7 Kasım 2015 Cumartesi

SA2007/KY26-CA27: Küreselleşmenin Örtüsü

"Şehirleşmenin, göçlerin, uydu yayınların ve internet teknolojisinin hayatlarımızı belirleyecek kadar etkili olduğu bir zamanı Osmanlı Çağı nostaljisiyle çözümleyemeyiz."


Başörtülü kadınlardaki “Yozlaşma”, yirmi yıl boyunca medyanın çok sık kullandığı bir haber malzemesi oldu hep. Aynı dönemlerde ikna odaları örneğinde somutlaşan büyük baskı, kamusal alanın kapılarını çalan başörtülü kadınlarda tereddütlü adımlara yol açıyordu. Bu süreçte değişen başörtülü profilinin manşetlerde didiklenmesi sürdü. 

“Yozlaşma” söylemi değeri itibarsızlaştırma yoluyla direnmeyi başka bir açıdan tüketiyordu sanki. Bize çarpan ve esir almaya çalışan büyük dalgaya başörtülülerin de direnemeyeceğini anlatan fotoğraflar, başörtüsü yasağını savunanlarca bir tür ortak yazgının delilleri olarak okundu. İslami kesimlerde aynı fotoğrafları “Boşuna mı mücadele etmişiz?” sorusuyla okuyanlar da oluyor kuşkusuz.

Mücadele aslında geçmiş zamana gönderilmeyecek bir süreklilik içerir ve hep iki yanlıdır. Benim kuşağım gülüşünü bastıran iki yanlı kınama ve dışlama baskısıyla kendi kamusunu kurma mücadelesiyle yürümüştü caddelerde. Üç İhtilal Çocuğu öykülerinde işledim bu baskıyı. Kemalistler ağlamanız için uğraşır, tutucu dindarlar gülüşünüzün niteliğini yargılarlardı.

Sözünü ettiğim tebliğ inceliğiyle gelen dostane eleştiriler değil, vesayet bildiren bir yargılamaydı. Şimdiki kuşak bu yargılamaya bir hayli yabancı. Varlığını yasaklar üzerinden sürdüren tanımlamaların içeriği boşalıyor. Tesettür, doğrudan zevklerin gelişmesine yorulmayacak bir tüketim çılgınlığı içinde, “ibadet, takva, rıza ve tevazu” ile tamamlanabilir anlamından yoksunlaşıyor. 

Bir bakıma bu bir rövanş, adeta kadını silikleştirme amacına matuf Unkapanı tasarımlarının reddi. Selim İleri “batış yılları şıklığı” diye yazmıştı 20 sene önce. Uç örnekler üzerinden değil, uç olanın normalleştirilmesi üzerinden düşünüyorum bunları. Modernlik'le, Kemalizm'le veya Laiklik'le değil kapitalizmle imtihan olunuyoruz artık. Şiarımız da sözde “huzur”, uygulamada ise gösterişin “keyfi.”

Artık her köşede karşımıza çıkan hoyrat tüketimin reklamlarına karışan başörtüsü, mukallid olmakla yetinmek istemeyen düşünceli genç kızlarda başka türlü arayışlara yol açıyor. İslam’ın mesela “Adalet” değeri konusunda aynı ölçüde duyarlık göstermiyorken özellikle başörtüsü üzerinden konuşmak da bu gençlere kabul edilemez geliyor. 

Abartılı sunum ve iddialar olmasa, neredeyse yarım asın boyunca etkin bir direnişe kaynaklık etmiş başörtüsü toplumsal duyarlığı inciten pek çok sahneyi görünmez kılacak bir sembol olarak kullanılmasa, böyle bir kıyaslamaya gidilmezdi; ancak biz davayı ve takvayı başörtüsü üzerinden ölçmeye çok alıştık. Yasaklar kalktığında geriye kalanın açıklaması markaların rekabetinde bir anlam bulabilir miydi? 

Sorun şu ki; kendi dönemimizin genç insan özelliklerine hitap eden tazelenmiş bir tebliğ diline sahip değiliz. Bunu İranlılar da başaramamışlardı. Sebepleri üzerine dürüst bir şekilde tartışmaya da ihtiyaç duyulmuyor. “Yozlaşma”, deniliyor, kadınlar, anneler ve medya suçlanıyor. İslam’ın, en çok kendisine atıfta bulunanları bir israf ve gösteriş sarhoşluğundan kurtaracak bir etkide bulunması gerekmiyor mu?

Kuşkusuz hiçbir toplumsal değişme tek etkenle açıklanamaz. Şimdilerde yaşanan ifratî hâllerin sebeplerini de mazide aramak gerekiyor.

Bir kez daha geriye bakalım, ilk dönemlere. 70 yıl boyunca başörtülü kadınlar kamusal alana ancak hademe, çaycı, kapıcı olarak dahil olabildiler. Afet Ilgaz’ın 1960’larda yayımlanan “Başörtülüler”de anlattığı, “Sokaklarda ellerinde Kur’an’la koşan kadınlar” ayetlerle hayata tutunmaya çalışan sessiz savaşçılardı. Ulusal kamuda yer almaya dönük ilk adımlar, 

Şule Yüksel’in mitingleri, Hatice Babacan’ın başörtüsü, İlahiyat Fakültesi boykotu, tereddütten yoksun bir güvenle gerçekleşen adımları ihtiva ediyor. Başı yukarıdaydı bu andığım kadınların, yükseklerde bir yere bağlılığın ışığı parlıyordu alınlarında. Ancak sınırları bir yere kadar zorlayabildiler. 

slami söylemleri büyük ölçüde etkilemeyi sürdüren Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’dan itibaren şiarı şöyleydi: “Kadını kurtarınız, eve dönmesini sağlayınız.” Sakarya şairi, kamusal alan meselesinin bu şekilde bir geri çekilmeyle çözülemeyeceğini fark etmekten uzak durmuştu. Şule Yüksel de Huzur Sokağı romanının kahramanı Feyza gibi faaliyetleri için kamusal alanın sınırlarını zorlamayı değil, eve dönüşü ve evi bir faaliyet merkezi olarak canlandırmayı savundu.

Modern dünyada her şey değişirken kadının değişmemesi gerekir muhafazakâr kabullere göre; bu, süreklilik ve tutarlılıkla ilgili ihtiyaç duyulan bir güven kaynağı olacaktır. Ne var ki temenni hiç gerçekçi değil. İçerisinin ve dışarısının, özel ve kamusal olanın yaşadığı denge değişimlerini okumakta gecikmiş korumacı söylem, tanımlayamaz olduğu aykırı sahneleri “yozlaşma”ya yorarak elinden geleni yaptığını düşünür. Oysa sorumluluğumuz korumacılığın ötesinde çağın yönelimlerini ve engellerini doğru okumayı gerektiriyor. 

Şehirleşmenin, göçlerin, uydu yayınların ve internet teknolojisinin hayatlarımızı belirleyecek kadar etkili olduğu bir zamanı Osmanlı Çağı nostaljisiyle çözümleyemeyiz. Kaldı ki Osmanlı Çağı’nın son elli yılında bile devlet yayınladığı çeşitli genelgelerle kadınları kılık kıyafetlerindeki yozlaşma nedeniyle uyarmıştır.

Benim de dahil olduğum, 1980’lerde geleneksel ve modern dayatmalara karşı eleştirel bir çizgide yol alan başörtülü kadın kuşağının amaçları konusunda adımları tereddütsüzdü. Seçimlerimizin bedelini ödemeye hazırdık. Neye karşı olduğumuzu ve neyi talep ettiğimizi bildiğimizi sanıyorduk. İslam’ı öğrenmek ve tebliği mesleğimizdi. Buna karşılık özellikle Anadolu’dan büyük şehirlere tahsil yapmaya gelen öğrenciler için tebliğ mesleğinde ilerlemek o kadar da kolay olamazdı. 

Nevin Meriç’in bir konuşmamızda ifade ettiği gibi, aynı dönemde mütedeyyin kesimlerin özellikle ticari alanda faal olan iş gücü okullarına gidemeyen başörtülü öğrencileri ucuz işçi olarak gördü. 

Saygıdeğer entelektüellerimizin çözüm tavsiyesi ise kapitalist çekirdek aileye darbe vuracağı o öne sürülen “İkinci eş” konumunu canla başla benimsemek şeklindeydi. Bu tür yaklaşım ve kabullerin bir direnişin güçlü ve kalıcı olmasını nasıl etkilediği elbette tartışmaya açık. 

Bizden bir sonraki kuşak ise bizlerin kariyer konusundaki tutumunu kabullenmekte zorlandı. Muhakkak ki Refahlı belediyelerin 1990’larda sunduğu görece kamusal serbesti mesleki taleplerini belirleyen bir etkiye sahip oldu, ancak iletişim teknolojisiyle kendini duyuran yeni dönemin çağrılarını da ihmal etmemek gerekiyor bu kuşağın adımlarını değerlendirirken. 

Nitekim, öğrenciler yurt dışı üniversitelerinin kapılarını bu yıllarda çalmaya başladılar. Onların kaldırmakta zorlandıkları yasak yüzünden yeryüzüne dağılırken açılmış yaraları, bir sonraki kuşağa nispeten “kayıtsızlık” şeklinde yansıdı. Hidayet ve devrim kuşağını ağırlıklı olarak çevre uyumu sebebiyle başını örten kuşaklar izledi. Mücadelesi verilmemiş olanın kıymeti her zaman o kadar iyi bilinmiyor.

Sanat ve edebiyat alanındaki verimsizliğin de etkisiyle kuşaklar gençlere tecrübelerini aktarmakta yetersiz kalıyorlar bugün. Başörtüsünün mazlumiyet hâlleri üzerinden aktarımı ise artık mazlumiyetten söz edilemeyecek zamanlarda gençler için o kadar anlamlı değil. “Lâ” ile başlamanın başka yollarını arıyor gençler.

Şimdilerde yozlaşma göstergesi olarak okunan başörtüsü temsili, aynı zamanda küreselleşmenin getirdiği, başka pek çok alanda etkisini gösteren tüketim kültürü içinde pay sahibi. Dünün karşı çıkışı, bugünün tüketim nesnesi (veya ikonu) olmaz mıydı? Çünkü bizler (hepimiz, Sağcımız, Solcumuz İslamcımız, Batıcımız, Yerlicimiz) layıkıyla üretmiyor, icat etmiyoruz artık, buna karşılık Amerikan tarzı tüketen bir dünyaya uyum sağlamaya razı olduğumuz için bir bedel ödemekte olduğumuzu fark etmekten uzak duruyoruz. En radikal gençlerimiz bile “Breaking Bad”e uyarlamadı mı çalışma saatlerini?

Yaşanmışların süzülmüş bilgisine sahip olmadan modernin teknolojisiyle donatılmanın şaşaası, üretici olmanın en büyük engeli. Petrola dayalı teknoloji tüketiminde mevcudiyet bulan iktidarların dünyaya hediyesi bir sürü obur imge yanında “kapalı” kadınların nasıl da iyi tüketici olabileceklerini anlatan haberler. 

Suud’u “Tehlikesizlik” konumunda tutan işbirliklerinin dünyaya hediyesi kan ağlamayı sürdüren bir Afganistan oldu, gelgelelim her belaya uydurulan kılıflarımız var bizim. Suçu Rambo’ya atar ve kendi masumiyetimize inanmayı sürdürürüz. Kendini yetiştirmeye değil de mazlumiyete ilişkin bir itiraza duyulan güvenle yaşanan hayatın küreselleşmenin imkânlarına teslimi hiç zor olmuyormuş. Öyle ya, zamanında çok çektik, artık kendimizi ödüllendirebiliriz.

Mustafa Kutlu Başakşehir’de yaşayan taşra kökenli kadınlarla ilgili izlenimlerinden söz etmişti bana: Başları dik, ayakları yere sıkı basıyor, bir güvenleri var. Kim bu değişmeyi büsbütün kötüye yorabilir? Aynı zamanda kim böyle bir güvenin ne pahasına gerçekleştiğini düşünmenin gerekliliğini hafife alabilir? 

Muhafazakar hayat tarzı dergilerinin kapaklarındaki başörtülü kadın modellerle diğer hayat tarzı dergilerindeki kadınların duruş ve ifadeleri arasındaki tek fark herhalde “Kapalı” giyim tarzı. Mahremiyetin yerini steril yaşamayı mümkün kılan yüksek duvarlar alıyor. "Kim en iyi saklanıyorsa en iyi yaşar" diye tarif ediyor ya Negri.

Elbette takva kendini hele ihtiyaç varken geri planda tutmak veya maruz kaldığın ayrımcılığı sineye çekmek anlamına gelmez. Hangi sebeple başı dik yürüyorsun yeryüzünde, Kur’an bu soruyla ilgilenir. Mal, mülk, iman, dava, takva, soy sop, haysiyet, öfke/hınç, iktidar, şöhret, masumiyet… 

Nadine Gordimer bir romanında tartışıyordu: Süslerimizden, konfor sebeplerimizden yoksunlaştığımızda bizden geriye ne kalacak? Estetiği ibadetin aydınlığında, sanatsal üretimde, hayırlı işlerle yarışın sahnelerinde ve toplumsal muaşeretin inceliklerinde gerçekleştirmek yerine lüks tüketimde aramanın sorunları tipik “yozlaşma” söylemlerinin ötesine geçen bir ciddiyetle konuşulmalı.

Küreselleşmenin başörtüsü ne ninelerimizin masum tülbendi yemenisi, ne bir kuşağın ulus kadın modeliyle kapitalizmin ideal kadın/beden dayatmalarına dönük sorgulamamızı sağlayan yükseklerde bir yere bağlılığın tezahürü, ne de “28 Şubat kuşağı”nın mevcut hukuk sistemini ve kamusallığı sorgulamaya açan başörtüsüdür. “Türban” zorbalığı tarafından zehirlenmiş hayatlarımıza küreselleşmenin bağışladığı zafer görünümlü örtü, tüketici hayat tarzının bir parçası, başı kapatan bir aksesuar.



Cihan Aktaş, 07.11.2015, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Perspektif Yazıları, 

Sonsuz Ark'ın Notu: 
Kaynak belirtilmek kaydıyla Cihan Aktaş Hanımefendi'den yazıları için yayın onayı alınmıştır.  Seçkin Deniz, 09.05.2015


Yazının ilk yayınlandığı yer: Dünya Bülteni:

http://www.dunyabulteni.net/yazar/cihan-aktas/20400/kuresellesmenin-ortusu

Seçkin Deniz Twitter Akışı