24 Şubat 2017 Cuma

SA4017/KY1-CÇ377: Hangisi Sen?/ Roman-Bölüm II-2

 "Bir başkasının bilmediği gibi, kimsenin bilemeyeceği gibi kendisi de bilmez, biz bir abartı der geçeriz, berber Naim abartı der geçer, Musa abartı der geçer, diğer üç kişi abartı der geçer ve fakat kimsenin bilemeyeceği gibi kendisinin de kendinde bilemediği şeyler vardır."


Bölüm İki
-2-

Sacit oldum olası abartmayı severdi, sever. Kedinin arkasına bakıp gördüğü deliği yaraya benzetip sonra da ‘Ne büyük yara!’ diye hayıflanmasına kanıt olarak Sacit gösterilse her hangi bir yanlışlık olmazdı, olmaz. Sacit abartmadan duramazdı. Durmazdı. Öteki ile anlaştıkları ender konulardan biri de bu abartıydı. İkisi de pek severdi abartmayı ve sanki aralarında söylenmemiş, söylenmeyen, adı konmamış bir yarış vardı bu konuda. 

Arada bir ikisi bir aradayken herhangi birinin yüzünde, diyelim Sacit’in yüzünde ya da diyelim Öteki’nin yüzünde tanık olunan muzipçe gülüşün ardında tanığın imgeleminde hemen olmadık bir durum biçimleniverirdi. 

Tanık ya Öteki demiştir 'Dedemin bir sopası vardı bulutları onunla tarlasına sürerdi ve böylece tarlasına yağmur yağmasını sağlardı' ve Sacit de 'O sopayı deden nereye koyuyordu?' diye sormuştur ve Öteki de 'Hani senin dedenin bir ahırı var ya.. hani ahırın bu kapısından yeni doğmuş bir kuzu öteki kapıdan çıkıncaya kadar kesimlik bir koç yahut koyun oluyormuş ya.. Hah işte o ahıra koyuyormuş dedem o sopayı!’ diye düşünürdü ya da tersini. 

Çevrelerinde hemen herkes bu ikisinin -Sacit ve Öteki’nin- abartma işinde bir sınırları olmadığını bildikleri için en sıradan şeylere bile inanmakta güçlük çekerler ve kuşkuyla bakarlardı. 'Sacit’in ve Öteki’nin bu durumdan haberleri var mıydı?' dense, yanıtımızın kesinlikten uzak olduğunu söyleriz hem de hiç çekinmeden. 

Hani bazen öyle şeyler anlatırlardı ki ve bu anlatışlara öyle karşı çıkışlar yapılırdı ki aklı başında hiç kimse bu karşı çıkışlar için söyleyecek bir tek sözcük bulamazken Öteki ve Sacit öyle canhıraş bir savunuya geçerlerdi ki insanın ağız açık kalırdı. İşte yanıtımızın kesinlikten uzak olduğunu bize söyleten de bu ağzı açıklıktır. Gözlerini karşı çıkana bir açışları bir dikişleri vardır Allah sizi inandırsın sanırsınız yeryüzünü bekleyen korkunç bir tehlikeye karşı mücadele verme hazırlığındadırlar. Hepi topu ya ellerindeki çakmağın gerçek İbelo olduğu yahut ellerindeki çakmağın gerçek Cartier olduğu yahut ellerindeki çakmağın gerçek Faberge çakmak olduğu savındadırlar yahut ellerindeki otuzüçlük tespihin –tespih yüzde yüze yakın Öteki’nin elindedir- gerçek Kehribar yahut gerçek Kuka yahut gerçek Oltu Taşı olduğu savında. 

Ayakkabının ökçesinin hakiki deri ve odun çivi ile tutturulduğu savı da çokça ileri sürülen savlar arasındadır. İki bilemedin dört kilometre yol yürüseler on günlük yol kat ettiklerini savunurlardı ki Allah sizi inandırsın buna sanki kendileri de inanırdı. Kimse inanmasa da. 

Evet, biz de kabul ediyoruz az biraz abartıda herhangi bir caminin, herhangi bir okulun, herhangi bir tarihsel yapıtın her hangi bir binanın, her hangi bir duvarın herhangi bir taşı elbet düşmez, düşmemesine düşmez de insafın aşılmaması gereken bir noktası vardır ve işte bu nokta Sacit ve Öteki’nde yoktu. Olacağa da benzemiyordu. 

Onları bu huyundan vazgeçirmek için uğraş vermeyen kalmamış gibidir. Hele Musa ve diğer Üç Kişi. Ve kahveci. Ve özellikle berber Naim. Hele de berber Naim. Hiç kimse bu konuda tanıklığa elverişli olmasa tek başına Naim Usta yeterdi hatta artardı bile. Naim ustanın ne zaman aklına gelseler elindeki usturayı gırtlaklarına –her ikisinin de- çalmamak için kendisini güçlükle zapt ederdi gerçek hayatta kendisini güçlükle zapt etse de hayal âleminde sık sık her ikisinin de kafasını pis bedenlerinden gözünü kırpmadan ayırır ve sonra da utanırdı. 

İkisi –Sacit ve Öteki- berber dükkânına aynı anda gelirdi. İkisinin saçları aynı zamanda uzardı ve bu saçları okulun standartlarına uydurmak için berber zorunluydu. Ve fakat ikisi bir arada, ikisi bir anda geldikleri zaman işler karışırdı. Berber Naim az dememişti ‘Ayrı ayrı gelseniz işler daha hızlı gider.. fakat siz bilirsiniz!’ gariban boynunu öyle bükerdi ki.. hayır birini kovsa diğeriyle göbeği bir kesilmiş gibi öteki de berber dükkânından içeri adımını atmayacaktı. İki müşteriden birden olmak kimin işine gelirdi ki? Hele de mesleği berberlik olan biri! 

Çaresiz kalırdı berber Naim. Onların geldiğini sezer gibi olduğunda dükkânı kalfasına bırakıp kaçmaya yeltense de bir türlü başaramazdı. Hem o iki ifrit –berber Naim onları böyle adlandırır, ortak tanıdıkları olmayanlara böyle anlatırdı- illa kendisine tıraş olmak için diretirlerdi. Berber Naim babalarının da –Sacit ve Öteki’nin- berberiydi ve babalarının övgüsü yüzünden Naim’den başkasına gitmezlerdi. 

‘Keşke gitseniz!’ dediği çok olurdu gerek Öteki’nin gerekse Sacit’in ‘Naim usta sen olmasan ne işimiz var bu berberde!’ dediklerinde. Hemen her fırsatta, yani hemen her tıraşa geldiklerinde bir vesile ile o tümceyi her ikisi ayrı ayrı kurarlardı. Ve bu söz üzerine Naim usta istemeye istemeye ‘Sağ olun var olun.. bak yüzünüz diye demiyorum her ikiniz de vefakar uşaklarsız ha!’ derdi. 

Düpedüz yalandı. Naim Usta bu iki müşteriyi kaybettiğinde iki müşteri kaybı ile kalmayacağını az biraz çıkarmıyor değildi. Hani iki müşteri kaybını hiçbir berber göze alamasa da diyelim ki o aldı ve fakat iki müşteri kaybıyla kalmayacağı da açıktı. Örneğin maazallah her ikisinin de yıllarca berberliğini yaptığı babaları da gelmeyebilirdi. Hadi diyelim dört müşteri kaybını da göze aldı Naim Usta. Bu kadarla kalınacağının bir kanıtı yoktu. Ya Musa ya diğer üç kişi.. onların da ayaklarını kesmeyeceği ne malumdu? Evet, onlar da keserdi ayaklarını ve böylece yedi müşteri birden kaybederdi. Peki, yedi müşteri ile sınırlı olur muydu? Kesinlikle hayır! Gerisi bir çorap söküğü gibi gelirdi. 

Örneğin kayıp müşterilerle hiç ilgisi olmayan müşterinin biri birlikte geldiği diğer müşteriye ‘Duydun mu falan-filan artık bizim berbere gitmiyorlarmış.. acaba neden?’ derdi ve o ilgisiz müşterinin arkadaşı olan müşteri de ‘Ben de aslında pek memnun değil gibiyim.. sanki alışkanlık üzere gidiyor gibiyim.. artık bir başka berbere bakmanın zamanı gibi!’ der miydi? Derdi. Dememesi için bir neden yoktu ki. 

Ah şu ifritler.. onları abartma huylarından, yüksekten konuşmalarından vazgeçireyim diye uğraşırken kendisi farkında olmadan onların hastalığına tutulmuş da haberi yokmuş. Sacit ve Öteki kolay olan, gözü kapalı bile yapılabilecek bir iş olan saç kesimini öyle bir zorlaştırırlardı ki, öyle bir abartırlardı ki onlar yerine en az yirmi otuz müşteriyi tıraş ederdi Naim usta. 

Yine de Öteki ve Sacit iyi çocuklardı müşterinin en az olduğu hatta hiçbir müşterinin olmadığı saatleri denk getirir öyle biterlerdi dükkânda. Maazallah ya bir de müşterinin kalabalık olduğu gün ve saatlerde geliverseler. Adam –yani Naim Usta- verilmiş sadakası olduğunu fısıldardı kendi kendine ve bu fısıldamalara tanık olan kalfası ‘Hayırdır usta yine ne geldi aklına?’ diye sorardı ve fakat Naim Usta yanıtlamazdı ellerini silkerdi yahut başını sallardı ve bir de sanki ‘Sen işine bak! Hala şu havlular ne diye dışarıda güneşte bırakıyorsunuz solup gidecekler!’ diye azarlardı. 

Abartıyordu. Kahretsin ki kendisi de abartıyordu. Lanet olasıcalarla bu kadar haşir neşir olmasaydı, diğer müşterilerine yaptığı gibi fıkra anlatıp geçseydi böyle olmazdı elbet. Elbet kendisi de ayırdında olmadan bu sayrılığa düşüvermezdi. Gel gör ki gırtlağına kadar gömülmüş bu abartı bataklığına. Ne güzel diğer müşterilere fıkra, kıssa, darb-ı mesele anlatırdı. Öteki’nin babasına ve Sacit’in babasına yaptığı gibi tıraş boyunca sürdürdüğü gibi fıkralar kıssalar, darb-ı meseller anlatmak yerine kötü huylarından kurtarma hevesine, bu gudubet, bu pespaye, bu ifrit isteğe nasıl ve ne zaman kapılmıştı acaba? Kahrolası Sacit ve Öteki. 

Tevekkeli yemek yerken bile bir takım güçlükler yaşamıyor değildi. Yutkunma problemleri yaşıyordu ve bu da o abartı denen kahrolası sayrılığın emareleriydi. Lokma işte, ağzına aldın, belli sayıda çiğnedin sonra dilinle geriye yuvarladın ve boğazında yutmakla görevli organlar da yutuverecek. Öyle değil.. beyin işin içine giriyor ve ‘Acaba yutabilir miyim? Acaba yutulacak kadar çiğnedim mi? Acaba ağzıma aldığım lokma çiğnemekle yutulacak kıvama gelecek evsafta mı? Acaba gırtlağımın ortasında kalır mı? Kalırsa boğulur muyum? Acaba kırıntılar soluk boruma kaçarsa kim nasıl çıkarır? Hastaneye yetiştirene kadar ben ruhumu teslim ederim, öyle ise yemek yerken tıkanma işlerinde yapılması gerekenleri bilen biri yanımda olmalı değil mi? Boğazımda bir delik açmak için sivri uçlu, diyelim bir tornavida, aleti kullanma becerisi gösterecek bir olmalı!’ bu ve benzeri düşünceler, uslamlamalar Berber Naim’in içinde dolaşıp duruyordu ve bu yemek yerken boğulma düşüncesi savı da Sacit ’den çıkmıştı. 

Ve o andan itibaren de bu savın fiziksel etkilerini somut bir biçimde kendi bedeninde görmeye başlamıştı Berber Naim. ‘Allah benim belamı versin.. ne diye çoluk çocukla, bıyığı yeni terlemiş bir ifritle uğraşır da başına olmadık gaile, bela açarsın!’ tümcesi yankılanıp dururdu Naim Usta'nın içinde ve fakat ne Öteki, ne Sacit ve ne Musa ve ne diğer üç kişi ve ne diğer müşteriler ve ne de kalfası bundan haberdardı. 

Yemek yemeyi bile böylesine nasıl da abartmıştı Sacit. Hayır yani onu o anda dinleyen biri bir şey yiyor olsa o anda bırakıp avazı çıktığı kadar sokaklarda haykırır dururdu. Onu –Sacit’i- dinleyen biri olsa sanır ki yemek yiyenlerden en az yüzde doksanı yemek yeme fiilini –aslında eylemi demek geliyor içimizden ve fakat Sacit’in hatırası var, arada bir de olsa f ile başlayan bir sözcük gerekiyor- bitiremeden öteki tarafa gitmiştir. 

‘Biraz abartmıyor musun?’ demişti Sacit’e Öteki sırasını beklerken. 

Sacit kendinden gayet emin bir biçimde, ‘Ne abartması az bile söyledim. Yaşamda birçok şey bize basitmiş gibi geliyor ve fakat hiç de öyle değil. Deki her hangi bir kırıntıyı soluk borusuna göndermek imkânsızdır. Diyebilir misin? Kimse diyebilir mi? Öyle olsa bir de gâvurca bir ad kullanılır mı? Trakeostimi diye bir terim var, biliyor muydun, cerrahi yollarla tıkanan soluk borusuna giden bir delik açılmasıdır.’ cevap vermişti.

Bu gâvurca ad işi bozmuştu. Aslında hiç ama hiç umurunda olmazdı bu ifritlerin tartışması ve sadece aşırılığın, abartının iyi bir şey olmadığına ilişkin bir şeyler geveler dururdu ve fakat bu kere umursamak zorunda kalmıştı zira işin için gâvurca, tıbbi bir terim vardı ve Naim usta gâvurca bir terim karşısında hele de tıbbi bir terim karşısında her zaman kendinden geçer ve saygı ile önünde eğilir, nutku kesilir bir şey söyleyemez halde kala kalırdı. 

"Demek", demişti Berber Naim, "İnsan yemek yerken boğulma ihtimali var?"

"Evet", demişti Sacit kendinden gayet emin. 

"Füsun’dan mı duydun?", demişti Öteki gülerek. 

Gülmesinin ne denli alay yüklü olduğunu kendisi bile hesaplayamazdı Öteki. Ve fakat Sacit çoğu zaman olduğu gibi bu alayı da görmezden geldi ve:

"Hayır, sağlık dersi ödevi verdi hoca, onu araştırırken buldum." dedi. 

Bu kere Öteki daha bir acımasız saldırdı:

"Lüzumsuz ansiklopedilerde t maddesinde mi buldun?" 

Sacit bir tuhaftı o gün ve sadece, ‘Evet!’ demişti hem de hiç abartmadan. Demek ki hal böyle olunca ister istemez etkilenmişti Berber Naim. Yoksa öyle kolay kolay etkilenmezdi. Hem de –Berber Naim’in henüz gençliğinin başındakiler için kullandığı sözcüğü kullanarak diyelim- cırbağa kadar birinin etkisinde kalacaktı. Hıh.. Babasıyla yaşıt biri çocuğuyla yaşıt birinin etkisinde kalacaktı, hiç olacak şey miydi? Ve fakat işte olmuştu. Ve işte cırbağanın etkisinde kalmıştı ve yemek yerken yutma zorluğu yaşıyordu. 

Düpedüz abartıyordu. Yemek yemek ne kadar zor olabilirdi? On adımlık, hayır beş adımlık, hayır gerçekten iki adımlık bir yolun geçilmesinde, aşılmasında her hangi bir zorluk nasıl olurdu? Böylesi bir şeyi hangi akıl yahut vicdan sahibi bir kabul eder, onaylardı? Kimse ve fakat işte olmuştu. Geçemiyordu ve fakat geçecekti. Karşıya mutlaka geçmeliydi. Bunun lamı cimi yoktu. Bunun özrü yoktu. Geçmezse, geçemezse, eğer burada kalırsa, eğer o adımı atmazsa sığınılacak bir mazeret bulamazdı. Bulunmazdı. Bütün aşılmaz dağlar zihnindeydi bunun ayırdındaydı. Yularını abartının eline vermişti kurtarması gerekiyordu. 

İlk kez ilk kez berber Naim’e hak veriyordu. Adamcağız ne kadar çırpınmıştı, çırpınıyordu abartının elindeki yularını kurtarmak için. Fena bir benzeti, değil diye düşündü Sacit. Bu berber Naim de epey iş var, diye sürdürdü düşünmesini, bak ne diyor yularını kaptırmışsın vahşi bir abartı adlı aygıra o nere sürüklüyorsa oraya gidiyorsun. Soluğun kesiliyor, gücün tükeniyor, kolaycacık yapabileceğin şeyler, kolayca yapılabilecek şeyler dağ gibi büyüyor gözünde.. bu durum ister istemez ayağını tökezletir. Senin de Öteki’nin de ayağı bir gün fena sürçecek yüzü üstü kapaklanıp kalacaksınız! 

Adam haklıydı işte. Babasının, diğer tanıdığı büyüklerin adam hakkındaki övgüleri boşuna değilmiş, bir abartı yokmuş. Adam böyle giderse kapaklanıp kalırsın, demişti ve işte dediği gibi oldu. Yahut olmak üzere, dedi kendi kendine Sacit. Hayıflanarak. Kendine lanetler savurarak. Kendine kızarak. Kendine öfkelenerek, kendine hakaretler savurarak ‘işte kapaklanıp kaldın! İşte kapaklanıp kalmak üzeresin!’ dedi. Silkin ve kendine gel. Silkin ve kendine gel! Yeter abarttığın! Yeter!

Sacit olanca zorluğuna karşın –sözü edilen zorluk yapay bir zorluktur, gerçekte böyle bir zorluk yoktur, sözü edilen zorluk Sacit’in kurguladığı bir zorluktur- nihayet hükümet konağından adliye konağına geçen caddeyi geçti. Ki söz konusu caddenin karşıdan karşıya geçme mesafesi –bazıları ıra diyebilir mesafe sözcüğü yerine, ıra sözcüğünü kullanmasında her hangi bir sakınca yoktur- en fazla on adımdır, böyle olduğu halde Sacit bu geçiş işini neden, niçin uzatmıştır, neden, niçin gözünde büyütmüştür, neden niçin aşılmaz bir dağ olarak almıştır, neden niçin abartmayı seçmiştir, neden niçin kendini acındırma hevesinin kucağına atmıştır bilinmez, bizim bilmediğimiz gibi, bir başkasının bilmediği gibi, kimsenin bilemeyeceği gibi kendisi de bilmez, biz bir abartı der geçeriz, berber Naim abartı der geçer, Musa abartı der geçer, diğer üç kişi abartı der geçer ve fakat kimsenin bilemeyeceği gibi kendisinin de kendinde bilemediği şeyler vardır. 

Ki Sacit’in bilinmezlikleri bu kadarla kalsa hoş görülebilir yahut görmezden gelinebilir yahut adam sende denilebilir yahut hiç olmamış gibi bakılabilir yahut sırası mı şimdi bunun diye bir soru bile yöneltilebilir. Hatta böyle bir soru sorulması sağlanmalıdır. Şimdilik soru sorma arayışını biraz öteleyelim merakları –herhangi birinde apansız belirebilecek bir meraktır söz konusu olan- kadit bir it gibi züğürt bir çöp tenekesinin –eğer zengin bir çöp tenekesi olursa o vakit kadit bir köpekten bahsedemeyiz elbette, bizim sözünü ettiğimiz zayıf, cılız, iskeleti çıkmış yani kadit bir köpektir, böyle bir köpeğin öyle oluşunun kuşkusuz bir nedeni olacaktır. Durup dururken bir köpek niçin kadit olsun? Demek ki beslendiği çöplük yoksullar çöplüğüdür, elbette züğürt sözcüğü kullanılacaktı o çöplük için zira işin içinde yersiz bir gurur, yersiz bir övünme, yersiz bir böbürlenme olduğu anlaşılsın. Eğer sadece yoksul çöplüğü deseydik meramımızın anlaşılacağı kuşkuludur. Meramımızın anlaşılmasını kesinlemek için züğürt sözcüğü bile isteye, yani iradi olarak kullanılmıştır, yoksul çöplüğü sözcüğünden bile isteye kaçınılmıştır- başında bırakıp yeri geldiğince Sacit’in bilinmezliklerine, tuhaflıklarına değinilebileceğini belirtelim veya değinilebilir diyelim. 

Gerçi Sacit buna dünden razıdır da benim olası her hangi bir tuhaflığa veya birkaç tuhaflığa değinilmesine taraftar olmadığım bilinmelidir. El âlemin bilinmezlerinin, tuhaflıklarının peşinde niçin koşacağım? Anlamı ne? Elbette başkaları bunda bir anlam bulabilir. Niçin buldun diye soracak değiliz. Hatta kınayacak değiliz. Hatta şikâyet edecek değiliz. Hatta küsecek değiliz. Hatta.. aman.. her ne halt ise!

Sacit caddeyi karşıdan karşıya –boylamasına değil, enlemesine- geçmişti geçmesine ve Dadaş Sinemasıyla arasındaki son geçide varmıştı varmasına ama daha fazla adım atmayı birden bire kesmişti. İsteyerek mi yapmıştı? Hayır! İstemeden mi yapmıştı? Hayır. Belki önce istemiş sonra vazgeçmişti. Belki vazgeçmişti ve fakat sonradan istemişti. 

Böyle ikircikli bir durumda Sacit’e düşen şey bu ikircikli durumun teferruatlı bir çözümlemesini yapıp bir kesinlemeye ulaşır ulaşmaz karar vermekti ama Sacit hâlihazırda, şuan içinde bulunduğu durumda böylesi nitelikli bir çözümü aramak, ussal verileri tartmak için elverişli değildi. Elverişli olmadığını şuradan biliyoruz ki henüz sızlanması bitmiş değildi. Sızlanıyordu. Gördüklerinden ötürü sızlanıyordu. 

Rüzgârdan, erimiş kardan, pat pat diye ses çıkaran tabancadan, muhayyel mendebur bir köpeğin kendini aldatmasından ve elbet hiç çekinmeden söyleyelim ki dadaş sinemasının bulunduğu binaya ait hem yan kapıyı ve hem de ön kapıyı olanca çıplaklığıyla gören ve bu yüzden kendisine nirengi noktası olarak seçtiği trafik levhasının altında bekleyen ihtiyarın hala orada olmasından müthiş sızlanıyordu. 

Aslında Sacit sızlanmayı oldum olası severdi. Hani günün her hangi bir saatinde, her hangi bir anında, diyelim uyandığında, olmadı, diyelim öğleye doğru, olmadı diyelim öğlede, olmadı diyelim ikindide yahut olmadı hadi diyelim akşam yani gün çıkmadan mutlaka sızlanırdı. 

Belki akıllara şöyle bir şey gelecek, adam bir şeyler yaşadı ve sızlandı. Hayır! Adam yataktan hiç çıkmasa, bütün günü yatakta geçirse yine sızlanacak bir şeyler bulurdu. Diyelim sağına döndü, niçin önce soluma dönmedim, diye sızlanırdı, diyelim önce soluna döndü, niçin önce sağıma dönmedim, diye sızlanırdı. İki gözünü açsa niçin gözlerimi herkes gibi açıyor bir farklılık olsun için gözlerimi teker teker açmıyorum? diye sızlanırdı. Gözlerini teker teker açsa bu kere de döndüğü yöndeki sızlanmasının aynını yinelerdi. Niçin önce sağ gözümü açtım da sol gözümü açmadım. Yahut niçin önce sol gözümü açtım da sağ gözümü açmadım. Niçin annemin ilk seslenmesinde yanıt verdim? Niçin annemin ilk seslenmesinde değil de ikinci seslenmesinde yanıt verdim. Üçüncü seslenmeyi es geçip dördüncü seslenmeye, beşinci seslenmeyi es geçip altıncı seslenmeye yanıt vermeli değil miydim? 

Sacit bu! Dur durak bilmez sızlanır da sızlanır. Sızlanır ve sonra hayıflanırdı. Bu konuda nedendir bilinmez hiç şaşırmazdı. Yani önce hayıflanıp sonra sızlandığı vaki değildi Sacit’in. Şimdi sızlanma vaktiydi. Alelacele bir şeylere sızlanması gerekiyormuş gibi sızlanacak bir şeyler aramaya koyuldu. Sızlanacak bir şeyler bulması gerekiyordu çünkü eğer benzeti yerinde olursa tıpkı hamile bir kadının herhangi bir şeye aşermesi gibi Sacit de hayıflanmaya aşeriyordu. Hayıflanacak bir şeyler bulmak o kadar kolay geliyordu ki ve fakat hayıflanamıyordu çünkü sızlanacak bir şeyler bulamamış gibiydi. 

Önceki sızlanmaların akabinde hayıflandığı için de önceki sızlanmalarına atfen hayıflanmayı şık bulmuyordu ve bu yüzden imtina ediyordu hayıflanmaya. Ve fakat elbet bulurdu sızlanacak bir şey. O şey gözlerinin önündeydi azıcık dikkat etse, azıcık özenli olsa, azıcık Füsun gibi derli toplu olabilse hemen görecekti ve gördü ihtiyar. 

Nirengi noktasında etrafa kayıtsız bakışlar fırlatan ihtiyara baktı. Bir daha baktı. Yüzünde ister istemez bir tebessüm belirdi. İhtiyara bakıp sızlanmaya başladı. Gitmek istiyor gitmemek için inat ediyordu. Allah’tan inat işini kendi evlerinin hemen arkasındaki sokakta oturan Bayram’dan öğrenmişti. Bayram da Ali’den öğrenmişti bu inadı. Eğer Bayram inadı Ali’den öğrenmemiş olsaydı Sacit de inadı öğrenemeyecek belki de sızlanarak ihtiyarın yanına varacak foyası ortaya çıkacaktı. 

Bayram bir bayram sabahı adının adaşı olan günü gönlünce yâd etmek, gönlünce geçirmek için koltuğunun altına sıkıştırdığı meşin futbol topunu evi biraz geçince koltuğunun altından eline almış sonra ayağında sektirmeye başlamıştı. Topu ayağında sektire-sektire Demirciler çarşısından aşağı inerken daha önceleri tanımadığı –nasıl tanısındı ki, Ali bu mahallede oturmuyordu, tamam dükkânları bu mahallede, demirciler çarşısında olsa da burada oturmadığına göre bu mahalleli değildi ve ister ister istemez mahallede oturanlardan kimseyle doğru dürüst arkadaşlık kuramazdı ve zaten kuramamıştı. Burada oturan esnaf çocukları -yani hem evleri bu muhitte hem babalarının iş yeri bu muhitte olanlar- başka. Ve fakat Bayram’ın babası demirciler çarşısı esnafı değildi ve bu yüzden de Ali ile tanışmıyordu- Ali’ye denk geldi. 

Sokağın ıssızlığı saçmaydı. Ne de olsa bayramdı ve bir sürü çocuk olmalıydı Bayramın yaşıtı –Bayram tam on iki yaşındaydı, ne bir gün fazla ne bir gün eksik, ne bir ay fazla ne bir ay eksik- veya küçüğü veya büyüğü. Ve fakat ilginçtir ki tek bir çocuk yoktu. Belki arka sokakta birileri vardı. 

Burası işyeri alanıydı, atölye denen türde ve atölye olmayan türde dükkânlarla kaplıydı –demircisiyle, nalbandıyla, marangozuyla, tornacısı kaynakçısıyla, kalaycısıyla, terzisiyle, çaycısıyla, lokantası büfesiyle toptancısıyla perakendecisiyle ve olmayanlar arasında fotoğrafçı vardı, beyaz eşya satan, elbise satan, mefruşat işiyle uğraşan, kuyum işi yapan herhangi bir dükkan yoktu ki zaten bir zamanlar burada, yani adı Demirciler Çarşısı olan bu yerde sadece demirciler varmış ve adını da zaten buradan almış, ona da değil Bayram babası bile yetişememişti- Bayram yaşıtlarının ve arkadaşlarının ve arkadaş olmayıp da şöyle bir tanıdıklarının olduğunu umduğu arka sokağa gitmek için Otel Çelik’in önünden aşağıya –Başak Camisine doğru, Başak Camisi Kân’a doğrudur eğer Bayram otelin önünden geçmeyip de yukarı çıksaydı kongre caddesine varırdı sonra sağa dönerdi ve ilk sokaktan yine sağa döner aşağı inerdi bu da yolu uzatmasına neden olurdu ki gerek yoktu, kestirme yoldan gitmek en iyisiydi o da öyle yapmaya karar vermişti ve bu yüzden de otelin önünden aşağı doğru- inmiş dört beş dükkan ve köşe başındaki kânlılar kahvesini geçince sola dönmeyi ummuştu. Kahve de kapalıydı. Ki doğrusu da buydu. 



<<Önceki                                     Sonraki>>

Cemal Çalık, 24.02.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı