Cezayir’den alınan ekmekler, peksimetler, çeşitli konserveler, tatlılar, meyveler ve çerezler.. özetle her şey vardı.

İki arkadaşına da yemek çıkardı. Bunlara bir ton balığı kutusu vermişti. Araplar, beyaz eti görünce domuz zannedip bir süre çekindiler. Selahaddin onları ikna etti. Karınlarını doyurdular.

Bu sırada Jesland’ın cesedi de kokuşmak üzereydi. Zira Targinin hançeriyle boynu tamamıyla kesilmişti. Kan da tercümanın kamarasına kadar sızıyordu.

Selahaddin yavaş sesle:

- Doğrusu bu ceset pek kötü. Bizi vebaya uğratır. Ölüleri de bizden intikam almış olur. Hemen bundan kurtulmak çaresine bakmalı, diye söylendi.

Ancak söylemek kolaysa da yapmak güç idi, bu anda inmek tehlikeliydi, zira aşağıda Müslümanlara rastlamak, kurşun yemek demekti. Yerde Mizap yöresi Gharda’ya ve Mila şehirleri ve daha uzakta Ouargla görünüyordu. Balon hızla bunları geçti. Sonra yön belirleyerek yeniden bilindik yöne doğru hızla hareket etti.

Güneş batıya doğru inince mühendis yeniden bölgeyi ölçtü, çünkü bu bölgenin düzgün haritaları olmadığından, Fransa’da olduğu gibi izlenen hava yolu harita üstünde belirlemek olası değildi.

Sekstant ile ölçme sonucunda yirmi üç derece otuz üç dakika boylamda beş derece enlemde bulunduğu anlaşıldı. Balon  Medar Sırtını geçiyordu; yani ekinoks çizgisine paralel sayılan bölge ile Hare sınırı kabul edilen daireyi kapsıyordu.

Alınan yol bin otuz kilometre idi. Tercüman balonu yalnız başına az bir deneyimiyle yöneterek saatte yüz sekiz kilometre bir hız oluşturmuştu. Bu andan itibaren, Çar balonunun yeni sahibi tamamıyla kendine güvendi. Gece karanlığı basmadan önce yere inerek sabah olmasını beklemek her halde uygundu.

Selahaddin yere yaklaştı; aşınmış granitli bir arazi üzerinde duruyordu. Bunun da bir havzanın bölümü olduğu görünüyordu; çünkü üç büyük vadi güney yönüne doğru yalpalı bir biçimde uzanıyordu. Canlı bir yaratık görünmüyordu.

Supap bir kere açılınca balon elli metreye indi.

Birden bire ihtiyar Targi bir şaşkınlık çığlığı fırlattı. Parmağıyla, üzerinde kuka iplerinin yeri bulunan bir bilezikle çevrilmiş bir deliği göstererek;

- Kuyu! dedi.

- Ne âlâ! Eğer su iyiyse alırız…

- İnce, iyi su!

Gözleriyle etrafı araştırdı; sonra iki Tuareg arasında hararetli konuşma başladı.

Selahaddin, nerede bulunduğunu anlamak için bu konuşmayı dinleme gereği duymadı. Konuşulan isim bunu anlatıyordu. Burası: Albay Floter keşif kolunun feci bir biçimde yok edildiği yer idi.

1881 de, Sahra-yi Kebiri geçmek ve Cezayir’le Sudan arasında ticaret bağlantısı kurmak üzere hareket eden bu keşif kolu burada tamamıyla öldürülmüşlerdi. Tuaregler Avrupalılara kendilerinin ne kadar müthiş gece savaşçıları olduklarını göstermeleri ilk defa olarak gerçekleşmiş değildi. Fakat hiçbir Avrupa keşif kolu bunun kadar Fransa’da kamuoyunu heyecana getirmemişti.

Bununla, on iki sene sonra aynı şekilde meydana gelen Albay Brunella faciası üzerine ayağa kaldıran düşünceler Tuareg’lerin cezalandırılmasını istememişti. İngiltere, böyle bir duruma karşı bütünüyle güvenliği sağladıktan sonra içi rahatladı ve ilgisiz kaldı.

Henüz korkak davranan yetmiş anılarının ağırlığı altında ezilmiş Fransa, ‘Peçeli Adamların’ durdurdukları bu esrarengiz bölgenin kapısında durdu.

Selahaddin bu facianın meydana geldiği yerde senelerin geçmesiyle beyazlanan kemikleri gördü. Hiçbir bitki yoktu. Bunun yakınından  daha önce  Christopher ve Richard’ın Annaba’dan dönüp Guelma’ya giden Baret ’in izledikleri yolu geçiyorlardı. Bu kaşifler Fransız kaşifinden daha şanslı idiler; çünkü Sudan’a kadar gitmişler ve geri dönmüşlerdi.

Tercüman bu yere inerek kokmaya başlayan üç cesedi bırakmayı düşünürken zihnine; evvelce Albay Floter’in yolculuk güncesinden okuduğu birkaç sayfanın anımsattıklarından doğan bir düşünceye ulaştı. Canlı kurtulanlardan biri tarafından bir bölümü Trablus’a getirilen güncesinde kâşif; taşlık ve dar bir vadide keşif kolunun doktoru tarafından gerçek gece parıldayan yakut madeni bulunduğunu anlatıyordu. Bu da müthiş olayın oluşundan iki gün önce olmuştu. Bir saniye kadar düşündü. Sonra tekrar yükselerek doğuya doğru geri döndü.

İki günlük yürüyüş yaklaşık olarak yirmi kilometre kadar bir uzaklık ediyordu ki bu da balon için oyuncak türündendi.

Kırk beş dakika sonra Balon; etrafı hareketli kum yığınlarıyla çevrili bir çukurluğa demir attı. Kumların arasında demir parçaları gibi siyah granitler görülüyordu.

Beşir bir kaplan çevikliğiyle aşağı inmek üzere merdivenin ilk basamaklarına basmakta iken tercüman bunu kolundan tuttu.

İki Tuareg’in gözlerinde şiddetli bir özgürlük arzusu okumuştu. Eğer bunlar bir kere yere inerlerse bir daha ele geçmeyeceklerini biliyordu. Çünkü bu bölge onlara yabancı değildi. Bu yöre Acezir Tuareg’lerinin dolaşım yeri olduğundan her iki kabile arasında sürekli bir ilişki vardı.

Dolayısıyla kalkıştığı bu yolculuğu sırasında bir tek yardımcıdan bile vazgeçmesi olanaksızdı. Zira gündüzün yalnız başına Balonu idare etse de geceleyin uyuduğu sırada bunların gözlemlerine güveniyordu.

Kısa ve kesin bir sesle:

- Yukarı çık ve kımıldama! dedi.

Yerin bu kadar yakın olması, iki yerlide büyük bir heyecan uyandırmıştı. Beşir, bir saniye kadar kararsız kaldı; ancak Selahaddin dönerek tüfeği aldı.

Tuareg gözünü, bu kullanmasını bilmediği ve fakat müthiş etkisini gördüğü bu silaha bakarak geri döndü.

- Eğer sonuna kadar bana hizmet ederseniz sizi sultanın yanına götüreceğimi ve bağlılığınızdan dolayı adını andığım reisimizin sizi onurlandıracağını vaat ediyorum. Uykumdan yararlanarak beni terk etmek isterseniz cenabı hakkın azabına uğrayarak derhal bu alçaklığınızın cezasını görürsünüz.

İhtiyar Targi, Selahaddin’in omuzunu öperek,

- İnşallah, dedi.

Bunun üzerine, tercüman arkadaşlarının bağlılığından emin olduğu halde üç cesedi atmayı düşündü. Aşağıdan Jesland’ın simsiyah kesilen cesedi çıkarıldı. Sonra çapanın sağlam olarak zemine saplanmış olduğuna kesin kanaat getirerek üç cesedi arkadaşlarının yardımıyla attı.

Şimdi bunların ağırlığına denk bir ağırlıkla balonun safrasını tamamlamak gerekti. İşte tercüman bu safra yerine boşu boşuna kum ve çakmaktaşı doldurmak için bu fazla yolu kat etmişti.

Araplardan yana kuşkusu kalmadığından güneş batmadan önce tasarladığı araştırmayı yapmak üzere indi. Floter’in tanımladığı yeri iyice anlamış olduğundan elindeki kazmayla granite vurdu; bunun sertliği gerçekti. Bu: tercümanın saf alüminyum olduğunu bildiği, tanıdığı değerli bir maden ile kaplıydı, çokça beyaz damarlara sahipti.

Bir sevinç çığlığı savurdu. Zira, alüminyumun (kıymetli taşlar) genel adıyla bilinen; beyaz yakut, doğu yakutu, kök yakut, zebercet, çakmak taşı, zümrüt taşını kapsayan madenlerin aslını teşkil ettiğini biliyordu.

Granit kayasının damarları arasında, sekiz köşeli taşlar parmaklarının arasında yuvarlandı. Selahattin bunlardan birini ezince kırmızı bir ışık ortaya çıktı. Aynı davranışı birkaç kere yineledikten sonra;

- Zebercet ve yakut.. başka bir şey bulamasam bile bu benim zengin olmama fazlasıyla yeter, dedi.

İki Berberi’yi çağırdı. Keşfinin değerini söylemeksizin balonu dengelemek için bunlardan çokça almak gerektiğini anlattı.

Son yük tekneye çıkarıldığında tamamen gece olmuştu. Selahattin yatmadan önce bu serveti gözüyle şöyle bir kestirdi. Bu iki yüz elli kilo içinde milyonlarca frank değerinde bir servet yığılıydı. Zira on kıratlık bir doğu yakutu aynı ağırlıkta bir elmastan üç kat daha pahalıydı.

Gerçekten bahtı açık gidiyor ve her işte başarılı oluyordu! Sultanı bulamayacağı varsayılsa bile Avrupa’ya döner, balonun gece düşman tarafından basıldığını ve Sahra-yi Kebir’de bütün arkadaşlarının öldürüldüğünü ve yalnız kendisi balonu kurtararak kaçtığını söyle, bu ifadesini yalanlayacak kimse de bulunmazdı.

Serinde yatmak için güverteye getirdiği hamakta uyudu. Birçok hoş düşlerden sonra uyanarak sabahın serinliğiyle sersemliğini üzerinden attı. O anda balon yükselme gücünün bir kısmını kaybetmişti. Tercüman bunun sebebini anladı. Uçan cismin alüminyum kalkanı Arapların attıkları kurşunlardan delinmişti; dolayısıyla bu deliklerin kapanması gerekiyordu.

Mösyö Dörvil’den bunların nasıl kapatılacağını öğrendiği için balon iki saat sonra havalandı.

Akşamın saat sekizinde Çad Gölünün doğu kıyısına ulaşmıştı.

Bu geniş havzanın çevresinde: Büyük Avrupa Devletleri sanki bir masanın etrafındaymışlar gibi oturmuşlardı. Gerçekten Çad Gölü kıyıları, Kızıl Denizden Atlas Okyanusuna kadar uzanan ülkelerin en verimli en bereketli büyük bir kısmıydı.

İlk önce İngilizler bu gölün batı kıyısına yerleştiler ve Nijer Taşımacılık Şirketi bu kıyının başlangıcından buraya kadar sahiplendi. Buradan itibaren Fransız bölgesi başlar ki; doğuda Şari (Chari) nehrinin ağzına kadar olan bölümle bütün doğu kıyısını kapsar. Nihayet, 1894 antlaşmayla Almanya da Kamerun sömürgesinin sonunu Şari ağzıyla İngiliz sınırı arasına soktu. İlk olarak Çad Gölünün sularını izleyen İngiliz Denham, ırkçı biri olduğundan buna Waterloo Gölü adını verdi ancak bu değişikliğin hiçbir geçerliliği olmadı, yine yerli ismi olarak kaldı.

Gölün batı kısmında çeşitli büyüklüklerde yüzlerce adalar bulunduğundan, Selahaddin geceyi geçirmek için bunlardan birini seçti.

Yakından dürbünüyle bakarak burada insan ve kulübeye benzer bir şey olmadığını gördü, ancak birçok çeşit hayvan vardı. adanın yüzeyini örten ağaçların arasına merdiven atılınca garip garip sesler işitildi ve bambu ağaçlarının, yağlı ağaçların, diğer bir takım ağaçların arasından maymunlar kaçışıyor, baykuşlar, kaşıkçı kuşları uçuşuyordu; bir Frenk çınar ağacının altında hortumunu gözdağı vererek kaldıran bir fil belirdi; bir aslan kükreyerek gölde bir sür deniz aygırlarının dalmasına neden oldu. Gece, bu tehlikeli hayvanların yakınında olmasına karşın olaysız geçti. Selahaddin böceklerin ısırmasından korunabilmek için kamarasına indi.

Burada oldukça çok bulunan çeçe sineğiydi. Bu sineğe rastlayan Afrika bölgesiyle Çad civarını alan Bart, Vöjel, Rulef, Munti ve güney doğu büyük göllerinden dolaşan Livenikust’un, Şepike, İstanley, Teriviye, Gru adlı kâşifler bu sineğin sokması hayvanlar için zararlı olduğunu ve dolayısıyla nehir kıyısınca hayvanla yolculuk etmenin olanaksız olduğunu belirtmişlerdi. Bu sinek o kadar tehlikeliydi ki Bahr el Ghazal yöresi gibi verimli ve randımanlı, geniş bir arazi, koyun sürülerinin bu nedenle mahvolmasından dolayı bomboş kalmasına neden olmuştu. Şuvanifört bundan pek şikâyet ediyor.
Balonun çapası, bir akkarınca yuvasına takılmıştı. Bu; yerliler tarafından (nagu tukum) diye adlandırılan ve piramit şeklindeki tümsekli zenci kulübelerine benzer olan yuvalardan biriydi. Brant bu türde yuvaların 12 metre yüksekliğine ve yirmi metre genişliğinde bulunanlarına rastladığını aktarmıştı. İyi yapışan çimentodan yapılmış kulübelerden fazlasıyla geniş olup, buranın etkilerine karşı güçlüydü bu yuvalar. Yerliler bunlara hayret ederek bu sarayı inşa eden karıncaya (gida-gida) adını vermişlerdi.

Balon, Selahaddin’in eline geçtiği andan beri güneş ikinci defa doğuyordu.

Varılacak ilk yer olan Çad Gölüne ulaşmıştı. Şimdi insanlarla buluşmak gerekiyordu.

Balon ağır ağır suların üstünde yükseldi; sabahın saat sekizinde, güneşin sıcaklığıyla genişlediğinden üç bin metre yüksekliğe ulaştı ve hafif bir rüzgârla müdahale etmeden batı sahiline doğru yöneldi.

Selahaddin, bulunduğu noktadan, mühendislerin ölçümleri itibariyle Baykal ve Eriye göllerine ölçüt olan bu küçük denizi bütünüyle görebiliyordu. Aynı zamanda Kanuri’lerle şeneltilmiş (meskûn) buruna; Arapların nüfuzu da geçerli olan Bagirmi’ye; büyük bir bölümü hayli zamandan beri, Sahra’nın en müthiş yağmacılarından olan Evlad-ı Süleyman’ın eline düşen Kanem’e bakıyordu. 

Sudanlıların mite mite (yırtıcı) diye adlandırdıkları bu kabile, bin kadar olduğu halde Trablus’tan gelerek bütün burunu ve Kanem yöresi halkını egemenlikleri altına almışlar ve elli binden fazla yağma etmişlerdi.

Göl Avvu Tuaregleri boş yere 1859 da bunlara karşı birleşerek Darbur Vadisinde sıkıştırmışlar ve hemen hepsini katletmiş, fakat Trablus’tan yeni gelen göçmenlerle eski güçlerini kazanmışlardı. Bunlar vahalar halkını o derecek korkutmuşlardı ki Evlad-ı Süleyman gelip istedikleri kadar almadan, zavallılar hurma ürünlerini toplayamıyorlardı.

Senüsilerin Büyük Şeyhi bunlara beddua etmişti. Bu yöreyi bütünüyle bilen Selahaddin bunların memleketine inmemeye karar vermişti.

Bu sırada rüzgâr şiddetli estiğinden balon gittikçe güney doğuya saparak Çad’ın doğu kıyısına vardı.. Altında, batıdan doğuya doğru demir hindi ağaçlarının arasından yılankavi bir akıntı ile hareket eden bir nehirdi.

Gerçekten göl: güneyde Şari ve batıda yağmur sularıyla bollaştığı zaman fazla suyunu Bahr El Ghazal vadisine atardı. Kaoda’nın batı yönünde Nil’e akan Bahr El Ghazal nehriyle adsal benzerlikten ötürü bazıları Çad Gölünü Nil Nehrinin  kaynaklarından biri olmak üzere değerlendirmişlerdi ki bu büyük bir yanlıştır.

İlk olarak Nahktigal, burunda yerleşme sırasında bu yanlışın ayrımına varmış olduğundan şayet Selahaddin, bu coğrafya sorununu bütünüyle anlamak arzusunda bulunmuş olaydı, bu nehrin doğuya doğru kıvrılarak bin kilometre kadar uzakta, Libi Çölü bölümünde kaybolduğunu görmek için gözü önündeki kanalı izlemesi yeterli olurdu.

Kuzey yönünde, beyaz bir nokta belirdi; Selahaddin dürbünüyle bakarak buranın bir kent olduğunu ayrımsadı. Pek tamam olmayan haritaya baktı; bunun ‘Nufur’u veya ‘Mundu’ olması gerektiğini düşündü.

Birkaç kere supap açılarak yüz metre yere yaklaştı. Selahaddin zamansız yere inmek istemediğinden birazcık safra attı. Tam zamanıydı; çünkü aşağıdan küfürler işitilmeye başladı. Balon beş yüz metre yükselince tercüman aşağı baktı. İki Tuareg; küpeşteye dayanarak aşağıda gözlerinin önünde gerçekleşen bir olayı izliyorlardı.

Aşağıda gerçek bir meydan savaşı oluyordu. On binden fazla yerli bir birlerine karışmışlardı; tek tük tüfek sesleri işitiliyordu; ancak savaş kılıçlar, palalar ile yapılıyordu.

Birkaç dakika sonra tercümanla arkadaşları bu boğuşmaya hayretle baktılar. İhtiyar Targi, neslinin eşli düşmanını ayrımsamada zorlanmadı.

- Evlad-ı Süleyman! diye bağırdı.

Bunlar: siyahımsı feslerinden, ağızlarını örten beyaz peçelerden, geniş pallarından, sırtlarında taşıdıkları koyun veya zürafa postundan tanımıştı.

İhtiyar Targinin gözlerinden ateş fışkırması, küpeşteye sarılan ellerinin hırsla bükülmesi bu çatışmaya ne kadar ilgili olduğunu gösteriyordu.

Kardeşlerinin bir zamanlar bunları öldürdüklerini anımsıyordu;  deri çadırların altında, kadınların: atalarının bu zafer öykülerini sürekli anlattıklarını duymuştu.

Sonra kolunu uzatarak

- Soydaşlarım! dedi.

Gerçekten bu göğüs göğse savaşanlar içinde yaya olarak sözlü mücadele eden kadın Tuaregleri gördü.

Birden bire iki Berberi güvertede tepindiler ve Selahaddin bunların küpeşteden atlayacaklarını sandı.
Gerçekten zafer soydaşları tarafında kalıyordu.

Evlad-ı Süleyman kabilesinden ufak ufak gruplar düzensiz bir biçimde geriliyordu. Savaşan kabalık sallandı, yaylanın bir köşesinde doğru konum değiştirdi.

Geçtiği yerlerde ölüm saçarak yavaş yavaş  uca vardı. Orada savaş yeninden olanca şiddetiyle başladı. Selahaddin dürbünüyle bakınca; (yırtıcıların) bu kadar direniş göstermelerinin nedenini anladı. Bunlar, bir uçuruma sıkışmışlardı.

Savaş uçurum kenarında bir saat kadar daha devam etti;  ardından davul ve tam tam sesleri, uzun süren yengi avazeleri ortalığı sarsarak zaferin karşı orduda kaldığını ilan ediyordu. Sarp kayanın dibinde birbiri üzerine yığılan yüzlerce ceset siyah ve kırmızı bir kitle oluşturmuştu. İhtiyar Targi yengi şarkısına başladı.

Selahaddin onu dinledi.

Önce kabilesi Tuareglerin yiğitliklerini anlattı; şimdiye kadar kimseye baş eğmediklerini söyledi; sonra, muzaffer orduda dost bir aşiret görünce onun adını söylüyor; yüceltiyordu. Parlak ciltli zenci kadınlarının vurgun oldukları uzun bıyıklarından dolayı ‘bıyık babaları’ adını alan Ebu Şari’ler.. çok eski zamanlarda insan eti yiyen  ve vahşi hayvanlar gibi yolcuları kurtaran Massalitler.. Büyücülük ile ünlü olan Kuti’ler.. İslam ile onurlanmadan önce Vamba adında bir ticaret ilahına tapan ve kervanların en zengin ve en fazlasına sahip olan Banda’lar.. Ciltlerinin kırmızı olmasından dolayı Kızıllar adını alan Hamr’lar.. başlangıçta büyük bir yılan şeklinde betimlenen Çad Gölü Perisine tapan Kuri’ler.. İşte, Abdurrahman bunları birer birer anıyordu.. Eğer Selahaddin aklına gelen bir düşünceyi açıklayarak adamın sözünü kesmemiş olaydı, ardı arası kesilmeyecekti.

- Bak, sen kardeşlerini tanıdın.. onlar da seni tanıyacaklar mı?

- Tabi.. çünkü bu memlekette Şeyh Abdurrahman’ı tanımayan kimse yoktur.

- Eğer onlarla konuşursan seni dinlerler mi?

- Dinlerler.

- Kolların güçlü mü?

- Dün görmedin mi?

- Evet gördüm; hançer kullanmak için pek güçlü.. fakat: balonun altında asılı olan merdivende seni tutabilecekler mi?

- Bu merdivenden yere inmemi mi istiyorsun? Fakat, önce bu aleti tamamıyla indirmen gerek.

- Senin yere inmeni istemiyorum; seni duyabilecekleri kadar bir yüksekliğe kadar indireceğim, son basamakta durmanı istiyorum.

- Sonra?

- Oradan kardeşlerinle konuşarak sultanın nerede olduklarını soracaksın.

İhtiyar Targi bir saniye kadar düşündü; eğildi, sarkan merdivene baktı; sonra, karar vererek küpeşteden aşarak her basamaktan yavaş yavaş inmeye başladı.

Selahaddin kendi kendine:

- İşte ben bu hareketi kendi arzumla yapamam; gözlerim kararır, aşağı yuvarlanırım.. dedi.
Targinin sağlamca son basamağa oturmasını bekledi. Dikkatlice supabı aralıklı açarak balonu aşağı indirdi.

Teknenin altında birden bire şarkılar ve bağırmalar kesildi. Savaş bitmiş olduğundan galipler balonu görmüşlerdi. bu görece sessizlik içinde Abdurrahman’ın sesi duyuldu. Selahaddin, Abdurrahman’ın bir koluyla merdiveni sıkı sıkı tutarak diğerini salladığını, bir şeyler söylediğini gördü. Fakat bu sessizlik uzun sürmedi.

Gerek bu kabilelerin güvensizliklerinin ağır basması ve gerekse Selahaddin’in başını açık görmelerinden dolayı işin içinde bir hile olduğu sanısına kapılarak bağırmaya başladılar. Balona mızraklar ve oklar atıldı: silah sesleri işitildi. Konuşmacının sesi duyulmaz oldu.

İlk düşmanlık işaretleriyle Selahaddin bir miktar safra atarak birkaç dakika içinde balon yükseldi ve Targi de olağanüstü bir ustalıkla merdiveni tırmanarak küpeşteye çıktı. Biraz önce övgüler dizdiği kardeşlerini, kadınlar, hırsızlar, yabani kediler diye yeriyordu.

Selahaddin:

- Pekala! İyilikle ilişkide bulunmak istemiyorlar, ancak zorla kabul edecekler, dedi.

Bu gibi durumlarda şaşkınlık veren çareler bulmakta oldukça usta olan zihnine bir düşünce girdi.
Akdeniz’den geçerken mühendisin yaptığı deneme aklına geldi. Tekne bir martı gibi dalgalara sürünmüş ve sonra hızla yükselmişti; o zaman, yapılan bu devinime dikkat etmişti. Şimdi, denge ağırlığını yöneten ipleri tutarak balonu güney yönünde eğdi.

İki Tuareg, bir şey anlamaksızın bakıyorlardı.

Savaşa alanından birkaç kilometre uzaklaşınca çevirmen, balonun devinimini durdurdu ve çapalı merdivenin dişleri hareket yönüne gelecek şekilde balona bir konum aldırdı. Sonra yeniden, uzakta kaybolan galip orduya doğru yöneldi.

Barometreye önem vermeksizin yalnız yeri gözetlemekle yetinerek ilk denemeye girişti. Beş yüz metre yükseklikten seri yön değiştirme devinimiyle yerden otuz metre yükseğe fırladı.. bu başarıdan hoşnut olarak Beşir’i çağırdı.

- Bu kurşun kütlesini görüyor musun?

- Evet!

- Abdurrahman’ı dinlemek istemeyen bu delilere saldıracağım ve merdivenle, bir kartalın bir koyunu kapması gibi onlardan birkaç tanesini kaldıracağım. Bir çarpma duymadığını zaman, ben; Yetişir, diye bağırıncaya kadar sen yere safra atacaksın.. anladın mı?

Berberi anladığını başını eğerek imledi.

Cani adamın bu girişimi pek cüretkârcaydı; fakat yerdekilerle konuşmak için bundan başka çaresi kalmamıştı. Meydan savaşının olduğu yayladan üç kilometre uzaklıktaydı. Ordu dağılmak üzere bulunuyordu.. Afrika adeti gereğince yaralıları öldürmekle uğraşanların dışında kalanlar küçük gruplarla su bulmak ve dinlenmek için vadiye doğru gidiyorlardı.

Selahaddin bu gruplardan elli kişilik olan birisini hedef seçti. Birkaç dakika sonra, avına hücum ediyordu. Son hızla yere iniyordu. Uygun anın geldiği yargısında bulununca seri bir devinimle balonu doğrulttu. Şiddetli bir darbe oluştu.

Merdiven, müthiş dişleriyle bu grup içine daldı ve olanca hızıyla, yakaladıklarını sürükledi; fakat balon yükselemiyordu.

Selahaddin, Beşir’in şaşkınlıktan kımıltısız durduğunu görünce bağırdı.

- Ne duruyorsun? Safra atsana! At! At! diye bağırdı.

O’na yardım etmek üzere koşarak çok miktarda safra attı. Fakat, yakaladıkları çok olduğundan eğer iki yerli elbiseleri yırtılarak düşmemiş olaydılar iş pek tehlikeli olacaktı.

Balon hızla yükseldi.

Selahaddin eğildi; diğer iki zencinin merdivene takılmış olduğunu gördü.

Av, başarılı ve hızlı bir biçimde sonuçlanmıştı. Ancak gerekli şeylerin öğrenilmesi için keskin dişlerin bunları derin yaralamamış olması gerekiyordu. Selahaddin, bunlardan binin tamamıyla şişe geçtiğini görerek bir saniye kadar üzüldü.

Bu, hemen hemen çıplak olup iki yerinden delinmişti; kürek kemiğinin altından ve karnından.

Kolları ve bacakları sarkarak merdivenin alt kısmını işgal ediyordu. Bunda hayr kalmamıştı. Diğeri ise daha az yaralıydı. Dikey olarak yakalandığı için dişler arasında kalmış ve merdivenin basamağından tutmuştu. Av teknedeki Tuareglere acı acı bakıyordu. Gözleri yerlerinden fırlamış, ağzı açık kalmış bir tek sözcük söylemeden öylece basamaklarda duruyordu. Şimdi bunu güverteye çıkarmak gerekiyordu.

Ucu düğümlü bir ip atıldı. Arap’a, bunu tutarak tırmanmasını söylediler. Bu da boşuna oldu. Adam korkudan kımıldayamıyordu, o vakit Abdurrahman merdivenin basamaklarından inerek adamın üstünde durdu ve onunla epeyce konuştu.

Sekiz yüz metre yükseklikte asılı bu iki Arap arasındaki konuşma pek garipti..

Birkaç dakika sonra Abdurrahman ipin uzatılmasını işaret etti. İp atılınca bunu güç bela adamın koltuk altlarından geçirdi ve sonra bunu çekmek için Beşir’e yardıma yukarı çıktı. Fakat dişler esirin bedenine batmamışlarsa da sırtındaki posta geçmişlerdi. Dolayısıyla, ihtiyar Targinin yeniden aşağı inerek bıçakla bu elbiseyi kesmesi gerekiyordu.

Sonunda bu iş de bitti.. yerli baygın bir halde güverteye çıkabildi.

Selahaddin birkaç dakika bunu ölmüş sandı. Bir süre sonra bayıldığı anlaşıldı. Şimdi yere inmek için ıssız bir yer arayan tercüman:

- Ayıldığı zaman onu sorguya çek! dedi.

Çad Gölünün doğu kıyısında uygun bir nokta buldu. Burası: Krampol’un kaynağına kadar inmeyi başaramadığı Şari nehrinin tam kaynağına denk gelen bir yerdi. Zavallı Krampol, Pahuvin’lerin oklarıyla değil Bagirmi halkının tüfekleriyle öldürülmüştü. Balon sakız ağaçlarının ortasında yere indi.

İhtiyar Targi:

- Bizim esir uyandı; ismi Şeyh Mustafa imiş, büyük bir Sultan olan Âdama’nın oğlu imiş.. dedi.

- Ben o sultanı istemiyorum.. Sultan El Sahra’ya ilişkin bilgisi var mı?

- Evet, adının Ebu Muhammed olduğunu biliyor; çünkü Brunu halkına: bütün Evlad-ı Süleyman kabilesini öldürmeleri buyruğunu gönderen oymuş.. Sultanın yakında Kuka’dan geçerek Akades’e gittiğini oradan tekrar ormanlar arasındaki evine döndüğünü söylüyor.

- Bu evin nerede olduğunu biliyor mu?

- Onun adı Atuka’dır; büyük bir nehir üzerinde bulunur.

- Hangi yönde?

Berberi güney yönünü gösterdi.

- Uzak mı?

- Şeyh bir aylık bir mesafe olduğunu söylüyor.

Tercüman, Atuka’yı asla bulamayacaktı; bu isim, bugüne kadar Afrika haritaları üzerinde gösterilmemişti.

***

Sultan, özel kuvvetleriyle büyük bir altın kafilesiyle Atuka’yı terk ederek uzun konaklamalarla Nil’e yetişmek ve ilk hedefleri bu nehir olan ordulara sunmak üzere doğuya doğru gidiyordu.

Buma’nın koruması için en güvendiği yardımcılarında birinin komutasında bin kadar Munbutu’lu bırakmıştı; bu zenciler altın ihracıyla meşgul olacaklar ve bir kafilelik kadar altın birikince bunu Bahr El Ghazal yoluyla Hartum’a göndereceklerdi.

Zihni, Cezayir’in güneyinde görmüş olduğu zenci kitlelerinin anılarıyla dopdolu olduğu halde Sultanın batı Avrupa yoluyla saldırmak amacında bulunduğunu kesinlikle bilmeyerek Selahaddin O’nu boş yere Çad Gölünün güneyinde Kurun’u ve Şuvle adlı kâşifler tarafından keşfedilen Bagirmi ve Sankada; Van Jul’ün geçip gittiği ve Albay Monte’in ve Yüzbaşı Frutye ile birlikte icra ettiği son keşfinde: Yunker ve Şuvayn Frut tarafından keşf olunan ve Malle’den başka bir yer olmadığını kanıtladığı Ubangi üzerinde aradı. Şeyh Mustafanın sözüyle gittiği Adamau’da aradı..

Tercüman, hatta zamanımızda bile bütünüyle bilinmeyen ve Afrika merkezinin en önemli yerlerinde birini oluşturan bu geniş bölgede dolaşıyordu.

Her yerde yürüyüş halinde bulunan kollara rastlıyordu.. sonunda bunların izledikleri yönleri dikkatle gözetleyerek bir öndeyide bulunmaya kalkıştı.

Ancak bu doğrultular Kata’nın doğu ve asıl ordularına bağlı oldukları kanaatine ters geliyordu.

Bunlardan birisini izlemekle, Adamau’nun karargâh yönetiminde olan Yula’ya gitti.

Orada Benüviyi, Mizun tarafından meşhur olan yolculuğu sırasında izlenilen bu önemli nehri buldu..

 Bu Asker, bir kol ile birleştikten sonra Kamerun sömürgesini aşarak gitmeyi ummuşken diplomatlar bu girişimi sonuçsuz bırakmışlardı.

Tercüman, neye karar vereceğini bilmeyerek ve bundan sonra araştırmasının önemsiz olup olmadığını düşünerek Benüvi’ye nehrinin akıntısına doğru iniyordu.

Doğrusu, Fransa’ya dönerek yalnız başına kurtulmayı başardığı katliamı kendince uygun bir biçimde duyurup şansının yardımıyla elde ettiği servetle yaşamaktan onu kimse engelleyemezdi.

Özellikle Tuaregler bile artık bu hava yolculuğundan bıkmış olduklarından onların da sabırlarını tüketmemek lazımdı.

Bereket versin ki gerekçeleri yerli yerindeydi; yoksa, Şari bataklıklarının kıyısında değerli taşlarla yüklü hava taşıtını terk etmek zorunda kalsaydı hali neye varırdı?

Benüviyenin akıntısından Nijer nehrine ulaştı; yine uğraşı içine düştü. Bumba, Tupe, Penin zencileri Nijer Taşımacılık şirketini temizliyorlardı. Her yönden yangınlar yükseliyor ve nehri kaynağına kadar izleyen çeşitli yürü kolları: Selahaddin’i yanıltarak O’nu, İstila-i Cihan ordusunun hedefinin Akdeniz olduğuna ikna ederek kuzey batı yönünde gidiyorlardı.

Yeniden bu kolları izledi. Bilgi almak için yine önceki gibi bir eyleme kalkıştı. Ancak bu biçimde birbirine karşıt haberler almaktan başka bir sonuç elde edemedi.

Diğerlerinden daha kalabalık bir ordu, Nijer nehrinin Gambia’da yarattığı dirseğe ulaşmıştı.

Selahaddin, bunu izlemeyi düşünürken haritaya bakarak gözüne Dahomey ilişti. Aralığı ölçtü: beş yüz kilometreydi.

Dahomey’ede Fransızları bulacak, onlarla iletişim kuracaktı. Burada kendisine eşlik edecek birkaç serserinin bulunmayacağı ne belliydi?

Olası, elde edeceği bilgiden veya Fransa’dan alınan telgraflardan yer yerde egemenliğini ve gücünü gördüğü ve fakat bedenine hiçbir yerde rastlamadığı Çöl Sultanına ilişkin bir şeyleri de öğrenebilirdi.
Nijer’i terk ederek, bu yöredeki yolların kesişme noktası ve Bariban’ın askeri idaresi olan Likinaki üzerinden geçti. İki bin beş yüz metre yükseklikle Mahizi arazisine egemen bulunan Çarar tepesini sağda bıraktı; Abumayı yaylasının üstüne ulaştı.

Ancak boş yere bu başşehri aradı, her yer harabeye dönüşmüştü; Fransız askeri güçleri mahvolmuş, Mebani bir kül yığınına dönmüştü. Yalnız, Abumay’ı kutsal Kana kentine bağlayan ağaçlı cadde kalmıştı.

Tercüman sağ-salim kaldırdığı bir Dahuma’li Dagla’nın, başardığı girişimin ardından kuzeye doğru gittiğini söyledi.

Selahaddin sordu.

- Bu Dagla kimdir?

- Dagla, Bihanzi’nin oğludur; Fransızlar tarafından atanan kralı öldürdü.. şimdi kral odur!

- Büyük Sultanı tanıyor musun?

Yerli gökyüzünü gösterdi.

Tercüman, bulunduğu noktadan Abumayi eyaletini Allad eyaletinden ayıran Lama bataklığının öte yanında, Atlas Okyanusunun mavi renkli suları görünüyordu. Çünkü Abuma, sahilden yaklaşık yüz kilometre uzaklıktaydı.

Atlas Okyanusu onu çekiyordu. Hala Portunuvvu, Kutunu, Vidah gibi kıyının üç önemli noktasını daha önceki halde bulacağını umut ediyordu.

Solunda, denize doğru inen bir şerit göründü. Bu Ovuvame nehriydi ki General Dövi, Behanezin aleyhine gerçekleştirdiği eylemin bir bölümünde bunu izlemiş ve taşımacılık konusunda yararlanmıştı.

Tercüman merak itkisiyle bu yolu seçerek birbirini izleyen Kutupa, Pogesa ve Dugyanın galibiyetine tanık olan bölgenin üzerinden geçti.

Bu sonuncu noktanın yakınında birden bire balon durdu; çünkü aşağıdan tüfek sesleri, bağırma, çağırmalar duyuluyordu. Yere yaklaştı; dürbünü çevirdi ve baktı.

Nehrin limana yakın kıyısında, geniş bir ormanın yakınındaki tek bir tepenin üstüne yerleşmiş küçük bir tabya vardı; bu, Fransız askerleri son kurşunlarını yakıyorlar ve kendilerini umutsuzca savunuyorlardı.

Acaba bunlar ne kadar zamandan beri burada çatışır bir halde kalmışlardı? Bunu kimse bilemeyecek!
Sayıları ne kadardı? En fazla yirmi kişi olup Fransa’dan bin yüz fersah (beş bin beş yüz kilometre) uzaklıkta bu vahşi yerde kanlarının son damlalarına kadar boşaltıyorlardı.

Selahaddin bunu rahat bir biçimde izledi; yavaş yavaş azaldılar; tüfek sesi kesildi. Gözünün önünde feci olay son buldu.

Yarım saat sonra ulaştığı Kutuniviye’yi de Abuma gibi buldu. Selahaddin ne yapacağını, nereye gideceğini şaşırdı.

Batıya doğru, Alman doğu sömürgesi ve daha uzakta İngilizlerin altın sahili vardı.. fakat o yönde ne işi var?

Kıyıyı izleyerek doğuya yöneldi. Uzaktan alev ve duman gördü. bu Benin körfezindeki Lagus adlı İngiliz kentiydi. Oraya ulaştığı zaman yanıp kül olmuştu. Garip olan şu ki, sokaklarda kimse görünmüyordu.. limanda ne bir gemi ve ne de bir sandal vardı.

Selahaddin, İngilizlerin, kent yerleşiminin içindeki durumdan korkarak zencilerin ulaşmasını beklemeksizin gemileriyle kaçtıklarını anladı.

Aniden bir çığlık kopardı; bulunduğu yükseklikten bir evin üstündeki porselen telgraf yalın tellerini gördü…

- Telgraf!

Yalnız kaldığı günden beri, kendi kendine yüksek sesle konuşmayı huy edinmişti.

- Telgraf kuşkusuz,  deniz altı kablo.. telgrafhane henüz yanmamış! Kim bilir?

Uzun zamandan beri aradığı haberi belki burada bulurum umuduyla yere indi.

Selahaddin, neye rastlayacağını bilmediği için bir tüfek alarak doldurdu; Berberilere gerekli uyarıları yaptıktan sonar indi. Binanın bütün odaları karma karışıktı; karyolalar, eşyalar kırılmıştı. Birinci katta, yarı çıplak bir kadın yatıyordu.

Alt kata indi, bir kapının üstünde: (TEGRAF) levhasını görerek içeri girdi.

Bu odada da diğer bir ceset yatıyordu. Bu; kırlaşmış ve elli yaşlarında bir adam olup kuşkusuz ani saldırı ile öldürülmüş olan sorumluydu.

Telgraf makineleri ve diğer eşya yerlere atılmıştı. Bunlar arasında yeni tarihli bazı telgraf nameler Selahaddin’in dikkatini çekti.

Yabancı alayındayken anlayacak kadar İngilizce öğrenmişti; işte aynı gün tarihli çeşitli telgrafları bir yere getirerek şunları okudu:

Deniz Bakanlığından Gine Körfezi komutanı Kont Amiral Askut’a;

“Topçu arabalarına durmaksızın acele Nijer’e çekilmeleri buyruğu veriniz!”

“Hemen aranızdaki Avrupalıları nakliye için gemi ve diğer araçları hazırlayınız.”

“Geçerken Furutun’daki kuşatılmış askerleri kurtarınız.”

“Avrupalı Göçmenleri, askerleri Cebel-i Tarık’a bırakarak alel acele Kıbrıs’ta toplanınız.”

“İçerden gelen zenciler çoğunlukla Nil vadisinde toplanıyorlar.”

“Asuan ele geçirildi- El Suyut tehdit ediliyor- Dervişler Sevagin’i yaktılar- bütün deniz kuvvetlerimiz Akdeniz, Kızıl deniz ve Umman denizinde toplanacak.”

“İslami hareket genişliyor- İran buna eğilimli- Hindistan kararsızlık içinde.”

“Durum ve konum oldukça tehlikeli.”

Tercüman alnına vurarak bağırdı:

- Amma ahmakmışım! Ben hareketi bu taraftan arıyorum! Oysa Nil yönündeymiş.. çok yol kaybettim.. yola!




<< Önceki                   Sonraki>>





Cemal Çalık, 06.11.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman
İstilâ-i Cihan-Kara Öfke

Cemal Çalık Yazıları








Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz



Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı